![]() |
|
|||||||
| TARTIŞMA PALTFORMU ÜYE VE YÖNETİCİLERİN DİĞER BAŞLIKLAR DIŞINDA ÖZGÜRCE TARTIŞABİLDİKLERİ,SERBESTÇE ALIŞ VERİŞ YAPTIKLARI ALAN |
|
|||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
30 Ağustos: Başkasının yurduna göz dikenlerin sonu hüsrandır
Bugün 30 Ağustos. Tüm yurtta kutlamalar yapılıyor, havada, karada, denizde askeri gösteriler kutlamaların odağına yerleşiyor. Bugün 30 Ağustos. Emperyalizmin Anadolu macerası, 87 yıl önce yapılan son muharebeyle nihayetine erdi. 30 Ağustos'u selamlıyoruz. “Akşehir üstünden Afyon'a” giden kağnılarla cepheye silah taşıyan kadınlarımızı, adı başka da olsa Arhaveli İsmail'in şiiriyle ölümsüzleşmişleri, Kartallı Kazım'ı, İstanbullu Şöför Ahmet'i, Kuvayi Milliye şehitlerini, silahlarını işgalcilere çevirmiş Türk ve Kürt yoksullarını. Erlerini unutmadan, Başkomutan'ı. Selamladıklarımız arasında muhakkak ki Yunan komünistleri var. İngiliz emperyalizminin kışkırtmasıyla Anadolu macerasına girildiğinde, “başkasının vatanına göz dikmeyelim, bu maceranın sonu karanlıktır” demişlerdi. Anadolu'yu işgale yeltenen Yunan ordusu içinde savaşa ve işgale karşı propaganda yaptılar. Yüzlercesi bu yüzden kurşuna dizildi. Türkiye'de de, Yunanistan'da da komünistlerin bir erdemidir yurtseverlik. Gerçek yurtseverlik, başkasının yurduna göz dikmemeyi gerektirir. 2009 yılında 30 Ağustos Bayram kutlamalarına damga vuracak olan Genelkurmay'ın ürettiği “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganıdır. Pek çok kişi bu sloganın, AKP'nin ABD kaynaklı (bölgesel) Kürt açılımına, Fethullahçıların uzun süredir epey bir yol almış olan TSK'yı yıpratma planlarına verilmiş bir yanıt olduğunu düşünüyor. Oysa bu slogan militarist bir slogandır. Bu sloganla, TSK'nın üst yönetimi ABD'nin bölge planlarına katılacağını üst perdeden ilan etmektedir. ABD'nin dünyanın çeşitli ülkelerinde icra ettiği renkli “sözüm ona” devrimlerin başrol oyuncularından Soros, bir keresinde “en iyi ihraç malınız ordunuz” demişti. 30 Ağustos kutlamalarına damga vuran militarist slogan bunun teyidinden başka bir anlama gelmiyor. Güçlü Türkiye barışçı Türkiye'dir. Güçlü Türkiye bağımsız Türkiye'dir. Güçlü Türkiye egemen Türkiye'dir. Güçlü Türkiye, halkın Türkiyesidir. Eşitliğin ve özgürlüğün Türkiyesidir. Türkiye gerçek gücüne kavuştuğunda, emekçi halkın egemenliği bu ülkede gerçek olduğunda, ordusu da güçlü olacaktır. Amerikan uydularından izin almadan havalanamayan uçaklarla, NATO onayı olmadan kullanılamayan silahlarla, komşularımızın, bölge halklarının kanını içenlerin karşısında suskun kalıp, kendi yurttaşlarımızın yaşadığı kentleri döven toplarla güçlü olunmaz. Zafer hep, emperyalizme karşı direnen halkların olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır. Türkiye Komünist Partisi Siyasi Büro [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Acelya (08-30-2009) |
|
|
#2 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Çukurun dibi yoktur sevgili dost ve yoldaşlarımız. TKP artık şovenizmin,faşizmin,emperyalist kapitalizmin koltuk değnekliğinin de ötesine geçen bir biçimde kurdeşen misali komünist devrimciliği,sosyalizmi,komünizmi ve insanlık ideallerini kendi şovenist-sosyal faşist,karşı devrimci mirasının üstüne her gün yenilerini ekleyerek emekçi-işçi sınıfı düşmanı politikalarını yerleşik bir biçeme kavuşturmaya devam ediyor.
Türk faşist sömürgeci rejiminin Bayram ilan edip anadolu topraklarının zamanın emperyalist işgalcilerinden temizlenip, aynı zamanda yeni kölelik-sömürgeci zincirlerinin takılmaya başlandığı tarihler konusunda ne kadar tutarlı,kararlı,inançlı ve sınıf ideolojisine ne derece yakın olduğunu görmekte olanaklı oluyor. O çokça övünülen Kurtuluş Savaşı demagojisinin ardına gizlenen gerçek şovenizm, sosyal faşizm artık maskeye bile ihtiyaç duymayacak bir biçimd ekendini ortaya koymaya devam ediyor. Kurtuluş Savaşı dedikleri sürecin ardından neler yaşanmıştır, ardından gelen sürece damgasını vuranlar nelerdir vs gibi sorgulamaya girişmeden , o süreci öven, yerden ğöğe sığdıramayan adı "komünist" kendisi sosyal faşist ve şovenist "TKP" , gelinen süreçte maskelerine ihtiyaç duymadan Kemalizme, sosyal şovenizme, sömürgeciliğin devamına destek sunmaya devam ediyor. 30 Ağustos göstermelik olarak sömürgecilerin ülke dışına sürülmesi anlamı taşıyor olabilir. Peki sayın "TKP'li " Beyler, İzmir İktisat Kongresi kararları ile ardından Komünist avı- ki bu sizin sözüm ona sahiplendiğiniz Kemalistlerin ilk ve en büyük avıdır, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz'de Topal Osmanlarca boğdurulması- Kemalizmin eseri değil de kimin dir ? Kürtler ve diğer halklar açısından daha eşit-özgür bir yaşam yalanı ile başlayan süreçleri , sonrasında tersien çevirerek ; sömürgeciliğin daniskasını yapanlar aynı Kemalistler değil midir ? Yine sınıfsal bakımdan işçi sınıfı ve emekçiler aleyhine tüm gelişmelerin ardında kimler var sayın sosyal faşist TKP'liler ? "TKP", bunca sistem davetindne sonra , çokça öncelerden çıakrması gereken gömleği, zoraki üstünde tuttuğu gömleği çıkarmalıdır. Bu kadar sınıf düşmanı poliitkayı alkışlayan, Kemalizm gibi bir burjuva ideolojisini sınıf ideolojisi içine koymaya çalışan sınıf düşmanı kimliğini artık giymelidir. 30 Ağustosun ardında Ordu hayranlığı ve onlardan "darbe" beklentilerinin de olduğunu görmemek için kör olmak gerektir. TKP ve onun gibi sınıf düşmanı grup ve hareketlerin, sınıfın politik-pratik mücadelesine zarar vermeleri bir yana , ideolojik-teorik olarak sınıf mücadelesini de darbeledikleri açıktır. Komünist devrimciler, sınıf düşmanı,reformist-revizyonist olmanın ötesinde düzen yanında, düzenin gerçek sahibi Ordu yanında bu kadar açık ve net tavır alan bir yapıyı kesin ve net olarak sınıf içinde teşhir etmek zorundadırlar. TKP, ismindeki komünist ifadesini atmalı ve Türkiye Partisi hatta Türkiye Kemalist Faşizm Partisi ifadesini en kısa sürede almalıdır. Kendisine yakışan budur. Bunun gereklerini yapmalıdır ya da komünist devrimci sınıf mücadelesi ile buna zorlanmalıdır. 30.08.2009 Sendiren ...
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi: | Acelya (08-30-2009), kuzeyberdan (08-30-2009) |
|
|
#3 |
|
Üye
Üye No: 8184
Üyelik Tarihi: Jun 2009
Mesajlar: 1
Tesekkür: 723 47 Mesajina 86 Tesekkür Aldi |
Solun halleri
Ufuk Çizgisi'nden, rejim krizi üzerinden solun hali ahvaline analitik bir bakış: Ufuk Çizgisi, Sayı: 82, 13 Ağustos 2008 Burjuvazinin iki kanadı arasındaki iktidar savaşının Ergenekon operasyonu ve kapatma davası ile geride kalan son etabı, sol'un, politik-maddi bir güç olarak silikliği ve etkisizliği yanında, düşünsel sefaleti ile ideolojik tasfiyeciliğin kazandığı boyutları sergilemesi yönüyle de kahredici bir süreç oldu. Samimi her devrimcinin içini burkan, canını yakan, öfkelendiren bu süreci bir yönüyle de tarihin içi aslında çoktan farklılaşıp boşalmış özlerin geriye kalan kabuklarını da dökerek her şeyi yerli yerine oturtması süreci olarak okumak da mümkün. Kafalarda yerleşik bazı kalıplar ve kategorilerin, eskinin ölçütleri ile onlar vasıtasıyla ulaşılmış kimi eski sonuçların tekrar test edilip yeniden tanımlanması ihtiyacı, bu bağlamda kendisini gitgide daha dayatıcı bir zorunluluk olarak hissettiriyor. Örneğin "sosyalist sol" ya da "Türkiye devrimci hareketi" denildiği zaman, bunun bileşenlerinin -tabii ki öncelikle bu belirleme sırasında kullanılacak ölçütlerin- yeniden tanımlanması gerekliliği artık çok açık. Yoksa devrimci sosyalist hareket, "semt devrimciliği"nin yarı emekçi yarı lumpen kültürü ve özelliklerinin ortalığa egemen olduğu 1990'larda yaşadığının bir başka tekrarını bugün de yaşayarak, en temel değerleriyle dahi uzaktan yakından ilişkisi olmayan siyasal yaklaşım ve pratik tutumların faturasının -sanki kamburu azmış gibi, üstelik haksız ve insafsız bir biçimde- sırtına yıkılmasından yine kurtulamayacak. Son süreçte bu kez "sol" adına kendi tarihini bile unutarak ulusalcı-darbeci bir çetenin savunuculuğuna soyunabilen bir 'karaktersizleşme' ile, bu kez tatlısu demokratı AB yalakalarının kuyruğunda "demokrasicilik" oyununa gönüllü figüran olan küçük burjuva liberal 'belkemiksizleşme'nin yedikleri haltlar yüzünden aynı "kaderi" bir kez daha yaşıyoruz. Bu yüzden bazılarımız, sanki başka işimiz kalmamış gibi, devrimci sosyalist harekete dil uzatmaya yeltenen -12 Eylül faşizminin "kültür-sanat cephesindeki" destek kıt'alarından A. Altan efendi ile Pentagon ve Beyaz Saray'ın Türk basını nezdindeki güvercini Y. Çongar şefliğindeki bilcümle "Taraf" korosu, Bay Baskın Oran show, "Daha önceleri neredeydiniz Ali" Bayramoğlu ya da böbürlenme vesilesi yaptığı her konuda komünistlerin en az bir yıl gerisinden o da kör topal geldiğine bakmadan ahkam kesen lafebesi S. Savran vb. gibi- bazı densizlerin üzerimize sıvamaya kalkıştıkları çamurları temizlemeye çabalıyorlar. İşbirlikçi tekelci sermaye ve gericiliğin iki kanadının, dış dinamiklerle de bağlantılı iktidar savaşımının kendi içinde vites büyüttüğü son kesitte "sol" adına benimsenen pozisyonlar, kullanılan ölçülere bağlı olarak değişik biçimlerde kategorize edilebilir. Bizim bu konudaki ilk sınıflandırmamız, "onun-bunun kuyruğu olmayı seçenler" ile hiç olmazsa bunun dışında kalarak "bağımsız bir pozisyon alma niyet ve çabasını gösterenler" şeklinde olacak. Bu elbette çok genel ve kaba bir sınıflandırmadır. Fakat ideolojik-politik düzleme de sıçramış çok yönlü bir tasfiyecilik batağındaki sol hareketin yaşadığı kimlik krizinin derinliği düşünülecek olursa, burada nüvesel anlamda da olsa bir nitelik farkının yattığı, bu sınıflandırmanın da zaten buna dayandığı, buna tekabül ettiği görülür. Kuyrukçuluk, lafta sürdürdüğü kimi sol, sosyalist, devrimci iddialarına ve kendi tarihine dahi yabancılaşarak artık "kendisi olmaktan da çıkan" bir amorflaşma, sürükleniş ve teslimiyet halini yansıtırken, diğerinde en azından hala bir yerlerde durma, bir şeylere tutunma çabası vardır. Fakat bu iki ana kategori de ne kendi içlerinde homojen bir bütünlüğe sahiptir, ne de geçişsiz ve geçirimsiz net saflaşmalar şeklinde birbirlerinden bütünüyle kopuk ve uzaktırlar. Birincisine ilişkin olarak, her ikisinde de aynı tek yanlılık ya da aynı güçsüzlük duygusundan beslenen arayışlar temelinde oldukça keskin kutuplaşmalar vardır. Örneğin kuyrukçuluğun bir kanadı, tekyanlı yüzeysel bir "antiemperyalizm ve gericilik düşmanlığı" bahanesi ardında açık ya da utangaç biçimlerde ulusalcı-darbeci mihraka daha yakın bir duruş benimserken -hatta TKP gibi "genelkurmay solu" sıfatını hak edecek ateşlilikte bunun bayraktarlığına soyunurken-; aynı zeminde bunun tam karşı kutbunda, bu kez aynı tekyanlılık ve yüzeysellikle malul bir "darbe karşıtlığı ve demokratizmi" kendisine kılıf edinen AKP yalakası vıcık vıcık bir liberalizmden yana "taraf" olanlar vardır. Benzer bir parçalı yapıyı, ilk ağızda "bağımsız bir duruş" sergileme çabası ve yönelimine sahip olmasıyla artık iyice kimliksizleşmiş kuyrukçuluktan ayrılan, fakat bunu kendi gücüyle yapabilmekten uzaklığı ölçüsünde de birilerine ve birbirlerine yaslanma ihtiyacı ve arayışı içinde olan kategoride de görebiliriz. Rejim krizini ve o temelde yaşanan iktidar savaşlarını doğuran nedenlerin ve sürecin seyrini etkileyen dinamiklerin çözümlenmesindeki örtüşen zaaflar ve sığlıklar nedeniyle politik tutum olarak sık sık yalpalayan, konjonktürel gelişmelere bağlı olarak kah ulusalcı-darbeci kanadın sahte antiemperyalizmine, kah AB'ci liberalizmin ikiyüzlü demokratizmine yakınlaşan bu cephede de kendi güçsüzlüğünü "çatı partisi" girişimi altında kapatmaya çalışan güçler ayrı bir alt grup oluştururlarken; "devrimciler arasında güç birliği temelinde bir odak yaratılmalı" demenin dışında ne ortaya buna dair ciddiye alınabilecek bir perspektif plan koyan ne de bu yönde ya da bağımsız ciddi bir çaba içinde oldukları görülen "çağrı meraklısı" çevreler bu kategorinin ayrı bir kanadını oluştururlar. Bu kanat da kendi içinde ayrı önceliklere vurgu yapan parçalı bir görünüme sahiptir. İçlerinden bazıları bu "devrimci güçbirliği"nin programatik çerçevesini asıl olarak Kürt sorununa ilişkin genel bir "demokratik çözüm" çağrısına -hatta onu bile iyice sulandırılmış bir-iki sınırlı talebe- indirgerken, bazıları da "sınıfa karşı sınıf ekseninde devrimci mücadeleyi yükseltmek" ya da "işçi sınıfının ve emeğin neoliberalizme karşı mücadeleye seferber edilmesi" gibi özü itibariyle kimsenin karşı çıkamayacağı pek "sınıfsal" genellemelerle ruhlarını -ve zevahiri- kurtarmanın peşindedirler. Bu arada bir "üçüncü yol" tartışması gündemi kaplamış durumda. Bu biraz da liberal dönekler cephesinin devrimci sosyalist harekete karşı açtıkları yeni Haçlı Seferi'nin yarattığı politik-psikolojik baskıya karşı bir bir 'savunma refleksi' temelinde doğup gelişti. Faşizme ve emperyalizme karşı mücadelede bugüne kadar ödedikleri bedeller ortada olan devrimcilerin ve samimi sosyalistlerin, tatlısu balığı konjonktür demokratlarına kendilerini ispatlamaya çalışmak diye bir dertleri ve zorunlulukları varmış gibi, sermayenin didişen kesimleri arasındaki iktidar dalaşında şu ya da bu kanadın gönüllü ya da fiili kuyruğu konumuna düşmekten sakınmaya çalışmanın "siyasete ilgisizlik, süreçlere kayıtsızlık, tribünde oturan bir tarafsızlık anlamına gelmediğini, bunun bir üçüncü kutup anlamına geldiğini" anlatma çabalarına girişildi nedense. Bu tartışma bu yönüyle çok anlamlı, çok da gerekli değildi. Hadlerini unutarak bu sorgulamayı gündemleştirenlerin siyasal sicilleri düşünülecek olursa, devrimciler ve sosyalistler bu konuda "savunma" da değil olsa olsa "sorgucu" konumunda olma hakkına sahiplerdir. Gündeme geliş biçimi ve getirenlerden bağımsız olarak bu tartışma, yani "üçüncü bir kutbun inşası", bunun bu somut konjonktürde nasıl bir perspektif-talepsel çerçeve zemininde, hangi yöntem ve araçlarla, nasıl ortaya çıkarılıp güçlendirilebileceği yönünde ciddi bir arayış ve yönelimin hareket noktası haline getirilmiş olsaydı, genel olarak sol'un, daha da öncelikli olarak onun çekirdeğini oluşturan devrimci sosyalist hareketin bu kahredici politik etkisizliğini giderme doğrultusunda anlamlı bir çaba özelliğini kazanabilirdi. Gerçi bu fırsat hala kaçmış değil. Fakat değerlendirilebilmesi için önce bazı geleneksel "alışkanlıkların" terkedilmesi gerekiyor. Bunlardan biri de, laf ola beri gele kabilinden sadece "söylemiş olmak için" konuşmak. Bunlar esasında soruna samimi bir devrimci çözüm arayışı içinde olmaktan çok, "dostlar alışverişte görsün" kabilinden zevahiri kurtarmanın peşinde olunduğunun göstergesidir. Genelgeçer bazı kalıpları tekrarlayarak "bir şeyler söylemiş gibi görünen hiçbir şey söylememek" alışkanlığıdır. Devrimci sosyalist hareketin inandırıcılığını ve güvenilirliğini zayıflatıp her şeyden önce samimiyetini sorgulatır hale getiren geleneksel siyaset tarzının bu "köylü kurnazı" alışkanlığı artık terkedilmelidir. Gerçeklerle de örtüşmeyen içi boş böbürlenmeler eşliğinde "tarafsızlık siyasetinin eleştirisi/üçüncü kutup" tartışmalarının genişlemesinde özel bir rol oynayan Sungur Savran mesela buna tipik bir örnektir. Komünistlerin 2006 yılının başında yaptıkları belirlemeleri bile 2006 sonunda yaptığı için kendi kendine “öncü” sıfatını yakıştıran S. Savran, "...Türkiye solunun sol liberalizm ve ulusalcılık dışında kalan ya da kaldığını iddia eden parti ve örgütleri, Marksizmin yöntemini kullanma konusundaki içsel sınırları dolayısıyla gıdalarını büyük ölçüde bu iki düşünsel ve siyasi akımdan alıyor. Ergenekon olayı bunu bir kez daha kanıtladı...." (Solda Ergenekon tartışması-Bir Bilanço yazısı, 30 Temmuz 2008, Mavi Defter) şeklinde hem haddini aşan hem de bilgi sahibi olmadığı konulardaki ahkam kesme ukalalığını yansıtan "büyük laflar" ettikten sonra, "çözüm" adına şu genellemenin yeteceğini zannediyor: ..Biz Ergenekon davasında taraf olmak gerektiğini savunuyoruz. Bu bakımdan 'tarafsızlık' cephesinden bütünüyle farklı bir yaklaşıma sahibiz. Ama liberallerden farklı olarak bunu bütün burjuva güçlerden bağımsız, Türkiye işçi ve emekçileri ile Kürt halkını bir araya getirecek bir Üçüncü Cephe temelinde yapmak gerektiğini savunuyoruz. Peki, iki büyük gücün tarafı olduğu bir davada nasıl bir üçüncü taraf olunur? Üçüncü tarafı hak ettiği büyüklüğe kavuşturarak. Mücadele alanının genişletilmesiyle. İşin içine sınıf mücadelesini sokarak. 2007 ortasından beri kıpırdamaya başlayan işçi sınıfı ve kamu çalışanlarının mücadelesini güçbirliği temelinde ileri taşıyarak. Mücadele eden proletaryanın yüzünü siyasi alana çevirmesine yardım ederek. Siyasi alana girdiğinde burjuvaziden bağımsız bir Üçüncü Cephe oluşturmak üzere öncülüğü ele alması için mücadele ederek. (agy) Türkçe'de bir laf vardır; "Lafla peynir gemisi yürüseydi..." Burada sorunun tayin edici noktası “nasıl” sorusunun yanıtında düğümleniyor. Kimsenin karşı çıkmayacağı -ve zaten kendi cephesinden onu yaratma çabası, en azından arzusu içinde olduğu- o "üçüncü cepheyi" açmak için, "Türkiye işçi ve emekçileri ile Kürt halkını nasıl bir araya getireceğiz, bunu bugünün somut koşullarında devrimci bir temelde hangi hedefler ve ortak talepler çerçevesinde nasıl sağlayabiliriz, hangi biçim, yöntem ve araçları kullanmalıyız, vb. vb" sorularının yanıtları değil mi asıl canalıcı nokta? Bunlara dair somut bir öneri var mı şu söylediklerin içinde, ayrıca bu doğrultuda somut bir çaban ve pratiğin var mı?.. Ortada bunlar yoksa eğer, senin pozisyonunun işçi sınıfı ve emekçi yığınlar nezdinde, eleştirdiğin o "tarafsızlık" tutumundan fiilen ne farkı var?.. O zaman ne konuşuyor, bir de kimseleri beğenmeyen bir kibirle konuşuyorsun?.. Bu konuda "bişey hatta çok şey söylüyor görünüp gerçekte hiçbir şey söylememek" konusunda S. Savran tek örnek değil. Hangi (reformist) siyasetin temsilcisi olduğunu hadi bir an için “unutalım”, liberal döneklerin saldırılarına cevap yetiştirmeye çalıştığı 10 Ağustos tarihli yazısında, "... egemen sınıflar içindeki bir çatışmada bir tarafın arkasında durmamayı öngören bizim tutumumuz sanıldığı gibi tarafsızlık veya seyircilik değil, tam tersine ikisine de karşıtlık ifade eden bir üçüncü taraf siyasetinin savunusundan ibarettir... ikisini de tepeleyecek güce ulaşmak için mücadele etmeyi ifade eden bir tutum.." demenin ötesinde birşey demeyen Oğuzhan Müftüoğlu sanki çok mu farklı bir konumdadır. Keza, dergi sayfalarında desteksiz hava atmaya geldiği zaman hem kimseleri beğenmeyen ama hem de "bunlar artık iflah olmaz reformist" dedikleriyle bile "... yaşadığımız kriz ortamında solun ortak tutumuna ve eylemine dayalı devrimci bir alternatif" yaratabileceği rüyalarını görmeye devam eden Kızıl Bayrak da aynı konumdadır: ...düzenin karşısına devrim adına çıkmayı, ortaya asgari sınırlarda da olsa devrimci program, buna dayalı hedefler ve istemler koymayı, buna uygun şiarlar yükseltmeyi, bunları devrimci bir mücadele anlayışı içinde gerçekleştirmeye yönelmeyi gerektirir. Oysa büyük bir bölümüyle reformist bir çizgide bulunan sol hareket bu tür bir yönelimden yapısal olarak yoksundur... (Kızıl Bayrak, 1 Ağustos 2008) Madem öyle sen ne yapmaktasın? Bir dediği bir dediğini tutmayan laf salatası yazılar ve onların sonlarına sıkıştırılan bu tür genelgeçer çağrılar dışında var mı senin böyle yönelimin ve çaban?.. Ötede Ertuğrul Kürkçü ise, naif bir tezi kendine dayanak noktası haline getirmeye çalışarak hala "üçüncü bir kutbun var olduğunu" ispatlama çabasında: ...Ergenekon operasyonu çevresinde süregiden iktidar çatışmasının, bu hesaplaşmanın iki ucunda yer alanların hesabına gelmeyen üçüncü bir tarafı var: Emeğin, ezilenlerin, yoksulların Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin kutbu... (E. Kürkçü, Üçüncü Bir Kutup Var, 28 Temmuz 2008, Bianet). Tarihsel ve nesnel bir gerçeklik olarak var elbette böyle bir kutup! Hiçbir inkarcı-dönek çaba, hiçbir tasfiyeci umutsuzluk bunun varlığını ve bu dinamiğin yok olması mümkün olmayan devrimci potansiyellerini inkar edemez! Fakat eğri oturalım, doğru konuşalım: Bu dinamik, bu kutup, bugün kendi bağımsız çizgisine sahip öznel bir güç olarak fiilen yok maalesef sahnede!.. Bütün problem ve tarihsel sorumluluk işte bunun bir an önce yaratılması için harekete geçilmesinde düğümleniyor zaten. Bunun ilk koşullarından biri de kendi kendimizi uyuşturup aldatmamızı sağlamaktan başka hiçbir anlamı ve sonucu olmayan beylik yaklaşımlarımıza, alışkanlıklarımıza ve en önemlisi de kitlelerden çok kendi içimize-birbirimize dönük şu "oyalanma pratiklerine" bir son vermek olmalı. Bu gücü nasıl yaratabiliriz?.. Öncelikle ufkumuzu, süreçlere müdahalemizin içeriğini, kapsam ve sınırlarını, düzenin ve düzen güçlerinin geniş işçi ve emekçi yığınlar ile birlikte bizleri de içine çekip kapatmaya çalıştıkları cenderelerin dışına çıkararak!.. Güncel, en fazla konjonktürel olanın sınırları içinde düşünüp hareket etme "kolaycılığı" ve "alışkanlığından" koparak!.. Bu elbette, şu ya da bu yöndeki kuyrukçu demagogların göstermeye çalıştıkları gibi, gözümüzün önünde gelişen süreçlere, sınıfın ve emekçi yığınların gündemini kaplayan sorunlara ilgisizlik, kayıtsızlık, bunların üzerinden atlamaya çalışan bir tarafsızlık anlamına gelmiyor. Fakat "siyaset yapma", "siyasette aktif bir güç olma", "kitle çizgisi" vb. cazip sloganları maske edinerek her gördüğü hıyarın arkasından tuzunu kapıp koşmayı, bu arada da birilerinin kuyruğuna yapışmayı marifet saymak anlamına ise hiç mi hiç gelmiyor. Bu bağlamda kopulması gereken bir yaklaşımı da, mevcut güç dengelerini, devrimci hareketin cılızlığını, onun özellikle de işçi sınıfı ve emekçi yığınlarla olan bağlarının zayıflığı başta olmak üzere bu dengeler içerisindeki etkisizlik/kaybolma halini yeterince -hatta hiç hesaba katmadan- bir ucundan TÜSİAD'ın, öte ucundan AKP ve temsil ettiği sermaye kesimlerinin, bir başka ucundan da ulusalcı-darbeci kanatların kendi çizgilerine doğru çekip belirlemeye çalıştıkları gündemlere "balıklama dalmak" şeklinde tanımlanabilecek yaklaşım oluşturuyor. Burada yanlış olan, bu konulara dair tutum belirlemek, konuya uygun teşhir, sınıfı ve emekçileri aydınlatıcı devrimci bir propaganda ve ajitasyon faaliyetinin yürütülmesi vb. değildir. Sınıfın ve emekçi yığınların devrimci siyasal eğitimi açısından bunlar küçümsenip ihmal edilemezler. Fakat tam da bu noktada; 1) her şeyin getirilip sadece teşhire, sadece propaganda ve ajitasyona indirgenmesi, bunun sınırlarını aşan militan ve çokyönlü bir pratik yönelim ayağının çoğu kez lafta kalmasına bir son vermek gerekiyor, 2) güncel gündemlerin içinde "eriyip kaybolmak"tan sakınmak gerekiyor. Bu anlamda, gündemde örneğin Ergenekon davası mı var, sorunu sadece "dava sürecine nasıl müdahil olmalıyız" çerçevesine sıkıştırarak ele alan, diyelim ki yeni bir Anayasa tartışmaları mı aktüelleşti, hemen kendi "Anayasa taslağımız"la ortaya fırlayan, yani gündemde hangi konu öne çıkıyorsa onunla sınırlı ve onlara iliştirilmiş beylik birkaç genel talep listesini kapıp sürece o sınırlar içinde müdahil olma darlığından kurtulmak gerekiyor. Bu tarz her şeyden önce bir "zemin farklılaşmasını" engelliyor, fiilen burjuvazi ve gericiliğin çizdiği sınırlar içine sıkışıp kalmayı beraberinde getiriyor, o konuda dile getirdiğimiz talepler ve teşhir faaliyetimiz kendi içinde ne kadar devrimci bir karaktere sahip olursa olsun özellikle yığınların geniş kesimlerinin düşünce ve yönelim olarak o fasit daire içinden çıkarılmalarını baştan kendi ellerimizle zayıflatmamıza neden oluyor. Dolayısıyla bu noktada yapılması gereken, burjuvazi ve onun değişik kanatlarının, gündemdeki sorunlar üzerine demagojilerinin içyüzünü, propaganda ve ajitasyon düzeyinde teşhir etmeyi elden bırakmaksızın, asıl olarak emeğin acil, yakıcı ve temel talebi durumundaki talepler temelinde bir zemin farklılaşması ve kopuşun örgütlenmesine yüklenmek olmalı. Örneğin 8 saatlik işgünü insanca yaşanacak ücret, herkese iş herkese insanca bir yaşam, herkese parasız sağlık parasız eğitim hakkı, elektrik-su-doğalgaz zamlarının geri alınması, bütün dolaylı vergilerin kaldırılması, servete göre artan oranlı vergilendirme, Kürt halkına özgürlük, kirli savaş mağdurlarının bütün zararlarının tazmini, koruculuk sisteminin dağıtılması, faşist darbecilerin tümünün yargılanması, 12 Eylül Anayasası ile kurulup güçlendirilen tüm kurumlarla birlikte IMF direktifleriyle kurulan tüm "bağımsız kurumlar"ın lağvedilmesi, yurtdışına asker gönderilmesine son verilmesi vb. gibi 5-6 ana talebin öne çıkarıldığı, asıl bunların gündemleştirilip arkasında bir güç yığınağının yaratılmaya çalışıldığı süreklileştirilmiş çokyönlü bir siyasal faaliyeti esas almak gerekiyor. Bugün Halkevleri, anlayış olarak bu içerikte bir dönemsel yaklaşıma sahip ve bu temelde somut programatik bir perspektif önerisi de ortaya koymuştur. Bu çerçeve, bize göre, halkçı bir demokratizmin sınırları içinde kalmaktadır, sosyalist bir sınıf bakış açısından bu ciddi bir eksiklik ve zayıflıktır. Fakat en azından güncel gündemlerin içine sıkışıp kalan yaklaşımların üzerine çıkma yöneliminin somut bir örneğini oluşturması hem de bunu soyut ve genel bir çağrı düzeyinde bırakmayıp kendi somut önerisini baştan ortaya koyması yönüyle anlamlı ve değerlidir. Ancak hem işaret ettiğimiz popülist demokratizmle malul içerik zayıflığı hem bu çizginin militan devrimci yapılardan ziyade başta ÖDP liberalizmi ile sosyal demokrasiden "umudunu kesmiş" kesimleri "etkilemeyi" esas alan pratik-siyasal yönelimlerinin karakteri nedeniyle (memur sendikaları ve meslek odaları seçimlerinde izledikleri ittifak politikaları nelere nasıl açık olduklarının göstergesidir) bu yönelimin bu kez çok farklı bir güncelin içinde eriyip Nisan mitingleri sürecinde olduğu gibi konjonktürel cereyanlar karşısında zaman zaman yalpalaması olasılığını da göz ardı etmemek gerektiğini hatırlatır. Zaten biz burada şu an sadece, bugünkü koşullarda burjuvazinin belirlediği gündemlerin ve onun içinde de şu ya da bu burjuva kanadın kuyruğunda sürüklenme tehlikesine karşı -tabii ki tek başına yeterli olmayan- bir stratejik yaklaşımın gerekliliği ve öneminin altını çizmeye çalışıyoruz. Gelişmelere bağlı olarak öne çıkartılan talepler ve vurgu noktaları değişen dinamik bir uygulamayla süreklilik kazandırıldığı ölçüde bu yönelim, hemen olmasa bile süreç içinde kendini hissettirmeye başlayan 'bağımsız bir sınıf odağı' şekillendirmeye daha uygun ve açık bir stratejik yaklaşım özelliğini taşıyor çünkü. |
|
|
|
| kuzeyberdan Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi: | Acelya (08-30-2009), Mahmut Halil CAN (08-31-2009) |
|
|
#4 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
"Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye" Derken...
30 Ağustos törenleri, TSK'nın, "açılım" konusunda öne fırladığını gösteriyor. Kürt illerinde askeri bando Kürtçe müzik icra ediyor. Bu sembollerin bir toplumun yaşamındaki psikolojik rolü hakkında bir kavrayışın göstergesi. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Erkiner@aol.com Frankfurt - BİA Haber Merkezi 31 Ağustos 2009, Pazartesi İki yıl kadar önce üniversite kütüphanesinde Einführung in die Militärsoziologie (Askeri Sosyolojiye Giriş) kitabını görünce çok şaşırmıştım. Sosyolojinin böyle bir bölümü de mi varmış, hiç duymamıştım! Kalın kitabı karıştırınca ilgim daha da arttı: modern çağdan başlayarak ordu ile toplum arasındaki ilişkiyi inceliyordu. Ordu toplumu nasıl etkiler, toplum orduyu nasıl etkiler? Kitap tarihsel olarak bu çerçevede değişik yazarlara ait yazılardan oluşuyordu. Kitabı hemen ödünç aldım, biraz okudum, sonra fotokopisini yaptım; bu arada da Goethe Üniversitesi'nde konuyla ilgili hiçbir öğretim görevlisinin bulunmadığını öğrendim. Olsaydı, konuyla daha yakından ilgilenip, Türkiye Cumhuriyeti ordusu hakkında aynı çerçevede bir çalışma yapmak için fena halde heveslenmiştim. En az araştırılan kurum: Ordu Konu hakkında biraz düşününce, bir toplumun tarihini ve bugününü bu kadar etkilemiş bir kurum hakkında ne kadar az araştırma yapılmış olduğunu daha iyi görüyorsunuz. Tıpkı halkın kültüründe önemli yeri bulunan İslamiyet konusunda olduğu gibi ordu konusunda da yaklaşımlar ve değerlendirmeler güncel politik ortamın gereklerini yerine getirmenin ötesine geçemiyor. Bunun da sağlıklı bir yaklaşım olduğu söylenemez. Bu gibi konulardaki tutumlar önemli araştırmalara dayandırılmak zorundadır, aksi durumda günlük olarak yapılır, daha sonra da unutulup giderler. Oysa ki silahlı kuvvetler konusu, bu toplumda unutulacak bir konu değildir. Siz unutmak isteseniz bile o kendisini unutturmaz... 1980'li yıllarda Mehmet Ali Birand'ın "Emret Komutanım" adlı ve orduyu içerden anlatmak iddiasındaki kitabı yayınlamıştı. Kitapta içerik olarak pek bir şey yoktu, ama bu alan o kadar boştu ki, bir dönem için de olsa önemli bir kitap oldu. İki yazı, bir konuşma... Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili olarak analize dayanan iki yazarın yapıtlarını ve yine bu bağlamda beni çok etkileyen bir konuşma dinlemiştim. Tarih sırasıyla gidersek, konuşma 1970 yılının son aylarında ODTÜ Mimarlık Anfisi'ndeki tartışmalı bir toplantıda İrfan Uçar tarafından yapılmıştı. İrfan, bu toplantıda yaptığı uzun konuşmada, ordunun 27 Mayıs 1960 öncesi ordu olmadığına dikkat çekmiş, OYAK'ın kurulması ve işlevini anlatmış, subayların gittikçe toplumdan uzaklaşan bir zümre haline geldiklerinden söz etmişti. O yıllarda TSK'nın ilerici özellikleri fazlasıyla tartışılırdı. İrfan, 1960'lı yıllardaki gelişmelerden hareketle bu tartışmanın artık anlamının kalmadığını anlatmıştı. Yine o dönemde yayınlanan ANT Dergisi de OYAK hakkında tanıtıcı yazılar yayınlıyordu. Sonraki yıllarda Hikmet Kıvılcımlı'nın Türk ordusunun tarihsel ilericiliğini konu alan kitaplarını okudum. Kıvılcımlı, gerçek bir ordu teorisyenidir. Hiç kimse, bu ordunun "ilericiliği" kurgusunu onun kadar tarihin derinliklerine giderek savunmamıştır. Daha sonra Serdar Şen'in "Silahlı Kuvvetler ve Modernizm" kitabını okudum ve yazarın bir belirlemesi özellikle dikkatimi çekti: "Silahlı kuvvetler, devletin ideolojik aygıtlarından bir tanesidir." İdeolojik aygıt olarak ordu Yazar, her yıl onbinlerce kişinin askerlik yapması ve bu süre içinde ordu tarafından "eğitilmesi"nden hareketle, TSK'nın düzenin yeniden üretilmesindeki ideolojik işlevine dikkat çekiyordu. Gerçekte bu işlev daha kapsamlıdır ve basından değişik toplumsal kurumlara kadar uzanmaktadır. Ordunun kurmay yüzbaşı ve daha yukarı kademesini "üniformalı aydınlar" olarak görmek gerekir. İyi bir eğitim görüyorlar. Harp Akademileri'ndeki eğitim ülkedeki en iyi üniversitelerin düzeyindedir. Toplumun he kesimiyle -kimisiyle uyum kimisiyle çatışma içinde- temas halindeler. Sivil kesimde oldukça iyi örgütlenmiş durumdalar. Berlin'deki büyük bir federasyonun genel kuruluna kısa süre öncesine kadar genelkurmaydan sivil subayların da katıldığını düşünürseniz, TSK'nın toplumsal ilişkileri ve örgütlenmesi hakkında küçük ama önemli bir fikir sahibi de olursunuz. Son 30 Ağustos törenlerine baktığımda bu işi yürüten kadroyu takdir etmekten kaçınamıyorum. Bir anlayışa temelden karşı olmak, onu hayata geçirenleri takdir etmeyi engellemez. Her yıl tekrarlanan tarihsel olaylara ilişkin törenlerin ortak toplumsal kimliğin oluşmasında ve geliştirilmesindeki rolünü bir kenara bırakalım. Yeni olan ne var, ona bakalım... 30 Ağustos törenleri, TSK'nın, "Kürt açılımı", "demokratik açılım" gibi adlar taşıyan açılım konusunda öne fırladığını gösteriyor. Düşünün, Kürt illerinde askeri bando Kürtçe müzik icra ediyor. Sembollerin bir toplumun yaşamındaki psikolojik rolünü bilmeyen bir anlayış böylesi bir "açılımı" düşünemezdi. Yine bu 30 Ağustos'a önceki yıllardaki törenlerden daha fazla asker ve savaş aracı katılıyor. Aynı zamanda, bir yıl sürecek "Güçlü Ordu-Güçlü Türkiye" kampanyası açılıyor. Bu kampanyanın değişik "sivil açılım"larla süreceğine kuşku yoktur... Sosyalistler araştırmanın başını çekmeli İnsan ister istemez şunu sormadan duramıyor: Bir toplumu sosyalist yönde değiştirmek iddiasında olanlar, o toplumun önemli bileşenlerine karşı bu kadar ilgisiz olabilir mi? Ya da bu ilgileri güncelliğin gereklerinin içine bu kadar hapsolmuş kalabilir mi? TSK'yı esas olarak "hakim sınıfların baskı aracı" olarak görüyorsanız, meseleye çok dar bakıyorsunuz demektir. TSK, bu toplumun şekillendirilmesi ve yönlendirilmesinde bugün eskisinden daha da etkin konumdadır. Bunu daha az üniformalı ve daha fazla sivil görünümde yapabilir... Burada değişen görünümdür, öz değil... Bize acele olarak bu toplumun önemli bileşenleri, yönlendiricileri hakkında araştırma yapacak insanlar gerekli... Türkiye toplumunda islamı, orduyu ve devleti yeterince bilmiyorsanız, neyi yeterince bildiğiniz de önemini önemli oranda kaybeder. Burada bilmek, zaman alır, araştırma gerektirir ve bu araştırmalar da klasiklerden alıntılar yapılarak olmaz. Araştırma bir sürü bilgiyi alıp üst üste yığmakla da olmaz. Araştırmak ve çıkan sonuçları anlaşılabilir kılmak, kavramsallaştırabilmek ile yakından ilgilidir. Bu da başlı başına bir yöntem meselesidir. Bu büyük çaba her şeyden önce bir ekip işidir ve bakalım ne kadar yapabileceğiz.... (EE/EK)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#5 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
30 Ağustos
30.08.2010 - 10:47 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] "Kurtulduk da ne oldu"? Bu soruyu soracaklar. Yoksulu bol, zalimi ayarsız, cahili pervasız, adaleti kıt bir ülke. Üstelik de bağımlı! Bugünkü Türkiye, 1920'lerdeki mücadeleyi belli ölçülerde değersizleştirecek, bundan kaçış yok. Bayramın sahibi TSK'nın dünü ve bugünü, kabarık GBT'si de aynı etkiyi yapacak, kim ne derse desin. Ancak tarihsel olayları yerli yerine oturtmak için, onların uzun vadeli sonuçlarından çok, belli bir kesitte hangi dinamiklerin önünü açıp, hangilerine ket vurduklarını incelemekte yarar var. Bu nedenle bir bütün olarak 1919-1923 arasında Anadolu'daki mücadelenin ilerici ve devrimci olduğunu söylüyor, bu mücadelenin insanlarını saygıyla anıyor, Mustafa Kemal'e de bu mücadelenin lideri bir burjuva devrimcisi olarak değer veriyoruz. Peki 30 Ağustos? "Zafer Bayramı" olarak kutlanan "Büyük Taaruz"un kazanıldığı güne nasıl bir anlam yükleyebiliriz? İlle açık, dürüst bir yanıt isteniyorsa, Yunan ordularının belinin kırılmasının, mücadele döneminden teslimiyet dönemine geçişi simgelediğini belirtmemiz gerekiyor. Anadolu'daki mücadele bir bütün olarak emperyalist planları bozmuş, onların kuvveden fiile geçen paylaşım girişimini durdurmuş, başka ulusların emperyalizme karşı mücadelesine umut aşılamış, genç Sovyet iktidarını rahatlatmış, dahası Kafkasların İngilizlerden ve İngilizcilerden arındırılıp sovyetikleştirilmesine doğrudan yardımcı olmuş, Türkiye'de burjuva devriminin önünü açmıştır. İşte şimdi söyleyeceğim, yukarıdaki kazanımları önemsizleştirmiyor ama ihmale hiç gelmiyor. Milli Mücadele enerjisinin çok büyük bölümünü Yunan işgalinden aldı. Bir başka deyişle, İngiliz emperyalizmi, belki başka çare görmediğinden, Anadolu'nun paylaşımına Yunanistan'ı bulaştırarak kendi ayağına kurşun sıktı. "Direnme" fikrinin Yunan ordusunun İzmir'e gelmesi, bölgeye yayılması ile ete kemiğe kavuştuğu, ciddiyet kazandığı biliniyor. Ya da, İngiliz, İtalyan, Fransızlardan ibaret bir işgal karşısında aynı kararlılığın gösterilemeyeceği, halkın desteğinin daha da düşeceği… Üç temel nedenle… Osmanlı'dan devralınan genetik kodlar büyük güçlerle, en azından onların bazılarıyla anlaşmadan ayakta kalınamayacağını söyler. Anadolu'yu işgal eden batılı devletlerle silahlı mücadeleye girilemeyeceğine ilişkin inanç da yaygındır. Ve en önemlisi Yunanlılar buralıdır, mülk sahibidir, yakındır ve yenilmez değildir! İngiltere'nin boyunduruğu altında yaşanabileceğine inananların sayısı Yunan idaresini kabulleneceklerin sayısından kat kat fazladır. Aradaki fark, Kurtuluş Savaşı'nın itici gücüdür. Kurtuluş Savaşı Yunanlılarla mücadeleden ibarettir demiyorum, bu mücadele üzerinden başarıya ulaşmıştır diyorum. İşbirlikçi, gerici Yunan hükümetinin İngilizlerin himayesinde yayılmacı bir maceraya kalkışmaları, halklarımızın arasında daha öncekiyle kıyaslanmayacak derinlikte düşmanlıklar ekmiştir. Yunan işgaline karşı direnen, direndikleri için kurşuna dizilen Yunanlı komünistler, devrimciler de halkların yakınlaşmasının, dostluğun nasıl sağlanacağını göstermişlerdir o dönemde. Ama baskın olan Yunan milliyetçileridir ve hesapsızlıklarıyla Anadolu'daki düşman ihtiyacını karşılamışlardır. Yunan işgalinin sonunu getiren 30 Ağustos zaferi, Kemalist kadroların hâlâ eski planları revize ederek Anadolu'nun paylaşılabileceğini düşünen İngilizler karşısında elini iyice güçlendirmiş ve birkaç ay süren gergin bekleyişten sonra emperyalist güçlerin "yeni Türkiye"yi o an için kabullenmeleri sağlanmıştır. Yunanlılar nasıl bir paratoner gibi işgale dönük bütün tepkiyi üzerlerine çektilerse, Mustafa Kemal ve arkadaşları da hedefi olabildiğince Yunanlılara odakladılar. Bu sayede Türkiye daha silahlı mücadele sürerken işgalci emperyalist ülkelerle müttefiklik yolunda ilerledi. Öyle olmasa, Misak-ı Milli sınırları içindeki en büyük kent, Birinci Dünya Savaşı'nın temel pazarlık konularından İstanbul ve Boğazlar işgal altındayken elde edilen "zafer"e bu kadar büyük önem verilmezdi. Sonuçta yenildiler evet! Ama yenilirken hakim olmanın ipuçlarını gördüler, kolları sıvadılar ve Türkiye'nin kapitalist yolunun kendilerine açtığı olanakları çok iyi değerlendirdiler. 30 Ağustos, büyük bir zaferdir. 30 Ağustos İngiliz emperyalizmine, dolayısıyla Amerikan emperyalizmine açılan kapıdır. İşgale karşı savaşı olağanın ötesinde çelişkilerle malul olan bir ülkenin makus talihinin bu kadar dirençli olmasına şaşırmıyoruz. Daha büyük ve kalıcı zaferler diliyoruz! kemal okuyan SOL ORG
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#6 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
"Darbe Görüntüsü Gibi Kutlamalardan Vazgeçelim Artık"
30 Ağustos kutlamalarını bir "darbe" sahnesine benzeten İpek Çalışlar, "Belki kutlamaların arka planında da böyle bir korku salma güdüsü var; militer kutlamalara artık veda etmenin zamanı geldi de geçti" diyor. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] semrapelek@bianet.org İstanbul, - BİA Haber Merkezi, 30 Ağustos 2010, Pazartesi "30 Ağustos günü Türkiye'ye yurtdışından gelen herhangi bir insan, yapılanın bir kutlama olduğunu kavrayıncaya kadar, bunu darbe zannedebilir. Militer kutlamalara veda etmenin zamanı geldi de geçti bile." "Latife Hanım" ve "Halide Edib: Biyografisine Sığmayan Kadın" kitaplarında cumhuriyet tarihine iki önemli kadın karakterin hayatından bakan gazeteci ve yazar İpek Çalışlar ile 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını konuştuk. Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin kutlaması olan Zafer Bayramı, ulus devletin inşasında nasıl bir rol oynuyor? Zaferler hep devletlerin devamlılığını sağlamada aracı olmuşlardır. Malazgirt savaşı örneğini hatırlayalım. 30 Ağustos da elbette ulus devlete böyle bir hizmet sunuyor. "Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü"nden hareketle yürütülen bir savaşı anma etkinlikleri olan 30 Ağustos kutlamalarını bugünden nasıl okuyabiliriz? Tanklar, askeri helikopterler, zırhlı araçlar ve rap rap yürüyen askerler eşliğinde yapılan kutlamalarda savaşı kutsayan, orduyu yücelten bir fotoğraf var. Militer kutlamalara artık veda etmenin zamanı geldi de geçti bile. 30 Ağustos günü Türkiye'ye yurtdışından gelen herhangi bir insan, yapılanın bir kutlama olduğunu kavrayıncaya kadar, bu ülkede bir darbe olmuş diye düşünebilir. Belki kutlamaların arka planında da böyle bir korku salma güdüsü yatıyordur. 2010 yılı, 30 Ağustos kutlaması bence silahlı kuvvetlerin bir güç gösterisine dönüşmüş görünüyor. Geçen yıl nasıldı, belki geçen yılda böyleydi, dönüp filmlerine bakmakta fayda var. Bir fark var mı, yok mu diye. Belki de biz duruma o kadar alıştık ki farketmiyoruz. Bu gösteriler Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Türkiye'deki azınlıkları, Kürtleri, muhalif sayılan tüm güçleri sindirme gösterisidir diyebilir miyiz? Yoksa kutlamalar artık seyirlik bir oyuna dönüştü denilebilir mi? Bana seyirlik bir oyun gibi gelmiyor. Gövde gösterisi olduğu kesin. Halide Edib'e "Cepheye gel, Meclis'e gelme" diyen "başkumandan" ve "komutanlarının" yürüttüğü savaşın zaferinin, 80 yıldır bize kutlatılıyor olmasının kadınlardan götürdükleri nelerdir? Bu militarizm içinde kadının yeri nedir? Milli mücadelede kadınlar çok faaldi. Savaşın kazanılmasında büyük rol oynadılar. Erkekler savaşta kadınların verdiği hizmetten çok memnun kalsalar da bu memnuniyetleri savaşın bitiminde endişeye dönüşüyor. Savaşta büyük fedakârlıklarla pek çok sorumluluk üstlenen kadınlara savaş bitince "siz artık eve dönün" diyorlar. Halide Edib savaşa katılan ünlü bir romancı ve kanaat önderi iken, savaş bitince ona bile görev verilmiyor. Meclis'in en kıymetli üyesi olabilecekken kadınlara siyaset yasağını sürdürülüyor o ve onun gibi iddialı kadınlar dışlanmış oluyor. Kısaca, bu gün kutlamaları izleyince neler düşündünüz, neler hissettiniz? Televizyonlardan üzerime üzerime yürüyen tanklardan ürktüm. Milli bayramların sivil kutlamalarla anılması için gereken yapılmalıdır. (SP)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
![]() |
| Anahtar Kelimeler: 30 agustos, baskasinin, dikenlerin, goz, husrandir, kurtulus savasi, sonu, sovenist, tkp, yurduna, yurtsever |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| ağustos, başkasının, dikenlerin, göz, hüsrandır, sonu, yurduna |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Sonun başlangıcı mı başlangıcın sonu mu ? | Mahmut Halil CAN | KÜRT ULUSAL SORUNU VE DEVRİM | 19 | 09-06-2009 04:02 PM |
| Feurbach Ve Klasİk Alman Felsefesİnİn Sonu | A.E.Bahadır | Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm | 0 | 08-30-2007 06:49 PM |