DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı  
İletişim Anahtar Kelimeler Devrimci Siteler Konularım Cevaplarım Radyo Tüzük Radyo Neden Ateşhırsızı Anasayfa

Geri git   DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı > DEVRİM VE POLİTİKA > SOSYALİZM VE KOMÜNİZM ÜZERİNE EĞİTİCİ YAZILAR

SOSYALİZM VE KOMÜNİZM ÜZERİNE EĞİTİCİ YAZILAR Sosyalizm ve Komünizm üzerine eğitici içerikte makale,yazı,konuların paylaşıldığı platform alanı


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir
Cevaplar
9
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
407
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09-04-2009, 07:20 PM   #1
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Exclamation Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

ELEŞTİRİYE TAHAMMÜL DEVRİMCİLİĞİN GÖSTERGELERİNDEN BİRİDİR

Eleştiri ve özeleştiri üzerine oldukça fazla yazı yazdık . Zira bu konuda - TDH’nin ve de özellikle kişi, grup ya da hareketlerin , başında da PKK ve taraftarları gelmektedir- oldukça olumsuz örnekler var önümüzde durmakta olan. Eleştiriye tahammülsüzlüğün en özel örneklerinden birini oluşturmaktadır Kürt Hareketi yandaşları. Zira komünist devrimci bir bilince sahip olunmadığı gibi,demokratik tavır,davranış, hoşgörü,karşılıklı güven konusunda oldukça geride durmaktadırlar.
Eminiz ki , bunun karşısına “yılların bedel ödemesinden” tutalım da, Kürt Hareketinin maruz kaldığı baskıları da karşımıza çıkarıp, esasen hoşgörüsüzlüğün bundan kaynaklı olduğunu iddia edeceklerdir. Bunun elle avuçla tutulur, gerçekçi bir açıklama olmayacağı açıktır. Yıllardır kan, can pahasına TDH’ de bu ülkede mücadele vermektedir. Ve de Kürt Ulusal Mücadelesinin önünü açan temel dinamiktir bu durum. Sömürgeciliğin tespitinden tutalım da, tamı tamına sömürgeciliğe karşı gerçek bir komünist devrimci misali UKKTH’nı savunup uygulamaya kadar. Bugün KUKM buralarda ise, bunu Hikmet Kıvılcımlı’lardan bu yana başlatıp ,68 devrimci liderlerine ve oradan 78 li devrimci yapılanmaların rolünü inkar etmek demek KUKM’nin kendisini inkar etmesi demektir. Sosyalist devrimci mücadele ile birlikte Kürt sorunu ve mücadelesi gerçek bir raya oturmuş ve bir çok olumsuz-gerilikten arınmıştır.
Ama gelin görün ki, KUKM 80’den sonra kendine ait yolda yürürken, silahlı direniş ve mücadeleyi esas alıp ilerlerken; TDH’ni red ve inkar üstüne kurulu bir yol izlemiştir. TDH’ne karşı , sanki onu da mücadeleye itiyormuş gibi görünüp karanlık yıllarda kurulan FKBDC ‘ni arka bahçesi olarak kullanmaya çalışmış ve ellerindeki olanakları yada farklı durumunu gerekçe göstererek bu Cephe içinde yer alan hareketlere kendisine bağlı bir komsomol muamelesi yapmaya çalışmıştır. Onların iradesi ve yapısını dışlayan yapısal hareket durumu bu gerekli örgütlenmeyi kısa sürede dağıtmıştır. Dağılmasının temel nedeni de; kesin ve net olarak KUKM’dir.
Geçmişten bugüne Kürdistan’da kendi iradesini tanımayanları ve kendisine tabi olup biat etmeyenleri dışlayıp, onlara karşı şiddet uygulamış bir hareket var karşımızda. Bu noktada geçmişte TDKP’ye karşı şiddeti de aşan katliamları da yapmıştır Dersim’de. Ayrıca yine Kürdistan’da çalışan diğer örgüt ve hareketlere de karşı tutumu aynen bu düzlemde, yani kendisine tabi olup , onun çalışmasına kesin – net olarak biat etmek üzerine şekillenmiştir . Bugün de bu tutumunu sürdürmektedir.
Bu temel yanlışın ötesinde olayın bir diğer boyutu da kendisine yöneltilen eleştirilere karşı devrimci eleştiri ve özeleştiri silahını kullanmak yerine ; tahammülsüzlük ve şiddete varan yöntemleri esas almalarıdır. Son günlerde M.Can Yüce’nin yazılarını bahane edip bir harekete saldırılması ya da baskıya maruz bırakılmasını da bu düzlemde ele almak lazımdır. Can Yüce ya da bir başkası , Kürt Hareketi ya da onun lideri olan Abdullah Öcalan’ı eleştirebilir ya da hakaret bile edebilir. Sorun buna siyasal bir biçimde yaklaşmayı becerebilmektedir.Eleştiriye karşı – hakareti kale almadan- devrimci olgunlukla yanıt verebilmektedir.
Örgütlerde , onu idare edenlerde yaşayan canlı varlıklardır. Yaşayanlar ve eğer peygamber-tanrı değillerse hata da yapabilirler. Hata yapmamayı kendine ölçüt kabul edenler, başından hata yapmayı birebir kabullenmişlerdir. Zira eleştirinin uzanamayacağı tek şey yine eleştiridir. Eleştiri, eğer geliştirici ve ilerletici ise ondan öğrenilerek ilerlenir; eğer eğitici-ilerletici değilse de inkar edilerek doğrular ortaya konur. Can Yüce ve onun yazılarını sayfalarında yayınlayan Kızıl Bayrak Gazetesine de aynen böyle yaklaşılmalıdır.Bunun dışındaki her tavır bilinmelidir ki, araya kalın sınırları sadece yapılara değil; onun da ötesin de aynen düzenin yapmaya çalıştığı gibi halklar arasına da sınırlar çizilmesini de getirir.
Burada sorunun özü arada ne olursa olsun, devrimci olgunlukla sürece yaklaşmayı becerip, düzene karşı güçlerin birleşmesini engelleyici tavırlardan uzak durulmasıdır. Düzenin hiçbir biçimde ekmeğine yağ sürmemektir. Bir kişi yada örgütün büyüklüğünün en önemli göstergesi eleştiriye karşı tutumudur. Bu noktada PKK ve onun liderlerinin olumlu sınav verdikleri söylenemez. Bir an önce bu tutumda vaz geçilmelidir. Yolun bir noktasına kadar olan birlikteliklerin bile karşılıklı saygıya,hoş görüye, birlikteliğe vs ihtiyaç duyduğu açıktır. Siyasal anlamda KUKM’nin amaçlarının en azından asgari düzeyde gerçekleşmesinin sübabı , Anadolu proletaryasının ve onun lider güçlerinin iradesi ile orantılı olduğu görülmelidir. Pragmatist bir ulusalcı kafasıyla düşünüldüğünde bile bu duygusal davranmayı engelleyen bir rolde olmalıdır.
KUKM ve onun çerçevesinin , eleştiri konusunda hoşgörülü, özeleştirel yaklaşım geliştirmeleri gereği açıktır. Siyasal olarak mücadele eden herkes, her kesim bilir ki, düzenin azgın saldırıları kadar kendisi gibi düşünmeyenlerin de eleştirileri olacaktır. Eleştiriyi hoş görmeyen birinin politika içinde olması olanaksızdır. Politikanın her biçiminin en önemli silahıdır eleştiri. Kendine güvenleri olanların eleştiriden kaçmaları, eleştiriye karşılık yanıtlarının saldırı ya da başka biçimlerde olması güvensizliğin dışa vurumu anlamını taşımaktadır.
KUKM’nin , bir halkın nerdeyse tamamını temsil eden bir hareketin unsurlarının attıkları adımları kılı kırk yaran düzeyde olması kesinlikle siyasetin genel kurallarındandır. Ne kadar büyükseniz o kadar göz önündesinizdir ve de inceleniyorsunuzdur.
KUKM’nin diğer yandan bu dar milliyetçi kafa yapısını sorgulaması da gereklidir. Zira bu kafa yapısı, Kürt Halkının gerçek kurtuluş yolunu göstermiyor, göstermeyecekte. Nesnel bir bakış açısı edinmeden ve de KUKM kadro,sempatizan ve taraftarlarının en önemli eksiği olan sınıfsal bakış açısından yoksunluk, hareketin kendisinin önünü tıkayan bir tıpa görevi görecektir zaman içinde. Zira gelişmelere zaman içinde nesnel bir biçimde bakılırsa , gün geçtikçe komünist devrimcilerin söylediklerinin bir bir ortaya çıktığı görülecektir. Son “açılım “ sürecine bakıldığında bile komünist devrimcilerin haklılığı kendi başına ortadadır.
KUKM’nin ve Kürtlerin gerçek dostu komünist devrimcilerdir kim ne derse desin ya da yaparsa yapsın. Ama bu dostluk içinde eleştiri-özeleştiri vaz geçilemez bir birliktelik temelidir. KUKM, artık dar ulusalcı çizgisine karşılık sınıfsal temelde eşitliği-kardeşliği-adaleti vs temel alan birlikteliklerin önünü açmak yerine tıkayıcı olmamalıdır. Zira halkların gerçek kurtuluşu olan sosyalizme yürüyen komünist devrimciler ile birlikte, ortak yürümek ezilen,sömürge ulusların tek ve gerçekten kurtuluş yoludur.
TDH’nin bağrında büyümüş ve ondan nasiplenmiş bir KUKM’nin geriye bakıp, örnekleri bu çerçevede incelemesi kesinlikle her iki taraf açısından kazançtır. Mesela Denizlerin idamını engellemek için Mahirlerin giriştiği büyük eylem ve sonunda onlar için feda süreci incelenecek özel bir örnektir.Kurtarmaya çalıştıkları Denizlerden daha erken ölüme gitmişler ve yürümüşlerdir Mahirler onları kurtarmak adına.İşte Devrimci Dayanışmanın en güzel ve öne çıkarılması gereken örneklerinden birisidir bu.
Genel olarak dünya ölçeğinde kriz ,onun sınıfsal sonuçları, dünyanın dört bir yanında yükselen sınıf mücadelesi sürecinin yaşandığı bir ayakta, tüm dünya muhalif güçlerinin birlikteliği ; özgürlük, devrim ve sosyalizm açısından, gerçek kurtuluş uğruna daha bir önemli hale gelmiştir. Her zamankinden daha fazla birlikte, ortak harekete, çeşitli düzlemlerde beraber yürümeye ihtiyacın olduğu bir zemin daha bir öne çıkıyor. Herkesin belli ilkeler çerçevesinde birliğinin sağlanması gereğinin öne çıktığı bu süreçte, eleştiriye karşı tavır ve tutumda bu kadar dayatmacı olmak, gereksiz , zamansız çatışmalar içine girmek düzenin öldürücü darbelerinin önünü de açacaktır.
Devrimci Dayanışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacın olduğu özel bir süreçten ve sınama alanından geçmekteyiz. Herkesin bu bilinçle, bu düşünsel ve pratik ihtiyacın gereklerini kavrayıp ilerlemesi gereken zorlu bir mücadele vermesi gereği açık ve nettir.

YAŞASIN HAKLARIN KARDEŞLİĞİ VE BİRLİĞİ
KAHROLSUN FAŞİST SÖMÜRGECİ DİKTATÖRLÜK

YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ

YAŞASIN DEVRİMCİ DAYANIŞMA

YAŞASIN ÖZGÜRLÜK YAŞASIN SOSYALİZM



03.09.2009


Mahmut Halil CAN ( Sendiren )





[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]



__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 5 Kisi:
kuzeyberdan (09-14-2009), Mehmet Asi Okçuoğlu (09-05-2009), Proleter Devrimci (09-05-2009), senol (09-04-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-04-2009, 07:33 PM   #2
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Exclamation Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

ÖCALAN ELEŞTİRİLERİNE TAHAMMÜLSÜZLÜK VE KÜRT SORUNU

Öcalan eleştirilerine genel olarak Yurtsever çevreden ciddi tepkiler gelmektedir.Tahammülsüzlük had safhadadır bu anlamda.Bizim daha önce yazdıklarımızı doğrularcasına bir tepkisellik,duygusallık,tahammülsüzlük ve ideolojik-teorik eleştirilere karşısında kişisellik oldukça öne çıkıyor.Halbuki,yapmaya çalıştığımız olay;ulusların kaderlerini tayin hakkı ile liderliklerin aynı ve birebir tam karşılık olmadığının altını çizmek ve diğer yandan Marksist anlamda Uluslara ve sömürgeler sorununun gerçek ,nihai çözümünün sosyalizmde çözülebilir olduğudur.Yine aynı çerçevede Ulusal Hareket liderliğinin Marksist çevrede eleştirisini yapmaktır.
Bizim derdimiz, bu anlamda “üzüm yemektir,bağcıyı dövmek” değildir.Burada üzüm ulusal sorun ya da Kürt sorunu özelinde çözüm noktalarını ortaya çıkarmak,Kürt halkının,bunca kan akıtmış,sürülmüş,yok sayılmış bir halkın;yeniden ve yeniden aynı acıları yaşamayacağı bir toplumsal düzene doğru kanalize etmektir.Sorunun gerçek ve nihai çözümü noktasında sınıfsal perspektifle donatmaktır.yoksa derdimiz PKK ve Öcalan değildir.
UKKTH,esasen herkesin bildiği üzere burjuva demokratik bir taleptir.Bu sorunun özü eğer bağımsızlık,sömürgeci boyunduruktan kurtuluş ise;yine herkes bilir ki,çözüm yeri ve noktası;burjuva demokratik çerçevedir.Ve fakat bağımsızlık kazanmak,emperyalist kapitalist düzende zor olduğu gibi,bağımsızlığı sürdürmek ondan daha da zordur.Bu bağlamda ML’lerin gerçek özgürlük ve bağımsızlığın sosyalizmde olduğunu dillendirmeleri,bunu hem ezen ulus proletaryası bağlamında ve de ondan daha çok ta ezilen ulus proletaryası bağlamında çalışma yapmalarından doğal ,normal ve olağan bir şey olmasa gerektir.
Zira UKKTH’nı tanımak demek,kayıtsız ve koşulsuz olmadığı gibi,ezilen ulusa sosyalizm doğrultusunda mücadele perspektifi sunmamak asla değildir.Ezen ulus proletaryasının ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını tanıması ilkesel olduğu gibi;ezilen ulus proletaryasının ya da ezilen ulus komünistlerinin de birlikte-ortak-sınıfsal mecrada sosyalizm mücadelesi vermesi gereği de ilkeseldir;ML’e göre.
Bu çerçevede ,Marksistlerin ulusal hareketler ve onların yanlışlarını eleştirmeleri ve onlara gerçek kurtuluş yollarını göstermeye çalışmaları kesinlikle ML zorunlu bir görevdir.Ulusal hareket ve liderlikleri dokunulamaz değildir.ML’ler açısından dokunulmaz olan komünizm ve onun ilkesel değerleridir.Ona gidilen yolda,stratejik,taktik,liderlik hiçbir şey dokunulmaz değildir.Bu anlamda ,kim yanlış yaparsa yapsın bizim çerçeve ve anlayışımızın temeli ML’dir.
Ki söz konusu edilen burada Öcalan ve onun fikirleridir.Öcalan’ın şahsına ilişkin hiçbir şey söylenmemektedir.Bu konu siyaset alanı dışındadır en azından şimdilik.Ki fikirlerini tartışan bir çok yazı yazdık.Zaten önyargısız soruna yaklaşılırsa gerçekte bu fikir ve düşünsel çerçevenin ,ML asla olmadığını ve fakat aynı zamanda devrimci bir karekterde de olmadığını görmek olanaklıdır.Mesela,son dönemlerde ( Ki,ANF’de yayınlanan 17.10.2008 tarihli söyleşide de açıkça görüldüğü üzere) kendisinde bir Mustafa Kemal hayranlığı başlamıştır.ki aynı Mustafa Kemal,bugün Kürtlerin sömürgeci boyunduruk altında olmasını sağlayan,önce Kürtleri tanıyıp sonra Kürtlere katliam ve kıyımları dayatan Mustafa Kemal’dir.Yoksa biz mi yanlış biliyoruz; Ağrı,Koçgiri,Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını kanla bastıran bir başkası mıydı?Kürdistan’ın sömürgeci işgali Cumhuriyet döneminde tamamlanma dı mı yoksa?En son Dersim isyanı ile süreç tamamlanmadı mı?Kürtlere ilişkin güneş-Dil teorisinin de Mustafa Kemal ile ilgisi yok değil mi?Şimdiler de M.Kemal’i keşfetmiş olan Öcalan gerçekte Kürtler ve tarih nezdinde bir tarih çarpıtıcılığına soyunmuş değil midir?M.Kemal’i bugüne kadar olumsuz gören –en çokta Kürt halkına olumsuzluğu olmuş birisi olarak- bir anlayışı kuran Öcalan;şimdiler de M.Kemal’de her gün yeni-ilerici-gelecek dünya insanı olarak gören bir yere kaymasına ne denir?Yada biz bu gerçekleri söylemeyecek miyiz?Kuyruğumuz kısıp,ortada dönen ve oynanan traji-komik durum ve gerçekleri açıklamayacak mıyız?Peki bizim ML’ğimiz nerde kalacak o zaman?
Yine Marksizmi tahrif eden onlarca açıklama ve yazısına karşılık,biz ML’ler “iyi ki böyle yazıp çiziyorsunuz” mu diyeceğiz?Marksizmi aşağılayan,ML’leri hakir gören,Ml olmadığı halde ML’i suçlayan değerlendirmelerine sessiz mi kalacağız?
Elbette ki hayır.Hiç kimse bunu bizden bekleyemez.Kürt ulusal sorunu ve mücadelesi ile UKKTH’nı savunmak ile Öcalan’ın anti-Marksist görüşlerini eleştirip mahkum etmek kesinlikle elma ile armut gibidir;birbirine karıştırılmamalıdır.Ki daha önceki bir çok yazımıza bakılırsa bu açıkça ve netçe görülecektir.Zira ML’ler UKKTH’nın en tutarlı savunucuları ve uygulayıcılarıdırlar.Kürt sorunu konusunda ve kurtuluş konusunda en tutarlı anti-emperyalist,anti faşist mücadelecileri Komünistlerdir.Bu gün gibi açıktır.Tutarlı anti-emperyalist ve anti-faşist olamayanlar Kürtlerin kurtuluşunu istemiyorlar ve başaramazlar.
Öcalan eleştirileri bundan önce olduğu gibi olacaktır.Yazılan ve çizilen,anti-marksist düşünce ve eylem hatları elbet eleştirilecektir.Kürt halkı ve proletaryasına karşı ML sorumluluklarımız gereği bunu yapmaya devam edeceğiz.Ve fakat Kürt yurtseverleri eleştirilere karşı tahammüllü olup ,eleştirilerden öğrenebildikleri sürece gerçekten Kürt hareketi ve Kürtler açısından ileri doğru adım atacaklardır.Faşist diktatörlüğü ve emperyalist kapitalizmi hedef almayan bir ulusal kurtuluş hareketi asla başarılı olmayacaktır.Tutarlı ML’ler ve komünist devrimcilerdir kurtuluşun gerçek yolunu gösteren.
Kürt sorununun gerçek çözümü özgürlük-sosyalizm ve komünizmdedir.Şu içinden geçtiğimiz kritik, kriz ve krizin sonuçları ve sınıf mücadelesinin keskinleştiği günlerde sosyalizm kavgası ve ideolojik-teorik mücadele de en az politik-pratik mücadele kadar değerlidir.Zira bu geçiş ve kaos dönemlerinde dejenere-yoz-gerici-tahrifçi düşünce,görüş ve akımlar da kendilerine yol açmaya çalışacaklardır.Bu anlamda siyasal pratik devrimci mücadele kadar ideolojik-teorik mücadele ile yolumuza devam edeceğiz.Dokunulmaz hiçbir kimse yoktur ve olamaz da.Dokunulmazlık,eksiğin-gediğin,hatanın olduğu yerde gizlemek için vardır.Hata-eksik ve zaafına karşı tutarlı bir mücadele vermeyen bir hareket ya da kişi asla başarılı olamaz.


Mahmut Halil Can (Sendiren)

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi:
kuzeyberdan (09-14-2009), Proleter Devrimci (09-05-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-04-2009, 09:48 PM   #3
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

Devrimci ve Demokratik Kurumlar Arasında Yaşanan Sorunlarda “şiddet yönelimi” kabul edilemez! - DHF



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Bu yıl, İstanbul-Ümraniye’de yedincisi düzenlenen 1 Mayıs Mahallesi kuruluş festivalinde yaşanan saldırıya dair bir değerlendirme yapmayı devrimci bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Ancak öncelikle ifade etmek isteriz ki gerek yaşanan saldırı olayları gerekse saldırı sonrasında yaşanan tartışmalar ve festivalin fiili olarak sonlanması, devrimci-demokratik yapılar arasındaki ilişkilerde şiddet yönteminin benimsenmesi sorununun yanında özel olarak 1 Mayıs Mahallesi halkının dişiyle tırnağıyla, omuz omuza yaratmış olduğu devrimci değerlerin, emeğin hoyratça harcanmasını ifade etmektedir.
Halkın emeğiyle, bedel ödenerek kurulan mahallenin, kuruluş yıldönümünde yapılan bu festivalde yaşananlar, hiç şüphesiz ki halkın belleğinde yer alacaktır. Halkın çıkarları için, halkla beraber daha gelişkin bir demokrasi mücadelesi veren kuvvetlerin, kendi aralarındaki sorunları, tartışmaları şiddet ile “çözme” yönelimi, halk güçleri içerisindeki farklı fikirlere ve eleştirilere yaklaşımın niteliği üzerine olumsuz fikirlerin daha da gelişmesine, güvensizliğin yaygınlaşmasına katkı sunmaktadır.
1 Mayıs Mahallesi kuruluş festivalinde yaşananlar
30 Ağustos (Pazar) günü, Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP) standına gelen Demokratik Toplum Partisi (DTP) üyeleri, Kızıl Bayrak dergisinde çıkan M. Can Yüce imzalı bir yazıda önderlerine ve değerlerine hakaret edildiğini iddia ederek Kızıl Bayrak dergilerinin stanttan kaldırılmasını istemiş, “Ya bu gazeteyi stanttan kaldırırsınız ya da biz müdahale edip kaldırırız” ifadeleriyle BDSP görevlilerini tehdit etmişlerdir.
Bu gelişme üzerine yaşanan sözlü tartışmanın akabinde, festival tertip komitesi (Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, Demokratik Haklar Federasyonu, Demokratik Toplum Partisi, Halk Cephesi, Köz, Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Partizan, Sosyalist Dayanışma Platformu, Türkiye Komünist Partisi, Proletaryanın Kurtuluşu, Mayısta Yaşam Kooperatifi, Aşık Veysel Mahallesi Muhtarlığı, Site Mahallesi Muhtarlığı, Mustafa Kemal Mahallesi Muhtarlığı ve 1 Mayıs Mahallesi Güzelleştirme Derneği) toplanarak, DTP temsilcileriyle bir görüşme gerçekleştirmişlerdir.
Yapılan görüşmede, DTP mevcut tutumunu değiştirmemiş, aksine “Biz gençleri zor tutuyoruz. Gazeteyi stanttan kaldırsınlar, aksi takdirde biz saldırırız ve bu konuda netiz. Siz Kızıl Bayrak’ı ikna edin, gazeteyi kaldırsınlar” ifadeleriyle gerginliği sürdürmeye devam etmiştir.
Görüşmenin olumsuz bir şekilde devam etmesi üzerine, festivalin son gününde yapılacak olan ve mahallenin kuruluş kutlamalarıyla ilgili düzenlenen 2 Eylül Yürüyüşü’nün aksamaması için yapılmakta olan görüşmelere, bu yürüyüş sonrasında devam etme kaydıyla ara verilmiştir. DTP de bu karara onaylamış ve tartışmaların yürüyüş sonrasında devam ettirilmesi, bu süre içerisinde BDSP standına yönelik herhangi bir müdahalede bulunulmaması yönünde beyanda bulunmuştur.
Ancak DTP’li arkadaşlar, yürüyüş bitiminde kitleden önce festivalin düzenlendiği Cemevi bahçesine sopalarla gelerek doğrudan BDSP standına yönelmişlerdir. DTP’liler, stantta görevli BDSP’lilere saldırmış, pankartları yırtmış ve standı yıkmışlardır.
Araya girmek isteyen diğer kurum görevlileri de yapılan saldırıdan ve küfürlerden nasibini almıştır. BDSP standının yanında kurulu bulunan Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Birliği (TUYAB) standı da aynı akıbete uğramıştır. Stantlarla ilgisi olmayan ve araya girerek durumu sakinleştirmeye çalışan duyarlı insanlar da şiddete maruz kalmıştır.
Saldırı, yürüyüş kortejlerinin Cemevi bahçesine girişleri esnasında yaşanmıştır. Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) temsilcileri ve faaliyetçileri de yaşanan saldırıya karşı tutum takınmış ve saldırının durdurulması için çaba göstermişlerdir.
Festivale katılan halkın büyük çoğunluğunun, saldırı esnasında panik hali yaşadığı ve hızla festival alanını terk ettikleri gözlemlenmiştir.
Yapılan saldırı sonrasında, tertip komitesinin durumu görüşmek için aldığı toplantıda da DTP’li temsilci arkadaşlar, kendilerinin imzacısı oldukları bir kararın çiğnenmesine ve devrimcilere karşı şiddet uygulanmasına dair özeleştirel bir yaklaşım yerine, saldırının savunusunu yapmış ve dahası tehditkâr söylemlerine devam etmişlerdir.
Bunun üzerine Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) ve 1 Mayıs Mahallesi Güzelleştirme Derneği dışında kalan tüm kurumlar, festivalin iptal edilmesi yönünde tavır takınarak stantlarını kaldıracaklarını ifade etmiş ve alanı terk etme kararı almışlardır.
ESP ise son derece ilginç bir öneri sunarak; saldırının gerekçesi yapılan yayının (Kızıl Bayrak gazetesinin) stanttan kaldırılması yönünde BDSP’yle bir görüşme yapılmasını istemiş, bunu da yanlış bulduklarını söylemelerine rağmen yapmak gerektiğini savunmuşlardır.
Sonuç olarak, yedincisi düzenlenen ve halkımızın can bedeli fedakârlıklarıyla, emekleriyle yarattığı bir kazanım olan 1 Mayıs Mahallesi’nin, politik olduğu kadar manevi de olan ve bunun günceldeki bir yansıması olan festival etkinlikleri halkın büyük tepkisine neden olan bir saldırıyla boşa düşürülmüş, zedelenmiştir.
Farklı Fikirlere Yaklaşım, İdeolojik Çizginin İzdüşümüdür!
Her devrimci kurum, sonuç olarak belirli programatik görüşler üzerine kuruludur ve bu görüşler, yaşam içerisindeki ifadesini politikalar şeklinde bulur. Eylemler, etkinlikler, kitle çalışmaları ve yayın faaliyeti, bu ifadenin somutlaştığı yegâne pratiklerdir.
Bu bakımdan, devrimci, demokrat, ilerici güçlerin programlarının propagandasına yaslanan ideolojik ve politik her türlü faaliyeti, halka ve halk güçlerine yönelik sistemleşmiş karşı-devrimci bir siyasal ve eylemsel çizgiye dönüşmediği koşullarda; ideolojik mücadele esas alınarak değerlendirilmek ve böylelikle eleştiri yapılmak durumundadır. Eleştiri sınırlarının aşıldığı ve hatta hakarete varan bir yaklaşımın var olduğu düşünülse dahi, dost kurumlar arasında şiddet yönelimi ve pratiği, hiçbir koşulda asla savunulamaz, meşrulaştırılamaz. Dost kurumlar arasındaki her türlü sorunun, diyalog temelinde, diğer dost kurumların da desteğiyle çözülmesi doğru ve gerekli olandır.
Yıllardır ezilen Kürt ulusunun demokratik hakları ve bağımsızlığı için verilen mücadeleye ve ödenen bedellere yaslanan DTP, dostlarına karşı izlediği politikada ve kendisinden farklı düşünenlere karşı takındığı tutumda, nasıl bir demokrasi anlayışını savunduğunu da muğlâklaştırmakta ve bu, her şeyden evvel Kürt ulusunun demokratik mücadelesine zarar vermektedir.
Benzer bir çelişmeyi sergileyen ve “gerginliği yatıştırmak için” hayli ilginç öneriler sunan ESP’li dostlarımız da sahip oldukları demokrasi anlayışlarını muğlâklaştırmaktadırlar. Unutulmamalıdır ki devrimci ve demokratik kurumlar arasındaki sorunların çözümünde diyalog yönteminin benimsenmesi ve şiddet yöneliminin tümüyle reddedilerek mahkûm edilmesi, günlük, dönemsel çıkarlara feda edilemeyecek önemde bir ilkedir.
Devrimci ve demokratik kurumlar arasındaki şiddet eylemleri, halk içerisinde her geçen gün artan bir öfkeye neden olmakta ve devrimcilere karşı sistemin empoze ettiği güçlü anti-propagandaya daha fazla bütünleşme eğilimini getirmektedir.
Halkın, devrimcilerin alın teri, kanı üzerine yükselen bedellerin, emeklerin ortaya çıkardığı değerler, hiçbir kurumun tekelinde olmadığı gibi bu birikimin hoyratça harcanmasına da göz yumulamaz.
1 Mayıs Mahallesi halka mal olmuş ve halkın kanı canı pahasına yaratılmıştır. Bu değerleri hoyratça harcamak ve silikleşmesine hizmet etmek hiçbir devrimci kurumun yararına değildir. Yine yapılan saldırı, içerisinde DTP’nin de bulunduğu, festivali düzenleyen devrimci-demokratik kurumların siyasal çalışmasına ve iradesine müdahale anlamına da gelmektedir. Halka mal olan ve onun katılımıyla güçlenen bu festival yara almıştır. Başta saldırıyı gerçekleştiren ve meşru gören kurumlar olmak üzere tüm tertip komitesinin 1 Mayıs Mahallesi halkına özür borcu vardır.
Devrimci ve demokratik yapılar arasındaki sorunların “şiddet” ile çözülmesi pratiği şüphesiz ki birçok yönü olan köklü bir sorundur. Esas olarak bu hususta da doğru ve yanlış fikirler, ideolojik-siyasi çizgilerin izdüşümüdür. Herhangi bir kurumun dostlarına ve halka yaklaşımı, bu zemindeki farklı fikirlere ve çelişkilere yaklaşımı, aynı zamanda kendi içindeki farklı fikirlere ve çelişkilere yaklaşımını da izah eder. Halk saflarındaki farklı fikirlerin doğru zeminde birbiriyle mücadelesi iyidir, gereklidir, gelişimin olmazsa olmazıdır.
Devrimci-demokratik kurumları sorumlu davranmaya çağırıyoruz.
Kaygılarımız ve işaret etmeye çalıştığımız tehlikeler de yersiz değildir. Önümüzde Sarıgazi Festivali süreci vardır ve aynı kurumlar bu festivali de örgütleyeceklerdir. DTP’nin söz konusu yereldeki yöneticilerinin saldırıyı meşru görmesi ve bu tutumu devam ettirme yönelimi göstermesi kaygı vericidir. DTP yöneticileri ve devrimci demokratik kurumları yaşananlara duyarsız kalmamaya ve yeni bir olumsuzluğun yaşanmaması için acil sorumluluk almaya çağırıyoruz. Federasyonumuz bileşeni olduğu “Devrimci ve Demokratik Yapılar Arasında Diyalog ve Çözüm Platformu” ile birlikte, öncelikle “şiddet” yönelimine son verilmesi, sonrasında ise sorunun karşılıklı diyalog yoluyla kalıcı olarak çözülmesi uğraşına katkı sunacaktır. Tüm devrimci demokratik kurumlarımızın da bu yönlü sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısını yineliyoruz.
Mevcut yanlışların devam ettirilmemesi, halkın çıkarlarının öncelikli olarak dikkate alınması, halkın ve devrimcilerin ortak değerlerinin hoyratça çarçur edilmemesi, tam tersine daha da yüceltilmesi, geliştirilmesi ve çeşitli milliyet ve inançlardan ülkemiz emekçileri ile ezilen toplumsal kesimlerin birleşik, örgütlü mücadelesinin yükseltilmesi adına, devrimci sorumluluklara bir kez daha vurgu yapıyoruz.
Demokratik Haklar Federasyonu
2 Eylül 2009
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Proleter Devrimci (09-05-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-05-2009, 10:47 AM   #4
Kullanıcı Profili
kuzeyberdan
Üye
 
kuzeyberdan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 8184
Üyelik Tarihi: Jun 2009
Mesajlar: 1
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 723
47 Mesajina 86 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

eleşriye tahamülsüzlük de diyeiliriz. ancak bana göre bu eleştriyi kaldiramamannin dişinda kendi eksikliklerinin su yuzune cikmalarini istememeleridir. çümkü deşifre olurlarsa en önemli kitlelerini kaybetmek le karşı kaşıya olacaklardır. bu yüzden en önemli değerleri hiçe sayarak acimasizca saldiriyorlar.
.
kuzeyberdan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
kuzeyberdan Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Mahmut Halil CAN (09-06-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-06-2009, 03:52 PM   #5
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

“Açılımın” açmazları… - M. Can Yüce



Henüz içeriği açıklanmayan “açılım sürecinin” tıkandığı, gelinen noktada yapılan genel ve ortak tespit olmaktadır. Kimileri, sürecin ölü doğduğunu, içeriği açıklanmadan tümden açmaza girdiğini belirtmektedirler. Ortada bir açmaz, hatta çıkmazın olduğu bir olgudur; ancak bu tıkanma veya açmazların nedenlerinin ne olduğu konusunda gerçek değerlendirmelerden kaçınıldığı çok açıktır. Bizim açımızdan önemli olan, bu temel nedenlere vurgu yapmak ve gerçekleri bir kez daha devrimci bakış açısı doğrultusunda ortaya koymaktır.
Açmazın temel nedeni, MHP ve CHP gibi “muhalefet” partilerinin sert, hatta sokak şiddetini bir tehdit aracı olarak kullanmaları mıdır?
Peki, MGK toplantısında “demokratik açılım sürecine devam” diyen, ama birkaç gün sonra TC’nin resmi çizgisini, inkâr ve imha stratejisini Anayasa maddelerini yeniden okuyup tekrarlayan, 30 Ağustos kutlamalarını diğer yıllara göre daha abartılı bir biçimde gerçekleştiren, bu resmi çizginin değişmezliğini, bu konudaki bekçilik görevini çok net ve açık bir biçimde bir kez daha tekrarlayan Genelkurmay’ın bu yaklaşımı mı temel etkendir?
Yoksa hükümetin, resmi çizgiyi yeniden vurgulama ihtiyacı mı, anılan açmazların temel etkenidir?
MHP ve CHP’nin tutumu, Genelkurmay’ın “eylemli yaklaşımı”, hükümetin, tek ulus, ulus devlet, tek dil gibi resmi çizgi vurguları, açılım sürecinin açmazlarının temel nedenleri ve etkenleri değil; bu sürecin temel açmazını belirleyen nedenlerin yansımaları, sonuçları, onun tetiklediği korku ve kaygıların en yüksek perdeden dile getirilmeleridir!
Temel neden ve açmaz çok ve nettir; bu da devletin resmi çizgisinden, onun kuruluş ve yapılanış felsefesinden, temel yapı taşlarından kaynaklanmaktadır. Biraz daha açalım:
TC, Kürtler’in, diğer halklar ve azınlıkların, dillerin ve dinlerin inkârı ve imhası üzerine kurulmuş, bu kuruluş çizgilerini kendisi için bir varoluş ve bu varoluşu sürdürüş değişmez çizgisi olarak özümsemiş, bunu bütün yapı taşlarına yedirmiş, siyaset, siyaset kadrosu ve kültürünü buna göre şekillendirmiş bir devlet ulus yapılanmasıdır! İnkâr ve imha, salt bir kuruluş felsefesi ve çizgisi değil, aynı zamanda, bir siyaset, günlük davranışlara nüfuz eden bir ideoloji, hergün yeniden üretilen bir düşünüş tarzına dönüştürülmüştür. Günlük yaşamdaki ırkçı şoven yaklaşım ve hep canlı tutulan ve kontrollü linç kültürü, toplumun çoğuna da yedirilmiştir. Elbette buna karşı yıllardır verilen bir mücadele var ve bunun yarattığı hatırı sayılır mevziler de var; ama bu, genel ve egemen tabloyu, ne yazık, değiştirmeye yetmiyor!
Bu inkâr ve imha sistemi, öyle katı ve kendi içinde esneme ve manevra yapma yeteneklerini tümden ortadan kaldıran bir yapı oluşturmuştur ki, en sıradan bir “taviz” ve “geri adım”, doğrudan devletin varlığı, geleceği ve temel nitelikleri konusunu en üst düzeyde gündeme getirmektedir. Bu, aynı zamanda resmi ideoloji, çizgi ve politikanın ürettiği ve tersten egemenlik altına aldığı büyük korku ve paranoyanın kendisidir. Yani devletin kuruluş ve varoluş çizgisi büyük korkuyu üretmiş, büyük korku da tümden devlete ve kadrolarına egemen olmuş, onu teslim almış, değişmez, esnemez, tartışılmaz, “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ölü hukuk metinlerine, anayasa maddelerine konu olmuştur! MHP’nin ve benzer çizgideki parti, grup ve kişilerin “ihanet” suçlamalarını gündeme getirmesine yol açan ve bugün sonuçta açılım girişimcileri ile karşıtlarını aynı resmi çizgide buluşturan temel etken, anılan resmi çizgi ve onun ürettiği büyük korkudur! Bu korku, salt psikolojik bir vaka değil, devletin temel hukuksal metinlerine ruh veren, siyaset yapma tarzına, kültürüne ve kadrosuna sinen, bunların tümüne damgasını vuran ve yine bütün bunların tümünün üstüne çıkan “tanrısal” bir güç haline gelmiştir! Devletin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri, bu “tanrısal” veya “dinsel” tabunun, gücün hukuksal metinleridir! Her çizgi ve renkteki siyasetçi ve “ortalama vatandaşın” siyaset konuşmalarının bu “tanrısal çerçevenin” dışına taştığı görülmüş müdür?
Geçerken belirtmekle yetinelim, son 10 yıldır, bütün konuşmalarını anılan “tanrısal çerçevenin” amentüsü ile açan Öcalan’ın bu yaklaşımı rastlantı mı? “Cumhuriyetin temel nitelikleri bizim de kabulümüzdür” vurguları, DTP’nin Demokratik Özerklik belgesinin yine bu resmi ve tanrısal çerçevenin içinde olmasına özen gösterilmesi boşuna mı?
Kürt ve Kürdistan ulusal gerçekliğinin sadece söz düzeyinde kabulü bile, TC’nin dokunulmaz bir tanrısal tabuya dönüştürülen kuruluş ve varoluş, yani inkâr ve imha sistemiyle uzlaşmaz, bağdaşmaz bir karşıtlık içindedir. Bu, kendi içinde ve daha işin başında esneme, taviz verme ve manevra yapma yeteneğini, olanaklarını ve gücünü ortadan kaldıran bir temeldir! Dolayısıyla esneme girişimlerinin, kırılmanın kapılarını sonuna kadar açacağı varsayımı, yukarda özetlemeye çalıştığımız korkuyu en üst düzeyde tetiklemekte ve bunu bir varoluş yok oluş algısına ve davranışına götürmektedir! Bu son bir ayın gelişmelerinin ve gelinen-varılan noktanın özü ve özeti budur! Yine bu büyük kırılma ve altüst oluş tehdit algısı, yeni 12 Eylüller’in habercisi ve hazırlayıcısı olarak algılanmalıdır! Başka bir ifadeyle Genelkurmay’ın son açıklamalarını sadece günlük siyasete herhangi bir müdahale olarak algılamak, TC ve onun temel yapısını tam olarak anlamamakla eşdeğerdir! Yine MHP’nin 12 Eylül öncesi tavrını çağrıştıran tehditlerini de sadece “oy avcılığı”, “siyasal rant kapma” biçiminde değerlendirmek de TC’nin derinlerindeki temel korkuları ve bunun koşulladığı “refleksleri” yeterince kavramamak anlamına gelir!
Bu kısa ve özet değerlendirmeden çıkan sonuç şudur: Kürdistan sorunu, hatta en sıradan “demokratik açılım” sorunu bile bir devrim sorunudur! Karşı-devrim ve özel savaşın, bu devrimci sorunu ve dinamiği bastırmanın temel silahı, devlet yapılanması olduğu, daha öncesi bir yana, son 30 yılın döne döne kanıtladığı temel bir gerçek ve derstir!
Peki, gerçekler ve TC’nin temel çıkmazları bunlar olduğuna göre, son bir aydır hükümet tarafından toplumda tartıştırılan “demokratik açılım süreci” tümden boşuna bir çaba mıdır?
Bu soru ve yanıtı da önemlidir. Hemen tekrarlamakta yarar var: Anılan sürecin kendisi bir açmaz ve çıkmazın üzerinden yürütülmektedir. Kürtler’e kimi kırıntılar ile TC’nin kuruluş ve varoluş felsefesi arasındaki temeldeki çelişki, uzlaşmaz karşıtlık sürecin kendisini, zorluklarını, handikap ve paradokslarını belirlemektedir! Dolaysıyla işin başında temel itirazların ve sert rüzgârların esmesi “işin tabiatı gereğidir”! Bu noktada soluklu ve iradeli bir duruş sergilemek, kişisel bir özellik değil, ideolojik ve politik sağlamlılığı zorunlu kılmaktadır! Ya da “ulusal mutabakatı”… Devletin bir ay süren girişimlerinin ardından ortaya çıkan tablo bu mutabakatın, gelinen noktada kurulamadığını, kurulma şansının da olmadığını önemli ölçüde kanıtlamıştır. İdeolojik ve politik sağlamlılık mı, yani burjuva anlamda demokratik bir duruş, bunu herhangi bir düzen partisi ve gücünden beklemek kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir! Toplumda da böyle bir devrimci demokratik dalga ve hareket yok… Aynı soruya geldik bir kez daha: Peki, bu açılım süreci boşun bir girişim miydi?
Hayır, boşuna değildi! Öncelikle bu sürecin, ayrıntıları ve somut adımları açıklanmasa da politik hedefleri var, bunların bölgesel ve uluslararası boyutları var. Daha önceki yazılarımızda bunları ortaya koyduk, o nedenle tekrarlamak fazlalık olur.
Hedefleri şunlardır: Bir, öteden beri Cumhuriyet Kürdü olmaya hazır olduğunu, temel çizgisi devlet ve düzen tarafından kabul edilmek olan İmralı ve partisinin silahlı güçlerini tasfiye etmek, diğer unsurlarını belli bir program temelinde düzene bağlamak ve hukuki bağlamda da DTP’lileştirmek… Bu, öncelikle bir af ve onu tamamlayan yasal düzenlemeler gerektiriyordu. Ama burada affın kapsamı, Öcalan’ı kapsayıp kapsamayacağı, kapsayacaksa ne düzeyde kapsayacağı sorusu önemli, belki de kilit önemde bir sorundu! Öyle ki bu sorunun yanıtı İmralı cephesinde resmi olarak şöyle formüle ediliyordu: “Özgür Önderlik ve Demokratik Özerklik!” Bu,Kongra-Gel’in son kongresinin tek sloganıydı; aynı zamanda PKK-KCK’nin tek maddelik programını anlatmaktadır! Yine bu, önderlikleriyle birlikte af edilme ve DTP’lileşmek isteğinin tek cümle ile formüle edilmesinden başka bir şey değildir!
İki, TRT 6 benzeri dil ve yayın alanında kimi adımlar, siyasetin önünü açacak başka adımlar, kısacası kontrollü kimi kültürel haklar paketi ile Kürdistan devrimci dinamiklerini törpülemek, ekonomik ve sosyal desteklerle bu dinamikleri daraltmak, süreç içinde bunu Cumhuriyet Kürdü’nü yaratma projesi olarak adım adım uygulamak!
Üç, bu iki hedefin birleşik bir sonucu olarak Kürt sorununu çözerek Güney Kürdistan ve Irak üzerinden kazanılan rolü sağlamlaştırmak ve giderek ABD’nin bölgesel ayağı olarak bölgesel bir aktör rolünü başarıyla oynamak…
“Kürt hakları” alanında atılacak her geri adım, bu adımı koşullayan politik hesabın kendisine rağmen TC’nin inkârcı yapısında oyucu-delik açıcı bir işlev görecektir. Bundan dolayı TC’nin büyük korkusu harekete geçmekte, “dinamiklerini ve reflekslerini” tetiklemektedir! Bu, açmazın kendini dışa vurması ve “demokratik açılımın” sınırlarının da vurgulanması demektir.
Yukarda vurguladığımız ilk iki hedef birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. PKK’nin “Özgür Önderlik ve Demokratik Özerklik” programı kabul edilmeden PKK’nin tasfiyesi ve her açıdan DTP’lileştirilmesi olanaklı değildir. Öcalan’ın açıklayacağı yol haritasının özü de bundan başka bir şey değildi. Ama bu noktada Öcalan’ı “kendini dışta tutan bir çözüm planını açıkla” noktasında ikna edemediler. İmralı cephesinde tıkanma ve açmaz noktası Öcalan’ı dışta tutacak bir af veya benzeri bir formülün reddidir!
Burada Kürt halkının ve yurtseverlerin bilmesi gereken en önemli nokta şudur: Eğer İmralı’da bir “pazarlık” varsa, bu, Kürt halkının hakları ve istemleri üzerine değildir. Tamamen Öcalan’ın olası bir af kapsamına -bu, bir pişmanlık yasası biçiminde de olsa- alınıp alınmayacağı noktası üzerindedir! Gerisi kuru kalabalık ve halkımızı aldatmanın demagojisinden başka bir şey değildir.
Son sözüm de, benim yazılarımı bahane ederek Kızıl Bayrak gazetesine saldıranlara ve aynı duygularla şişirilmiş “kıtalara”dır: Saldırmadan önce okuyun, tartışın, olup biteni sorgulayın! Sizden demokratik tutum ve olgunluk beklemiyorum, ama kime hizmet ettiğinizi birazcık düşünün ve anlayın! Soru şu: Kürt halkının temel istemleri ve hakları mı, “müzakere konusu”, yoksa sadece ve sadece “Önderliğinizin” af edilme hesabı mı? “Süreç son derece tarihi, öyle ki Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir süreç” derken, burada kastettiği Kürtler’in özgürlüğü mü, yoksa yine her şeye bedel ve her şeyin üstünde gördüğü kendi varlığı mı? Bu soruları kendi kendinize sorun, hemen yanıtını bulamazsanız bile, bu sorular, gerçekleri araştırmada ve öğrenmenizde en azından bir mum ışığı işlevini görebilir!
Unutmayın, gerçekler devrimcidir! Baskı ve saldırganlıkla susturulmaları ve yok edilmeleri mümkün müdür!
1 Eylül 2009
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-14-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-10-2009, 04:46 PM   #6
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

DTP yönetimini saldırı ve provokasyonları derhal durdurmaya çağırıyoruz!..



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Sol içi zorbalıkla bir yere varılamaz!


Bir süredir DTP odaklı olarak Kızıl Bayrak’a ve gazetemiz çizgisindeki sınıf devrimcilerine yöneltilen saldırı ve provokasyonlar hakkında aşağıdaki hususları ilerici-devrimci kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:
1- Gelinen yerde bu saldırıların ve provokasyonların münferit değil fakat DTP merkezli olduğu, buradan savunulduğu ve yönlendirildiği kesinlik kazanmış bulunmaktadır. Soruna çözüm arayan devrimci güçler tarafından DTP İstanbul İl Yönetimi ile yapılan görüşmeler bu konudaki belirsizliği ortadan kaldırmıştır. DTP İstanbul İl Yönetimi olup bitenlerin sorumluluğunu üstlenmekle kalmamış, bunu son derece kaba yeni saldırı tehditleriyle birleştirmiştir.
DTP İstanbul İl Yönetimi aldıkları tutumun merkezi düzeyde olduğunu da ifade etmiş bulunmaktadır. Bunun böyle olup olmadığını şu an kesin olarak söyleyebilecek durumda değiliz. Ama ciddi bir siyasal parti olarak DTP’yi bir an önce kamuoyu önünde gerekli açıklamaları yapmak, saldırılara ilişkin tutumunu ortaya koymak, kapalı kapılar ardında savurduğu tehditleri kamuoyu önünde de tüm açıklığı ile sıralamak ve savunmak sorumluluğu beklemektedir.
2- Saldırılar gazetemizde yıllardır misafir yazar olarak yazan M. Can Yüce’nin yazıları üzerinden gündeme getirilmiş olsa da bunun bizim için herhangi bir inandırıcılığı yoktur. Asıl sorun bizzat gazetemizle, onun ilkelere dayalı bağımsız devrimci çizgisiyledir. Sol hareket ile ilişkilerini ilkesiz uyum ve koşulsuz tabiyet üzerine kurmaya fazlasıyla eğilimli (ve biraz da buna alıştırılmış bulunan) PKK eksenli Kürt hareketi bu bağımsızlığı hiçbir zaman kabullenemedi ve değişik vesilelerle soruna dönüştürmeye çalıştı. Şu günlerde bunun yeni bir örneği ile yüzyüzeyiz. Son saldırılar da bunun bir ifadesidir.
3- DTP yönetimi, gazetemizin Kürt hareketinin İmralı dönemi sonrasında oturduğu yeni çizgiye yöneltilen ideolojik-politik eleştirileri sorun etmekte, bunların Abdullah Öcalan’a yönelik küfür ve hakaretler içerdiğini iddia etmektedir. Bizler çıkışından itibaren sistemli biçimde küfür ve hakarete uğrayan bir gelenekten geliyoruz. Dolayısıyla ideolojik eleştiriye küfür ve hakaret katmanın ne türden bir acizlik ve ilkellik örneği olduğunu çok kimseden iyi biliyoruz. Bunu çok iyi bildiğimiz içindir ki, değişik zamanlarda bize yöneltilen küfür ve hakaretleri biz, bir tür ibreti alem örneği olarak, olduğu gibi basınımızda yayınlamakla kalmamış, bazılarına kitaplarımızın ek bölümlerinde yer vermek yoluna da gitmiş bulunuyoruz. Bizim devrimci ilkelerimiz, yeterli açıklıkta devrimci ideolojik görüşlerimiz, onların somutlandığı bir programımız, tüm bunların ifadesi bir ideolojik-politik hattımız, tüm bunların ürünü moral değerlerimiz, ve tüm bunlardan kaynaklanan kendimize tam bir özgüvenimiz var. Kendi ilkesel ve ideolojik bakışaçımızdan siyasal muhataplarımızın görüşlerini ideolojik bir çerçevede irdeleme ve eleştirme olanağına sahipken, buna küfür ve hakaret katmak ihtiyacı duymak bizim için utançların en büyüğü olurdu.
Özetle küfür ve hakaret kategorik olarak bize, kültürümüze, değerlerimize yabancıdır. Bunun aksini iddia edenler bunu kanıtlamak ve bunu da keyfi öznel yargılarla değil fakat nesnel bilimsel ölçülerle yapmak durumundadırlar. “Teslimiyet”, “tasfiye”, “ulusal reformizm”, bunlar kapsamlı ve derin ideolojik-politik içerikleri olan marksist bilimsel kavramlardır ve bizim eleştirilerimizde bu içerik tüm açıklığı ile ortaya konulmuştur.
Ama yazık ki küfür ve hakaret bahsinde bu aynı şeyleri bizzat Kürt hareketi hakkında, özellikle de bize saldırıların dokunulamaz/tartışılamaz kutsal gerekçesi haline getirilen Abdullah Öcalan hakkında söyleyebilecek durumda değiliz. Abdullah Öcalan’ın Türkiye devrimci hareketine yönelttiği saldırılarda yer alan küfür ve hakaretlerin haddi hesabı yoktur. O İmralı sonrası dönemde buna Marksizmin kurucularını da eklemiş, onların devrimci Kürt kadroları üzerinde etki ve saygınlığını kırmak için bizzat Marx ve Lenin’e, kuşkusuz daha incelikli bir biçimde ama sonuçta demediğini bırakmamıştır.
DTP yönetimi de içinde bu toplumda yaşayıp da Kürt sorununa/hareketine ilgi duyan hemen herkes bütün bunları iyi kötü bilmektedir.
4- Sorun, bizim görüş ve eleştirilerimizin küfür ve hakaret içermesinden değil, fakat siyasal yaşamımızın önemli bir aktörü olarak bizzat Abdullah Öcalan’ın ilkelere dayalı eleştirisinin DTP yönetimi de içinde Kürt hareketi tarafından kutsal değerlere hakaret olarak algılanmasından çıkmaktadır. Ama bu bizim sorunumuz değildir. Biz komünistiz, materyalist dünya görüşüne dayanıyoruz. Kişi kültü bizim ilkelerimize ve ideolojik inançlarımıza temelden aykırıdır. Biz bu türden bir kutsallığı/dokunulmazlığı hiçbir biçimde kabul etmiyoruz, hiçbir koşulda tanımıyoruz. Kimse de bize bunları dayatmaya, hele hele zorla, zorbalıkla benimsetmeye kalkamaz. Kalkarsa sonuçta bunun altından kalkamaz. Herkes dilediği gibi düşünme, istediği kişiyi yüceltme, bundan bir kişi kültü çıkarma hakkına sahiptir. Ama bunu başkalarına zorla dayatma ve kabul ettirme hakkına hiçbir biçimde sahip değildir.
Abdullah Öcalan PKK eksenli Kürt hareketinin tartışmasız lideridir ve siyasal sahnedeki yeri ve rolü yeterince açıktır. Salt Kürt sorunu üzerine değil fakat hemen her konuda konuşmakta, yazmakta, hemen herkese dilediğince eleştiriler yöneltmekte, bunda da hiçbir sınır tanımamaktadır. Böyle olunca onun gibi bir siyasal şahsiyetin siyasal sahnede yer alan öteki parti, grup ve kişiler tarafından tartışılıp eleştirilmesini de tümüyle olağan bir politik yaşam gerçeği saymak gerekir.
Ayrıca Abdullah Öcalan’ın kendini bu türden karşı eleştirilere karşı savunabilecek gücü ve birikimi fazlasıyla vardır. Birilerinin ona özel yasakçı koruma oluşturmalarına ihtiyaç yoktur. İllahi de bu ihtiyaç duyuluyorsa, yapılması gereken genç insanların eline sopalar, demir çubuklar tutuşturmak değil fakat Kürt hareketinde yeterli sayıda bulunan düşünce adamlarının eline kalemlerini almalarını sağlamaktır. Bunun dışındaki hiçbir yol ve yöntem meşru değildir ve buna eğilim duyacak olanların saygınlığını tartışmalı hale getirmekten başka bir sonuç yaratmaz. Bununla da kalmaz, her türden karanlık provokasyona bulunmaz bir ortam sağlar.
Öte yandan, Kürt sorunu yalnızca Kürt hareketinin değil, yalnızca inkarcı burjuva sınıf düzeninin de değil, ama aynı zamanda ve bizim inancımıza göre temelde toplumsal devrimimizin de önemli bir siyasal öğesidir. Bu soruna kurulu düzenin sınırları içerisinde bir çözüm aramaya yönelmek Kürt hareketinin en doğal hakkıdır ve İmralı sonrası dönemde Abdullah Öcalan’ın yapmakta olduğu da budur. Fakat aynı şekilde, bu sorunu toplumsal devrim perspektifi içinde ele almak, bu sorunun devrimci çözümüne yönelmek ve bunun Kürt ve Türk emekçilerinin gerçek sınıf çıkarları ve sosyal kurtuluşları ile bağını göstermek de komünistlerin en doğal hakkıdır. Tartışma, eleştiri ve giderek ideolojik çatışma da buradan çıkmaktadır ve bu son derece anlaşılır bir olgudur.
Kürt hareketi tüm bunları, bu çerçevede Abdullah Öcalan gibi önemli bir politik şahsiyetin görüşlerinin tartışılmasını, eleştirilmesini ve gerektiğinde mahkum edilmesini tümüyle doğal karşılamak zorundadır. Bunlar, en sıradan burjuva demokratik haklar kapsamında yer alan düşünce ve ifade özgürlüğünün, siyasal akımların bağımsızlığına ve bundan kaynaklanan haklarına saygı duymanın en basit gerekleridir.
Demokrasi, özgürlük, hoşgörü, demokratik uygarlık, demokratik cumhuriyet, barış, demokratik haklara karşılıklı saygı vb. üzerine bunca sözü ve iddiası olan bir harekete bunları hatırlatmak zorunda kalmak bile, başlıbaşına DTP yönetiminin içine düştüğü durumun vahametini göstermeye yeterlidir.
5- DTP İstanbul İl Yönetimi kendileriyle 5 Eylül günü görüşen devrimcilere, günlük Kızıl Bayrak sitesinde yer alan bazı yazılar “bugün akşam üstüne kadar çıkarılmazsa” saldırıların genişleyerek süreceğini bir ültimatom havasında bildirmiştir. Akıllara durgunluk veren bu istem, bugünün Türkiye’sinde ve üstelik sol değerler adına, zorbalığa dayalı sansürü meşrulaştırmaya yeltenen bir zihniyeti tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır. Bu, ilkelliği ölçüsünde tehlikeli, her türlü karanlık provokatif girişime de zemin hazırlayan akılalmaz bir istemdir. Ve elbetteki, sözkonusu yazılar günlük sitemizde özellikle tutularak, bu kaba tehditkâr tutum cepheden reddedilmiştir. Biz komünistler böyle zorbaca kaba tehditler karşısında boyun eğmek bir yana bir nebze olsun esnemeyi bile kesin olarak reddederiz; yoldaşımız Habip Gül’ün o unutulmaz sözleriyle, böylesi durumlarda biz, “esnemektense kırılmayı tercih ederiz”! Dost düşman dileyen herkes bu konudaki tutumumuzu yeni bir sınamadan geçirebilir.
Devrimci düşünce, basın ve ifade özgürlüğü, bu ülkede, Kürt devrimcileri ve yurtseverleri de içinde tüm devrimcilerin büyük direnciyle ve ağır bedeller ödenerek elde edilmiştir. Bugün tüm ilerici-devrimci basın yayın organları, kurulu düzenin hiçbir sansür girişimine bir nebze olsun papuç bırakmayarak, buna yönelik tüm girişimleri kararlılıkla boşa çıkararak, tam bir fiili özgürlük içinde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ama kendini “özgürlük hareketi” sıfatı içinde tanımlayan bir hareketin bazı temsilcileri, devrimci bir yayın organında kimin yazıp kimin yazmayacağını, nelerin yayınlanıp nelerin yayınlanmayacağını belirleme hakkını kendilerinde görmeye yeltenebilmektedirler. Bu tutum tam bir kara mizah örneğidir. Koşulları oluştuğunda bu aynı tutumun bir adım ötesinin sansür kurulu, zaptiye ve nihayet zindan olduğunu söylemek bile gereksizdir.
Bu aynı zamanda bu ülkede siyasal özgürlük uğruna ağır bedeller ödeyen kuşakların anısına gerçek bir saygısızlıktır. Devrimciler ve Kürt yurtseverleri burjuva gericiliğinin sansürcü zihniyetini, onu birileri bugün ya da yarın devrimcilere sopa zoruyla dayatsın diye yıkmadılar herhalde. Gücüm var yaparım/yaptırırım pervasızlığı içinde kendinden geçenler belli ki Türkiye’nin devrimci birikimini ve geleneklerini fazlasıyla hafife almaktadırlar. Kaba kuvvet her şeye yetebilseydi, gerici burjuva düzeninin muazzam gücü Türkiye’nin devrimci damarını çoktan kurutmuş olurdu. Biz komünistler, ulusal özgürlük sınırlarında da olsa özgürlük uğruna halen de mücadele eden bir hareketin mensuplarına kaba kuvvete dayalı zorbalığı hiçbir biçimde yakıştıramıyoruz. DTP İstanbul İl yöneticileri bunun üzerine sükunetle ve sorumlulukla düşünmek, ucu her türden karanlık provokasyona varabilecek bu türden sorumsuzluklara bir an önce son vermek zorundadırlar.
Düşünce, ifade ve eleştiri özgürlüğünü hiçe sayan bu dayatmacı zihniyet çok tehlikelidir ve meşruluk bir yana, bir nebze olsun fiili uygulama alanı bulursa eğer, bu, bir bütün olarak sol hareketin moral ve siyasal iflası ve yıkımı anlamına gelir. Bu nedenle istisnasız olarak tüm sol parti, grup, çevre ve kişileri, zorbalığa dayalı bu sansürcü girişimin karşısına açık ve net bir tavırla dikilmek sorumluluğu beklemektedir. Gelinen yerde hiçkimsenin bundan kaçınma olanağı yoktur.
6- Bugün Kürt hareketi amerikancı düzenin “demokratik açılım” adı altında gündeme getirdiği gerçek bir kuşatma altındadır ve çok yönlü tuzaklarla yüzyüzedir. Düzenin tüm temsilcileri asıl amacın ne edip edip PKK eksenli Kürt hareketinin tasfiyesi olduğunu tüm açıklığı ile ortaya koymaktadırlar. Bu koşullarda Kürt hareketinin her zamankinden çok uyanıklığa, sorumluluğa ve gerçek dostlarıyla iyi ilişkilere ihtiyacı var. Kendisine çok yönlü tasfiye tuzaklarının kurulduğu bir aşamada devrimci dostlarıyla ilişkilerini sorumsuzca bozmak ve salt farklı ideolojik yaklaşımlarından dolayı onlara şiddet uygulamayı gündeme getirmek, Kürt hareketi payına aklın ve mantığın tüm sınırlarını aşmak anlamına gelir. Ama halen anlamakta güçlük çektiğimiz nedenlerle bu yapılabilmektedir. Muhakkak ki bunun bir nedeni, bunun gerisinde saklı bir önemli saik vardır, fakat hiç değilse şu aşamada bizim bunu anlama olanağımız henüz yoktur.
Evet, açıkça ve en vurgulu biçimde ifade ediyoruz: Biz bu saldırıların ve provokasyonların zamanlamasında ve gündeme getiriliş tarzında hiçbir mantık göremiyoruz. Kürt hareketinin merkezi düzeydeki temsilcileri sorumluluklarının gereklerini yerine getirmeli ve acı derslerle dolu geçmiş deneyimleri de gözeterek, bu saldırıların gündeme getiriliş zamanlamasını, amacını ve tarzını soğukkanlıkla ve çok yönlü olarak incelemeli ve değerlendirmelidirler.
Şu ana kadarki bilgilerimiz kapsamında bu saldırı ve provokasyon girişimlerinin sorumluluğunu DTP İstanbul İl Yönetimi’nin üstlendiğini gördüğümüz için, buraya kadar sözümüzü daha çok onlar üzerinden söyledik. Fakat şu andan itibaren gerçek muhatabımız DTP Genel Merkezi ve Parlamento Grubu’dur. Kamuoyu önünde onları göreve çağırıyoruz. Saldırılar derhal durdurulmalı, olay çok yönlü olarak soruşturulmalı ve bu soruşturmanın sonuçları ilerici-devrimci kamuoyuna açıklanmalıdır.
DTP Genel Merkezi ve Parlamento Grubu bu konuda kendilerini bekleyen sorumluluktan kaçınamaz. Şu andan itibaren sınıf devrimcilerine yönelecek her yeni saldırının muhatabı dolaysız olarak onlardır. Bundan böyle tek bir yoldaşımızın bile burnunun kanamasından dolayısız olarak onlar sorumludurlar.
7- Olup bitenlerin buraya kadar özetlemiş bulunduğumuz özü ve esası, ortada DTP ile Kızıl Bayrak arasında özel bir sorun değil, fakat solun tüm kesimlerini kesen temel önemde bir ilke sorunu bulunduğunu, tüm açıklığı ile ortaya koymuş olmalıdır. Sorunun özü, solda zorla ve zorbalıkla birilerinin kendi iradelerini ötekilerine dayatıp dayatamayacaklarıdır. Olup bitenlerin tablosuna bakıp bu temel önemde ilke sorununu görmezlikten gelmek olanağı hiçbir biçimde yoktur. Solun tüm kesimleri bu açıdan gerçek bir sınavdan, bir ilke sınavından, temel önemde politik ve moral bir sınavdan geçmektedirler.
Halen solun son derece sınırlı bir kesimi üzerinden yansıyan iki tavır izlemekteyiz. Bunlardan ilki, yaşananların gerisindeki ilkesel sorunu bütün açıklığı ile görmekte, ifade etmekte ve tavrını buradan belirleyerek, koşulsuz olarak sol içi ilişkilerde kendini dayatmaya dayalı zorbalığı red ve mahkum etmektedir. İkincisi ise sorunun ilkesel özünü görmezlikten gelerek, olayların büyümemesi adına (bunu “olgunluk göstermek” cilasına da boyayarak!) komünistlere zorbalığa boyun eğmeyi öğütlemektedir.
Bu tavırlardan ilkini Türkiye’nin devrimci birikimi ve gelenekleri adına onur verici, ikincisini ise utanç verici buluyoruz. Kendini dayatan bir zorbalık karşısında devrimcilere boyun eğmeyi öğütlemek, zorbalığın yanında yer almakla, ona bir tür papazlık yapmakla ve böylece Türkiye devrimci hareketinin en iyi geleneklerinden kopmakla aynı anlama gelmektedir. Bu, devrimci olmak iddiasındaki her hareket için manevi ölüm ve politik iflas demektir.
Bu taban tabana zıt iki tavrı alan sınırlı bir kesimin dışında kalan solun geniş kesimleri halen de açık ve net bir tutum almaktan geri durabilmektedirler. Fakat burada bir orta yol bulunduğunu, sol içi zorbalığı bir yöntem olarak gündeme getirenlere karşı daha fazla suskun kalınabileceğini sanmıyoruz. Olup bitenlerin şu veya bu parti ya da grupla sınırlı özel ve tekil bir yanı yoktur. Ortada gerçek bir ilke sorunu vardır ve bu, solun tüm kesimleri için gerçek bir kimlik, kişilik ve karakter sınavıdır.
Bunu önemle yineliyor, tüm gücümüzle vurguluyor ve solun tüm kesimlerini Türkiye devrimci hareketinin en iyi gelenekleri ile birlikte onurunu savunmaya, korumaya, bu çerçevede sol içi zorbalığa cepheden tavır almaya çağırıyoruz.
Kızıl Bayrak

10 Eylül 2009
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-14-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-13-2009, 05:04 PM   #7
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

Kürt hareketini saldırganlaştıran nedir? – H. Eylül


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
“Kürt açılımı”ndan “demokratik açılım”a oradan da “milli birlik projesi”ne çark eden sermaye devleti, esasında hedefinin önemli bir bölümüne ulaşmıştır. Hem de düzen güçlerinin aralarındaki sürtüşmenin giderek elektriklenmesine rağmen... Şimdi daha çok ne yapılacağının değil, ne yapılmayacağının tartışılır hale gelindiği bu “açılım”, bir yumak olarak ilgili tarafları oyalamaya devam ediyor.
“Meselenin çözümü”nde kararlı olduklarını dile getiren iktidar güçlerini bu adıma seferber eden, elbetteki Kürt halkının bugüne kadar vermiş olduğu haklı mücadele, ödemiş olduğu bedellerdir. İşte şimdi başta Kürt hareketine olmak üzere, tüm siyasal öznelere tartıştırılmak ve dayatılmak istenen “çözüm platformu”, 29. isyanın, 30.suna kıvılcım olmadan, geride bir zafer havası bırakmadan söndürülmesidir. Elde edilecek “kazanımlar” Kürt halkı için bir basamak mı olacak, yoksa onları sermaye devletinin mevcut üniter yapısına bağlayacak bir kalın zincir mi? “Açılım” yumağının açılamamasının gerisinde biraz da bu tereddüt vardır.
Süreç Kürt halkının “statükocu” düşmanlarının konumunu bir kez daha belirginleştirirken (CHP, MHP, ordu gibi), Kürt halkının karşısına “yeni dostlar” da çıkarmaktadır. Bu “yeni dostlar”dan AKP, “iyi Kürtler”e el uzatan “iyi Türkler”i temsil etmektedir. Diğer taraftan, önünü göremeyen ve hepsi birden “DTP’li” olan “soldan” dostların sesleri de yükselmektedir. Bunlardan bazıları için Kürt hareketinin yakın bir zaman önce “milliyetçi bir çizgide” olduğunu biliyoruz. Şimdi “blok” olarak yan yana düşmeleri, daha da gerilerden bir buluşmayı göstermektedir.
Oysa daha ‘90’ların hemen başında çözüm rotasını emperyalist metropollere çevirmesinin ardından Kürt hareketi bir “yol ayrımı”na girmişti. Her koşulda sözünü söyleyen komünistler için, bu “yol ayrımı” tehlikesine işaret etmek tarihsel bir zorunluluktu. Çünkü sınıflar mücadelesinde gerçek dostluk ancak böyle örülebilirdi. Bahsi geçen dostluk, Türkiye işçi sınıfı ile kardeş Kürt halkının arasındaki ortak kader birliğiydi.
Ucu bir uçuruma çıkan yolda, henüz uçurum gözlerden uzakken yan yana görünmek mi, yoksa işçi sınıfının en önemli müttefikinin (ve Kürt halkının kendi kaderini özgürce tayin edebilme olanağının) uçurumdan yuvarlanışına izin vermemek için devrimci eleştiriyi bir yöntem olarak kullanmak mı? Kürt hareketinin düzen içi çözüm çizgisine yedeklenmek ve peşinden sürüklenmek mi, yoksa her koşulda doğruların takipçisi olmak mı?
Ne hedefsiz kurşun seslerinin, ne de içi boş “barış” nutuklarının büyüsüne kapılmak! Ne düzenin gerici korosuna, ne de liberallerin korosuna eşlik etmek! Birleştirici olmak misyonunu taşıyanlar, netleşmiş gibi görünen saflar arasında kendi bağımsız duruşunu koruyabilmeli, bu çerçevede tutum alabilmelidirler. Hiçbir “konjoktürel durum”un bu tutumu esnetmesine müsaade etmemelidirler. Komünistlerin bugün yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Bu nedenledir ki, Kürt hareketi şu doğru soruyu kendisine yüksek sesle sorabilmelidirler: “Kürt halkının gerçek dostları kimlerdir?”
Bu soruyu sorarken, Marks’ın şu veciz sözünü de hatırlamalıdırlar:“Eleştiri, zinciri süsleyen hayali çiçekleri, insanlık bu gerçek dışı süsleri soyulmuş, perişan eden zincirleri taşısın diye değil, tersine zinciri fırlatıp atsın ve canlı çiçeğe ulaşsın diye kopartmıştır.”
Komünistlerin yaptığı, Kürt halkının “değerlerine” ve “değer” kabul ettiklerine saldırmak, dünyanın en mazlum halklarından birini incitmek değildir. Bileklerine bağlı zincirlerden kurtulması için, zincirleri süsleyen hayali çiçekleri kopartmaya çalışmaktır. Bugün için Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerine, Kürt halkının kaderini tayin edebilmesinin onun en doğal ve meşru hakkı olduğunu anlatmak ne kadar zorsa, Kürt halkına da kendi gerçeklerini anlatmak bir o kadar zor olabilir. Ancak her ikisi de, devrimci ve komünistler için aynı ölçüde bir görev ve zorunluluktur. Çünkü bu “gerçekler inatçı” olduğu içindir ki, ertelenemez ve üzerinden atlanamaz. Dolayısıyla, Kürt halkının gerçek manada kurtuluşunun bir toplumsal devrimden geçtiğini, kaderini özgürce tayin edebilmesinin ancak işçi sınıfının iktidar olduğu sosyalist bir düzenle mümkün olacağını, “özgürlük, eşitlik ve gönüllü birlik!” için başka hiçbir yol ve yöntemin çözüm olmayacağını, döne döne anlatmak gerekmektedir. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri için de, kardeş Kürt halkı için de kurtuluşun yegâne yolu devrimden ve sosyalizmden geçmektedir. Çözümün anahtarı halkların devrimci mücadele birlikteliğindedir. Düzen içi çözüm yollarını işaret eden anlayışların karşısında gösterilen inat, gücünü, bilimsel sosyalizmin tarih ve yaşam içinde ispatlanmış bu temel doğrularından almaktadır.
Bu “açılım” sürecinin Kürt hareketinde politik bir yenilenme yaratmadığı ortadadır. Beklenen “yol haritası”yla kurulu düzenin reddi değil, düzen içerisinde bir çözüm hedeflenmektedir. Ufukta öze ilişkin değişen fazla bir şey olmadığı açıktır. Mevcut durumun sınırlarını zorlamak, adına “onurlu barış” denilen çözüme kavuşmak için, “açılım” süreci tarihi bir fırsat olarak görülmektedir. Bu fırsatı değerlendirme imkânını zorlaştıracak her söz ve davranışın tepkiyle karşılanmasında, özelinde de komünistlere yönelik tahammülsüzlüğün ve saldırganlığın gerisinde, işte bu vardır.
Kızıl Bayrak gazetesinin matbaada basılmaması, festivallerde, mitinglerde gerçekleşen saldırılar, tehditvari uyarılar, sol güçlerce hayata geçirilen etkinliklerin boşa düşürülmesine neden olmak… Hamuru direnişle yoğrulmuş, mayasını devrimci bir gelenekten almış, davası uğruna büyük bedeller ödemiş olan bir hareket, bilmesi gereken en temel şeyi unutmuş olabilir mi? Hangi zora dayalı yol ve yöntem, hangi baskı mekanizması, hangi yok etme çabası devrimci mücadeleyi engelleyebilmiş, devrimci iradeyi susturabilmiştir?
Bugün Kürt halkının onurlu bir biçimde ayağa kalkmasını sağlayan nasıl ki düzenin açtığı kulvar değilse, devrimcilere ve komünistlere de inandıkları yolda söz söyleme cesaretini veren de burjuvazinin sunduğu imkanlar değildir. Her kim ki devrimcilerden icazet beklerse, gözleri onurlu bir tarihi göremeyecek kadar körelmiş demektir. Devrim tarihinin mürekkebi kandır. Kanla yazılan bu tarihte her milliyete mensup devrimcilerin ortak geçmişi bulunmaktadır.
Kürt hareketi gösterdiği bu saldırganlıkla başka bir geçmişi, lanetli bir geçmişi hatırlatmaktadır: Sol içi zorbalık ve şiddet! Bununla neyi amaçlamaktadırlar? Her siyasal eğilim elbette kendi yönünü seçmekte özgürdür. Devrimci ve komünistler de gerçekleri dile getirmekte özgürdürler. Bu zorunluluğu ve sorumluluğu yerine getirirken, bunun bedelini ödemekle tehdit etmek, buna fiilen yeltenmek, tümüyle gayrımeşru provokatif bir tutum olabilir ancak.
Saldırılara gerekçe olarak gösterilen Kızıl Bayrak gazetesinde çıkan ulusal harekete dair eleştirel yazılar ise, peki Öcalan tarafından kaleme alınmış olan Maksizmi-Leninizmi ve sosyalizmi karalamaya dayalı yazılar nasıl açıklanabilir? Bilimsel sosyalizmi emekçi yığınlar nezdinde gözden düşürmek, bir alternatif olmaktan çıkarmak ne anlama gelebilir, hangi amaca hizmet edebilir acaba? Yine Türkiye devrimci hareketine “Türk solu” küçümsemesiyle yaklaşan, kimi zaman tutumunu fiili saldırılara vardıran, izlediği siyasal hatla devrimci güçlere saldırıda düzenin elini güçlendiren de aynı Kürt hareketi değil midir? Görülmektedir ki, herkes sözünü “özgürce” söyleyebilmekte ve gereklerini hayata geçirebilmektedir. Bu konularda kimseye hesap vermeyenlerin “hesap soran” tutumları meşru görülemez.
DTP’nin hâlihazırda yapılan bu saldırıları merkezi düzeyde sahiplendiği görülmektedir. Sol güçler de bu vesileyle bir kimlik sınavından geçmektedir. Bazıları bu sınavı da verememiş bulunuyor. Tarafsız kalmak, orta yol bulmak, günü badiresiz atlatarak meseleyi çözmüş görünmek, net tutum alamamak… Bunların hiçbiri doğru yol ve tutum değildir.
Saldırılar karşısında ortak ve net bir tutum almak, saldırıyı gerçekleştiren merkezi derhal saldırılarını durdurması için tok bir biçimde uyarmak, ilk yapılması gerekenlerdir.
Sınıf devrimcileri ise, kendilerine yönelen saldırıları göğüslerken, halkların kardeşliğini ve Kürt halkının haklı ulusal istemlerini öne çıkarmaya devam edeceklerdir.
(Sosyalizm için Kızıl Bayrak, Sayı: 2009/35, 11 Eylül 2009)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-14-2009), Toprak (09-13-2009)
Alt 09-20-2009, 05:04 PM   #8
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

İkiz kardeş: Zorbalık ve ikiyüzlülük! - M. Can Yüce



“Benim felsefem egemenlik anlayışına karşıdır. Egemenlik zulümdür, iktidar vahşettir. Ben, egemenlikten nefret ediyorum. Bu anlayış, etnik milliyetçiliği körüklemek demektir. Ben, iktidara karşıyım. Benim anlayışım demokratik toplumun inşa edilmesi, demokratik mekanizmanın toplumda kurulmasıdır. Bunlar, egemenlik, ulus-devlet anlayışı İngilizlerin planıdır. Dünyaya bunu onlar pazarlıyor. Adeta bunu bir pislik gibi toplumun üzerine saçıyorlar. Onlar bu işlerin nasıl yapılacağını çok iyi biliyorlar, bu konuda yeterince uzmandırlar.” (Gündem Online, 9 Eylül tarihli Görüşme Notu...)
“Bir süredir DTP odaklı olarak Kızıl Bayrak’a ve gazetemiz çizgisindeki sınıf devrimcilerine yöneltilen saldırı ve provokasyonlar hakkında aşağıdaki hususları ilerici-devrimci kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:
1- Gelinen yerde bu saldırıların ve provokasyonların münferit değil fakat DTP merkezli olduğu, buradan savunulduğu ve yönlendirildiği kesinlik kazanmış bulunmaktadır. Soruna çözüm arayan devrimci güçler tarafından DTP İstanbul İl Yönetimi ile yapılan görüşmeler bu konudaki belirsizliği ortadan kaldırmıştır. DTP İstanbul İl Yönetimi olup bitenlerin sorumluluğunu üstlenmekle kalmamış, bunu son derece kaba yeni saldırı tehditleriyle birleştirmiştir.
DTP İstanbul İl Yönetimi aldıkları tutumun merkezi düzeyde olduğunu da ifade etmiş bulunmaktadır. Bunun böyle olup olmadığını şu an kesin olarak söyleyebilecek durumda değiliz. Ama ciddi bir siyasal parti olarak DTP’yi bir an önce kamuoyu önünde gerekli açıklamaları yapmak, saldırılara ilişkin tutumunu ortaya koymak, kapalı kapılar ardında savurduğu tehditleri kamuoyu önünde de tüm açıklığı ile sıralamak ve savunmak sorumluluğu beklemektedir.
2- Saldırılar gazetemizde yıllardır misafir yazar olarak yazan M. Can Yüce’nin yazıları üzerinden gündeme getirilmiş olsa da bunun bizim için herhangi bir inandırıcılığı yoktur. Asıl sorun bizzat gazetemizle, onun ilkelere dayalı bağımsız devrimci çizgisiyledir. Sol hareket ile ilişkilerini ilkesiz uyum ve koşulsuz tabiyet üzerine kurmaya fazlasıyla eğilimli (ve biraz da buna alıştırılmış bulunan) PKK eksenli Kürt hareketi bu bağımsızlığı hiçbir zaman kabullenemedi ve değişik vesilelerle soruna dönüştürmeye çalıştı. Şu günlerde bunun yeni bir örneği ile yüz yüzeyiz. Son saldırılar da bunun bir ifadesidir.” ([Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...])
Birinci paragraftaki sözler kime ait, sözü ve özü bir olan, sözü ile davranışı arasında tutarlı bir içtenlik olan bir demokrata mı? Yoksa kendisini dokunulmaz bir tabu, hatta tanrı haline getiren ve getirten, en sıradan bir eleştiri ve farklı sese tahammül etmeyen, yıllardır kurduğu iktidar sistemi ile tam bir despotik kültür yaratan, bunu da sayısız pratikle kanıtlayan gerçek bir despota mı?
Diğer alıntı ise kısa bir önce saldırıya uğrayan Kızıl Bayrak gazetesinin bu konudaki açıklaması… Bu iki açıklamayı birlikte okuyup değerlendirdiğinizde karşı karşıya olduğumuz zorbalık ve aynı zamanda demagojik manipülasyonun hangi pervasızlık boyutlarında olduğunu anlamakta zorlanmazsınız? Öyle de olsa konuyu biraz açmakta yarar var.
Daha öncesi bir yana 1986 PKK 3. Kongresi’nden sonra içte en sıradan bir farklılığa izin vermeyen, bunu bastırma ve imha yöntemleriyle susturan, daha da önemlisi tam anlamıyla psikolojik terör ve karalama kampanyalarıyla farklı ses ve politik faaliyetleri bastıran, toplum içinde gelişme olanaklarını ortadan kaldıran Öcalan’ın ağzından bu sözler döküldüğünden sadece birkaç gün önce onun müritleri, bendeleri Kızıl Bayrak gazetesine saldırmış, bununla yetinmemiş ve verdikleri ültimatomla “ya sitenizde yayınladığınız yazıları kaldırırsınız, ya da her türlü saldırganlığın hedefi olmaktan kurtulamazsınız” türünden pervasızlıklar içine girmişleridir…
Hani felsefeniz egemenlik anlayışına karşıydı, bu anlayışa göre “egemenlik zulüm, iktidar vahşetti…”. Öyle mi? Peki, bu yaptığınızın anlamı nedir? Hangi iktidar ve egemenlik sistemlerinde düşünce, ifade ve eleştiri özgürlüğü yasak ve susturma araçlarına hedef oluyor?
Siz sizin gibi olmayanları, sizi onaylamayanları, dahası sizi eleştirenleri mahkûm etme, toplum içinde teşhir etme, itibarlarıyla oynama ve gözden düşürme kampanyalarını gerçekleştirme hakkını ve sınırsız özgürlüğünü kendinizde görüyorsunuz! Ama bu zorbalıklarınıza hedef olanlar tek bir söz söylemeyecekler, tek bir protestoda bulunmayacaklar! Bulunduklarında ise her türlü hakaret ve yok etme yöntemiyle susturulmaya çalışacaklar… Bu pratiğin sizin literatürünüzdeki karşılığı ise “demokrasi” oluyor… Peki, bu nasıl bir demokrasidir ki, farklı olanların en sıradan söz söyleme hakkı dahi yok!
Buna, açık ki, despotik zorbalıktan başka bir şey denilmez…
Demokrasi ve özgürlük adına söylenen sözler mi, onlar da zorbalığın ikiz kardeşi, kitleleri aldatma ve uyutma laflarıdır… Bundan öte bir anlamı var mı?
“Kutsal değerleri hakarete uğruyormuş”! Bir an için varsayalım ki, yapılan eleştirileri “hakaret” olarak algıladınız? Tamam. Ama bu “hakaretlerin” çapı ve kitlelere ulaşma düzeyi ile her gün milyonların kulaklarına ve gözlerine çarpıtılan gerçek küfürler ve hakaretler karşısında tek bir eyleminiz var mı? Örneğin “terörist başı”, “bebek katili” laflarını söyleyenlere karşı aynı refleksleri mi gösteriyorsunuz? Yoksa her aşağılanma karşısında daha fazla eğilerek “barış” elini uzatarak mı kutsal değerlerinizi koruyorsunuz? Mecliste devrimcilerin, yurtseverlerin kanlarında eli olan MHP şeflerinin ellerini tutan, bunu bir “olgunluk” olarak sunan kimlerdi? Bugün faşist güruhun ağzından sizin hakkınızda bal mı dökülüyor? Gerçek hakaretleri yapanlara, hatta her gün aşağılayanlara “barış elini” uzatanlar, değerleri koruma adına devrimcilere saldıranlar, hem davranışları, hem de sundukları gerekçeler bakımından tam anlamıyla bir ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik içindedirler…
Gerçekte onların derdi, hakarete uğramak ve buna tepki göstermek değildir! İç içe geçen bir genel ve güncel iki temel nedeni var:
Bir: Tek kişiye dayalı despotik iktidar sisteminin varlığını sürdürmenin başlıca yolu, her türlü farklı düşünce ve politik eğilimi bastırmak ve mahkûm etmektir. Susturma ve tabi kılma, biat ettirme, bir siyaset tarzı, bir siyaset kültürü haline getirilmiştir! Bu bir iktidar tekeli yaratmış ve bunun sonsuza kadar sürmesini istemektedirler… Sorun gerçekte hakaret ve ona tepki olsaydı, şimdiye dek sayısız kez kendilerini aşağılayan iktidara ve egemen güçlere karşı başlarını dik tutarlardı…
İki: Her fırsatta kendilerini aşağılayan devletin başlattığı “demokratik açılım” sürecini “tarihi önemde” değerlendirdikleri için bu konuda sürece çomak sokabilecek her söz ve davranışı en büyük suç olarak görüp ve göstererek bastırmayı bir görev bilmektedirler… Güncel pervasızlıklarının güncel en önemli nedeni budur! Hiç kuşkusuz ortada bir rastlantı, bir yerel tutum yok… Kendi iktidar sistemlerini ve bunun güncel reflekslerini konuşturuyorlar!
Bu noktada demokrat ve devrimci olmanın ve kalmanın en temel ve güncel ölçüsü ile karşı karşıyayız: Bu zorbalık ve onun ikiz kardeşi ikiyüzlülüğe net ve “ama”sız bir tavır mı alınacak; yoksa bu durumu kendisine dert etmeyerek “ortayol” bir tutumla, kayıtsız bir yaklaşımla mı yetinilecek, ya da “biat edenlere biat” etmeye devam mı edilecek? Temel soru budur. Bu sorunun yanıtı ise gerçek anlamda bir sınavdır! Gerçek devrimcilik ile sahte devrimciliğin temel yol ayrımı, gerçek mihenk taşlarından biri budur!
Hiç kuşkusuz bu tutum gerçekte Kürt halkının gerçek dostlarının kim olduğunu da bir kez daha netleştirecektir. Gerçek devrimcileri ve kendisine demokratım diyenleri zorbalık ve ikiyüzlülük karşısında net ve etkili tavır almaya çağırmak, sadece devrimci bir görevi hatırlatmaktır!
15 Eylül 2009
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Toprak (09-21-2009)
Alt 09-25-2009, 04:47 PM   #9
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

Hiçbir tehdit ve saldırı sınıf devrimcilerinin düşünce, ifade ve eleştiri özgürlüğünü kısıtlayamaz!..



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Komünistlere yönelik zorbaca saldırılar sürüyor!


Bir süredir DTP eksenli olarak komünistlere yönelen tehdit ve zorbalık girişimleri yeni boyutlar kazanarak sürmektedir. 28 Ağustos 2009 tarihinde başlayan Geleneksel 1 Mayıs Mahallesi Festivali’nde açılan Kızıl Bayrak standı, DTP’li bir grubun saldırısına uğradı. Stand dağıtılmakla kalmadı, saldırıya karşı koyan sınıf devrimcileri de uğradıkları saldırı sonucu yaralandılar. Saldırı nedeniyle festivali programı iptal edildi.
30 Ağustos günü Kızıl Bayrak tarafından yapılan “Sesimizi engellemeye gücünüz yetmez!” başlıklı açıklamada şunlar söylendi:
“Gazetemiz Kızıl Bayrak ve devrimci siyasal faaliyetimize yönelik devletin baskı, gözaltı, yasaklama ve sansür biçiminde süren engelleme çabası biliniyor. Bu saldırılar yeni değil. Tarih sahnesine çıktığımızdan bu yana neredeyse kesintisiz sürmüştür bu saldırganlık. Kuşkusuz devletin bu saldırganlığının bir siyasal sınıf mantığı var. Bunun için her saldırıyı büyük bir soğukkanlılıkla ve devrimci direnişçi bir duruşla karşılıyoruz.
Fakat bugünlerde yeni bir saldırganlık biçimiyle karşılaştık. Geçtiğimiz günlerde gazetemizi basan Kürt hareketine yakınlığıyla bilinen Gün Matbaası, ‚‘basmama’ tehditiyle gazetemize sansür uygulamaya kalktı. Gerekçe, gazetemizde M.Can Yüce’nin yazılarına yer vermemizdi. Gazetemizle ilişkisi tümüyle ticari boyutlarda olan bu matbaanın bugüne kadar her türlü saldırıya karşı ilkelerden ödün vermeden yayıncılık yapan Kızıl Bayrak’a böyle bir dayatmada bulunmasını hakaret saydık. Bunun için bu mabaayla ilişkimizi kestik ve durumu da kamuoyuna ‚Zorunlu bir açıklama’ başlığıyla duyurduk.
Açıklamamızda bu girişimi, ‘Devrimci basına yönelik saldırıların arttığı ve dayanışmanın yükseltilmesinin büyük bir önem taşıdığı bir süreçte Kızıl Bayrak gazetesinin yayın faaliyetini aksatmaya ve sansüre tabi tutmaya yönelik bir girişim’ olarak değerlendirmiş ve bu saldırının ‘özgür basın geleneği’ni savunmak için devlete karşı yıllarca direnmiş, her türlü saldırıya, baskıya, katliama karşı mücadele etmiş bir hareketten gelmesini düşündürücü bulduğumuzu belirtmiştik.
Fakat, muhataplarımız bu açıklamamız üzerine oturup düşünmek ve gerekli sonuçları çıkarmak yerine saldırılarının dozunu yükseltmeyi seçmişlerdir. 30 Ağustos günü, 1 Mayıs Mahallesi’nde yapılan festivalde, M.Can Yüce'nin yazısının yer almasını gerekçe göstererek gazetemizin satışını engellemeye kalkmışlar, engelleyemedikleri için de standımıza saldırmışlardır. Çalışanlarımızın darp edilip, standın dağıtıldığı bu saldırı, komünist faaliyete ve devrimci eleştiriye karşı tahammülsüzlüğün ürünü alçakça bir saldırıdır. Özünde devletin faşist baskı ve teröründen bir farkı yoktur.
Fakat bilinmelidir ki, bugüne kadar devletin türlü baskı ve işkencesine karşı diz çökmediğimiz gibi bu türden saldırılar karşısında da diz çökmeyiz, papuç bırakmayız. Şu da iyi bilinmelidir ki, bu saldırıya yapanların ne Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle, ne de demokratik hak ve özgürlük mücadelesiyle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur, olamaz. Bu tür davranışlar sadece ve sadece döner sahibini vurur.
Tüm devrimci, ilerici güçleri bu saldırıyı kınamaya ve hesap sormaya çağırıyoruz. Yine ilgili Kürt siyasi öznelerini bu saldırıları durdurmaya, gazetemize yönelik bu alçakça saldırıyla ilgili açıklama yapmaya çağırıyoruz.”
1 Mayıs Mahallesi Festivali sonrası süreçte de saldırı tehditleri sürdü. 3-6 Eylül tarihlerinde yapılması planlanan 4. Geleneksel Sarıgazi Halk Festivali’nde Kızıl Bayrak gazetesi standı açıldığı taktirde “benzer bir saldırının önünün alınamayacağı”nın Sarıgazi DTP temsilcileri tarafından ifade edilmesi üzerine, Festival Tertip Komitesi’nde yeralan kurumlar festivali iptal edilip edilmemesi konusunda bir tartışma yürüttüler. Ümraniye BDSP, bu görüşmeler esnasında, festivalin iptal edilmesi tartışmasına ve saldırgan tutuma ilişkin olarak açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“4 yıl önce devrimciler tarafından belediyenin elinden alınmış anlamlı bir festival. Bunun iptal edilmesi bir sorun, orada yeni bir saldırının yaşanacak olması ayrı bir sorun. Fakat biz çekilmiyoruz. Çünkü bizim burada aldığımız tutum tek başına DTP’ye karşı aldığımız bir tutum değildir. Size DTP ya da BDSP tarafında olmanız gerekiyor demiyoruz. Ortada meşru olmayan bir şiddet var. Bizim BDSP olarak meşru gördüğümüz tek şiddet devrimci şiddettir, o da karşı-devrimcilere uygulanır, faşistlere uygulanır. Açık söyleyelim, diğer kurumlar benzer saldırıları başka kurumlara uygularsa burada bizim alacağımız tavır nettir. Bu yüzden bu sadece DTP ya da BDSP arasındaki bir mesele değildir. Burada tek başına festivalin geleceği tartışılıyor. Fakat bizim için asıl olarak DTP’ye eleştiri yönelten her kurumun ajitasyon-propaganda özgürlüğünün geleceğinin de tartışılması gerekiyor. Biz bu festivalde sadece ismimiz geçsin diye burada değiliz. Burası bizim çalışmamızın bir parçasıysa eğer standımız olmadan, politik yayın organımızı emekçilere ulaştırmadan orada olmamızın hiçbir anlamı yoktur. Politik yayın organımız bizim ideolojimizin kılavuzudur.”
Yapılan bu tartışmalar sonucunda Sarıgazi Halk Festivali’nin de iptal edilmesi kararlaştırıldı.
Biz de Ekim Gençliği olarak geçmiş yıllarda, 2006 Mart’ında, aynı yasakçı ve saldırgan tutumla karşılaştık. YÖGEH tarafından, Ekim Gençliği’nde çıkan bir yazı gerekçe gösterilerek, dergimizi satamayacağımız, satmaya devam ettiğimiz durumda bunu engelleyecekleri söylendi. Bu yasakçı tutuma karşı net bir şekilde tavrımızı ortaya koyarak faaliyetimizi örmeye devam ettik. Bunun üzerine İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat ve Avcılar Kampüsleri’nde masalarımıza ve yoldaşlarımıza saldırı gerçekleştirildi. Bu saldırıları kararlı tutumuzla püskürttük.
Biz komünistler, nasıl bugüne kadar tüm tehdit ve saldırılar karşısında çizgimizden taviz vermeden devrim ve sosyalizm mücadelemizi büyütme çabamızı sürdürdüysek, bundan sonra da aynı çizgide yürüyeceğiz.
Ekim Gençliği
Ekim Gençliği 119 / Eylül 2009
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler:
Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 11:32 PM   #10
Kullanıcı Profili
marko
Üye
 
marko - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 7719
Üyelik Tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 75
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 184
73 Mesajina 160 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Eleştiriye tahammül devrimciliğin göstergelerinden biridir

Alıntı:
Sendiren Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
İkiz kardeş: Zorbalık ve ikiyüzlülük! - M. Can Yüce



“Benim felsefem egemenlik anlayışına karşıdır. Egemenlik zulümdür, iktidar vahşettir. Ben, egemenlikten nefret ediyorum. Bu anlayış, etnik milliyetçiliği körüklemek demektir. Ben, iktidara karşıyım. Benim anlayışım demokratik toplumun inşa edilmesi, demokratik mekanizmanın toplumda kurulmasıdır. Bunlar, egemenlik, ulus-devlet anlayışı İngilizlerin planıdır. Dünyaya bunu onlar pazarlıyor. Adeta bunu bir pislik gibi toplumun üzerine saçıyorlar. Onlar bu işlerin nasıl yapılacağını çok iyi biliyorlar, bu konuda yeterince uzmandırlar.” (Gündem Online, 9 Eylül tarihli Görüşme Notu...)
“Bir süredir DTP odaklı olarak Kızıl Bayrak’a ve gazetemiz çizgisindeki sınıf devrimcilerine yöneltilen saldırı ve provokasyonlar hakkında aşağıdaki hususları ilerici-devrimci kamuoyunun bilgisine sunuyoruz:
1- Gelinen yerde bu saldırıların ve provokasyonların münferit değil fakat DTP merkezli olduğu, buradan savunulduğu ve yönlendirildiği kesinlik kazanmış bulunmaktadır. Soruna çözüm arayan devrimci güçler tarafından DTP İstanbul İl Yönetimi ile yapılan görüşmeler bu konudaki belirsizliği ortadan kaldırmıştır. DTP İstanbul İl Yönetimi olup bitenlerin sorumluluğunu üstlenmekle kalmamış, bunu son derece kaba yeni saldırı tehditleriyle birleştirmiştir.
DTP İstanbul İl Yönetimi aldıkları tutumun merkezi düzeyde olduğunu da ifade etmiş bulunmaktadır. Bunun böyle olup olmadığını şu an kesin olarak söyleyebilecek durumda değiliz. Ama ciddi bir siyasal parti olarak DTP’yi bir an önce kamuoyu önünde gerekli açıklamaları yapmak, saldırılara ilişkin tutumunu ortaya koymak, kapalı kapılar ardında savurduğu tehditleri kamuoyu önünde de tüm açıklığı ile sıralamak ve savunmak sorumluluğu beklemektedir.
2- Saldırılar gazetemizde yıllardır misafir yazar olarak yazan M. Can Yüce’nin yazıları üzerinden gündeme getirilmiş olsa da bunun bizim için herhangi bir inandırıcılığı yoktur. Asıl sorun bizzat gazetemizle, onun ilkelere dayalı bağımsız devrimci çizgisiyledir. Sol hareket ile ilişkilerini ilkesiz uyum ve koşulsuz tabiyet üzerine kurmaya fazlasıyla eğilimli (ve biraz da buna alıştırılmış bulunan) PKK eksenli Kürt hareketi bu bağımsızlığı hiçbir zaman kabullenemedi ve değişik vesilelerle soruna dönüştürmeye çalıştı. Şu günlerde bunun yeni bir örneği ile yüz yüzeyiz. Son saldırılar da bunun bir ifadesidir.” ([Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...])
Birinci paragraftaki sözler kime ait, sözü ve özü bir olan, sözü ile davranışı arasında tutarlı bir içtenlik olan bir demokrata mı? Yoksa kendisini dokunulmaz bir tabu, hatta tanrı haline getiren ve getirten, en sıradan bir eleştiri ve farklı sese tahammül etmeyen, yıllardır kurduğu iktidar sistemi ile tam bir despotik kültür yaratan, bunu da sayısız pratikle kanıtlayan gerçek bir despota mı?
Diğer alıntı ise kısa bir önce saldırıya uğrayan Kızıl Bayrak gazetesinin bu konudaki açıklaması… Bu iki açıklamayı birlikte okuyup değerlendirdiğinizde karşı karşıya olduğumuz zorbalık ve aynı zamanda demagojik manipülasyonun hangi pervasızlık boyutlarında olduğunu anlamakta zorlanmazsınız? Öyle de olsa konuyu biraz açmakta yarar var.
Daha öncesi bir yana 1986 PKK 3. Kongresi’nden sonra içte en sıradan bir farklılığa izin vermeyen, bunu bastırma ve imha yöntemleriyle susturan, daha da önemlisi tam anlamıyla psikolojik terör ve karalama kampanyalarıyla farklı ses ve politik faaliyetleri bastıran, toplum içinde gelişme olanaklarını ortadan kaldıran Öcalan’ın ağzından bu sözler döküldüğünden sadece birkaç gün önce onun müritleri, bendeleri Kızıl Bayrak gazetesine saldırmış, bununla yetinmemiş ve verdikleri ültimatomla “ya sitenizde yayınladığınız yazıları kaldırırsınız, ya da her türlü saldırganlığın hedefi olmaktan kurtulamazsınız” türünden pervasızlıklar içine girmişleridir…
Hani felsefeniz egemenlik anlayışına karşıydı, bu anlayışa göre “egemenlik zulüm, iktidar vahşetti…”. Öyle mi? Peki, bu yaptığınızın anlamı nedir? Hangi iktidar ve egemenlik sistemlerinde düşünce, ifade ve eleştiri özgürlüğü yasak ve susturma araçlarına hedef oluyor?
Siz sizin gibi olmayanları, sizi onaylamayanları, dahası sizi eleştirenleri mahkûm etme, toplum içinde teşhir etme, itibarlarıyla oynama ve gözden düşürme kampanyalarını gerçekleştirme hakkını ve sınırsız özgürlüğünü kendinizde görüyorsunuz! Ama bu zorbalıklarınıza hedef olanlar tek bir söz söylemeyecekler, tek bir protestoda bulunmayacaklar! Bulunduklarında ise her türlü hakaret ve yok etme yöntemiyle susturulmaya çalışacaklar… Bu pratiğin sizin literatürünüzdeki karşılığı ise “demokrasi” oluyor… Peki, bu nasıl bir demokrasidir ki, farklı olanların en sıradan söz söyleme hakkı dahi yok!
Buna, açık ki, despotik zorbalıktan başka bir şey denilmez…
Demokrasi ve özgürlük adına söylenen sözler mi, onlar da zorbalığın ikiz kardeşi, kitleleri aldatma ve uyutma laflarıdır… Bundan öte bir anlamı var mı?
“Kutsal değerleri hakarete uğruyormuş”! Bir an için varsayalım ki, yapılan eleştirileri “hakaret” olarak algıladınız? Tamam. Ama bu “hakaretlerin” çapı ve kitlelere ulaşma düzeyi ile her gün milyonların kulaklarına ve gözlerine çarpıtılan gerçek küfürler ve hakaretler karşısında tek bir eyleminiz var mı? Örneğin “terörist başı”, “bebek katili” laflarını söyleyenlere karşı aynı refleksleri mi gösteriyorsunuz? Yoksa her aşağılanma karşısında daha fazla eğilerek “barış” elini uzatarak mı kutsal değerlerinizi koruyorsunuz? Mecliste devrimcilerin, yurtseverlerin kanlarında eli olan MHP şeflerinin ellerini tutan, bunu bir “olgunluk” olarak sunan kimlerdi? Bugün faşist güruhun ağzından sizin hakkınızda bal mı dökülüyor? Gerçek hakaretleri yapanlara, hatta her gün aşağılayanlara “barış elini” uzatanlar, değerleri koruma adına devrimcilere saldıranlar, hem davranışları, hem de sundukları gerekçeler bakımından tam anlamıyla bir ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik içindedirler…
Gerçekte onların derdi, hakarete uğramak ve buna tepki göstermek değildir! İç içe geçen bir genel ve güncel iki temel nedeni var:
Bir: Tek kişiye dayalı despotik iktidar sisteminin varlığını sürdürmenin başlıca yolu, her türlü farklı düşünce ve politik eğilimi bastırmak ve mahkûm etmektir. Susturma ve tabi kılma, biat ettirme, bir siyaset tarzı, bir siyaset kültürü haline getirilmiştir! Bu bir iktidar tekeli yaratmış ve bunun sonsuza kadar sürmesini istemektedirler… Sorun gerçekte hakaret ve ona tepki olsaydı, şimdiye dek sayısız kez kendilerini aşağılayan iktidara ve egemen güçlere karşı başlarını dik tutarlardı…
İki: Her fırsatta kendilerini aşağılayan devletin başlattığı “demokratik açılım” sürecini “tarihi önemde” değerlendirdikleri için bu konuda sürece çomak sokabilecek her söz ve davranışı en büyük suç olarak görüp ve göstererek bastırmayı bir görev bilmektedirler… Güncel pervasızlıklarının güncel en önemli nedeni budur! Hiç kuşkusuz ortada bir rastlantı, bir yerel tutum yok… Kendi iktidar sistemlerini ve bunun güncel reflekslerini konuşturuyorlar!
Bu noktada demokrat ve devrimci olmanın ve kalmanın en temel ve güncel ölçüsü ile karşı karşıyayız: Bu zorbalık ve onun ikiz kardeşi ikiyüzlülüğe net ve “ama”sız bir tavır mı alınacak; yoksa bu durumu kendisine dert etmeyerek “ortayol” bir tutumla, kayıtsız bir yaklaşımla mı yetinilecek, ya da “biat edenlere biat” etmeye devam mı edilecek? Temel soru budur. Bu sorunun yanıtı ise gerçek anlamda bir sınavdır! Gerçek devrimcilik ile sahte devrimciliğin temel yol ayrımı, gerçek mihenk taşlarından biri budur!
Hiç kuşkusuz bu tutum gerçekte Kürt halkının gerçek dostlarının kim olduğunu da bir kez daha netleştirecektir. Gerçek devrimcileri ve kendisine demokratım diyenleri zorbalık ve ikiyüzlülük karşısında net ve etkili tavır almaya çağırmak, sadece devrimci bir görevi hatırlatmaktır!
15 Eylül 2009

zorbalıkla bir sonucuna varılamayacağını anlaması,kavraması gereken kendini bilmezlerin bu yazıyı iyi okumaları gerekmekte.hakaret ile eleştiriyi ayırt edemeyenlerin "terörist başı,bebek katili” gibi sözcükleri hakaret olarak algılamaması normal olsa gerek.zira bu ayrımları görselerdi ,ellerini sınıf devrimcilerine değilde uzlaşmaya çalıştıkları ,tokalaştıkları faşistlere kaldırırlardı.
marko isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
marko Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
Mahmut Halil CAN (10-20-2009), Toprak (09-26-2009)
Cevapla
Anahtar Kelimeler: , , , , , , , , , , , , , , ,


Bookmarks

Etiketler
biridir, devrimciliğin, eleştiriye, göstergelerinden, tahammül


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Stratejik bir devrimciliğin zorunluluğu – Ufuk Çizgisi Mahmut Halil CAN Devrim ve devrimcilik 0 06-28-2009 04:23 PM


WEZ Format +3. Şuan Saat: 02:53 PM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.7 Beta 1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Zoints SEO v2.3.2Ateshirsiz.Com
Sitemap
152, 153, 11, 16, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 52, 159, 54, 57, 123, 58, 60, 61, 64, 88, 89, 90, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 105, 106, 107, 198, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 199, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 126, 124, 125, 127, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 145, 146, 147, 164, 158, 160, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 196, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 195, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240,