DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı  
İletişim Anahtar Kelimeler Devrimci Siteler Konularım Cevaplarım Radyo Tüzük Radyo Neden Ateşhırsızı Anasayfa

Geri git   DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı > EĞİTİM ,EĞİTİM SORUNLARI,BİLİM,MİZAH PAYLAŞIM ALANI > BİLİM VE İNSAN

BİLİM VE İNSAN BİLİM VE İNSAN ÜSTÜNE


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Bilim ve politika, darwin ve tübitak
Cevaplar
17
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
4036
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 06-25-2009, 07:27 PM   #1
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Exclamation Bilim ve politika, darwin ve tübitak

BİLİM VE POLİTİKA, DARWİN VE TÜBİTAK

Kim demiş, bilim politikadan ayrıdır diye. Tam tersine, son gelişmeler bir kez daha bilimin , egemen sınıfların hizmetine tabi kılınabileceğini gösterdi. Her ne kadar, bilimin kendi yapısı özerk,bağımsız vs gibi ise de egemen sınıflar lehine kullanılabiliyor ya da müdahale ve baskılarla bilimin , gerçeklerin önüne ket vurulabiliyor.Bilim asla ve asla emperyalist kapitalizmin ve siyasal dinci gericiliği doğrulayan gerçekleri ortaya koymasa da , yasaklanır , okunması, tartışılması engellenir vs olur biter! Şimdilerde ve öncesinde de yaşananlar ülkede ve dünyada aynı ya da benzer idi.
Ortaçağ karanlığı döneminde, Engizisyonlarla terbiye edilmeye çalışılan ve fakat Engizisyonlara inat, ölümüne inat, yaşam için bilim var oldu, var olmaya devam etti ve de ediyor. Binlerce bilim adamı engizisyonların en kötü,iğrenç muamelelerine tabi tutuldular,kıyıldılar,yok edildiler. Ama bilim ve yaşam egemen oldu. Reform ve Rönesans ile, bilimin, sanatın egemenliği Ortaçağ karanlığının ve dinin sisli bulvarlarının sonunun getirdi. Ortaçağ gerici Hıristiyan kültürü , bilimin yaşama hükmeden yanına karşın yenildi, bilimin , yaşamın üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı.Ortaçağ engizisyon mahkemelerine dünyanın yuvarlak olduğunu ispat etmek ne derece zor idi ve ölümü göze almayı gerektiriyor ise; çağımız dünyasında geriliğe,karanlığa vs mahkum bırakılmış sömürge, yeni-sömürge ülkelerinde , özellikle de son 40 yılda İslami yeşil gericilik ülkelerinde bilimsel bir şeyleri ifade etmek ya da savunmak aynı şeyleri göze almayı gerektiriyor.
Balık hafızaları tazelemek gerekirse, Salman Rüşdi’nin İslami gericilik ve mollaları hedef alan kitaplarının ardından başına neler getirilebileceğini, tehditlerle neler yapıldığını hatırlayınız. Ya da Aziz Nesin gibi büyük bir mizah ustasının , bu gerici-faşist-bağnaz egemen anlayışın nasıl hedefi haline geldiğini ve onu bahane ederek bir yığın insanı canlı canlı yakıp ve onların üzerinden neleri , kimleri tehdit ettiğini hatırlayınız.
Ortaçağ karanlığına karşı burjuva demokratik mücadele içinde yüz binlerce insanın canına mal olan bir mücadele vermiş Avrupalı emekçiler açısından, bilim,insani değerler,bilimsel gerçekler ile bağnaz dinsel takıntılar oldukça ayrı olgulardır. Ve de başta Laisizm olmak üzere, din ile diğer tüm işlerin kesin ve net ayrımı noktasında oldukça keskin ayrımlar belirgindir.Ayrıca , oralarda ve ABD’de ateizm yasak değildir, hor görülmez, aşağılanmaz. İşin enteresan ve güzel tarafı , son aylarda yapılan bir çalışmaya göre ateizm oldukça yaygınlaşmaya başlamıştır sözünü ettiğimiz metropollerde. Bu da bilim ve bilimsel aklın, günlük yaşam içindeki rolü ile din ve diğer olgular arasındaki farklılaşmayı oldukça iyi bir biçimde ortaya koymaktadır.
Oysa dini gericilik ve Yeşil kuşağa mahkum edilmiş Ortadoğu halkları açısından bu durum oldukça farklıdır. Onlar zorunlu olarak “ Müslüman” doğmaktadırlar. Kendilerinin bilgisi,bilinci dahi olmadan kimliklerine “ Müslüman” yazılmakta ve bu baskı ile yaşamaktadırlar. Ondan sonra ülke yöneticileri ve egemenler çıkıp çok rahat bir biçimde “nüfusun %99 ‘ u Müslüman” diyerek istediklerini rahatça yapabilmektedirler. Dinsel gericiliğin , tarikatların,cemaatlerin varlığı için milyarlarca lira harcanırken, emekçiler ve proleterlerin açlığı,yoksulluktan nefesinin kokması çokta ve hatta hiç umurlarında değildir onların. Nasılsa yukarıda görmedikleri,duymadıkları,bilmedikleri bir tanrı vardır ve o tanrı onları görüp; olmayan öteki dünya vaadiyle bu dünyaya şükür ederek ve kendini vakfederek yaşamasını sağlamaktadır.
Bu din kıyafeti giymiş emperyalist kapitalizmin elbette ki en büyük düşmanı bilimdir, yaşamın kendisidir, yaşamın gerçeğidir, yaşanan,soluk alıp verilen vs dünyadır.Zira uyuşturdukları ve koyun sürüsü haline getirdikleri geniş proleter ve emekçi yığınları ancak ve ancak bilimsel bir şaha kalkış, kendine dönüş ve derin iç çekişlerin karşıtı olan derin bir “yeter artık” nidası sonlandırır. Yeşil elbiseli emperyalist kapitalist düzen açısından bilimin,aklın,düşünmenin ve düşüncenin,tartışmanın,konuşmanın vs düşmanlaşması bu bakımdan anlaşılmaz değildir.
Emperyalist kapitalizm, bir yandan bilimsel gelişmeleri daha çok sömürü,daha çok yağma, daha çok tehdit, daha çok yok edim için istese de; beri yandan bilimin insanlık yararına olmasından oldukça çok korkar.Bilimi asla ve asla düzen, aşağıdakilerin yararına kullanmaz, kullanamaz. Bilimi ancak ve sadece, sınıfsal çıkarlarının olduğu yere kadar savunur, sahip çıkar egemenler. Gerisine ise; ona gem vurmak lazımdır çıkarları itibarıyla.Bilim bu anlamda , egemen olan sınıfa göre karakter belirlenmesi yapar.
Bilimin kendisi nesnel olarak insanlık yararına, yaşam,ilerisi,çoğunluk yararına,nesnel vs bir karaktere sahipken; ama egemen sınıfın niteliğine ve çıkarlarına göre biçimlendirilebiliyor. Baskı altına alınıp, aynı Ortaçağ karanlığı engizisyonları veya şimdilerde sözüm ona Radikal İslamcılar lehine kullanılabiliyor. İşin esası ise, egemen sınıf çıkarlarıdır.Bu anlamda , nesnel olarak objektif bir niteliğe sahip olan bilim, öznel olarak egemen sınıfların çıkarlarına göre biçimlenebilmektedir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından birisi olan Einstein, Enerjinin dönüşümü yasasını ispat ettiğinde ya da Enerjinin büyük potansiyelini keşfettiğinde emperyalist ABD tarafından bu buluşun Atom Bombası olarak kullanılacağını bilemezdi tabiî ki. Ama insanlık yararına olan bu buluş; ABD emperyalizmi tarafından Japonya’ya karşı savaşta dize getirme şantajı olarak kullanıldı ve de binlerce insan öldü, yok edildi,sakat kaldı vs. Hala nükleer savaş tehdidi altındadır dünya. Emperyalist kapitalistlerin bu tehditi , dünya halklarının başında Demoklesin kılıcı gibi sallandırılmaktadır.
Gelelim traji komik hikayemize. Dünya emperyalist kapitalizminin ve özelde ABD emperyalizmin uşağı Türk faşist diktatörlüğünün yeşil elbiseli AKP hükümetinin kadrolaşma , faşist rejimin giysisini değiştirme politikasının bir parçası olarak faşist rejimin tüm kurum ve kuruluşlarının cemaat,tarikat,gerici-faşist,yobaz,yoz vs unsurlarından doluşturulmasından dolayı olan sonuçlarından bir tanesi ise adı Bilimsel Araştırmalar Kurumu olup; kendisi asla buna yakışmayacak bir yerde olmuş olan ve gittikçe de daha olumsuz bir yere doğru hızla kayan TÜBİTAK’ta olan gelişmelerdir.
Darwin’in 200. doğum yıl dönümünü Unesco’nun Darwin yılı ilan etmesinden kaynaklı Bilim Teknik Dergisinin baş sayfasını buna ayırması dolayısıyla , birincisi yayından kaldırılıp, sayfa iptal edilmiş olup; ikinci olarak Dergi sorumluları görevinden alınmışlardır. İsmi Bilimsel olup kendisi asla bilimsel olmayan bu kurumun yeşil elbiseliler tarafından bu kadar olumsuz bir tabloda olması hiçte şaşırtıcı değildir esasen.Yıllardır el atmadıkları ve kadrolaşmadıkları bir alan bırakmamış olan bu ABD uşağı yeşil elbiseliler, adı bilimsel olup kendisi bilimsel olmayan bir kuruma el atmamış olmalarını beklemek anlamsız olurdu. İyimserliğin ötesinde, aptallık olurdu. Nitekim, bu güruh genel geçer bir yasa ve dünyaca kabul edilirliği tartışılmaz olan ve de diğer yandan emperyalist merkezlerin bir kuruluşu olan Unesco tarafından ilan edilmesinde sakınca görülmemiş bir anma yılına tahammül edememiştir.
Zira varlık nedenlerinin her birine bilimsel bir temelde vuran bu yasanın bu yeşil,yobaz,gerici,faşist güruhça hedef alınmasını garipsemiyoruz. Sahte cennet ve sahte cehennem masalları ile yığınları,emekçileri,proleterleri uyuşturan bu egemen güruh ; bir elleri yağda balda, bir elleri dünyada asla öteki yanda olmanda yaşamlarını zevkü sefa içinde geçirmeleri açısından tam da bunlar gereklidir. Görünmez, ulaşılamaz,duyulamaz vs bir uzak tanrı ile tebayı kılıçları altında inletmek kadar kolay bir şey olamaz. Bu yeşil elbiseli güruhun yaptığı da budur. Bir yandan , şükürcü zihniyetle besleyip dururken sadakalı yığınları, öte yandan bu dünyada yaşadıklarının karşılığını olmayan bir dünyada yaşayacaklarını vaad ederek bugünlerini teslim almaktadırlar. Darwin, onların tamda damarlarından vurduğu için , gerçek yaşam kanallarından ettiği için Darwin düşmanlıkları kadar doğal bir şey olamaz onların. Zira Darwin olmayan tanrılarının,dünyada kandırdıkları , düzenlerini üzerine inşa ettikleri temel değerlerine savaş açmış ve bunu ispat etmiş bir bilim insanıdır. Bu da Darwin’e ve onu kapak yapanlara karşı düşmanlık etmek ve beslemek için yeterli bir nedendir.
TÜBİTAK, adı bilimsellikle bulanmış asla ve asla bilimsel olamayacak bir kurumdur. Bilimin gerçek özerk,otonom,nesnel,yaşama ait olabilmesinin yolu; onun insanlık yararına kullanıldığı,hiçbir çıkar gözetmeden özgürce yaşadığı,geliştiği tek düzen olan komünizmde olanaklıdır. TÜBİTAK ya da benzer tüm örgütler, kurumlar,kuruluşlar vs , emperyalist kapitalizmde asla ve asla mevcut düzenden bağımsız değildirler ve olmazlar da. Zaten gelişmeler de bunun kanıtıdır.Bilim,sanat,üniversiteler vs ancak ve sadece sosyalizm ve komünizmde özerk,demokratik,bilimsel,yaşama,insana vs hizmet eder durumda olabilir.Emperyalist kapitalizmde bunların hepsi , mevcut düzenlere hizmet etmek zorunda bırakılırlar.Gerçek özgürlük,demokrasi,özerklik,bilimsellik,yaşam,insa n merkezli vs her şey ancak ve sadece komünizmde olanaklıdır.


12.03.2009


Mahmut Halil can ( Sendiren )

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
Civakparez (11-20-2011), Toprak (09-15-2009), İpek Deniz CAN (09-14-2011)
Alt 09-15-2009, 06:20 PM   #2
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Darwin'e ABD'den de ambargo!



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Kanada’daki Toronto Film Festivali’nin açılışında gösterilen, yapımcılığını Oscar ödüllü Jeremy Thomas’ın yaptığı Darwin’in hayatını konu alan İngiliz filmi ‘Creation’ı (Yaradılış) ABD’de gösterime sokacak dağıtımcı bulunamadı. Thomas, ABD’li dağıtımcıların filmi ‘dindar Amerikan izleyici için fazla tartışmalı’ bulduğunu ve reddettiğini açıkladı.

Hıristiyan bakış açısının hâkim olduğu Amerika’da etkili movieguide.org adlı internet sitesinde, ‘öjenik’in (Fizik ve moral bakımlardan ileri nesiller yetiştirme bilimi) babası olarak adlandırılan Darwin’in ‘Irkçı, geri kafalı ve kitle katliamını meşru kılan 1800’lerin natüralistlerinden’ olduğu, ‘çiğ teorisi’nin doğrudan Hitler’i etkilediği ve ‘barbarlığın’ sorumlusu haline geldiği yazıyor.

Yapımcı Jeremy Thomas ise bu gelişmeler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. ‘Türlerin Kökeni’nin yayımlanmasından 150 yıl sonra bunların konuşulmasına çok şaşırdığını söyleyen Jeremy Thomas, “İşte karşı olduğumuz şey tam da bu. 2009’da. Bu inanılmaz” diyor.

Başrolleri Paul Bettany ile Jennifer Connelly’nin paylaştığı, Jon Amie’nin yönettiği film, bilimin doğa algısını tersyüz eden Darwin’in 1859’da yayımlanan ‘Türlerin Kökeni Üzerine’ kitabını hazırlama sürecinde ‘Tanrı mı, evrim mi?’ sorusu içinde yaşadığı gelgitleri ve 10 yaşındaki kızını kaybetmesinin öyküsünü konu ediyor.
Radikal / 15.09.09
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Toprak (09-15-2009)
Alt 09-15-2009, 11:14 PM   #3
Kullanıcı Profili
Toprak
Üye
 
Toprak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1907
Üyelik Tarihi: Mar 2008
Mesajlar: 4,294,966,634
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 1939
191 Mesajina 286 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Darwin Evrim Ve Göz


Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabı 150 yıl önce yayımlandı. Etkisi o denli büyük oldu ki, bilimin doğal dünyaya bakışı kökten değişti. Evrim kuramı kendi içinde de evrimleşti, bilim insanlarının elinde geliştirildi. Kuram, karşıtlarını da harekete geçirdi ve o günden bugüne devam eden bir tartışmaya yol açtı. Evrim karşıtlarının sıklıkla öne sürdüğü gözün karmaşık yapısı ve evrimleşemeyeceği tezine, evrimi savunanlar doğada keşfedilen örneklerle yanıt veriyorlar.


İnsan gözü, tüm omurgalılarla paylaştığı 530 milyon yıllık evrimsel geçmişin imzasını taşır. Kosta Rika'nın, La Selva biyoloji istasyonunda görüntülenen Agalychnis calcarifer türü ağaç kurbağası önemli bir örnek. Tropikal ormanların ağaç kurbağaları, su birikintilerinde yaşayan kurbağalardan farklı olarak kediler gibi dikey gözbebeğine sahiptir. Geceleri etkin olan ağaç kurbağaları hipermetroptur. Görüşleri 10-15 metre arasında keskindir.

İnsanlık, Charles Robert Darwin'e çok şey borçlu. Dağınık ipuçlarını birbiriyle tutarlı bir bütün halinde kuramlaştıran müthiş bir gözlemciydi. Canlılığın evrensel dilini anlamamız için gereken dilbilgisi kurallarını önümüze seren Türlerin Kökeni adlı kitabı 24 Kasım 1859'da yayımlandı. Bakmak ile görmek arasındaki fark büyük! Kendimizi insan olarak tanımlayabildiğimiz zamandan bu yana, atalarımızın gözleri önünde sayısız nesne yere düştü. Yerçekimi denen olguyu, kanıtlar denizinde yüzmemize rağmen Isaac Newton'a kadar kimse sorgulamadı. Darwin, tıpkı Newton gibi kuramı ile doğal dünyaya olan bakışımızı kökten değiştirdi.
Darwin'in zamanında doğal dünya hakkında şaşılacak derecede az şey biliniyordu. Kitabın yayımlandığı yıl insanlık goril ile daha yeni tanışmıştı. Depremlerin nedeni bilinmiyordu. Kıtaların hareket edebildiği düşüncesine ilişkin ciddi kuşkular vardı. Evrim kuramı sayesinde gezegenimizin sandığımızdan çok daha değişken bir yer olduğunun artık farkındayız. Yalnızca kendi etkinliklerimiz sonucu, bir insan ömründen daha az zamanda ozon tabakasını yok edebildiğimizi ve hatta iklimi bile değiştirebildiğimizi bilmeyen yok.
Yeryüzünün derin evrimsel tarihine baktığımızda yüzeyine yüzlerce göktaşının çarptığını, kuzey ve güney manyetik kutuplarının binlerce defa yer değiştirdiğini, kıtaların kilometrelerce kalınlıktaki buzulların ağırlığı altında defalarca ezildiğini, okyanus ve denizlerin yüzlerce metre yükselip alçaldığını görüyoruz. Kıtaların günümüze dek milyonlarca yıl boyunca yaptığı hareketleri tıpkı geriye sarılan bir film şeridi gibi modelleyebiliyor ve buna bağlı olarak hangi tür canlının taşılını (fosilini) tam olarak nerede aramamız gerektiğini kestirebiliyoruz.

Geçen 150 yılda evrim kuramı kendi içinde evrimleşerek daha da genişledi ve bugün biyoloji biliminin temeli haline geldi. Ufkumuz, kalıtımın kimyasalı DNA bileşiğinin keşfedilmesiyle o kadar genişledi ki; Homo sapiens olarak bildiğimiz günümüz insanının 200 bin yıl önce Afrika'da başlayan yeryüzüne yayılma serüveninin en ince ayrıntılarını, günümüz toplumlarında kuşaklar boyu birikmiş olan kalıtımsal izlerden okuyarak öğreniyoruz. Son beş yıl içindeki genom çalışmaları, geçmişte gözümüzde büyüttüğümüz DNA'mızda yazılı olan bu bilginin topu topu 750 megabayt büyüklüğünde olduğunu gösterdi. Pek yakında herkes beraberinde bireysel genom bilgisini taşıyacak. Kuramın ışığında canlılığın bilinemezliği her geçen gün mevzi kaybediyor.



Öncül Göz
Evrim karşıtlarının sıklıkla öne çıkardıkları bir konu, algımızın çok büyük bir bölümünü oluşturan gözdür. Karşı çıkanların 'indirgenemez karmaşıklık' diye tanımladıkları bir önerme, gözün çok karmaşık bir yapı olduğunu ve uzun zamanda küçük adımlarla evrimleşemeyeceğini söyler. Darwin doğrudan gözlemlememiş olmasına karşın bu organın evriminin 'öncül göz' adını verdiği, olabilecek en basit atasal yapı ile başlamış olabileceğini düşündü. Hiçbir canlının görmediği bir ortamda, ışığın yönünü algılayabilecek en basit yapı bile sahibinin üreme şansını artıracaktı.


Kuramın 150. yılına girerken Almanya'nın Heidelberg kentindeki Max Planck Enstitüsü'nden evrim biyologu Gáspár Jékely ve çalışma arkadaşları, Darwin'in öngördüğü biçimde yalnızca iki hücreden oluşan öncül göz yapısını kapsamlı bir araştırmayla gözler önüne serdi. Çalışma, bilimsel adı Platynereis dumerilii olan bir deniz zooplanktonu (hayvansı plankton) larvası üzerinde yürütüldü. Araştırmacılar, ışığı algılayan alıcı hücre ile ışığın yönünün belirlenmesinde rol oynayan gölgeleyici pigment hücresinin beyin ve kas ile olan eşgüdümünü tüm ayrıntılarıyla incelediler.
Böylece evrimsel açıdan olabilecek en basit hayvan gözünün atasal biçimine çarpıcı bir örnek sundular. Ortaya çıkan öncül göz yapısının ilginç bir özelliği, gözden vücuda bilgiyi ileten sinir hücresinin beklentinin tersine beyine değil, doğrudan larvanın yüzmesini sağlayan kaslarına bağlı olmasıydı. Larvalar küçücük de olsa bir beyin yapısına sahipler. Beynin larvanın hareketlerindeki kumanda rolü şu anda hararetli bir araştırma konusu.


Balıklar Uyanmasın
Zooplanktonlar, balıklara yem oluşturmaları açısından besin zincirinde önemli yer tutar. Yunanca 'kürek ayaklı' anlamına gelen kopepod (copepod) grubu zooplanktonların yetişkinleri, deniz ve göllerimizde gün içinde gerçekleştirdikleri dikey göç ile dikkat çekerler. Boyları 3-4 milimetre olan kopepodlar, güneşin doğmasına yakın kürek gibi kullandıkları duyargaları yardımıyla, görerek avlanan balıklardan kaçmak için derinlere dalarlar. Öyle ki, 500 metre derinliğe kadar inebildikleri Kanarya Adaları açıklarında sonarla ölçülmüştür. Hava kararmaya yüz tuttuğunda, aynı yolculuk yüzeydeki tekhücreli yosunlar ve bakterilerle beslenmek için bu defa ters yönde gerçekleşir. Gün boyunca asansör gibi tek bir hat üzerinde gerçekleşen bu yolculuk için yalnızca ışığın geliş yönünü algılayabilmek, Darwin'in öngördüğü gibi yaşam kavgasını sürdürebilmek için yeterli derecede yarar sağlayan bir özelliktir.


Çekiciliğin Sırrı
Göz temasını denizlerde sürdürerek, sığ su balıklarının canlı renklerinin evrimsel açıklamasını Darwin'in öne sürdüğü doğal seçilimin özel bir biçimi olan eşeysel seçilim ile yapalım. Işığın egemen olduğu sığ sularda yaşayan balık türlerinin özellikle erkekleri göz alıcı renklere sahiptir. Erkek balıkların renkleri ne kadar canlı ve parlak olursa, dişiler için o derecede çekici olurlar ve dolayısıyla üreme şansları artar. Parlak renkler, dişiler açısından erkeklerin iyi beslendiğinin, sağlıklı ve güçlü olduğunun doğrudan işaretidir. Bu durum eşeysel seçilimin en yalın özetidir.
Nature bilimsel dergisinde 2008 yılının ekim ayında yer alan bir çalışmada, İsviçreli biyolog Ole Seehausen ve çalışma arkadaşları, erkek siklid (cichlid) balıklarının gövdesindeki kırmızı veya mavi renkli dikey çizgilerin canlılığının, dişi balıkların renkleri görebilme düzeyiyle orantılı olduğunu gösterdiler. Göl suyu, insan kaynaklı kirlenme nedeniyle saydamlığını yitirdiğinde, dişi balıkların gözlerindeki kırmızı ve mavi renge duyarlılığı sağlayan genlerin üzerindeki doğal seçilim baskısı ortadan kalkıyor. Dişilerdeki bu değişime paralel olarak, erkek balıklar da vücutlarındaki çizgileri oluşturan renkli pigmentleri üretmeyi birkaç kuşak içinde durduruyorlar.


Borneo'nun tropikal ormanlarında yaşayan sap gözlü sinek (Diptera: Platystomatidae) eşeysel seçilimin biçimlendirdiği bir canlı.
Tim Laman

Seçici baskının ortadan kalkmasıyla yitirilen yapıların en uç örneklerinden biri, Meksika'nın derin su mağaralarında yaşayan kör mağara balığı Astyanax mexicanus'tur. Işığın ve avcıların ulaşamadığı mağaralarda yaşayan bu balık, gözlerini tümüyle yitirmiştir. Eskiden yarar sağlayan 'olmazsa olmaz' nitelikteki yapılar doğal seçilimin yön değiştirmesiyle erozyona uğrayabiliyor. Örnek olarak, avcı baskısının olmadığı adalardaki kuşların uçmayı bırakmasını, deniz yaşamına uyum sağlayan memelilerin arka ayaklarını yitirmelerini, artık çiğ yiyecek yemeyen bizlerin yirmi yaş dişlerine gereksinim duymamamızı sayabiliriz. Bu olgunun, ünlü Fransız evrimci Jean Lamarck'ın öne sürdüğü 'kullanılmayan organların körelmesi' ilkesini çağrıştırmasına karşın, genetik işleyiş bakımından tümüyle farklı olduğunu vurgulamak gerekir.
Siklid balıklarına geri dönersek, Seehausen'ın çalışması, suyun berrak olduğu ortamda kırmızı ve mavi renkli erkeklerin farklı derinliklerde dişilere kur yaptığını ve dişilerin güdümündeki bu davranışın kısa zamanda iki ayrı türe yol açabileceğini gösterdi. Dişilerin, erkeklerin renklerine karşı gösterdiği davranış, algı güdümünde türleşme denilen bir evrimsel düzenekle adeta domino taşı etkisi yaratarak başka evrimsel türleşme mekanizmalarını da tetiklemektedir. Viktorya Gölü'nün tabanından alınan çökelti örnekleri, geçmişte gölün defalarca kuruduğunu ve en son 12 bin yıl önce yeniden dolmaya başladığını gösteriyor. Göldeki 500'den fazla siklid balığı türünün bu kadar kısa bir sürede tek bir atasal siklid türünden patlama halinde türeyişi evrimin nefes kesici örneklerinden biridir.

Dişi Seçer

Macaristan'da yeni keşfedilen bir sap gözlü sinek türü (Sphyracephala europaea) büyük olasılıkla Türkiye'nin kuzeyinde de varlık gösteriyor.

Eşeysel seçilim pek çok türün erkeklerinde kendini gösterir. Balıkların canlı renklerinde, aslanın gür yelesinde, dağkoyununun boynuzlarında veya tavuskuşunun kuyruk tüylerinde...
Eşeysel seçilimin öne çıkardığı yapıları göz özelinde incelemeyi sürdürürsek, sap gözlü sineğe (Diptera:Platystomatidae) değinmeden geçemeyiz. Dişilerin abartılı beden yapılarına olan düşkünlükleri, bu böceğin göz yapısına da imzasını atmıştır. Sap gözlü sinekler, gezegenimizi çevreleyen tropikal yağmur ormanlarında görülür. Gündüz bireyler tek başına gezerek çürüyen bitki ve hayvan parçaları üzerindeki bakteriler ile beslenirler. Geceleri ise ilginç bir sosyal davranış göstererek, orman tabanındaki alçak nemli çalılıklarda bir araya gelirler.
Erkek böcekler, dişilerden oluşan bir jüri önünde birbirleriyle kıyasıya güreşirler. Gözleri abartılı genişlikte iki yana ayrılmış olan erkekler 'bir durum mu var' dercesine önce birbirlerini süzerler. Çoğunlukla, göz aralığı dar olan bireylerin caymasıyla güreş başlamadan biter. Eğer iki taraf da kendine güveniyorsa, tıpkı koçların kafa kafaya tokuşması gibi 'göz göze' bir kavga başlar. En geniş göz yapısına sahip bireyler çoğunlukla güreşi kazanır. Dişiler bu bireyler ile çiftleşmeyi seçerler.


Meksika kör mağara balığı (Astyanax mexicanus) doğal seçilim baskısı ortadan kalktığında biyolojik işlevlerini yitiren organlara çarpıcı bir örnektir. Yetişkin boyu 12 santimetre olan balığın ışıklı yüzey ortamında yaşayan bireyleri normal görünümlü iken (üstte solda),
karanlık mağaralarda yaşayan bireyleri kördür.

Geniş aralıklı göz yapısına ulaşabilmenin, larva döneminden başlayarak iyi beslenmeyi gerektirdiğini, böceğin yakın akrabası olan bir başka tür (Cyrtodiopsis dalmanni) üzerindeki laboratuvar deneylerinden biliyoruz. Gözlerin abartılı yapısı, erkeklerin uçma yeteneğini önemli ölçüde kısıtlar ve avcılara karşı daha savunmasız hale getirir. Erkek sineğin mesajı açıktır: Doğaya meydan okuyan tüm özelliklerime rağmen yıkılmadım ayaktayım, beni seç! 1955'te bir trafik kazasında yaşamını yitiren ünlü aktör James Dean'in kadınların gözünde kişiliğini çekici kılan, kendini hiçe sayan tavırları, bu açıdan doğadaki erkek davranışını anlamamızda bir referanstır.
Sap gözlü sineğe yakın akraba bir tür (Sphyracephala europaea) Macaristan'da yeni keşfedildi. Avrupa için bir ilk olan bu türün, Türkiye'nin kuzeyinde Trakya ve Karadeniz'in ormanlık bölgelerinde var olma olasılığı oldukça güçlü. Doğaseverlerin bu yörelerdeki gezintilerinde gözlerini dört açmalarını dilerim.


530 Milyon Yıllık Tasarım
Balıklardan başlayarak sürüngenlere, kuşlara ve memelilere kadar tüm omurgalı canlıların göz yapısında ortak üç temel 'tasarım sorunu' vardır. Eğer sık parmaklıklı bir bahçe çitinin öbür yanını görmek istersek, başımızı sürekli iki yana oynatarak daha verimli görüntü elde edebiliriz. Işık gözümüzden içeri girerek retinaya ulaştığında aynı sorunla karşılaşır. Işığa duyarlı algılayıcı hücreler, kılcal damarlar ve sinirlerle örülü bir dokunun ardındadır. Gözlerimiz bu güçlüğün üstesinden gelebilmek için sürekli küçük titreşimsel hareketler yapmak zorundadır. Retinadaki 'kablolar' tam anlamıyla ters bağlanmıştır. Heyhat, bizler gibi göz merceğine sahip omurgasız bir canlı olan mürekkepbalığının gözü doğada en iyi gören organlardan biridir ve beklendiği üzere kablolar en yüksek verimliliği sağlayacak biçimde bağlıdır.
Ikinci tasarım sorunu, görüntü bilgisini beyine ileten sinirlerin gözden çıkmak için bir araya geldiği yerin retina üzerinde kör bir nokta oluşturmasıdır. Doğal seçilim, kötünün içinde en iyiyi ortaya çıkarmakta oldukça başarılıdır. Bizden kat kat daha iyi gören kedi, baykuş gibi omurgalılar, bu sorunu 'fovea centralis' adı verilen ışığa duyarlı hücrelerin yoğun olduğu ama aynı zamanda kılcal damar ve sinir yapısının seyreldiği retina bölgesinin evrilmesiyle gidermişlerdir. Gözümüzün en işlevsel bölümünde yer alan kör noktadaki görüntü eksikliği, iki gözden gelen bilginin beyinde çakıştırılmasıyla giderilir. Üçüncü sorun yine kablo sorununun bir uzantısıdır. Retina ters bağlantı nedeniyle göz duvarına sağlam olarak bağlanamaz. Sert bir darbe ile koparak gözün içinde yüzer hale gelmesi sıklıkla yaşanan bir sorundur.


(Platynereis dumerilii) larvaları evrimsel açıdan en basit öncül göz yapısına (kırmızı renkli) sahip. Yalnızca iki hücreden oluşan gözler ışığın yönünü başarı ile belirliyor. Yetişkin zooplankton gözü de benzer biçimde işliyor. Kopepod cinsi zooplanktonlar gündüzleri denizin 500 metre derinliğine kadar inebiliyorlar. Boyu dört milimetre olan yetişkin bir kopepod (Pleuromamma spp.) uzun duyargalarıyla mikroskop altında pek ilginç görünüyor.


Gözlerimiz, 530 milyon yıllık omurgalı evriminin derin izlerinin kazılı olduğu bir organdır. Canlılığın coşarak yeni beden yapılarının ortaya çıktığı erken Kambriyen döneminde yaşamış olan ortak atamızda başlayan göz evriminin mirasını tüm omurgalılar olarak taşıyoruz. Hayat ağacında omurgalıları içeren dalın gövdeden ayrıldığı noktada yer alan atasal bir deniz canlısı Amphioxus'un göz yapısı, her şeyi açıklar nitelikte. Yunancada 'iki ucu oka benzeyen' anlamına gelen Amphioxus'un, Izmir Körfezi'nde bulunduğu rapor ediliyor. Erken Kambriyen döneminde Amphioxus'a yarar sağlayan basit göz yapısı ile temeli atılan ters retina dokusu, geri dönülmez bir yola girerek tüm omurgalıların göz mimarisine yansımıştır.
Tarih, muhafazakâr kesimlerin direnişiyle matbaanın yurdumuza 272 yıllık bir gecikmeyle girdiğini ve küresel aydınlanmanın gerisinde kaldığımızı söyler. Benzer bir tepkiselliği evrim kuramının 150. yılında yaşıyoruz. Evrim kuramı yalnızca biyoloji bilimi değil, tıptan mühendisliğe insanlığın büyük sorunlarını çözmede önemli rol oynayan özgürleştirici bir düşüncedir. Göz özelinde doğal tarih öykülerine dayanarak anlatmaya çalıştığım canlı evriminin, doğaya bakışınızdaki şiirselliğe katkıda bulunmasını dilerim.

U. UZAY SEZEN (GeorgIa Üniversitesi, Bitki Genomu Haritalandırma LaboratuVarı araştırmacısı) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] adresinden alıntıdır

Konu Toprak tarafından (09-17-2009 Saat 06:40 PM ) değiştirilmiştir..
Toprak isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Toprak Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Mahmut Halil CAN (09-16-2009)
Alt 09-15-2009, 11:25 PM   #4
Kullanıcı Profili
Toprak
Üye
 
Toprak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1907
Üyelik Tarihi: Mar 2008
Mesajlar: 4,294,966,634
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 1939
191 Mesajina 286 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Darwin'i Doğrulayan On Beş Kanıt


Biyolojide ve bütün bilimlerde devrim yapan Charles Darwin 200 yıl önce 12 Şubat'ta doğdu. Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı eserinin ilk kez yayımlanmasından bu yana 150 yıl geçmesine rağmen, birçok insan evrim teorisine hâlâ kuşkuyla yaklaşmakta. Ancak, bütün bilimsel araştırmalar durmadan, Darwin'in temel tezlerini doğrulayan yeni yeni bulgulara ulaşıyor. Nature dergisi Darwin yılı nedeniyle şimdi evrim teorisini kanıtlayan 15 makaleyi bir araya getirdi. Dünyamızın, Güneş’in etrafındaki dönüşü ne kadar gerçekse, türlerin ayıklanma ve türleşmeyle ortaya çıktığı da o kadar gerçektir deniyor önsözde.

Biyolojide ve bütün bilimlerde devrim yapan Charles Darwin 200 yıl önce 12 Şubat'ta doğdu. Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı eserinin ilk kez yayımlanmasından bu yana 150 yıl geçmesine rağmen, birçok insan evrim teorisine hâlâ kuşkuyla yaklaşmakta. Ancak, bütün bilimsel araştırmalar durmadan, Darwin'in temel tezlerini doğrulayan yeni yeni bulgulara ulaşıyor.

Nature dergisi Darwin yılı nedeniyle şimdi evrim teorisini kanıtlayan 15 makaleyi bir araya getirdi. Dünyamızın, Güneş’in etrafındaki dönüşü ne kadar gerçekse, türlerin ayıklanma ve türleşmeyle ortaya çıktığı da o kadar gerçektir deniyor önsözde. On beş makale üç temel konuya göre alt sınıflara ayrılmış. Fosil buluntuları, yaşam alanlarının incelenmesi ve moleküler süreçler.


Fosil buluntularıyla elde edilen kanıtlar

1- Balinaların karada yaşayan atası


Balinaların memeli oldukları ve memelilerin de karada geliştikleri bilindiği için, biyologlar karadan yeniden suya geçen bir hayvan türünü arıyorlardı. 2007’de bu arayışın hiç de boş olmadığı görüldü. Aday hayvan Indohyus bulundu.

Northwestern Ohio Üniversitesi Tıp ve Eczacılık Koleji’nden Hans Thewissen tarafından gerçekleştirilen ayrıntılı inceleme, rakun büyüklüğündeki bu hayvanın çift toynaklı olduğunu bu nedenle de inek, koyun ve geyik gibi av hayvanlarıyla akraba olduğunu gösterdi. Indohyus’un kulak ve diş yapısı, kemiklerin kalınlığı ve dişlerin kimyasal bileşimi de balinalarla benzerlik gösterdiği için bilim insanları bu türün balinaların öncüsü olduğunu düşünüyorlar. Indohyus’un kalıntıları bir türden diğerine gelişimi gösteren birçok hayvan türünün geçiş biçimi için bir kanıt olarak kabul edilmekte. Bu tür buluntuların eksik olması evrim teorisinin eleştiri nedenlerinden biriydi. (Kaynak: Thewissen, J. G. M., Cooper, L. N., Clementz, M. T., Bajpai, S. & Tiwari, B. N. Nature 450, 1190–1194 (2007).)

2- Sudan karaya geçiş

Tetrapodlar insana yakın olan hayvanlardır, omurgalılar sınıfından olan bu hayvanlar aynı zamanda karada yaşarlar. Bu gruba insanlar, tüm evcil hayvanlar, yabani hayvanların birçoğu yani her çocuğun memeli, kuş, kurbağagiller ve sürüngen olarak bildikleri canlılar dahildir. Fakat omurgalılar arasında çoğunlukta olan tetrapodlar değil balıklardır. Gerçekte, tüm tetrapod türlerinin toplamından daha fazla balık türü vardır. Ancak evrimin merceğinden bakıldığında tetrapodlar, suyun dışındaki yaşama da ayak uydurabilen balık soyunun tek dalıdır.

Sudan karaya ilk geçiş 360 milyon yılı aşkın bir süre önce gerçekleşmiştir. Doğu Grönland’da yaklaşık olarak 365 milyon yıl önce yaşayan Acanthostega gibi ilk tetrapodların, gelişimini tamamlamış parmaklı ayakları vardı. Ama öte yandan solungaçları da olduğu için yaşamlarını daha çok suda sürdürüyorlardı. Anlaşıldığı üzere gelişimlerini karaya çıktıktan çok sonra tamamlamışlardı. Araştırmacılar tetrapodların, elpistostegid olarak isimlendirilen canlılardan türediklerini düşünüyorlardı. Sığ su balığı olan bu çok büyük etçil, timsaha veya büyük semendere benziyordu. Birçok açıdan tetrapodlara benzemelerine rağmen yüzgeçleri bulunuyordu. Ne var ki elpistostegidlerle ilgili bilgiler çok kötü korunagelen küçük kalıntılara dayanıyordu, bu nedenle de görüntüleri hakkında tüm bir resim elde etmek çok zordu. Fakat 2006 yılında Kanada’ya bağlı Ellesmere adasında çok iyi korunagelmiş bir elpistostegid fosili bulundu. Edward Daeschler ve arkadaşları Tiktaalik olarak isimlendirdikleri bu fosili ayrıntılı olarak inceleyerek, esnek boyun yapısı ve uzva benzeyen yüzgeç yapısıyla sudan karaya geçişin en güzel tablosunu oluşturdular. (Daeschler, E. B., Shubin, N. H. & Jenkins, F A. Nature 440, 757–763 (2006). Shubin, N. H., Daeschler, E. B., & Jenkins, F A. Nature 440, 764–771 (2006).)

3- Türlerin kökeni

Darwin’in evrim teorisiyle ilgili itirazlardan biri de fosil buluntuları arasında büyük bir hayvan grubunun başka bir gruba gelişimini gösteren “geçiş biçimlerinin” eksikliğiydi.

Ancak Türlerin Kökeni adlı eserin yayımlanmasından bir yıl kadar sonra Baverya’daki Solnhofen kireçtaşı kayalıklarında geç Jura devrine ait (yaklaşık 150 milyon yıllık) ilk Archaeopteryx fosili bulundu. Dişler, uzun kemikli kuyruk gibi ilkel sürüngen özellikleriyle birlikte kuş gibi kanatlara ve tüylere sahip bir canlı ilk kuş türü olarak tanımlandıysa da birçok uzman tüylü dinozor olarak kabul etti. Darwin’in bir arkadaşı olan Thomas Henry Huxley böylece dinozorlar ve kuşlar arasındaki evrim halkasını tartışmaya açtı ve paleontologlar günün birinde tüylü dinozor fosilinin bulunacağına inandılar.

Ve araştırmacılar 1980’li yıllarda haklı çıktılar. Çin’deki Nanjing Jeoloji ve Paleontoloji Enstitüsü’nden Pei-ji Chen, küçük bir teropod olan Sinosauropteryx’in tüylü olduğunu keşfetti. 2008 yılında Çin Bilimler Akademisi’nden Fucheng Zhang tarafından incelenen fosil daha ilginçti. Bedeni tüylerle kaplı olan küçük dinozor Epidexipteryx’in kuyruğunda da uzun tüyler bulunuyordu. Bununla birlikte tüylü dinozorlar uçma yetisine sahip değildi, tüyler sadece kızışma döneminde kullanılıyordu. Tüylerin uçmak için de işe yarayacağını doğa daha sonraları keşfetmişti. (Chen, P.-J., Dong, Z.-M. & Zhen, S.-N. Nature 391, 147–152 (1998). Zhang, F., Zhou, Z., Xu, X., Wang, X. & Sullivan, C. Nature 455, 1105–1008 (2008).)

4- Dişlerin evrimsel geçmişi

Gelişimle ilgili araştırmalara yön veren diğer bir alan da evrimsel değişimi yansıtan mekanizmaların keşfidir. Helsinki Üniversitesi’nden Kathryn Kavanagh ve ekibi bu mekanizmayı farelerin azı dişlerinin büyüklüğünü ve sayısını inceleyerek araştırdı. 2007 yılında yayımlanan bu araştırma dişlerin gelişimini gösteren gen ekspresyonu (gen ifadesi) için bir örneği ortaya koydu. Azı dişleri önden arkaya doğru gelişiyorlar ve her diş sonrakinden daha küçük. Farenin çene yapısındaki model, farklı şekillerde beslenen kemirgenlerin evrim sürecinde değişen çevre koşullarına uyum sağladığını gösteren bir örnektir. (Kavanagh, K. D., Evans, A. R. & Jernvall, J. Nature 449, 427–432 (2007).)

5- Omurgalı iskeletin kökeni

Bizi insan yapan önemli dokulardan biri de yalnızca embriyolarda görülen nöral kresttir. (neural crest). Nöral krest hücreleri sırt omuriliğin gelişimi sırasında oluşarak tüm bedene yayılır. Nörol krest olmasaydı yüzümüzde ve boynumuzdaki birçok kemiğe kavuşamaz ya da cilt veya duyu organlarındaki birçok işleve sahip olamazdık. Varlığı sadece embriyolarda bilinen nöral krest, omurgalıların niçin farklı kafa ve yüz yapısına sahip olduklarını açıklamakta. Fakat nöral krestin evrimsel geçmişini fosil kalıntılarıyla göstermek embriyonik verilerin eksikliği yüzünden olanaksız gibidir. En önemli sorulardan biri omurgalı kafatasının ne kadarının nöral krest hücreleriyle ve ne kadarının derin doku tabakalarıyla oluştuğudur.

Yeni teknikler araştırmacılara embriyodaki hücrelerin ne şekilde geliştiğini görmelerine izin verdi. Bu şekilde kemik çevresinin nöral krestten geliştikten sonra tek hücre tabakası olarak boyun ve omuza bağlandığını açıkladılar. Nöral krestten gelişen doku, omuz kemerinin önünü kaplayarak kafayla bağlanır. Burada iskelet mezoderm olarak bilinen dokunun daha derinindeki tabakayla enseyi ve omuzu biçimlendirir.

Canlı hayvanlar üzerinde yapılan bu tür ayrıntılı incelemeler, soyları tükenmiş hayvanlara ait cilt ve kas gibi yumuşak dokusu bulunmayan kalıntıların da kafa ve boyun yapısının gelişimini aydınlatmakta. Örneğin kara omurgalıların atalarındaki büyük omuz kemiği (cleithrum), günümüz memelilerinde kürek kemiği (scapula) olarak varlığını sürdürmektedir. Londra’daki Wolfson Biyotıp Araştırmaları Enstitüsü’nden Toshiyuki Matsuoka tarafından gerçekleştirilen bu araştırma, canlı hayvanlar üzerinde yapılan morfolojik analizin, soyları tükenmiş hayvanların evrimsel gelişimini aydınlatması açısından önemlidir. (Matsuoka, T. et al. Nature 436, 347–355 (2005).)



Yaşam alanlarından elde edilen kanıtlar

6- Ayıklamaya dayalı türleşme


Evrim teorisine göre doğal ayıklanmanın türleşmede önemli bir rolü bulunur. Wisconsin Üniversitesi’nden Jeffrey McKinnon, 2004 yılında dikenli balıklarla (Gasterosteus aculeatus) gerçekleştirdiği deneyler sonucunda, reprodüktif izolasyonun beden boyu üzerinde etkili olduğunu gösterdi. Araştırma Alaska, British Columbia, İzlanda, İngiltere, Norveç ve Japonya sularındaki balıkların çiftleşmelerine dayanıyor.

Moleküler analizlerle denizlerde yaşayan öncülerinden gelişen akarsu balıkları veya okyanusta yaşayan ama yumurtlamak için tatlı sulara geçen balıklar incelenmiş. Bu tür göçer balıkların bedenleri akarsularda yaşayanlardan daha büyük. Balıklar aynı boyda balıklarla çiftleşmeyi tercih ediyorlar. Bu da farklı akarsu tipleri ve bunları yakınları arasındaki reprodüktif izolasyon üzerinde olumlu etki yapmakta. Farklı dikenli balık türlerinin incelenmesi sonucunda ister akarsularda ister denizde yaşayanlar olsun, farklı çevrelere uyum sonucunda reprodüktif izolasyonun gerçekleştiği görülmüş. (McKinnon, J. S. et al. Nature 429, 294–298 (2004).)

7- Kertenkelelerde doğal ayıklama

Popüler bir evrim hipotezine göre yeni çevrelerdeki davranışsal değişimler doğal ayıklanmayı reddetmekte. Fakat Harvard Üniversitesi’nden Jonathan Losos ve arkadaşlarının 2003 yılında gerçekleştirdikleri araştırma bu teoriyi pek desteklemedi. Losos ve arkadaşları deneylerini altı küçük Bahama adasında gerçekleştirirken ilk önce küçük Anolis kertenkelelerini (Anolis sagrei) toplamış ve ölçüp işaretledikten sonra serbest bırakmışlar. Daha sonra ise yırtıcı Leiocephalus carinatus kertenkelelerini de bu adalara bırakmışlar. Altı ila on iki ay sonra kaç tane Anolis kertenkelesinin hayatta kaldığı araştırılmış. Bu şekilde av durumundaki kertenkelelerin ilk önce uzun bacaklara sahip oldukları ancak daha sonraları bacakların kısaldığı görülmüş. Sonuçlar davranışların çevreye uyum esnasında evrimsel değişimi göstermesi açısından önem taşıyor. (Losos, J. B., Schoener, T. W. & Spiller, D. A. Nature 432, 505–508 (2004).)

8- Birlikte evrimleşme için şık bir örnek

Türler rekabet içinde birlikte gelişirler. Darwin’in “Var olma Savaşı”na göre yırtıcı hayvanlar avlarına hep daha öldürücü yetenekler ve donanımlarla saldırarak rekabeti sürdürüyorlar. Biyolog Leigh van Valen 1973 yılında “A new evolutionary law” ilkesini formüle ederek, evrimin parazitler ve konakçıları arasındaki donanım rekabetiyle tetiklendiğini öne sürmüştü. Valen’in bu hipotezi ses getirdiyse de kanıtları yeterli değildi. Böyle bir şeyi kanıtlamak için parazitleri kuşaklar boyu takip etmek gerekiyordu. Evrimi tetikleyen donanım rekabeti örneğin su pirelerinde ve bakterilerde (Pasteuria ramosa) izlenebilmekte. Bunların özel bir yaşam biçimleri var. Nitekim acil durumlarda “durgunluk evresine” girerek gelişimlerini durduruyorlar, koşullar uygun olduğunda ise “uyanıyorlar”. Leuven Üniversitesi’nden Ellen Decaestecker bu özelliklerden yararlanarak tortulları kazmış. Burada “durgunluk evresindeki” kuşaklar üst üste bulunuyordu. Bunları uyandırmak ve birbirleriyle çarpıştırmak mümkündü. Parazitlerin saldırma gücü çağdaş oldukları zaman doruk noktasına ulaşıyordu.

Daha sonraki konakçılar ise ancak daha sonraki parazitlerce aşılabilecek donanımlar geliştiriyordu. Toplam bilanço hep aynı kalıyordu ama bakteriler hep daha saldırgan oluyordu. Araştırma, birlikte evrimleşme süreci için şık bir örnek sunmuştu. Nitekim parazitlerin ve konakçıların etkileşimleri, evrim teorisini, doğal ayıklanmaya bağlı dinamik donanım rekabetinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla kanıtlıyor. (Decaestecker, E. et al. Nature 450, 870–873 (2007).)

9- Yaban kuşlarının farklı dağılımı

Örneğin göçe bağlı gen akışı çevreye uyumu bozarak, gruplar içinde ve gruplar arasında evrimsel farklılaşmalara neden olabilirler. Çünkü klasik popülasyon genetiğine göre genetik benzerlik ne kadar çoksa yerel popülasyonlar daha çok göçüyor ve melezleşiyorlar. Bu kavram genel kanıyla örtüşür ve gen akışının dağılım gibi rastlantısal bir süreç olduğunu kabul eder. Fakat Edward Gray Deneysel Ornitoloji Enstitüsü’nden Ben Sheldon 2005 yılında yayımladığı araştırmasında aslında rastlantısal olmayan dağılımın bölgesel uyumu ve evrimsel farklılaşmayı desteklediğini söyledi.

Uzun vadeli bu araştırma, Oxfordshire’de bir koru içinde yaşayan baştankaraların (Parus major) incelenmesine dayanıyor. Araştırmacılar, yavru kuşlardaki genetik varyasyon tiplerinin ve miktarının koruluğun bir bölgesinden diğerine farklılık gösterdiğini bulmuşlar. Korunun çeşitli bölgelerinde farklı ayıklanmaya neden olan bu farklılaşma motifi bölgesel uyum için en önemli etken. Bu etki rastlantısal olmayan yayılımla güçlendirilmekte. Her kuş farklı yaşam alanı seçiyor ve burada kuluçkaya yatıyor, bu davranış onları daha sağlıklı kılıyor. Araştırmacılar buradan şu sonucu çıkarıyorlar: Gen akışı homojen değilse, evrimsel farklılaşma hızlanır ve şaşırtıcı bir şekilde küçük mekânsal farklılıklar ortaya çıkar. Bu sonuç Hollandalı araştırmacılar Erik Postma ve Arie van Noordwijk (Hollanda Ekoloji Enstitüsü) tarafından da desteklenmekte. Bu iki bilim insanının araştırması da rastlantısal olmayan dağılıma dayanan gen akışının küçük bölgelerde büyük genetik farklılaşmalara yol açtığını gösterdi. (Garant, D., Kruuk, L. E. B., Wilkin, T. A., McCleery, R. H. & Sheldon, B. C. Nature 433, 60–65 (2005). Postma, E. & van Noordwijk, A. J. Nature 433, 65-68 (2005).)

10- Lepisteslerin ayıklanmayla hayatta kalma çabası

Doğal ayıklanma daha sağlıklı kılmakta. Ancak bu ayıklanmanın zaman içinde daha az yararlı olan gen varyasyonlarını daha üstünleri için feda ederek genetik varyasyonu tüketmesi beklenir. Oysa doğal popülasyonlarda çok büyük bir genetik çeşitlilik görülür. Peki bu genetik çeşitlilik nasıl korunuyor? Genetik çeşitliliği açıklayan örneklerden biri erkek lepisteslerin (Poecilia reticulata) renk motifleridir. Illinois Üniversitesi’nden Kimberly Hughes ve arkadaşları Trinidad’da çeşitli ırmaklardan erkek lepistesleri topladıktan sonra renk motiflerine göre gruplara ayırmışlar. Daha sonra ise gruplar yeniden sınıflandırılarak havuzlara bırakılmış. Araştırmacılar her yeni grupta belli başlı bir renk motifine sahip lepisteslerin azınlıkta olmasına dikkat etmişler. Üç hafta sonra sürpriz bir şekilde azınlıkta olan lepisteslerden hayatta kalanların diğerlerine göre daha fazla olduğu görülmüş. Bilim insanları avcı balıkların belli başlı renk kombinasyonlarını aradıkları için alışılmışın dışındaki motiflere dikkat etmediklerini sanıyorlar. Ayıklanmanın ender tiplerin yararına işlediği bu tür hayatta kalma çabası, moleküler onarım, morfolojik ve sağlık yararına çok çeşitlilik şeklinde insanda ve diğer memelilerde de görülmekte. (Olendorf, R. et al. Nature 441, 633–636 (2006).)

11- Evrimin geçmişiyle ilgili konular

Evrim, genelde yaşamla ilgili sorular için en iyi çözümleri bulmaya yarar. Fakat doğal ayıklanma sadece maddelerle işlemekte, evrim tarihinin milyonlarca yıllık sonucu olan maddeler bunlar. Hiçbir şey boş bir çabayla başlamaz.

Eğer öyle olsaydı karaya yönelen tetrapodların yüzgeçleri ayaklara dönüşmez, kim bilir belki tekerlek biçimini alırdı. Çevreye uyum yaratıcılığı, uzun bir yılana benzeyen murana yılanbalığında (Muraena retifera) izlenebilmekte. Geçmişte kemikli balıklar avlarını yakalamak için vakumdan yararlanıyorlardı. Balık yaklaşmakta olan yemini görünce ağzını sonuna kadar açarak avı ve su akışı için büyük bir boşluk oluşturur. Gereksiz su solungaçlarca emilirken, balık yemini çene üzerinden gırtlağına emer. Ancak murana yılanbalığı ince uzun yapılı olduğu için yeterli vakumu yaratması mümkün değildi. Kaliforniya Üniversitesi’nden Rita Mehta ve Peter Wainwright 2007 yılında bu balığın yemini ne şekilde yakalayıp sindirdiğini buldu. Murana yılanbalığı ağzını açtığında gırtlağında ikinci bir çene ortaya çıkıyor. Bu yedek çene ağızdaki yemi parçalayarak boğazına itiyor. Yedek çene yakından incelendiğinde bir pençeye benziyor. Altta ve üstte avı iyice kavrayabilen sivri dişler bulunmakta.

Yanlardaki çok uzun kaslar ve çene kemerleri normalden daha küçük. Bu şekilde çene tamamen kapanıyor ve murana balığının ince bedeninde az yer kaplıyor. Araştırmacılar bu ilginç avlanma tekniği sayesinde balığın mercan resiflerinde usta avcılara dönüştüklerini düşünüyorlar (Mehta, R. S. & Wainwright, P. C. Nature 449, 79–82 (2007).)



Moleküler süreçlere dayanan kanıtlar

12- Darwin’in ispinozları


Charles Darwin Galapagos adalarına geldiğinde birbirlerine çok benzeyen ama gagaları farklı olan ispinozlarla karşılaşmıştı. Yer ispinozlarının gagaları derin ve geniş, kaktüs ispinozlarınki uzun ve sivri, ötücü ispinozlarınki ise ince ve sivriydi ki bunlar farklı beslenme alışkanlıklarını yansıtıyordu. Darwin tüm ispinozların kökenin adaya göçen ortak bir ataya uzandığını düşünüyordu. Sonuçta Galapagos adasındaki ispinozlar Amerika kıtasının güneyinden biliniyordu. Darwin’in ispinozları bu açıdan, doğal ayıklanmanın ortak bir atadan, çeşitli ekolojik nişlerde ne şekilde farklı biçimler yarattığını gösteren klasik bir örnektir.

Gaga biçimindeki değişimde hangi genetik mekanizmaların işlediğini bulmak isteyen Harvard Üniversitesi araştırmacısı Arhat Abzhanov, 2006 yılında yayımlanan araştırmasında çeşitli türlerde gaga biçimiyle ilişkili olan çok değişken olan genleri aramış. Abzhanov ve ekibi bu arayış sonucunda kalsiyum dengesinde de önemli bir rol oynayan kalmodulin (calmodulin) proteinini bulmuşlar. Bu protein farklı biçimlerin ve boyutların gelişmesinden sorumludur.

Araştırmacılar sonuçlarını kanıtlamak için yavru ispinozları genetik değişimden geçirerek kalmodulin seviyesini yükseltmişler. Bu şekilde yavruların gagaları uzamış. Bu deneylerle aynı zamanda gaganın genişliği ve derinliği gibi çeşitli özelliklerin genetik düzlemde ayrı ayrı işlendiği de anlaşılmış. Sonuçlar Darwin’in ispinozlarındaki farklı gaga biçimlerinin, kalmodulin etkinliğindeki değişimlere bağlı olduğunu göstermekte. (Abzhanov, A. et al. Nature 442, 563–567 (2006).)

13- Mikro evrim, makro evrimin buluşması

Darwin, evrimsel değişimin çok küçük adımlarla gerçekleştiğini düşünüyordu. “Belirsiz aşamalar” olarak adlandırdığı bu değişimler, çok uzun zamanlarda tamamlanan evrelerdi ve biçim ve işlevlerde toplu değişimlere neden oluyordu. Mikro evrim olarak isimlendirilen bu tür küçük değişimlerle ilgili çok sayıda kanıtlar var. Mesela ilaca direnç kazanmak bunlardan biri. Tabi bir türden diğerine geçiş gibi değişimler ya da makro evrimle ilgili fosiller de bulunur, ancak bu değişimleri canlı olarak izlemek çok zordur. Makro evrimin mekanizmalarını canlı olarak genlerin yapısında görebiliriz. Organizmaların gündelik yaşamında da genler bazen, hayvanlardakilerle aynı biçime ve aynı gelişime sahip olabiliyor. Bu yüzden gündelik olarak yaşanan evrimin büyük etkileri olabilir.

Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Sean Carroll ve arkadaşları 2005 yılında Drosophila biarmipes sineğini inceleyerek ilginç bir sonuca ulaştılar. Araştırmacılar erkek sirkesineğinin kanadındaki tek bir noktanın oluşumunda katkısı olan moleküler mekanizmayı keşfetmişler. Bu şekilde nokta evriminin, atalarından kalma bir pigmentasyon genindeki ayar elementinin değişimine bağlı olarak meydana geldiğini gösterdiler. Söz konusu ayar elementi zaman içinde kanadın eski bileşenlerini geliştiren transkripsiyon faktörleriyle birleşmekte. Özellikle sarı genin ayar elementiyle birleşen transkripsiyon faktörlerinden biri “süsleme geni” / “engrailled” olarak kotlanmış, bu gen bir bütünün gelişiminde önemlidir. Bu da tek bir süreçte işleyen bir genin, diğer bir sürece de katılarak ilkede makro evrimsel değişimi çalıştırabileceğini gösteriyor. (Gompel, N., Prud’homme, B., Wittkopp, P. J., Kassner, V. A. & Carroll, S. B. Nature 433, 481–487 (2005).)

14- Yılanyarda ve deniztaraklarında zehir dirençliği

Biyologlar uyuma bağlı evrimsel değişimlerle ilgili moleküler mekanizmaları artık daha iyi anlamaya başladılar. Taricha granulosa semenderlerinin bazı popülasyonlarında örneğin hayvanlar sinir zehri tetrodoksini ciltlerinde depoluyorlar. Anlaşıldığı üzere bu zehri jartiyerli yılandan (Thamnophis sirtalis) korunmak için kullanıyorlar. Ancak tetrodotoksin üreten semenderleri avlayan jartiyerli yılanlar bu zehre karşı bağışıklık kazanmışlar. Stanford Tıp Okulu’ndan Shana Geffeney bu mekanizmayı 2005’te gerçekleştirdiği ayrıntılı bir çalışmayla çözdü. Buna göre jartiyerli yılanın dirençlik seviyesindeki oynamalar, tetrodotoksini özel bir sodyum kanalıyla bağlayan moleküler değişime yol açmakta.

Zehir dirençliğiyle ilgili benzer bir ayıklanma Kanadalı araştırmacı Monica Bricelj tarafından Kuzey Amerika’nın Atlantik kıyılarında yaşayan yumuşak kabuklu taraklarda da (Mya arenaria) tespit edilmiş. Su yosunları insanlarda paralitik midye zehirlenmesine yol açan saksitoksini üretiyorlar.

Saksitoksinli bölgelerde yaşayan taraklar zehre karşı bağışıklık kazanmışlar ve bu zehri dokularında depoluyorlar. Oysa zehirsiz bölgelerde yaşayan taraklarda zehre karşı direnç gelişmemiş. Zehre karşı direnç kazanan popülasyonların genlerinde, saksitoksini sodyum kanalına bağlayan bir mutasyon gelişmekte. Bu iki araştırma birbirine çok benzer ayıklanma sürecinin tamamen farklı alanlarda işleyebileceğini göstermiştir. (Geffeney, S. L., Fujimoto, E., Brodie, E. D., Brodie, E. D. Jr, & Ruben, P. C. Nature 434, 759–763 ( 2005).
Bricelj, V. M. et al. Nature 434, 763–767 (2005).)

15- İstikrara karşı değişim

Türler milyonlarca yıl değişmeden kalabilirler, bu süre fosillerdeki izleri bulmak için yeterlidir. Ama çok aniden değiştikleri de olur. Bu durum bazı türlerin ani değişimi engelleme potansiyeline sahip olduklarını ve evrime karşı direnç gösterdiklerini akla getirmişti. “Evrimsel direnç” fikri ilk kez sirkesinekleriyle deneyler yapan Suzanne Rutherford ve Suan Lindquist tarafından ortaya atıldı. Bu fikir, gelişim bozukluğuyla ilgili süreçlere, Hsp90 olarak isimlendirilen ve stres anlarında daha fazla üretilen bir proteinin “eşlik etmesine” uzanıyordu.

Buna göre Hsp90 özel durumlarda diğer süreçlerce baskılanmakta ve normalde serbest dolaşım ayarları yapan proteinler, gizlenmiş varyasyonları üretiyorlar. Albert Einstein Tıp Koleji’nden Aviv Bergman 2003 yılında evrimsel direncin gerçekten de Hsp90’a bağlı bir özellik mi yoksa daha çok genel bir özellik mi olduğunu araştırdı. Araştırmacı bu amaçta tek bir geni devre dışı bırakılan bira mayasının karmaşık gen ağları ve genom ekspresyon verilerine ait sayısal simülasyonlarından yararlandı. Bu şekilde neredeyse tüm genlerin, işlevsel olarak baskılanmaları halinde rezervlerdeki varyasyonları açığa çıkardıklarını görmüş. Yani diğer sözlerle evrimsel direnç Hsp90’den daha derine inmekte.
(Bergman, A. & Siegal, M. L. Nature 424, 549–552 (2003).) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] adresinden alıntıdır

Konu Toprak tarafından (09-17-2009 Saat 06:41 PM ) değiştirilmiştir..
Toprak isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Toprak Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Mahmut Halil CAN (09-16-2009)
Alt 09-16-2009, 12:45 AM   #5
Kullanıcı Profili
Toprak
Üye
 
Toprak - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1907
Üyelik Tarihi: Mar 2008
Mesajlar: 4,294,966,634
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 1939
191 Mesajina 286 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Darwin bunca yıldır bilimi aydınlatırken gerici yobazlar aydınlıgımızı karartamayacaklardır.. emperyalizmin oyununa gelmeyecegiz, onların çıkarlarına sessiz kalarak yardım etmeyecegiz, düzene boyun egmeyecegiz. Bilimin önüne asla ve asla gecemeyecekler. Darwin yok sayılamaz görmezden gelinemez..
Toprak isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Toprak Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Mahmut Halil CAN (09-16-2009)
Alt 11-24-2009, 04:44 PM   #6
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Evrim bilimsel bir gerçektir

İSTANBUL (24.11.2009)- İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in evrim teorisine yönelik sansürün, yaradılışçı dogmanın desteklenmesiyle el ele gittiği günlerde, Darwin'in Türlerin Kökeni’nin yayımlanışının 150. yıl dönümü. Bilim insanları Evrim kuramının insanlık ve bilim tarihindeki yerini, mevcut tartışmaları gazetemize yorumladı
Frederich Engels, Karl Marks'a yazdığı bir mektupta “Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin, tek kelimeyle muhteşem” dedi. Marks ise kitabı “Bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap işte budur” şeklinde niteledi. Bilimsel sosyalizmin kurucuları Marks ve Engels, Darwin'in insanlık tarihini değiştirecek 150 yıl önceki kitabı için bunları ifade etmişti.
“Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine” adlı kitap, 1872 yılında "Türlerin Kökeni" olarak değiştirildi. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin, bu kitapla insanlık ve bilim tarihinin en önemli çalışmalarından birine imza attı.
Ölümünden sonra açıklandı
Belki de o, 1831-1836 yılları arasında HMS Beagle gemisi ile yaptığı araştırma gezilerinin sonunda yazacağı kitabın bu kadar büyük bir üne kavuşacağından habersizdi. Çünkü bir doğa bilimcisi olarak gözlemlerinden sonuçlar çıkarmaya başladığından beri dinden ve kiliseden kopmuş olan Charles Darwin, çalışmalarında son adımı atmaktan ve teorisini dünyaya açmaktan çekiniyordu. Notları üzerine, “Ölümümden sonra açılacak” diye yazarak paketledi. Bu paket ve eklediği yeni notları neredeyse yirmi yıl Charles Darwin'in evinin merdiven altındaki süpürgeliğinde, sandıkta durdu.
Darwin, incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. İngiltere’ye döndükten sonra bu süreci tetikleyenin ne olduğu konusunu doğa bilimcilerle tartıştı, yanıtı buldu. Darwin evrim teorisini kurarken, ona ışık tutan ve onu etkileyen Malthus’un "Nüfus Üzerine Deneme" adlı kitabındaki: "Bütün canlılar bir var olma ya da yok olma savaşı içindedir, savaşların nedeni nüfus artışıdır, çünkü beslenme kaynakları sınırlıdır ve bunlara sahip olmak için insanlar zorunlu olarak savaş yürütmek zorunda kalmaktadırlar ve bu savaşta güçlüler zayıfları ezer geçer" şeklindeki tezleri oldu. Malthus’un tezindeki var olma savaşıyla kendi gözlemleri arasında bağ kuran Darwin, evrim teorisinin itici gücünün ne olduğuna yanıt veriyor ve bunu doğal seçilim ve çevreye uyum olarak tanımlıyordu.
Gelişmeler Darwin'in kuramını güçlendiriyor
Darwin hakkındaki en önemli yanılgı ve önyargı, Darwin'in insan kökenini maymunlara dayandırdığına dair iddialardır. Tam aksine, Darwin bu konuda uyarıda bulundu. Darwin, “İnsan, maymunlarla aynı türden gelmektedir ama maymunların evrimi sonucu ortaya çıkmamıştır. Ortak atadan bir ayrılma söz konusudur” der. Darwin'in çalışması, ortaya çıktığı günden bu yana saldırılara ve karaçalmalara uğruyor. Darwin'in araştırmasını yürüttüğü mikroskopu bile eleştiri adı altında saldırı konusu oluyor. Fakat O, “Değişkenlik” kuralında dediği gibi doğanın sürekli bir değişim süreci içinde olduğunu vurguluyor, kuramını da eksikliklerine işaret ediyor. Darwin “Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir” diyor. Bugün bilim insanlarının ortaya çıkardığı fosiller, Darwin'in kuramını güçlendiriyor.
Şenel: Evrim artık bir olgudur
Evrim kuramı konusunda gazetemize açıklamada bulunan Prof. Dr. Alaaddin Şenel, “Darwin, türlerin değiştiği gözlemlerine dayanarak onların değiştiğini saptamış. Türlerin evriminin de doğal seçilim yoluyla gerçekleştiğini belirtmiş. Geçen yıllar, evrimin artık kuramdan öte bilimsel bir olgu haline geldiğini göstermiştir” dedi.
Şenel, genetik alanındaki çalışmalarıyla Nobel Biyoloji ödülünü alan ve evrimi biyolojinin en önemli genellemelerinden sayan hücre genetiği profesörü François Jacobs'un, “Evrim teorisi olmadan biyolojiyi bir sistematiğe oturtmanın zor olacağını söylemeliyiz” sözlerini doğrulayan bir çok gelişmenin yaşandığına dikkat çekti. Şenel, “Bu gelişmeleri, laboratuvarlardaki gen aktarımlarında görüyoruz. Bu aktarımların doğadaki olayların kopya edilerek yapıldığını söylemeliyiz. Tüm bu gelişmeleri dikkate aldığımızda şu sonuç çıkıyor; evrim artık bir kuram değil olgudur.” dedi.
Gürel: Evrim yanlışlanamadı
Ankara Üniversitesi Kimya Bölümü'nden öğretim üyesi Doç. Dr. Osman Gürel, “Bilimsel manada teori ya da kuramın ne olduğunu bilmeyenler evrim kuramını bir kişinin görüşü zannediyorlar. Bilimsel kuram araştırma sonucu elde edilen on binlerce bulgu arasındaki ilişkileri açıklayan bir gerçekliktir. Bu gün Evrim Kuramına karşı çıkanlar da çok oluyor. Bunlar ciddiyetten ve bilimden uzak görüşlerdir. Bilimde hiç bir kuram (Einstein'inkiler de dahil) bu güne kadar yanlış vermedi. Ama hala yanlışlamak için uğraşıyoruz. Bu yanlışlama gerçeğe bir adım daha yaklaşma çabasıdır. Bu güne kadar yapılan bütün çalışmalar Evrim Kuramını doğruladı” dedi.
Fizik, Kimya ve diğer bilim alanlarında olduğu gibi Evrim Kuramında da eksikliklerin olabileceğini söyleyen Gürel, “Bilim de hiç bir şey bitmiş değildir. Darwin tarafından ortaya formülasyonu ortaya atılan evrim kuramı yıllardır didik didik edildi, üzerine yüzlerce, on binlerce deney yapıldı ve bunların hepsinde Darwin'in kuramını destekledi” şeklinde konuştu.
Özbek: İnsan maymundan geldi cümlesi hatalı
İnsan türünün şempanze türünden doğmadığına dikkat çeken Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümünden Prof. Dr. Metin Özbek ise “Ancak, insan ve şempanze, yukarıdaki tanıma da uyacak biçimde yeryüzünde aynı zaman dilimi içinde yaşamaktadır. İnsan maymundan geldi cümlesi bilimsel açıdan hatalıdır... Şempanze ve insanın uzak atalarının ortak evrimsel öyküleri aşağı yukarı 7 milyon yıl öncesinde sona erdi. O tarihlerden itibaren ortak atayı temsil eden türlerden bazıları evrim geçirerek şempanzeyi, diğer bazıları da insan ailesinin ilk cinslerini meydana getirdiler” şeklinde konuştu. Şempanzelerle ortaklığımızın sadece üst aile düzeyinde üçüncü zamanın miyosen zaman dilimi içinde sınırlı kaldığına vurgu yapan Özbek ”O dönemlerde zaten bizim bildiğimiz anlamda ne insan, ne şempanze vardı. Ortak evrimsel yazgımızı temsil eden türler milyonlarca yıl önce yok oldular, bugün yaşamıyorlar. Şempanzeler bu akrabalığın izlerini bizlerle moleküler düzeyde taşıyan kuzenlerimizdir. Atalarımız değil!” dedi.



ATILIM
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Toprak (01-05-2010)
Alt 01-03-2010, 04:48 PM   #7
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Evrim teorisine genel bir bakış -Berkay Özbek [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] 02 Ocak 2010 - Berkay Özbek Bugün evrim teorisi ancak dünyanın güneşin etrafında dönmesi kadar tartışmaya açıktır.Richard Dawkins

Bu yazı ile okuyucuya evrim teorisinin ve tarihsel gelişiminin tanıtılması, gerici saldırılar karşısında son derece sağlam temelleri olan bilimsel bir teori olarak dimdik ayakta durduğunun ortaya konulması amaçlanmaktadır.

İnsanoğlunun düşünme şeklini, doğa algısını temellerinden sarsan bu teoriyi kalıtım, çeşitlilik, evrimin mekanizmaları, evrimin sonuçları ve evrim teorisinin tarihsel gelişimi olmak üzere beş ana bölümde inceledikten sonra felsefe ve politika açısından ne ifade ettiğine bakmaya çalışacağız.

1) KALITIM
Evrim, canlı türlerinin genetik materyallerinin nesil nesil değişerek türün farklı özellikler kazanmasıdır. Ancak bir nesildeki değişimler normal olarak küçüktür. Zamanla bu değişimler birikerek bir noktada yeni bir türün ortaya çıkmasına dahi yol açabilir. Türler arasındaki benzerlikler bütün bilinen türlerin ortak tek bir atadan geldiğini göstermektedir.

Kalıtımsal aktarım mekanizmalarını anlamaya çalışan modern genetik bilimi ancak 19. yüzyılın ortalarında, Gregor Mendel’in çalışmasıyla başlamıştır.Mendel, kalıtımın fiziksel temelini keşfedememiştir. Ancak bu özelliklerin ayrık (kesikli) bir tarzda aktarıldığını gözlemlemiştir; günümüzde bu kalıtım birimlerine "gen" adı verilmektedir.

Genler DNA'da belli bölgelere karşılık gelir. DNA dört tip nükleotitten oluşan bir zincir moleküldür. Bu zincir üzerinde nükleotitlerin dizisi, organizmaların kalıt aldığı genetik bilgidir. Doğada DNA, iki zincirli bir yapıya sahiptir. DNA'daki her "iplikçik"teki nükleotitler birbirini tamamlar, yani her iplikçik, kendine eş yeni bir iplikçik oluşturmak için bir kalıp olabilme özelliğine sahiptir. Bu, genetik bilginin kopyalanması ve kalıtımı için işleyen fiziksel mekanizmadır.



Nükleotitlerin DNA’daki dizilişi, hücre tarafından aminoasit zincirleri üretmek için kullanılır. Bunlardan protein oluşur. Bir proteindeki aminoasitlerin sırası, gendeki nükleotitlerin sırasına karşılık gelir. Aradaki bu ilişkiye genetik kod denir. Aminoasitlerin bir proteindeki dizilişi, proteinin nasıl bir üç boyutlu şekil alacağını belirler. Bu yapının şekli de proteinin fonksiyonundan sorumludur. Hücrelerin yaşamaları ve üremeleri için gerekli hemen hemen tüm fonksiyonları proteinler icra ederler. DNA dizisindeki bir değişim, bir proteinin aminoasit dizisini ve dolayısıyla onun şekli ve fonksiyonunu değiştirir: bu, hücrede ve onun bağlı bulunduğu canlıda önemli sonuçlara yol açabilir.

Genotip ve fenotip
Fenotip organizmanın görülebilir karakteristiklerine verilen isimdir.Göz ve saç rengi fenotipe örnektir. Herhangi bir organizmanın genlerinin tamamına ise genotip adı verilir. Bir insanın kromozomlarındaki genlerin tümü, o insanın kalıtsal tipini yani genotipini oluşturur. Bu genlerin bir kısmı kendi varlığını belli eder, bu tür genlere dominant genler denir, diğer kısmının etkisi gizli kalır buna da resesif genler denir. Genotip bulunduğu ortamın koşullarına göre değişiklik göstermez. Genotip ile ortam koşullarının karşılıklı etkilerinin bir sonucu olarak fenotip meydana gelir:

Genotip + Çevresel Koşullar = Fenotip


2) ÇEŞİTLİLİK

Bir popülasyonun fenotipindeki çeşitliliğin önemli bir nedeni genotipleri arasındaki farklılıklardır. Modern evrim teorisi, evrimi, bu genetik çeşitliliğin zaman içinde değişmesi olarak tanımlar. Çeşitlilik genetik materyaldeki mutasyonlar, popülasyonlar arasındaki göçler-geçişler ve üreme esnasında genlerin karışmasıyla gerçekleşir. Ancak çoğunlukla bir türün bütün bireylerinde genom aynıdır. Ancak genotipteki ufacık bir değişim bile fenotipte dramatik değişimlere yol açabilir. Örneğin bir insanı şempanzeden ayıran tek şey genlerinin %5’inin farklı olmasıdır.

a) Mutasyon
Genetik çeşitlilik organizmaların genomlarındaki mutasyonlar ile gerçekleşir. Mutasyon, organizmaların DNA’larında radyasyon, virüsler, genetik mutasyona neden olan kimyasallar gibi birtakım etkiler sonucunda meydana gelen değişimlerdir. Mutasyonlar spontan ya da uyarılmış olarak oluşabilir. Spontan mutasyonlar genellikle doğada kendiliğinden oluşan mutasyonlar olup bir bazın yer değiştirmesi şeklindedirler. Uyarılmış mutasyonlarda ise bir X ışını gibi yapay bir faktör bulunur.

b) Cinsiyet ve rekombinasyon
Çift cinsiyetli organizmalar ebeveynlerinin kromozomlarının rasgele bir karışımını barındırır ve cinsiyet genellikle genetik çeşitliliği ve evrimin hızını arttırır. Rekombinasyon ise genetik materyalin (genellikle DNA, fakat RNA da olabilir) bir zincirinin kırılması ve sonrasında farklı bir DNA molekülüne katılmasıyla oluşan süreçtir. Ökaryotlarda çeşitlilik genellikle mayoz sırasında, kromozom çiftleri arasındaki kromozomal parça değişimiyle meydana gelir. Bu süreç döllerin ebeveynlerinden farklı gen dizilimlerine sahip olmasına ve daha önce olmayan yeni aileler üretmesine öncülük eder.

c) Popülasyon genetiği
Genetik açısından bakıldığında evrim, aynı genin farklı formasyonları anlamına gelen alellerin nesilden nesile frekanslarının (Bir populasyondaki bireylerin genlerinin toplamına o populasyonun gen havuzu denir. Bir genin bu havuzdaki oranına o genin frekansı denir) değişmesidir. Popülasyon ise aynı türden bireylerden oluşan lokal bir grubu ifade eder. Örneğin izole bir ormanda yaşıyan geyikler bir popülasyonu ifade eder. Popülasyonlarda tek bir genin farklı biçimleri olabilir. Bu farklı biçimler aynı türden olan organizmaların fenotiplerindeki çeşitliliğin sebebidir.



Örneğin güvelerde siyah ve beyaz olmak üzere iki aleli olan bir geni ele alalım. Evrim bu iki alelin popülasyondaki frekansının değişimiyle olur. İngiltere’de sanayi devriminden önce bu güvelerin hemen hemen hepsi beyaz renkteydi. Çünkü güvelerin yaşadığı ağaçların gövdesi beyaza yakın bir renkteydi böylece ağacın üzerinde gezinirken güvelerin yırtıcılar tarafından görülmesi zorlaşıyordu. Sanayi devrimiyle birlikte bu ağaçların üstünü is kaplamaya başladı dolayısıyla ağaçların gövdesi siyah olmaya başladı ve beyaz renkli güveler yırtıcılara kolay hedef oldular. Diğer yandan siyah güveler renkleri sayesinde yırtıcılardan daha iyi korundular. Böylece beyaz alelin frekansı güve popülasyonunda azalmaya başlarken siyah artmaya başladı. Bir süre sonra güvelerin çoğunluğu siyah görünmeye başladı.



Doğal seçilimin muazzam bir kanıtı da bugün çoğu akvaryum sahibinin beslediği Malawi ve Tanganika çiklitlerinden gelir. Malawi ve Tanganika Afrika’da yer alan iki büyük göldür. İki gölde de yüzlerce farklı tür balık yaşar ve hepsi tek bir atadan türemişlerdir ve bu balıklar dünyada başka hiçbir yerde yaşamazlar. Evrim Darwin’in tahmin ettiğinden daha da hızlı ilerliyordu. Bu göllerde 2 milyon yıl içerisinde 650 tür evrimleşmişti ve bu inanılmaz bir evrim hızıydı. Muhtemelen 2 milyon yıl önce bir çiklit göle gelmiş ve çoğalmıştı. Sonra suyun yükselip-alçalmasının etkisiyle de birçok farklı habitat oluşmuştu ve bu habitatlara uyum sağlayan yüzlerce farklı tür ortaya çıkmıştı. Malawi gölünde 50’li yıllarda yapılan keşifler doğal seçilim teorisini oldukça güçlendirdi.

d) Gen akımı
Gen akımı, genellikle aynı türden canlıların oluşturduğu farklı popülasyonlar arasındaki gen alış-verişidir. Çiçekli bitkilerin polen değişimleri gen akımına örnektir. Türler arası gen değişimi ise melez türler ve yatay gen değişimini içerir. Gen akımı birçok etken tarafından engellenebilir: Dağlar, okyanuslar, çöller ve hatta insanların inşa ettiği yapılar. Örneğin Çin Seddi bitki genlerinin akımını engellemiştir. Yatay gen değişimi ise iki organizma arasındaki döl olmayan genlerin değişimidir ve genellikle bakterilerde görülür. Antibiotiklere direnme yetisi bakterilerde bu mekanizma ile yayılır. Bir bakteri direnme genlerini edindiğinde hemen onu diğer bakterilere geçirir.

3) EVRİMİN MEKANİZMALARI



a) Doğal seçilim
Doğal seçilim, dış çevreye uyum konusunda daha elverişli özelliklere sahip organizmaların, bu elverişli özelliklere sahip olmayan diğer bireylere göre yaşama ve üreme şanslarının daha yüksek olması ve bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmeleri yoluyla işleyen evrimsel mekanizmadır. Organizmalar hayatta kalabilmek ve üreyebilmek için birbirleriyle rekabet halindedirler. Genellikle rakiplerine oranla avantajlı olan organizmalar bunu sağlayan özellikleri bir sonraki nesile geçirilirken, avantajlı konumda olmayanlar geçirmez.

Doğal seçilimin özel bir durumu cinsel seçilimdir. Bu organizmanın eş bulma şansını arttıran ve onu karşı cins gözünde daha çekici yapan özelliklerin seçilimidir. Özellikle birçok türün erkeklerinde görülen parlak renkler, gösterişli kuyruklar vs. gibi özellikler cinsel seçilim ile evrimleşmiştir. Bu tür özellikler hayatta kalma başarısı ile açıklanamaz çünkü bu tür özellikler genelde erkeği yırtıcılar karşısında dezavantajlı bir konuma sokar. Örneğin erkek tavus kuşunun kuyruğu onun hareket kabiliyetini azaltır. Bu dezavantaj yüksek üreme başarısı ile dengelenir.



b) Genetik sürüklenme
Bir popülasyonda kuşaktan kuşağa, tümüyle şansa bağlı olaylar sonucu genlerin alel sıklıklarının değişimidir. Genetik sürüklenme, küçük bir grup canlının gen havuzunda tamamen şans eseri oluşmuş değişikliklerdir. Genetik sürüklenme bir popülasyondaki genetik bir karakteristiğin yok olmasına ya da güçlü olanın hayatta kalmasından ve alellerin değerinden "bağımsız olarak" yaygın hale gelmesine neden olur. Popülasyonda üremeyi gerçekleştiren canlıların sayısı arttıkça, genetik sürüklenmenin etkisi azalır. Bu durum yazı-tura örneğine benzer. Ardarda iki kere tura gelmesi doğal karşılanırken 20 kere tura gelmesi tuhaftır. Yazı-tura işlemi tekrarlandıkça, turaların oranı 0.5'e yaklaşır.

4) EVRİMİN SONUÇLARI
a) Adaptasyon

Adaptasyon organizmanın yaşadığı çevreye uyum sağlama sürecidir. Adaptasyon terimi aynı zamanda bir türün yaşamını sürdürebilmesi için önemli olan bir özelliği ifade etmek için de kullanılır. Örneğin bir çitanın avını öldürebilmesi için gereken uzun köpek dişleri ve avını yakalayabilmesi için hızlı koşması birer adaptasyondur. Adaptasyon boyunca bazı yapılar orijinal işlevlerini tamamen ya da kısmen yitirebilirler. İnsanlarda bunun örneği yirmilik dişlerdir.

b) Birlikte evrim
Organizmalar arasındaki etkileşimler hem ortaklık hem çelişki barındırır. Patojen-konuk, yırtıcı-av gibi tür çiftlerinin etkileşimi sonucu çeşitli adaptasyonlar meydana gelir. Bir türdeki değişime diğer tür farklı bir adaptasyonla karşılık verir. Bu döngüye birlikte evrim adı verilir. Örneğin bir tür, yırtıcıdan korunmak için bir tür zehir evrimleştirirken, yırtıcı da o zehre karşı bağışıklık geliştirir.

c) İşbirliği
Çelişkilerin yanı sıra iki organizmaya da karşılıklı fayda getiren birçok durum evrimleşmiştir. Örneğin bazı mantarlarla bitkiler arasında mükemmel bir işbirliği vardır. Mantar bitkinin köküne yerleşerek onun besin maddelerini emmesine yardımcı olurken, bitki de mantara fotosentez ile ürettiği şekeri verir.

d) Türleşme
Türleşme yeni biyolojik türlerin oluştuğu evrimsel süreçtir. Doğal türleşmenin dört tipi vardır, türleşen toplulukların coğrafi olarak birbirlerinden coğrafi olarak ne kadar izole olduklarına bağlı olarak: allopatrik, peripatrik, parapatrik ve simpatrik. Türleşme yapay olarak da sağlanabilir, hayvan ıslahı veya laboratuvar yöntemleri yoluyla.

e) Nesli tükenme
Neslin tükenmesi bir türdeki tüm bireylerin yok olmasıdır. Türleşme ile yeni türler oluşurken neslin tükenmesi ile türler yok olur. Dünyada şimdiye kadar yaşamış türlerin çoğunluğunun nesli tükenmiştir ve bu her türün kaderi gibi görünmektedir. Nesillerin tükenmesi tarih boyunca sürekli bir şekilde olmuştur ancak toplu yok oluşlara neden olan olaylar (göktaşı çarpması vb.) dönem dönem bu yok oluşların hızını arttırır.

5) EVRİM TEORİSİNİN TARİHİ
Evrimsel biyoloji çalışmaları on dokuzuncu yüzyılın ortalarında başladı. Fosil kayıtlarındaki incelemeler bilimcilerin çoğunluğunu organizmaların değiştiği konusunda ikna etmişti. Ancak bu değişimlerin arkasındaki mekanizma, Charles Darwin tarafından doğal seleksiyon teorisi ortaya atılana kadar belirsiz kaldı. Darwin’in 1859’da yayınladığı çalışması Türlerin Kökeni yeni evrim teorilerinin geniş bir kitleye ulaşmasını sağladı. 1930’larda Darwinci doğal seleksiyon Mendelci kalıtım ile birleştirilerek modern evrim teorisinin temelleri atıldı. Bu sentez, evrimin birimleri (genler) ile evrimin mekanizmasını (doğal seçilim) birleştirdi.

Haeckel’in yaşam ağacı


Charles Darwin 1859 yılında Türlerin Kökeni’ni yayınladığında aslında teorisinde bir sürü boşluk vardı. Örneğin tavus kuşlarının kuyruklarını doğal seçilim ile bir türlü açıklayamıyor ve kara kara düşünüyordu. Ancak ortaya koyduğu vizyona ve gelecek nesil bilimcilerin teorisinin eksiklerini kapatacağına inanıyordu, ve öyle de oldu. Bunun yanı sıra aslında evrim düşüncesini ilk dillendiren de Darwin değildi. Tıpkı sınıflı toplumu, eşitlikçiliği, artı-değer teorisini ilk Marks’ın dile getirmediği gibi. Bu iki adamın yaptıkları şey ilk kez mekanizmaları tarif etmek ve bu fikirlerin bütünün içerisinde nerede durduklarını kavrayabilmeleriydi. Darwin evrimin motorunun doğal seçilim mekanizması olduğunu ortaya koyarken, Marks da tarihin motorunun sınıf savaşımı olduğunu ortaya koydu. Tabii ki ikisinin de teorilerinde eksiklikler vardı. Darwin’in eksiklikleri büyük ölçüde kapatıldı ve kapatılmaya devam ediliyor. Marks için aynı şeyi söylemek uzunca bir süredir pek mümkün gözükmüyor. Ancak bu başka bir yazının konusu, biz Darwin ile devam edelim.

Darwin, Galapagos Adaları’na yaptığı gezide 4 farklı adadan alaycı kuş örnekleri topladı. Onları incelediğinde birbirlerinden oldukça farklı olduklarını fark etti ve tarihteki büyük beyinlerin çoğunlukla yaptığı gibi basit ama güzel bir soru sordu: Peki ama bitişik adalarda yaşamalarına rağmen bu kuşlar neden birbirlerinden bu kadar farklı? Bu sorunun cevabı doğal seçilimdi. Adalardaki farklı koşullara uyum sağlamak için kuşlar farklılaşmışlardı.

Darwin teorisini açıkladığında doğal olarak dini kesimlerden ciddi bir tepki aldı çünkü insanlarında evrimin ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Bunun yanı sıra bilim çevresinden de pek destek bulduğu söylenemez. Darwin, Türlerin Kökeni’nde fosil kayıtlarında ara-formların bulunması gerektiğini belirtmişti. Ancak 19. yüzyılda fosiller arasındaki boşluklar çok fazlaydı ve bu teorinin inandırıcılığını olumsuz yönde etkiliyordu. Kambriyen dönem (günümüzden 495 milyon ile 545 milyon öncesi) öncesine ait hiçbir canlı fosili bulunamıyordu. Peki bütün bu canlılar nerden gelmişti? Darwin’in buna cevabı yoktu. Teorideki bir başka eksiklik de kalıtsal özelliklerin nasıl bir mekanizma ile ve ne ile nesilden nesile aktarıldığı sorusunun o dönemde henüz yanıtlanamamış olmasıdır. Bu soruya daha sonra Mendel’in çalışmaları ışık tutmaya başlayacaktı.

Darwin’in doğduğu yıl Jean-Baptiste Lamarck evrim ile ilgili düşüncelerini açıklamıştı. Lamarck’ın teorisinin sembolü zürafalardı. O, zürafaların boynunun yüksek dallara uzanmaya çalıştıkça esnediğini, güçlendiğini bu yüzden de uzun olduğunu söylüyordu. 19. yüzyıldaki insanlara bu Darwin’in gözle görülemeyen doğal seçiliminden daha basit ve mantıklı gelmişti. Darwin’in teorisinin imdadına Alman biyolog August Weismann yetişti. Bugün Darwin ile beraber 19. yüzyıl’ın en büyük evrim-bilimcisi kabul edilen Weismann, kalıtım materyalinin sperm ve yumurtada taşındığını biliyordu. Ama bu materyaller nerden geliyorlardı? Weismann, mikroskop teknolojisinde yaşanan yeni gelişmelerin de yardımı ile Lamarck’ın teorisini çürüttü. Bununla da kalmadı ve özelliklerin diğer nesillere fiziksel birtakım yapılarla aktarılması gerektiğini ileri sürdü. Bu yapılara germ-plasm adını verdi.

Bu yapılara daha yakından baktığında kromozomları keşfetti. Böylece kromozomların keşfinden otuz sene önce Gregor Mendel’in yaptığı ve unutulmaya yüz tutmuş çalışmaların doğruluğu fark edilmiş oldu. 1900 yılında artık Mendel’in çalışmaları bilim çevrelerince kabul görüyordu. Mendel’in bezelyeler üzerinde yaptığı çalışmalar yaşayan her şey için geçerli olan kalıtım kurallarını ortaya koyuyordu ve bu Darwin’in doğal seçilim teorisinin bir gediğini daha kapatıyordu. Ancak hala doğal seçilimin doğrudan bir kanıtı yoktu.

Bu noktada Darwin’in teorisinin kanıtı yazının başlarında belirttiğimiz güvelerden geldi. İngiltere’de sanayi devriminden önce bu güvelerin hemen hemen hepsi beyaz renkteydi. Çünkü güvelerin yaşadığı ağaçların gövdesi beyaza yakın bir renkteydi ve böylece ağacın üzerinde gezinirken güvelerin yırtıcılar tarafından görülmesi zorlaşıyordu. Sanayi devrimiyle birlikte bu ağaçların üstünü is kaplamaya başladı. Dolayısıyla ağaçların gövdesi kararmaya başladı ve beyaz renkli güveler yırtıcılara kolay hedef oldular. Diğer yandan siyah güveler renkleri sayesinde yırtıcılardan daha iyi korundular. Böylece beyaz alelin frekansı güve popülasyonunda azalmaya başlarken siyah artmaya başladı. Bir süre sonra güvelerin çoğunluğu siyah görünmeye başladı. 1960’lı yıllarda yapılan çalışmalarla hava tekrar temizlenince ağaçlar eski açık renklerine döndüler. Bu kez evrim tersine çalışmaya başladı ve siyah güveler kolay hedef olarak elendiler. Böylece tekrar beyaz güveler İngiltere’ye yayıldı. Bu evrimin aksiyondaki haliydi ve doğal seçilime açık bir kanıt oluşturuyordu.

Darwin sadece evrimin mekanizması üzerine değil, yaşamın tarihi üzerine de kafa yormuştu. Evrimsel tarih için Darwin’den bu yana çoğunlukla “yaşam ağacı” ****foru kullanılır. Darwin daha 1830’larda notlarında türlerin atalarından farklılaşarak türleşmelerini ağaç benzeri şemalar çizerek anlamaya çalışmıştı ve her grup canlı için böyle bir şema çizilebileceğini savunuyordu. Ancak yaşamı boyunca bunu denemedi bile. Çünkü bu oldukça zor bir görevdi. Bu görev gelecek kuşak bilim insanlarına aitti. İnsan türünün kökeni konusunda Darwin Türlerin Kökeni’ndeki tek bir cümle dışında bir şey söylememiştir. Büyük bir ihtimalle insanların primatlardan geldiğini biliyordu ancak bunu söylemeyi gelecek kuşaklara bırakmıştı.

Darwin’in takipçileri arasında en önemlilerinden bir tanesi Ernst Haeckel’dır. Haeckel Alman bir biyolog ve sanatçıydı. Çizim yeteneği oldukça iyiydi ve yaşamı boyunca binlerce yeni tür keşfetti. Haeckel Darwin’in takipçileri arasında yaşamın tarihine kafa yoran ve insanların maymunlardan türediğini söyleyen ilk kişiydi. İnsanla maymun arası bir form öngörmüştü ancak kanıtı yoktu. Kanıt 1891 yılında Hollandalı anatomist Eugene Dubois’in yaptığı kazılarda bulunan bir kafatasından geldi. Kafatası ne bir insana ne de maymuna aitti. Bugün bu türe homo-erectus diyoruz.

homo-erectus


Haeckel türlerin kökeni bulmak için tek yolun fosiller olmadığını ileri sürdü. Ona göre bakılması gereken yer embriyolardı. Embriyoların gelişimlerini incelediğinde, gelişimlerinin ilk aşamalarında farklı türlerin birbirleriyle şaşırtıcı derecede benzerlikler gösterdiklerini fark etti. Ne kadar erken gelişim dönemine giderse embriyonun hangi türe ait olduğunu söylemek o kadar zorlaşıyordu. Bu çalışmalar sonunda Haeckel bütün türlerin atasını bulduğunu ileri sürdü ve fosil kanıtlarına dayanmayan teorik bir canlı ortaya koydu. 20.yüzyılda pre-kambriyen döneme ait fosil araştırmalarında bulunan ilkel canlıların bir kısmı Haeckel’in teorik canlısından çok da farklı değildi.

Günümüzde yaşam ağacını oluşturmak için elimizde bir veri daha var: Genler. Canlıların genomlarının analizi onların yaşam ağacında nerede durduklarını, yani atalarını öğrenmemizi sağlıyor. Yapılan son çalışmalar Darwin’in tahmin ettiği gibi pre-kambriyen dönemde de dünyada yaşam olduğunu ortaya koyuyor. Uzun yıllar boyunca balinalarla bir kara memelisinin ara formu bulunamıyordu. Eğer balinalar karadan denize geçmişlerse bir ara tür olmalıydı. Bugün hem fosil kayıtları, hem bulunan ara formlar, hem de DNA incelemeleri açıkça balinaların atalarının karada yaşayan memeliler olduklarını ortaya koyuyor. O kadar ki balinaların yaşayan en yakın akrabasının hipopotamlar olduğu keşfedildi.

Primatlar arasında insanın en yakın akrabaları bonobo maymunları ve şempanzelerdir. 5-6 milyon yıl önce bu üç türün ortak bir atası dünyada yaşıyordu. 7 milyon yıl öncesine gittiğimizde ise gorillerle ortak atamız yaşıyordu.

Darwin bir hücrede hatta bir molekülde dahi bütün canlılarda ortak olan yapılar olabileceğini düşünemezdi. Örneğin insanlarda bazı bebekler irisleri olmadan doğarlar ve çok sınırlı görme yetileri vardır. Bunun nedeni bebeğin annesinden aldığı bir genetik mutasyondur. 1992 yılında genetikçiler hastalığa neden olan mutasyon geçirmiş geni tespit ettiler. Bu çok özel bir gendi ve diğer genlerin çalışmasını onları açarak ya da kapayarak kontrol ediyordu. İsmi Pax-6’ydı. Bu kontrol insan gözünün oluşması için gereklidir. 1994’te genetikçiler meyve sineklerinin farklı organlarını hangi genlerin oluşturduğunu keşfetmeye çalışıyorlardı. Binlerce anormal fiziksel yapılara sahip sinek üzerinde, bu anormalliklere hangi genlerin yol açtığını bulmak umuduyla araştırmalar yaptılar. Normal sineklerin kocaman kırmızı gözleri varken, kör sineklerin gözleri oluşmuyordu. Genetikçiler bu gözsüz sineklerin DNA’sını incelediklerinde mutasyon geçirmiş geni tespit ettiler: Pax-6. Yani insanların ve meyve sineklerinin gözlerinin oluşumunda görev alan gen aynıydı. Bu keşiften sonra bilim insanları birçok farklı tür canlının gözlerini incelediler ve hepsinde Pax-6 geninin gözün gelişiminden sorumlu olduğunu keşfettiler.



Hala cevaplanamamış bazı sorular
Evrim teorisinin genellikle gözden kaçan bir zayıf noktası vardır. O da öngörüde bulunamamasıdır. Evrim geçmişi ve türlerin tarihini son derece başarılı bir şekilde açıklamasına rağmen, gelecekte evrimin nasıl bir seyir izleyeceğini öngöremez. Ancak bu anlaşılabilir bir durumdur. Kaos teorisi açısından düşünürsek, evrim bilimi evrendeki en kaotik, karmaşık süreçlerden birini inceler. Bir dönem kaotik görünen bir sistem, bir süre sonra bilimdeki gelişmeler ışığında sınırlı da olsa öngörüleri mümkün kılabilir. Kim bilir belki bir süre sonra türlerin neye doğru evrilebileceğini konusunda kısa vadeli ancak başarılı öngörülerde bulunabilecek bir noktaya gelebiliriz.

Bir diğer problem de Malawi ve Tanganika göllerindeki evrim süreçlerinde ortaya çıkıyor. İki gölde toplam 1000’e yakın balık türü yaşıyor ve bunların hepsinin atası tek bir çiklit türü. Peki nasıl oluyor da bu iki gölde birbirinden bu kadar farklı özelliklere sahip türler ortaya çıkıyor, iki gölde nasıl oluyor da bambaşka evrim süreçleri yaşanıyor? Bu konuda çeşitli tahminler yürütülebilir ancak net bir cevap hala verilebilmiş değildir.

EVRİM TEORİSİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR
Bugün evrim konusunda iki temel yaklaşım olduğu söylenebilir. Bunlardan birisine Harun Yahya’nın çalışmalarına verdiği net ve yarı alaylı cevaplar ve Bencil Gen, Tanrı Yanılgısı gibi kitaplarından tanıdığımız Richard Dawkins, diğerine ise geçtiğimiz yıllarda yaşamını yitiren sol kökenli evrim bilimci Stephen Jay Gould önderlik etmiştir. İki saygın bilimci arasındaki temel fark şöyle özetlenebilir: Dawkins evrimsel biyoloji çalışmalarında artık genetik bilimine yoğunlaşarak ilerlenmesi gerektiğini savunurken, Gould genlere saplanıp kalınmamasını ve bütünün görülmesi gerektiğini savunur. Bu konuda Dawkins’in yaklaşımını indirgemeci bir yaklaşım olarak değerlendiren düşünürlerin sayısı hiç de az değildir.

Gould bütün ara türlerin keşfedilmesine gerek olmadığını ve evrimde sıçramalar olması gerektiğini savunur. Kesintili dengecilik adı verilen bu düşünce tahmin edebileceğiniz gibi Marksistler arasında oldukça rağbet görmektedir. Diğer yandan Dawkins, kesintili dengecileri Darwin’e saldırmakla ve onu yanlış tanıtmakla eleştirir. Darwin’in tedriciliğini kendi bağlamı içinde -yaratılışçılığa bir saldırı olarak- görmemiz gerektiğini belirtir.

“Kesintili dengeciler, bu durumda, aslında Darwin ya da herhangi bir Darwinci kadar tedricilik yanlısıdırlar; yaptıkları tek şey tedrici evrimin hamleleri arasına uzun durgunluk dönemleri sokmaktır.” R.Dawkins

“Gould aynı zamanda, jeolojik zaman dilimlerinin sınırlarının, canlıların evrimindeki dönüm noktalarıyla çakıştığına da işaret ediyor. Evrimin bu şekilde kavranılması Marksist görüşe çok yakındır. Evrim, aşağıdan yukarıya düzgün, tedrici bir hareket değildir. Evrim birikmiş değişikliklerin nitel bir değişiklik biçiminde patlaması sayesinde, devrimler ve dönüşümler sayesinde gerçekleşir.” (Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim)

Evrimin ilerlemesi ve yüksek türler düşüncesini Dawkins desteklerken, Gould karşı çıkmaktadır. Gould’un bu karşı çıkışında sol kökenli oluşunun etkisi olabilir. Çünkü bu yaklaşımlar özellikle 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasında emperyalizm ve faşizme bir yığın malzeme çıkartmıştır. Bu noktada sosyal Darwinizme ve tehlikelerine değinmekte fayda var.

Sosyal Darwinizm
Sosyal Darwinizm bireyler, gruplar, milletler, ırklar veya ideolojiler arasında bir rekabet olduğunu ve bir sosyal evrimin de sürüp gittiğini ileri sürer. Bu yaklaşımın sonucu emperyalizm ve ırkçılığı haklı göstermek için beyazların zencilerden evrimsel olarak daha ileri oldukları ileri sürüldü. Daha da ileri gidilerek 1940’lara kadar zencilerin şempanzelerden biraz yukarıda yer aldığı evrim ağaçları dahi yayınladılar. Diğer taraftan gene evrim teorisine dayanarak yoksulluğun, açlığın nedeni en güçlü olanın hayatta kalması şeklinde yorumlandı. Ancak gerçekte bunların nedeni doğal seçilim değil, özü sömürüye ve insanları birbirine kırdırmaya dayanan kapitalist sistemdir.

Harun Yahya gerçeği ve gericilerin evrim karşısındaki çaresizliği
Harun Yahya’nın Yaratılış Atlası isimli sözde eseri evrimleşmemiş, milyonlarca yıldır ilk formunu korumuş canlılar olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Bunun için bu kitabı Avrupa’nın bütün başlıca üniversitelerine ücretsiz olarak gönderdi. Değirmenin suyunun nerden geldiği bir yana kitapta en hafif tabiriyle saçmalık olarak tanımlanabilecek yaklaşımlar söz konusu. Richard Dawkins İngiltere’de Yaratılış Atlası üzerine bir konferans verdi ve slaytlar eşliğinde Harun Yahya’nın sahtekarlığını gözler önüne serdi.

Harun Yahya’nın kitabında her sayfada bir fosil resmi, bir de modern canlı resmi bulunuyor ve bu iki canlının tamamen aynı olduğu gösterilmeye çalışılıyor. Böylece kendince evrimin olmadığını canlıların milyonlarca yıldır aynı olduklarını ispat etmiş oluyor. Ancak verdiği örneklerin hemen hemen hepsi yanlış. Çoğunda iki fotoğraftaki canlı farklı türler iken bir kısmında canlının ismi bile yanlış yazılmış. Bir örnek ise oldukça çarpıcı:

Kitabın bir bölümünde caddis sineği adı verilen bir canlının kehribar içerisinde saklanmış fosilinin fotoğrafı var. Karşı sayfada ise bu sineğin hiç değişmediğini ispatı olarak sunulan modern bir sinek fotoğrafı var. Ancak Richard Dawkins modern sinek olduğu iddia edilen fotoğrafın bir balıkçılık sitesinden alındığını ve balık yakalamak için kancaya bağlanmış bir sinek maketi olduğunu ispat ediyor. Zira fotoğrafta kanca görülebiliyor! Aynı şekilde gene balık avlamak için kullanılan bir örümcek maketi fotoğrafını da Harun Yahya okuyuculara modern bir canlı olarak yutturmaya çalışıyor.

Harun Yahya’nın kancalı maket sineği

Her geçen gün evrim teorisi gücüne güç katarken, gericiler artık bilime karşı gelebilmek için böyle gülünç yöntemlere başvurmaya başladılar. Üzücü olan Türkiye’de birçok insanın bu kitabı okuyup, etkilenmiş olmasıdır.

İnsan doğası, bencil gen tartışmaları ve bu tartışmaların Marksizm açısından önemi
“Biyolojik determinizm, indirgemeciliğe sıkı sıkıya bağlıdır. Meselâ insanların davranışının bireylerin sahip oldukları genler tarafından belirlendiğini iddia eder ve böylece tüm insan toplumunun, o toplumdaki tüm bireylerin davranışlarının toplamının egemenliği altında olduğu sonucuna varır. Bu genetik kontrol, “insan doğası” terimiyle dile getirilen eski fikirlere denk düşer. Yine bilimciler kastettikleri şeyin bu olmadığını iddia edebilirler, fakat kullandıkları ifadeler determinizme ve “değiştirilemez sabit varlıklar” olarak genlere ait düşüncelerle dolup taşar ve bu düşünceler sağcı politikacılar tarafından sevinçle oraya buraya çekiştirilir. Onlara göre toplumsal eşitsizlikler birer talihsizliktir, ama bunlar kalıtsaldır ve değiştirilemezler; bu nedenle de toplumsal araçlarla bunların çaresini bulmak imkânsızdır, çünkü böyle davranmak ‘doğaya karşı çıkmak’olur. Bu düşünce Amerikan üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulan Bencil Gen* adlı kitabında Richard Dawkins tarafından dile getirilmiştir.(....) Eğer Albert Einstein, New York’un yoksul bir mahallesinde ya da yoksul bir Hint köyünde doğmuş olsaydı, onun genetik potansiyelinin pek de bir kıymeti harbiyesinin olmayacağını görmek için çok da zeki olmak gerekmezdi.” (Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim)

Alan Woods’un bu değerlendirmelerinde belirttiği endişelere katılmamak elde değil. Ancak Marksistlerin büyük bir bölümünün, insanların değiştirilemez ve genler ya da doğası tarafından belirlenen birtakım özellikleri de olduğunu ya tamamen yadsıdığını ya da yeteri kadar dikkate almadığını belirtmek gerekiyor. Bu konuda Alan Woods ile Richard Dawkins’in yaklaşımlarının tam ortasında duran bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor. Yani: Toplumsal eşitsizlikler asla insanın doğası ya da genetik yapısı nedeniyle var olan değiştirilemez talihsizlikler değil, toplumsal araçlarla çaresi bulunabilir olgulardır. Ancak diğer taraftan insanın doğal seçilim ve cinsel seçilim ile evrimleşmiş olan doğasında iş birliği, yardımlaşmanın yanı sıra hayatta kalma güdüsüyle de bağlantılı olarak çıkarcılık ve güç istenci gibi özelliklerin de bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Kapitalizmin yaptığı bu çıkarcılığı sıfırdan yaratmak değil, varolanı kaşırken yardımlaşma ve işbirliği güdülerini törpülemektir.

İnsanın doğasında bunların olmadığını, insanda ne kadar olumsuz davranış veya tutum varsa hepsinin kapitalizmin ürünü olduğunu söylemek işin kolayına kaçmaktır. Bu yaklaşımla arzuladığımız topluma ulaşmamız mümkün değildir. Çünkü soruna daha başından yanlış teşhis koymuş oluruz. Örneğin popüler müzik veya Hollywood sineması tamamen kapitalizmin pompaladığı şeyler midir yoksa belirli bir oranda insanın doğasında var olan, ancak kapitalizmin abarttığı ve insanları tüketime yönlendirecek şekilde kullandığı kavramlar mıdır? SSCB’de Beatles kapitalist kültürün bir parçası olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Oysa aynı zamanda ABD Başkanı Nixon, sosyalist düşünceleri sebebi ile John Lennon’ı ABD dışına çıkarmanın yollarını arıyordu.

İnsan evrimi hem bir “doğaya” hem de bir “tarihe” sahiptir. Biyolojik ve “kültürel” öğeler arasında sürekli bir ilişki olduğundan, bu iki şeyden herhangi birisini yalıtık bir şekilde ele alarak evrim sürecini anlamak imkansızdır.

Son söz
İnsan doğası tartışması kolayca aşılabilecek bir tartışma değil. Psikoloji, genetik, evrimsel biyoloji vb. birçok farklı alandan da beslenilerek yapılması gereken bir tartışma. Peki insanın doğası da evrimleşebilir mi? Yardımlaşma ve işbirliği güdüsü diğer bütün güdülerinden daha güçlü ve ön planda olan bir insanlık yaratılabilir mi? Evet yaratılabilir ancak kapitalist sistem içerisinde insanların “aklının başına gelmesini” bekleyerek veya basitçe onlara doğruyu anlatarak değil, zaman içerisinde paylaşmayı ve işbirliğini teşvik ederken insanın bencil yönlerini de törpüleyecek bir toplumsal sistem kurup, onu yaşatarak. Yazımı bir belgeselde izlediğim, insanlığın geleceğine, sömürüsüz bir dünyaya olan inancımı ve arzumu perçinleyen bir deneyi paylaşarak bitirmek istiyorum:

Bir yetişkin bir masada bir şeyle uğraşır gibi yapmaktadır. Yeni yeni yürümeye başlayan bir bebek ise aynı odada yerde oynamaktadır. Bebeğin tanımadığı yetişkin bilinçli olarak yere bir cisim atar ve eliyle ona doğru uzanarak cismi almaya çalışır ancak yetişemez gibi yapar. Sonra bebek yerinden kalkar ve yetişkine yerdeki cismi verir. Bunu yapması ona öğretilmemiştir veya ödül vb. bir mekanizma ile teşvik edilmemiştir. Çocuk bunu doğasında diğer insanlara yardım etmek olduğu için içgüdüsel olarak yapmıştır.

Kaynaklar:
Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim
BBC belgeseli, What Darwin didn’t know?
Stephen Jay Gould, The Structure of Evolutionnary Theory
Carol Grant Gould ve James L. Gould, Hayvan Zihni
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Toprak (01-05-2010)
Alt 11-08-2010, 11:00 PM   #8
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Marxist Açıdan Darwin*
İbrahim Okçuoğlu

Burjuvazinin bilimden anladığı…
Günümüzde burjuva bilim, çöküşe doğru giden kapitalist toplumun ideolojik refleksi olarak dünya çapında irrasyonalizm, antikomünizm, bütün cephelerde çürümüşlük, yozluk, gericilik yaymaktadır; gerçeklerden kaçışı, kıyamet günü ruh hali içinde dine sığınışı temsil etmektedir.
Buna karşın yükselen burjuvazinin bilimi, bütün ilerici bilimlerin toplamını, feodalizme karşı mücadelede doğada ve toplumda bilimsel düşünceleri temsil etmekteydi.
Yükselen burjuvazi, orta çağ karanlığına karşı aydınlanma bayrağını, her alanda bilime sahip çıkma temelinde yükseltmişti. Gerici, antibilimsel, çoğu kez idealist dünya görüşü, tarihsel olarak ömrünü doldurmuş, anakronik olmuş sınıfların iktidarının devamına ve işçi sınıfı ve emekçi yığınların baskı altında tutulmasına ve kandırılmasına hizmet ederken, yükselen burjuvazinin; gelişen sınıfların dünya görüşü, zamanının bütün ilerici düşüncelerinin toplamı olarak ileriyi temsil ediyordu ve materyalist içeriğe sahipti.

Bilimin tarihi, ilerici bilim adamları ve filozofların cehalete, siyasi ve ideolojik gericiliğe karşı durmaksızın sürdürdükleri bir mücadele tarihidir.


Sömürüye dayanan sınıflı toplumlarda, dolayısıyla bugün de, ilerici dünya görüşüne karşı mücadele eden güçler sürekli var olmuştur. Bu güçler, toplumun gerici sınıflarını oluştururlar. Bu unsurlar, bilime karşı ya doğrudan mücadele ederler ya da ilerici bilim adamlarını, filozofları baskı altına alarak, işkenceden geçirerek, zindanlara atarak, öldürerek tarihsel ilerlemeye karşı gelirler. Bu da olmazsa bilimsel bulguları, keşifleri çarpıtarak, kendi çıkarlarına hizmet edecek hale getirirler. Bu durum sadece orta çağ karanlığıyla ilgili değildir. Bugün de, kapitalizmin emperyalist aşamasında da; sosyalizmin arifesinde de aynı durum söz konusudur. Darwin ve düşüncelerinin başına gelen de bundan başka bir şey değildir.


Burjuva toplumda ancak en cüretkâr, en tutarlı bilim adamları felsefi materyalizmi kabul ediyorlar. Diğerleri, burjuva ideolojinin, idealist felsefenin etkisinde kalarak materyalist tavır alamamaktalar. Darwin de bunlardan birisiydi.


Evrim teorisi:

Evrim üzerine düşünceler, en azından MÖ. 6.yüzyıldan buyana vardır; örneğin bu türden düşüncelerin Yunan filozof Anaximander tarafında savunulduğu bilinmektedir. Bu türden düşünce çeşitliliği 18. yüzyılda oldukça yaygındı. Öyle ki İngiltere'de mevcut siyasal sistem ve kilise tarafından tehlikeli olarak görülmeye başlandı ve gericiliğin baskısına maruz kaldı.
...
Ama her şeye rağmen, başlangıçta büyük tepki görmesine rağmen Darwin’in 1859’da yayımlanan TÜRLERİN KÖKENİ yapıtı, evrimin gerçek olduğu düşüncesini reddedilemez olarak kanıtladı.

Charles Darwin’in teorisi felsefi olarak ne anlama gelmektedir? Bunu birkaç cümleyle ifade edebiliriz:


Darwin’in TÜRLERİN KÖKENİ yapıtı doğada başlı başına bir devrimin önünü açmıştır. Yani doğa yasalarının keşfinde çığır açıcı bir ilerlemenin ifadesi olmuştur.

Darwin, doğa tarihinde karmaşık biçimlerin oluşmasını sağlayan diyalektik yasaları keşfetmiştir. Bu yasalar kutsal kitapların okunmasıyla değil, gözlemle keşfedilen yasalardır.
Doğumundan 200 sene sonra da Darwin’in doğal seçime dayanan evrim teorisi, günümüzde biyoloji bilimlerinin geniş bir yelpazesinde hala teorik temeli oluşturmaktadır. Gericiliğin, dini çevrelerin, idealist felsefenin Darwin’e saldırması, onun öğretisine karşı her yol ve yöntemi kullanarak mücadele etmesi boşuna değildir.

Evrim teorisi, insanın doğuşu konusunda Adem ve Havva tezini masala çevirmekle kalmamış, insanlar da dahil bütün doğanın oluşumunun maddenin hareketinden kaynaklandığını ortaya koymuştur. Darwin’in dediği gibi, “doğada her şey belli yasaların sonucudur”.

Darwin’in teorisi bugün daha da canlıdır; bilimin olmazsa olmazı olmuştur. Biyoloji, mikro-biyoloji, biyo-kimya, genetik, modern tıp evrim teorisi olmaksızın bir hiçtir.

Marx, Engels, Lenin ve Stalin Darwin’in bilim dünyasına kazandırdıklarını; onun teorisinin önemini materyalist felsefe açısından değerlendirmişler ve düşüncelerine eleştirel sahip çıkmışlardır.


Birkaç örnek:

Engels, Marks'ın mezarında yaptığı konuşmada Darwin'in evrim teorisi hakkında şöyle der:
“Darwin, organik doğanın gelişme yasasını keşfetmiştir. Marks ise insanlık tarihinin gelişme ve seyrini belirleyen temel yasanın kâşifidir”. “Darwin’in gelişme teorisini kabul ediyorum…”

Engels, Anti-Dühring’de Darwin ile ilgili olarak şu tespitleri yapar:

“Darwin bilimsel gezilerden... bitki ve hayvan türlerinin değişmez değil, değişir oldukları fikrini getirmişti”.
...
“Darwin, … yetiştirmenin aynı türden hayvanlar ve bitkiler arasında, yapay olarak, herkes tarafından farklı kabul edilen türler arasında görülenden daha büyük farklar meydana getirdiğini buldu. Böylece bir yandan türlerin belirli bir dereceye değin değişkenliği, öte yandan da farklı özgül niteliklere sahip organizmalar için ortak atalar olanağı tanıtlanmış bulunuyordu”.

“Darwin'in bunu yaparken, bulgusuna ölçüsüz bir etki alanı tanımasına, bunu türlerin değişmesinin tek nedeni durumuna getirmesine ve yinelenen bireysel değişikliklerin içinde genelleştikleri biçimi göz önünde tuta tuta, bu değişikliklerin nedenlerini savsaklamış olmasına gelince bu, onun gerçek bir ilerleme yapan kimselerin çoğu ile ortaklaşa sahip olduğu bir hatasıdır”. F. Engels, Anti-Dühring, MEW 20, 63-65.

Darwin'in bilimsel önemi:

Marks'tan: ”Darwin’in yazısı oldukça anlamlıdır ve tarihsel sınıf mücadelesinin bilimsel verisi olarak bana uygun düşmektedir”

“Bütün yetersizliğine rağmen burada öncelikle teleolojiye doğa bilimlerinde sadece ölümcül bir darbe vurulmamış, bilakis onun rasyonel anlamı da ampirik olarak darmadağın edilmiştir”.
K. Marks'ın Lassalle'a mektubundan, 16.01.1861. C. 30, s. 578.

Stalin: “Hareketin biçimlerine gelince… Diyalektiğe göre küçük, nicel değişmeler nihayetinde büyük, nitel değişmelere neden olurlar. Bu yasa doğada da geçerlidir… Darwinizm’in gösterdiği gibi bu biyolojide de söz konusudur” (Anarşzm mi veya Sosyalizm mi?)


“Darwin bir materyalist doğa araştırmacısıydı” ama onun “hatası, doğal seçim veya en uygun olanın yaşaması sorununda birbirinden faklı iki olguyu birbirine karıştırmasıdır:

1-Nüfus fazlalığından dolayı seçim- burada güçlünün zayıfa göre yaşama şansı daha büyüktür.
2-Değişen koşullara büyük uyum yeteneğinden kaynaklanan seçim. Burada çevredeki değişime en iyi uyum sağlayanın yaşama şansı daha büyüktür.
s. 564-565.

“Darwin, bugünkü bütün organik doğa; bitkiler, hayvanlar ve dolayısıyla da insanlar milyonlarca yıl süren bir gelişme sürecinin ürünüdür der” (Engels, s. 608).


Darwin, hayvan ve bitki türlerinin birbiriyle bağı olmadığı, tesadüfen oluştukları, bir doğaüstü güç tarafından yaratıldıkları ve değişmez oldukları anlayışına son vermiş ve türlerdeki değişimi ve devamlılık tespiti ile biyolojide devrim gerçekleştirmiştir. (Lenin)


Marks ve Engels, Darwin öğretisini 19. yüzyılda doğa biliminin üç büyük keşiflerinden birisi olarak gördüler ve onda dünya görüşlerinin bilimsel dayanağını buldular.


Öyleyse:

Darwin denince aklımıza şunlar gelir:
-Materyalist biyolojinin ve türlerin evrimi öğretisinin kurucusu.
-Organik dünyanın gelişmesi basit biçimlerden karmaşık biçimlere doğrudur anlayışı.
-Yeni biçimlerin doğması, eskilerin yok olması gibi doğasal gelişmenin sonucudur anlayışı.
-Türlerin doğuşu doğal seçimle gerçekleşir.
-Değişim ve kalıtım organizmalara özgüdür. Bu değişim ve kalıtım başka türlerin doğmasına yol açar.

Kabul etmek gerekir ki, Darwin’in düşüncelerinden ve hatasından burjuvazi sınıfsal çıkarları için yararlanmıştır ve yararlanmaktadır:

Bu anlamda burjuva ideolojisi olarak sosyal darwinizm:

Doğa bilimleri, toplum bilimleri gibi sınıfsal karakter taşımazlar; işçi sınıfının veya burjuvazinin fiziği, kimyası, biyolojisi diye bir ayrım söz konusu değildir. Ama doğa bilimlerinde elde edilen sonuçların kullanımı ve yorumu sınıfsaldır, sınıfsal çıkarlara tabidir.
Darwin’in teorisine de bu açıdan bakmak gerekir. Sosyal darwinizm doğa biliminin bu özelliğini göstermektedir.

Sosyal darwinizm, toplum ve tarihini Darwin’in biyolojik gelişme öğretisine dayanarak açıklamaya çalışır. Bu açıklama çabasında Darwin’in özellikle varoluş için mücadele ve doğal ayıklanma ilkeleri kullanılır.


Sosyal darwinistlerin temel tezlerini birkaç noktada toparlayabiliriz:


Birincisi
:
İnsanlar doğadan kaynaklı olarak eşit değildirler: Sosyal darwinistler, bu eşitsizlikten hareketle ırkların farklılaşmasına varıyorlar ve bu farklılığın kaynağını da kalıtıma, fiziki yapıda, tinsel halde ve değişik karakterde arıyorlar.

İkincisi:

Sosyal darwinistlere göre, Darwin’in organik doğada kanıtladığı doğal seçim, varoluş mücadelesi ilkeleri, evrensel doğa yasaları olarak toplumsal alanda da geçerlidir.
Bu yasalar, siyasi, hukuki normlar da dâhil bütün sosyal görünümlerin gelişmesini belirliyorlar.
Sosyal darwinistlere göre doğasal seçim, her türlü ilerlemenin koşuludur.

Bu düşüncelerden hareketle sosyal darwinistler, kapitalist toplumun bütün görüngülerini doğa yasalarının etkisinin sonucu olarak, yani doğal olarak açıklamışlardır, yani baskı, sömürü, işsizlik, ekonomik kriz, savaş, başka ülkeleri işgal vb. doğaldır.


Acımasız kapitalist rekabet seleksiyon mekanizması olarak sunulmaktadır ve tekelci yoğunlaşma süreci de bu mekanizmanın işleyişinin bir sonucu oluyor:

Rockefeller şöyle diyordu:
“Büyük bir ticari işletmenin büyümesinde, en uygun olanın varlığını devam ettirmesi ifade edilmiş olur. Ticarette bu kötü bir eğilim değildir. Bu sadece doğa ve tanrısal yasanın açığa çıkmasıdır”.

Bu düşüncelerden hareketle başka neyi haklı çıkartıyorlar?

1-Başka ülkeleri ele geçirmeyi, işgal etmeyi ve
2-Başka halkları, toplumları talan etmeyi, sömürmeyi “yüksek ırkların geri ırkları yok etme hakkı” olarak haklı çıkartıyorlar.

Üçüncüsü:

Sosyal darwinistler, gelişmiş halkların yozlaşmasını “ırkların kötüleşmesine” bağlıyorlar. Irk antropologları bu durumu ırkların karışımıyla açıklıyorlar.
Sosyal darwinistlere göre, genel olarak hastalıklı olanları, zayıf olanları yok etme özelliğine sahip olan açlık, kolera, verem, tifüs gibi salgınların “fevkalade seleksiyon etkisi” sosyal kazanımlar tarafından güçlü bir biçimde engellenmektedir.

Dördüncüsü:

Sosyal darwinistler hastalar ve zayıflar için her türden sosyal yardımı/bakımı kaldırarak “katı seleksiyonu” “bilinçli seleksiyon” olarak mükemmelleştirmek için vahşi programlar geliştirmişlerdir; devlete yetenekli olanları üremelerini kolaylaştırmayı, diğerlerinin üremelerini ise aşamalı olarak zorlaştırmayı önermişlerdir.

Sosyal darwinist öğreti, kapitalizmi doğal görür ve Marksist teori ve işçi sınıfının bütün sosyal ve siyasi kazanım ve taleplerini doğal olmayan, doğaya aykırı olarak tanımlar.


İşçi sınıfına karşı mücadelede burjuvazinin mücadele aracı olarak öjeni ve sosyal darwinizm:

Sosyal darwinizm sadece, doğanın kendi hareketini esas alırlarken, öjenik ise iyi genli insanların sayısını çoğaltmayı ve kötü genli insanların sayısını azaltmayı hedeflemektedir. Her iki anlayış da Malthus'tan kaynaklanmaktadır; T. Malthus, 1798'de yayımlanan “Nüfus Yasası”nda, kendi gücüyle ayakta kalma, yaşama şansı olmayan kişilerin ve insan gruplarının desteklenmiş olacağından dolayı yoksulların bakımı için tedbirleri ilkesel olarak reddediyordu.

Sosyal darwinizmin oluşmasında Darwin’in de bir parça rolü olmuştur:

Şu anlayışlarından dolayı:
-“Yabaniler arasında fiziki ve ruhi zayıf olanlar hemen elenirler. Varlığını sürdürenler genellikle sağlıklı olanlardır”.
-“Buna karşın biz medeni insanlar, bu ayrışımı engellemek için elimizden geleni yapıyoruz. Deliler, engelliler, hastalar için bakım evleri yapıyoruz”.
-“Yoksullar yasası çıkartıyoruz ve doktorlarımız hastaların yaşamını mümkün olduğunca uzatmak için bütün yeteneklerini sergiliyorlar”.
-Direnci zayıf olduğundan dolayı çiçek hastalığından ölmekle karşı karşıya olan binlerce insanın aşıyla korunduklarını kabul etmeliyiz.”
-Bundan dolayı medeni halkların zayıf bireyleri de üremelerini sürdürebiliyorlar” (Darwin, 1982, s. 171)

Sosyal darwinist düşüncelerin Almanya’da da temsilcileri vardı. Burada F. Nietzsche önplana çıkmaktadır. Nietzsche, “insan ıslahı ve üstün insan yetiştirme” konusunda bütün yeteneğini sergilemiştir. Faşizmin, ırkçılığın babası, sosyal darwinist Nietzsche, Almanya'da öjeninin felsefi yorumcusu olarak öne çıkmıştır.

Bazılarının varoluşçu, ilerici olarak tanımak, bilmek istediği, üstün insan savunucusu, baldırı çıplak, ayak takım dediği işçi sınıfı ve emekçi yığınların düşmanı Nieztsche’den bahsediyorum. Bu sözüm ona filozof, 19. yüzyıl sonunda yükselen Marksizme, materyalist felsefeye karşı burjuvazinin öne sürdüğü kalemşordu. Burjuvazi bula bula bu şahsı bulmuştu.

Bu “varoluşçu, bu ilerici filozof” şöyle diyordu:

"Güçsüzlerin, durumu kötü olanların, yozlaşmışların… kronik hastaların ve 3. derecede sinir hastalarının… üremeleri engellenmelidir”. (Nietzsche, 1887, s. 401/402)

Sosyal şovenizmin çekirdeği olan öjeni, toplumda güçlü ve zayıf olanların varlığını ekonomik ilişkilerde değil, biyolojik nedenlerde arar; güçlü, zayıfı horlar, onu yok etmek ister ve sadece güçlü olanlardan oluşan bir toplum kurmayı amaçlar. Bu nedenle sadece güçlü olanlar üremelidirler, diğerlerinin üremeleri engellenmelidir.


Sosyal darwinizmin aksine Marks ve Engels, insan toplumunun özgün hareket yasalarını ve sosyal eşitsizliğin yasalarını üretim koşullarında aramışlar ve keşfetmişlerdir: İnsanlar arasındaki eşitsizlik, uzlaşmaz sosyal sınıflar, sınıf mücadelesi, insanın insan tarafından sömürülmesi özel mülkiyete dayanan üretimin belli tarihsel gelişmesine tekabül eder.


Üretim araçlarının toplumsal mülkiyette olduğu toplumlarda –örneğin ilkel komünal toplumda, sosyalizmde toplum üyeleri arasında antagonist sınıfsal farklılık yoktu; sömürü ve baskı yoktu.

“Sınıfların ve sosyal tabakaların üretim araçlarıyla ilişkisi sınıf ve sosyal tabaka olarak onların özelliklerini belirler, biyolojik yapıları değil.” Karl Marx: Zur Kritik der Politischen Ökonomie. C. 13, s. 8/9).

Bir tarafta sosyal eşitsizliğin, sömürünün, baskının, açlığın ve yoksulluğun; diğer tarafta da zenginliğin ve tumturaklı bir yaşamın, kapitalist toplumda kapitalistler arasında rekabetin, sınıfların, halkların ve ırkların karşılıklı çekişmesinin biyolojik özellikler ve ilkelerle bir ilişkisi yoktur. Bunlar kapitalist üretim biçimine özgüdür.


İşçi hareketinden duyulan korku:

Sosyal darwinizm, hem kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde ve hem de tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde işçi hareketine ve sosyalizme karşı burjuvazinin ideolojik bir silahı olarak hizmet görmüştür; sosyal darwinizm, diğer şeylerin yanı sıra esasen, insanların kapitalist ilişkilere tabi kılınmalarını teşvik ve işçi sınıfının mücadelesini felç etmelidir.

Faşist ideolojinin bileşeni olarak sosyal darwinizm
: Bu çok bilinen konuda söylenecek fazla bir şey yok. Şu belirtmeyle yetinelim. Faşist ideolojinin bileşeni olarak sosyal darwinizm, antifaşistlerin, devrimcilerin, komünistlerin, başka ulustan, ırktan insanları en vahşi kitlesel kıyımını haklı çıkartmaya hizmet etmiştir.

Jeopolitikanın bileşeni olarak sosyal darwinizm:

Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyası stratejisi, sosyal darwinist anlayışların uygulanmasına da dayanmaktadır: Burada söz konusu olan ırkçılıktır, başka ulusların yaşama, var olma hakkına saldırıdır. Medeniyetler çatışması, demokrasi ve insan hakları adı altında başka ülkelerin işgali günümüzde sosyal darwinizmin bir yansımasıdır. Bu anlamda Huntington ve Brezinski, aynı zamanda birer sosyal darwinisttirler.

Sosyal darwinizmin Markist eleştirisi:

Marks ve Engels, Darwin’in evrim teorisini dünya görüşlerinin önemli bir bileşeni olarak görmüşler ve bu teoriyi saldırılara karşı savunmuşlardır. Ama aynı zamanda bu teorinin toplumsal alanda uygulanmasına da şiddetle karşı çıkmışlardır. Lange ile tartışmasında Marks, Darwin’in ‘varoluş mücadelesi’ kavramının bütün toplumsal görüngülere bilimsel olmayan aktarılmasıyla bilimsel biyolojik kavramların esas içeriğinden koparıldığını, böyle kullanımıyla sadece safsataya dönüştürüldüğünü vurgular. Yani ‘varoluş mücadelesi’nin farklı belli toplum biçimlerinde tarihsel olarak nasıl vücut bulduğunu analiz etmek yerine, her somut mücadeleyi ‘varoluş mücadelesi’ safsatasına dönüştürmekten başka bir şey yapılmıyor. Bunun, tumturaklı, güya bilimsel cahillik ve düşünce tembelliği için oldukça verimli bir yöntem olduğu kabul edilmelidir” (Marx'ın Ludwig Kugelmann'a mektubu. , 27. Haziran 1870. C. 32, s. 685/686).

“Seleksiyon, asimilasyon… gibi kavramların toplum bilimleri alanında kullanılması safsatadan başka bir şer değildir. Gerçekte ise bu kavramlarla toplumsal görüngülerin araştırmasını yapmak, toplum bilimleri yöntemine açıklık getirmek imkânsızdır. Biyolojik-sosyolojik… bir etiketi krizler, devrimler, sınıf mücadelesi vb. gibi görünümlerin üzerine yapıştırmaktan kolay bir şey yoktur. Ama bu ölçüde ölü, verimsiz bir şey de yoktur…

Marks’ın Lange’ye eleştirisinin esası, biyolojik kavramların toplum bilimleri alanına aktarılmasının safsatadan başka bir şey olmadığıdır. Bu taşımanın iyi niyetten dolayı veya yanlış sosyolojik sonuçları güçlendirmek amacıyla yapılıp yapılmadığı safsatayı, safsata olmaktan çıkartmaz”. (W.I. Lenin: Materialismus und Empiriokritizismus. C. 14, s. 331/332).

Darwinist toplum teorisinin eleştirisi:

İnsan ve hayvanın var oluş tarzındaki nitel fark üzerine Engels şöyle der:
“Darwin’in iş bölümüyle, rekabetle, yeni pazarlarıyla, buluşlarıyla ve Maltus’un ‘var olma mücadelesi’yle İngiliz toplumunu canavarlar ve bitkiler arasında bulması gariptir… Bu, ‘fenemoloji’de burjuva toplumu ‘tinsel hayvanlar âlemi’ olarak, Darwin’de ise hayvanlar âlemini burjuva toplum olarak rollendiren Hegel’i anımsatmaktadır”. K. Marx'ın Engels'e mektubu, 18.06.1862. C. 30, s. 249).
“Ölü ve canlı doğa cisimlerinin karşılıklı etkilemesi, ahenkliliği ve çarpışmayı, mücadeleyi ve işbirliğini içerir. Bundan dolayı güya bir doğa bilimcisi toplumsal gelişmenin bütün farklı zenginliğini bir ve etkisiz ‘varoluş mücadelesi’ safsatası altında, esası doğa alanında da tartışmalı olan bir safsata altında toplamaya kalkışırsa, bu yöntem zaten kendi kendini mahkûm etmiş olur”.

”Darwin’in varoluş mücadelesi öğretisi, ‘herkesin herkese karşı savaşı’nın, Maltus’un nüfus teorisi ile birlikte burjuva ekonomide rekabetin toplumdan canlı doğaya aktarılmasından başka bir şey değildir. Bu maharet gerçekleştirildikten sonra… aynı teori bu sefer de organik doğadan tarihe aktarılır ve böylece insan toplumunun ebedi yasaları olarak geçerliliğinin kanıtlandığı iddia edilir…”.
“İnsan ve hayvan toplumu arasındaki temel farklılık, en fazlasıyla hayvanlar toplarken, insanlar üretirler. Tek başına bu yegâne ve belirleyici fark, hayvan toplulukları yasalarının sorgusuz sualsiz insan toplumlarına aktarılmasını imkânsız kılmaktadır”
Engels'in P.I. Lawrow'a mektubu. 12-17 Kasım 1875. C. 34, s. 169-171).

Darwin’in, türlerin gelişmesinde kullandığı diyalektiğin kavramları ve yasaları:

1-“Doğanın sonsuz hareketi…”.
2-“Hareket maddenin varoluş biçimidir” .
3-Evrim, “zaman ve mekân” gerçekliğini tanır.
4-Görüngülerin birbiriyle genel bağıntısı…
5-Nedensellik….
6-Karşılıklı etkilenme.
7-Toplumda ve doğada nicel ve nitel değişmeler… Nicel gelişmenin/birikimin nitel gelişmeye sıçraması: Eski özelliklerle birlikte yeni özelliklerin kazanılması. Nicel değişimlerin nitel değişime dönüşmesi… Türlerin gelişmesi… yeni nitelik…
8-Sıçrama… Türlerin gelişmesi…
9-Basitten karmaşığa doğru gelişme… Türlerin gelişmesi…
10-Diyalektik inkar (yadsıma)…Türlerin gelişmesi…

Sonuç:

Darwin’e sahip çıkmak veya bugün Darwin’i anmak ne anlama gelir?
Nokta nokta belirtecek olursak:
İşçi sınıfı, onun dünya görüşü, ilerici olan her düşünceye ve eyleme sahip çıkar. Bu, bilime sahip çıkmak demektir. Bu, diyalektiğe sahip çıkmak demektir. Bu, materyalist felsefeye sahip çıkmak demektir. Bu, nihayetinde Marksizm-Leninizme sahip çıkmak demektir...
Darwin’e sahip çıkmak aynı zamanda materyalist dünya görüşü, bu görüşün öznesi olan işçi sınıfı yanında yer almaktır. O halde, Darwin’e sahip çıkmak taraflı olmanın doğrudan ifadesidir...
Karanlığa, idealizme karşı mücadelede insanlığın önünde birkaç alternatif yok. Tek alternatif vardır; o da karanlığı ortadan kaldırmaktır...
Darwin’i savunmak sosyal darwinizme, emperyalizme, ırkçılığa karşı, evet bir bütün olarak emperyalizme ve faşizme karşı mücadele etmek demektir...

*
Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi'nin, Darwin"in 200. yaşgünü ve Türlerin Kökeni"nin yayımlanışının 150. yıldönümü dolayısıyla 19 Nisan 2009 tarihinde İTÜ Taşkışla Kampüsü'nde "Evrim Teorisi ve İnsan" başlıklı düzenlediği panelde İbrahim Okçuoğlu'nun yaptığı konuşmanın metni.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-26-2010, 04:13 PM   #9
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

'Darwin ve Evrim Tartışmaları'

Kalkedon Yayınevi, Bill Price'nin "Charles Darwin ve Evrim Tartışmaları" adlı kitabını, Türkiye'deki okurlarla buluşturuyor.
Haber Fotoları: 1
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

Etkin Haber Ajansı / 25 Kasım 2010 Perşembe, 18:39
İSTANBUL- Bill Price'nin "Charles Darwin ve Evrim Tartışmaları" adlı kitabı, kitabevlerinin raflarındaki yerini aldı. Kalkedon Yayınları tarafından yayınlanan kitapta Bill Price, şöyle diyor:
"Gezegenimizde yaşam çeşitliliğinin nasıl geliştiğini tarif eden bir teorinin etkisi konusu abartılıyor gibi görünse de, hiç kimse bu teorinin sürmekte olan önemini inkâr edemez. Çevremiz üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir etkiye sahip olduğumuz bir dönemde, Darwin'in doğal dünyanın tamamının onun deyimiyle bir "hayat ağacı"na ait olduğu şeklindeki fikri -her bir dal bir diğeriyle bağlantılıdır ve insanlık bütünün bir parçasıdır, asla ondan ayrı ya da üstün değildir- bugün en az dün olduğu kadar önemlidir. Darwin bize, Yeryüzü'nün yalnızca kendi çıkarımıza sömürülmesi için var olmadığını, onun kendi hayatımız da dâhil olmak üzere tüm hayatın bağımlı olduğu bir sistemin merkezinde olduğunu göstermiştir."
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-18-2011, 03:55 AM   #10
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Bilim ve politika, darwin ve tübitak

Evrim Sempozyumu üçüncü defa toplanacak

17.10.2011 - 08:45 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Çağrısı ÜKD tarafından yapılan Evrim, Bilim ve Eğitim sempozyumlarından üçüncüsü Aralık ayında Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenecek.
Üniversite Konseyleri Derneği’nin (ÜKD) çağrısını ve düzenleyiciliğini yaptığı 3. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu bu yıl, 17-18 Aralık tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde düzenlenecek. İnsan evrimi, moleküler evrim, ekoloji ve evrim, biyoloji felsefesi, evrim öğretimi konulu oturumların yanı sıra öğretmenlere yönelik uygulamalı bir evrim eğitimi çalıştayının yapılacağı sempozyuma, bu alanda çalışan çok sayıda Türkiyeli bilim insanı katılacak. Ayrıca sempozyumda “Kör Saatçi”, “Ataların Hikayesi”, “Yeryüzündeki En Büyük Gösteri” gibi kitaplarıyla tanınan yazar ve biyolog Richard Dawkins de bir videokonferansla yer alacak.
Sempozyumun düzenleme komitesi tarafından yayınlanan çağrı metninde, evrim kuramının doğayı anlama ve açıklamada merkezi bir yerde durduğu vurgulanıyor. Resmi makamların ve bilimi dışlayan çevrelerin evrim kuramına saldırısının hız kesmediği ifade edilen metinde; bu çabanın amacının toplumun aklını kuşatmak olduğu belirtiliyor. Metinde ayrıca Türkiye'nin bilim insanlarının, bilimsel düşüncenin yaygınlaşması ve aydınlanmış bir toplum için bu sempozyum ve benzeri bilimsel çalışmaları genişletecekleri ifade ediliyor.
Onlarca bilim insanının katılacağı ve alandaki son bilimsel gelişmelerin yanı sıra evrim öğretiminin nasıl yapılabileceğine dair güncel tartışmaların da yürütüleceği sempozyuma akademi camiası ve üniversite öğrencilerinin geniş ilgi ve katılım göstermesi bekleniyor.
Sempozyum ile ilgili bilgi ve gelişmelere şu siteden ulaşılabiliyor: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
(soL - Bilim)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Anahtar Kelimeler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Bookmarks

Etiketler
bilim, darwin, politika, tübitak


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Anarşist Politika Ve şiddet Mahmut Halil CAN Siyasal kavramlar ve politika tarzı 0 06-28-2009 05:02 PM
İran ve Suriye konusunda Amerikancı politika Mahmut Halil CAN EKONOMİK-SİYASAL KOŞULLAR-KAPİTALİZMİN GÜNCEL DURUMU VE SOSYALİZM 0 08-29-2007 12:56 PM


WEZ Format +3. Şuan Saat: 02:03 PM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.7 Beta 1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Zoints SEO v2.3.2Ateshirsiz.Com
Sitemap
152, 153, 11, 16, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 52, 159, 54, 57, 123, 58, 60, 61, 64, 88, 89, 90, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 105, 106, 107, 198, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 199, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 126, 124, 125, 127, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 145, 146, 147, 164, 158, 160, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 196, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 195, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240,