DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı  
İletişim Anahtar Kelimeler Devrimci Siteler Konularım Cevaplarım Radyo Tüzük Radyo Neden Ateşhırsızı Anasayfa

Geri git   DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı > İŞÇİ SINIFI VE DEVRİM > GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM

GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM Sınıf hareketinin güncel durumu ve devrimci mücadele ilişkisi


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır
Cevaplar
55
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
2099
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09-25-2009, 05:25 PM   #1
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Exclamation Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

İMF VE DÜNYA BANKASI EMPERYALİST KAPİTALİZMİN TRUVA ATLARIDIR

İMF ve Dünya Bankası , emperyalist kapitalizmin Truva atlarıdır. Halkları köleleştirmek, ekonomik köleleştirmeden başlayarak, siyasal,sosyal,kültürel vb her anlamda teslim almaya çalıştıkları emperyalist kapitalizmin ileri karakol kurumlarıdırlar.Dünya üzerinde özellikle ABD emperyalizminin ekonomik sömürgeciliği ile başlayan giderek siyasal işgal ve ilhaka giden yolu açan , ekonomik örgütleridirler. Çeşitli ülkelerin ekonomik sıkıntılarını fırsat bilerek ya da uluslar arası tekellerin çıkarları gereği ortaklıklar,birlikleri zorunlu kılan süreçleri önde tutarak; geri, yarı sömürge ülkelere girerek; sonrasında çıkmak bilmeyen; ekonomik olarak borçlarını tahsil etmek adına darbelerden, kendilerinin dikte ettirdiği ekonomik – siyasal proğramları dayatan emperyalist karakol örgütleridir . Başını ABD emperyalizminin çektiği.
NATO nasıl ki dünya jandarması ABD emperyalizminin askeri işgal ve savaş aygıtı ise, İMF ve Dünya Bankası da aynı güçler elinde geri bıraktırılmış sömürge, yarı-sömürge ülkeler açısından ekonomik savaş aygıtıdırlar. Ama sadece bununla kalmayıp; siyasal – sosyal- kültürel olarak tam bir işgal,ilhak ve sömürgeciliğin başı ya da devamını sağlayan.İMF ve Dünya Bankası, başta ABD emperyalizmi olmak üzere; emperyalist metropollerin geri ülkeleri kendi sömürgeleri haline getirmek için kullandıkları ekonomik-siyasi savaş örgütüdürler.
Dünya jandarması ABD emperyalizminin bu ileri ekonomik teslim alma karakolları, dünya ölçeğinde ABD’nin diğer emperyalist merkezlere göre daha ileride olması açısından kendisine avantaj sağlamaktadır.Zira güç ve egemenlik sadece ve kesinlikle tek boyutlu değildir asla ve olamaz da. Diğer yandan egemenlik oluşturmak kadar , bunun sürdürülmesi de işin diğer bir boyutudur. Bu da salt askeri-siyasal önlemlerle olamaz. Tam tersine önlemlerin bütününün akıllıca uygulanması ile mümkün olur nitekim.
Bu bağlamda, bazen bir saldırı mekanizması ya da elde etme mekanizması bazen de diğeri önde olabilir. Bu tamamen günün koşulları , uluslar arası koşullar vs gibi nedenlerle ilintilidir. Ama emperyalist sömürgeciliğin yayılma politikaları özellikle 2. Emperyalist paylaşım savaşından sonra önce ekonomik, sonra siyasal alanda ilerlemiştir. Ama diyalektik ve tarihsel materyalizme göre bunun tersi ya da birlikte uygulanışı da söz konusu olabilir. Bizim tespitimiz genel eğilimin ne doğrultuda olduğudur.
İMF ve Dünya Bankası, dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin bu anlamda en büyük düşmanlarından biridir. Emperyalizmin ileri karakolu olup,ekonomik-siyasal-sosyal-kültürel düşman olmasının ötesinde; borçlarını tahsil etmek uğruna darbelerden, en koyu baskı koşullarıyla birlikte ekonomik olarak sömürünün en üst boyutlara tırmandırılması kadar bir çok şeyin altında bu kurumların doğrudan ya da dolaylı imzaları vardır.
Nitekim Anadolu coğrafyası bunun en önemli tanığıdır.İMF ve Dünya Bankasına bağımlı olaberidir bu ülke asla iflah olmamıştır. Bunun uğruna darbeler gerçekleştirilmiş,milyonlarca insan katledilmiş ,işkenceden geçirilmiş,açlık-yoksulluk-sefalete mahkum edilmiştir.İMF ve Dünya Bankasının alacaklarının ve faiz tahsilinin başa getirilen iktidar ya da iktidar olamayan hükümetlerin bir numaralı görevleri olduğu, bugünler de artık açıkça görülebildiği gerçektir. İMF ve Dünya Bankası , arkasındaki siyasal emperyalist güç sayesinde istediği ülke ile istediği biçimde anlaşmalar yapabilmekte; eğer istediği koşullar yoksa başka araçla eline geçirdiği- örneğin Nato ya da siyasal olarak egemenlik- iktidarı hükümetler ya da kişileri devirerek başarmaya çalışmaktadır.
Yukarıda ifade ettiklerimiz hakiki gerçeklerdir. Yaşananların özetidir aslında. Nitekim Honduras yakın zamanın en güzel örneğidir.
Diğer yandan İMF ve Dünya Bankasının ülkeyi bir çok ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiği ve işbirlikçileri aracılığıyla düzenin devamını sağladığı açıktır.
Bugünlerde yeni bir İMF anlaşmasına dönük olarak açıklanan Orta Vadeli Proğram adı altında yine İMF’ye tam teslim sağlanacaktır. Açıklanan proğram, İMF’nin dayattığı proğramdır. RTE’nin de ABD’deki görüşmelerde bununla baskı altına alınacağı,alındığı kesindir.
Diğer yandan İMF toplantılarının Türkiye’de yapılması anlamlıdır.Zira bugün dünya üstünde İMF ‘ye en çok borcu olan ülkeler sıralamasının tepesindedir Türkiye. Bu toplantıların anlamlı kılan bir yönde budur.İMF her halükarda ben tahsilimden vazgeçemem diyecektir ve de dediğini alacaktır hükümet edenlerden. Ama sözüm ona istikrar,ekonomik krizi teğet geçen bir ülke olarak Türkiye’nin seçilmesi ve ardından da yeni anlaşmanın yapılması hem Türk işbirlikçi Tekelci Kapitalistleri ve onun faşist devleti açısından; ve de hem de dünyaya mesaj vermek açısından da anlam kazanmaktadır.
İşte emperyalist kapitalizm ve onun uşakları ile örgütleri bu sürece böyle bakmaktadırlar. Emekçilere gözünün içine baka baka “biz sizi sömürmeye devam edeceğiz. Bu daha bir şey değil. Arkası yarın gelecek”, mesajları da verecekleri, vermek istedikleri açıktır.
Arkası yarın gelmemelidir. İMF ve Dünya Bankası, Türkiye’ye bir daha gelebilir ama elini kolunu sallaya sallaya değil dememiz lazım gelen bir süreçteyiz. Zira tümüyle gelememe koşulları konusunda yetersiz olduğumuz aşikar. Yeterli,dinamik,örgütlü bir işçi sınıfı örgütü ve emekçilerce çevrelenmiş bir cephe yapısı yoktur ülkemizde.
Ama en azından şimdiki süreçte; o örgütlerin gerçek kimliğini,niyetlerini,yaptıklarını,kirli ve karanlık geçmiş ile geleceklerini, ülkeyi nasıl sömürgeleştirip bitirdiklerini işbirlikçileri ile birlikte teşhir edip ezilenler nezdinde ajitasyon ve propagandasını yapabiliriz.İMF ve Dünya Bankası bu ülkeden defolana kadar ve her bakımdan bağımsızlık,özgürlük sağlanana kadar sürecek olan mücadelemiz açısından bu taktiksel mücadele anlayışı yaşama geçirilmek zorundadır.
İMF ve Dünya Bankasını ülkeden defedecek güce sahip değiliz.Burası açık. Ama bu ülke proleter ve emekçilerinin ne düşündüğünü,bu emperyalist finans köleleştirme örgütlerine nasıl baktığını gösterebilecek güçteyiz. Bunu diğer devrimci demokrat güçlerle ortak biçimde başarabiliriz. Haydi Göreve..


24.09.2009

Mahmut Halil CAN ( Sendiren)

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 4 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), marko (09-25-2009), NADYA (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:35 PM   #2
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

Dünya Bankası Ofisi önünde İMF/DB protestosu!



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
"İstanbul’u onlara dar edeceğiz!"


(24.09.09) - 1-7 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek olan İMF-Dünya Bankası toplantısına karşıİstanbul’da İMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik çatısı altında seslerini yükselten antiemperyalistler, zirve öncesinde gerçekleştireceklerini duyurdukları eylem ve etkinlik programı çerçevesinde24 Eylül günü saat 13.00’te Dünya Bankası Ofisi’nin bulunduğu Levent’teki Kanyon AVM önünde buluştular. IMF ve Dünya Bankası zirvesine geçit vermeyeceklerini bir kez daha haykırdılar.
“IMF ve Dünya Bankası DEFOL! / IMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik” pankartının açıldığı eyleme katılan birlik bileşenleri, her kurum adına açılan birer flamayla temsil edilirken eylem boyunca “İMF’ye karşı sokağa, eyleme, mücadeleye!”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!”, “İMF defol bu dünya bizim!”, “Kahrolsun emperyalizm yaşasın mücadelemiz!”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!”, “Emperyalistler işbirlikçiler 6. Filo’yu unutmayın!”, “İMF’ye karşı sokaklardayız!” sloganları atıldı.
Tepkiler kongre havzasının dört bir yanında yükselecek...

İMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik adına yapılan açıklamada İstanbul’da gerçekleşecek olan zirvenin bir benzerinin ABD’de G-20 liderler zirvesi biçiminde yapıldığı ve bu toplantılarda dünya halklarına dayatılacak yıkım politikaları ve kararlarının tartışıldığı belirtildi.
“Merkez Bankası önünde başlattığımız tepkilerimizi bugün burada yarın kongre havzasının dört bir yanında yükselteceğiz. Nasıl ki onlar dünya halklarının yaşamını hiçe sayıyorlarsa bizler de, onlara İstanbul’u dar edeceğiz.” ifadelerine yer verilen açıklamada emperyalist-kapitalist sistemin sadık işbirlikçisi AKP hükümetinin de yıkım politikalarının uygulayıcılarından biri olduğunun altı çizildi.
Basın metninde İMF ve DB toplantılarının yapılacağı salonlar için milyarlarca para harcayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin aynı hassasiyeti sel felaketi konusunda göstermediğine de değinildi.
Antiemperyalistler: İstanbul’u onlara dar edeceğiz!

Basın açıklaması, İMF ve Dünya Bankası toplantılarının gerçekleşeceği günlerde dünyanın birçok ülkesinden gelecek anti emperyalistlerle birlikte sokaklarda olunacağının duyurulduğu şu sözlerle son buldu:
“Şimdi de İstanbul onları karşılamaya hazırlanıyor. Onlara layık bir karşılama töreni hazırlayacağız. Dünya emekçilerine yoksulluğu, açlığı reva görenler nasıl bir karşılamayı hak ediyorsa biz de onları öyle karşılayacağız. Dünyanın birçok ülkesinden antiemperyalist de bizimle birlikte İstanbul’da IMF ve Dünya Bankası’na karşı sokaklarda olacak. Bu toprakların antiemperyalist direniş geleneğine çarpacak efendilerin planları. Deniz Gezmişler’in 6. Filo’ya karşı eylemleri, NATO Zirvesi’ne karşı verilen mücadele feyiz kaynağımız olacak. Dünya Bankası’nın önünde onlara bir kez daha sesleniyoruz. İstanbul’u onlara dar edeceğiz.”
IMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik’in 30 Eylül günü gerçekleştireceği eylemin duyurusuyla son bulan eyleme 150’yi aşkın kişi katıldı.
Kızıl Bayrak / İstanbul
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:36 PM   #3
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

Obama'nın liderlere gönderdiği gizli mektup! - İbrahim Karagül



G-20 zirveleri, sadece ekonomik değil, siyasi alanda da küresel eğilimlerin tartışıldığı merkezi platform belki de tek adres haline geldi. Bir süredir bu köşede ele aldığımız siyasi, askeri ve jeopolitik alandaki değişimlerle, G-20 zirvelerinin gündemini oluşturan tartışmaları bu yüzden birlikte ele almak zorundayız. Bu anlamda her gelişme büyük 'yap-boz'un parçaları/unsurları niteliğinde.
Dün Pittsburgh'da toplanan G-20 zirvesi öncesi, Obama yönetimi zirveye 20 ülke liderine gizli mektuplar gönderdi. 3 Eylül'de gönderilen bu altı sayfalık metinde, küresel ekonomik krizin geldiği aşama, çözüm önerileri, ABD'nin bakışı gibi detay konular yer alıyor. Beyaz Saray yönetimi mutlu haberi veriyor ve "Krizin üstesinden geldik, resesyonu yendik, küresel sermaye piyasaları Mart ayından bu yana yüzde 35 yükseldi" şeklindeki sözlerle zafer ilan ediyordu.
Söz konusu mektubun, AB temsilciliğinin kriz ve küresel ekonomi konularında Obama yönetimine gönderdiği mektuba cevap olduğu söyleniyor. Avrupa ülkeleri, krizin bittiğine dair ABD iyimserliğini pek paylaşmıyor. Yükselen işsizlikten, üretim ekonomisindeki kötümser durumdan hareket ederek, bir yol haritası oluşturmaya çalışıyor. AB'nin yol haritasıyla ABD'nin çözüm projeleri arasında çok ciddi uyuşmazlık var. Anglo-sakson cephe, küresel ekonomiyi kriz öncesinde olduğu gibi yine finans siteminin öncülüğünde ayakta tutmaya çalışırken AB ülkeleri üretim ağırlıklı ve finans siteminin sıkı denetimine bağlı çözüm önerileri sunuyor.
Bu anlaşmazlık hep vardı. Beyaz Saray ve Londra, "kriz finans sisteminin krizi. Öyleyse bu kurumları güçlendirir krizden çıkarız" derken AB ülkeleri, krizin finans sistemi ile sınırlı olmadığını, daha kapsamlı olduğunu, finans sisteminin krizin tetikleyicisi olduğunu artık üretim ekonomisinin de ciddi bir kriz yaşadığını, dolayısıyla küresel ekonomik sistemde yapısal değişimler gerektiğini söylüyor. Bazılarına göre ABD'nin finans sistemine bağımlılığı, onu denetlemeyi reddetmesi bütün dünyayı batıracak sonuçlara yol açabilir.
Söz konusu iki mektup, iki merkez güç arasındaki yaklaşım farkını ortaya koyuyor. G-20 zirvelerinin ana konusu da bu yaklaşım farkı zaten. Öyleyse, krizin bitip bitmediğini, kimlere göre bittiğini kimlere göre devam ettiğini takdir etmek için söz konusu tartışmayı yakından izlemek gerekiyor.
2 Nisan'da Londra'da toplanan G-20 zirvesi de bu tartışmalarla başlamış ve bitmişti. Ancak bir adım ilerleme sağlanamadı. Zirve öncesi, Alman medyasına sızdırılan bilgilere göre trilyonluk paketlerle bankalar kurtarılacak, bu yapılınca da piyasa kurtulacaktı. İngiltere'nin önerdiği, zirveye katılan liderlerin önceden onayladığı gizli paketin yanı sıra bir de skandal yaşanmıştı. İngiltere, katılımcı ülkeleri ikiye ayırmış, merkez ülkeler dışındakileri sadece görüntü olarak göstermişti. Başbakan Gordon Brown, zirvenin kapanış konuşmasında; "Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve bu düzen küresel konsensusla kuruluyor" cümlesini kullanmıştı. Bu açıklamaya göre dünya ekonomisinin yüzde seksenini temsil eden liderler, krizden kurtulma yönteminde, yeni ekonomik sistem konusunda konsensus halindeydiler. Bu sonuç, yeni bir dünya düzeni olarak ilan ediliyordu.
Oysa böyle olmamıştı. Taraflar yaklaşım farklılığını devam ettiriyordu. Pittsburgh zirvesi öncesinde gördüğümüz gibi, finans sisteminin sıkı denetimi, küresel ekonominin denetimi, yeni bir ekonomik sistem gibi başlıklar ana tartışma konuları olmaya devam ediyordu.
Krizle ilgili iyi niyetli, umut verici göstergelerin ve açıklamaların öne çıktığı doğru. Umuyoruz gerçekten öyle olur. Ancak kriz öncesi varolan sorunlara hiçbir çözüm üretemeden, varolan ekonomik sitemde hiçbir değişiklik yapmadan, krize sebep olanlara trilyon dolarlar aktarılarak "bu iş bitti" denilebilir mi? Bugün ABD ve İngiltere'nin dayatmasıyla yapılan şey, durumu kurtarmak, krizi ertelemek ama asla çözüm üretmek değil.
Anglo-Amerikan cephe küresel ekonomik sistemin, finans sisteminin olduğu gibi muhafazasını isterken trilyon dolarlık destek paketleriyle çözüm üretilebileceğini düşünüyor. Bırakın sistemi kökten değiştirmeyi, bir reform bile öngörmüyor. Aynı zamanda finans sistemi üzerindeki "koruyucu", "dokunulmaz" rolünü devam ettirmek istiyor. Bu yönüyle Anglo-Amerikan cephe muhafazakar diğerleri ise reformcu oluyor. Bu cephe, ekonomik sistem üzerindeki kontrolün küresel iktidarı da kendilerine bahşettiğinin farkında. Bu gücü ellerinden kaybetmek, ekonomik iktidarı paylaşmak, çok kutuplu ekonomik sisteme razı olmak istemeyeceklerdir.
Nisan ayındaki zirve öncesi, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin "daha sıkı mali denetim sağlama önerisi reddedilirse zirveyi terk ederim" şantajı ile Almanya'nın krizin başlangıcından bu yana sergilediği tavır, Batı'nın kendi içinde ayrışması ihtimalinin ipuçlarını verir nitelikteydi. İngiltere Başbakanı'nın "konsensus" açıklamasına rağmen Pittsburgh zirvesi öncesi tartışmalara bakılırsa ayrışma giderilememiş.
Bunlar neden önemli? Mesele sadece ekonomik krizden kurtulma meselesi değil. Dünya ekonomisini yönetme, ekonomik iktidarı paylaşma, buna bağlı olarak küresel siyasi iktidarı yönetme gibi bir güç mücadelesi var ortada. Beyaz Saray'dan 20 ülke liderine gönderilen mektup, aslında hiçbir şeyin değişmediğini, varolan ekonomik sistemin hiçbir yanına dokunmadan çözüm arandığını, bu yaklaşıma karşı olanların itirazlarını hâlâ koruduğunu,"yeni dünya düzeni" mücadelesinin ekonomik alanda bu şekilde kendini hissettirdiğini gösteriyor.
Yeni ekonomik sistem tartışmaları başarıya ulaşsa da ulaşmasa da bir sistem şekillenecek. Ya uzlaşmayla ya da çatışmayla. Yeni bir ekonomik düzen şekillenecekse yeni bir siyasi düzen de şekillenecek. G-20 zirvelerini, zirve öncesi ve sonrası tartışmaları çok dikkatle izlemekte fayda var.

Yeni Şafak / 25.09.09
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:36 PM   #4
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

IMF darbecidir

Uluslararası Para Fonu (IMF), Honduras'ta darbe yapan ordu yönetimine destek çıktı. Pek çok ülkenin yaptırım uyguladığı ve ilişkilerini kestiği darbecilere 150 milyon dolar verdi, 13.8 milyon dolar daha verecek. IMF, darbeden önce ise Honduras için hiçbir şey yapmamıştı.
Bu, belki IMF'nin darbecilerle açıktan, dolaysız son ilişkisi ve desteği ama ilk değil. Arjantin'de 1955'te gerçekleştirilen askeri darbenin hemen ardından IMF, bu ülkeye el attı. Ve o günden beri Arjantin ekonomisi hep IMF ile birlikte var olageldi. Arjantin bir model olarak gösterildi. Ancak IMF, Arjantin ekonomisini çökertti. 5 Aralık 2001'de Arjantin'de başlayan kitle eylemleri, IMF'nin örnek modelini çöpe attı.
Şili'de halkçı Allende hükümetinin devrilmesinde, Pinochet yönetimindeki darbecilerin kanlı iktidarının başlamasında da IMF esas oğlanlardan biriydi. '70'lerin başında Allende liderliğindeki halkçı hükümet, Amerikan şirketi olan ITT Shaub-Lorenz yönetimindeki bakır madenlerini devletleştirdi. İşte o noktadan sonra, ABD devreye girdi ve Şili'de darbe hazırlıkları başladı. Darbenin ilk ayağı, IMF'nin kredileri kesmesi oldu. Ve sonrasında adım adım darbe geldi. Darbenin hemen ardından IMF, eli kanlı cuntacı Pinochet iktidarına para musluklarını sonuna kadar açtı.
Pakistan'da darbe yaparak iktidara gelen Pervez Müşerref'e de ilk destek çıkan IMF oldu. Cuntacı generaller, IMF'den hatırı sayılır bir kredi aldı. İlk etapta 700 milyon dolar kredi veren IMF, diğer kredileri taksite bölerek, Pakistan iktisadını kontrol altında tutmayı başardı.
12 Eylül askeri faşist darbesinde de koçbaşı rolünde IMF vardı. 1979'da başbakan olan Süleyman Demirel, başbakanlık müsteşarlığına getirdiği Turgut Özal'a yeni bir ekonomik istikrar programı hazırlama görevini verdi. Program, kısa süre sonra IMF ile iyi ilişkileri olan Turgut Özal tarafından IMF'ye küçük bir rica ile hazırlatıldı.
24 Ocak 1980. Türkiye'de Bakanlar kurulundan ekonomik istikrar programı adı altında meşhur 24 Ocak kararları geçirilecektir. Bakanlar kurulunda hiç kimsenin olup bitenden haberi yok. Alınan ilk karar, devalüasyon kararıdır. Türk lirasının dolar karşısındaki değeri 48 liradan 70 liraya düşürülmüştür. Aslında IMF bu rakamın 60 lira olmasını istemişti, fakat Özal, 70 lira olmasını sağladı. Sert tedbirler alınmıştı. Toplantı gece yarısına doğru bittiğinde tüm kararlar eksiksiz, hiç birisi değiştirilmeden alınmıştı. O gece sabaha karşı toplantı bittikten sonra Turgut Özal şöyle konuşur: “Hükümetimiz, ana esasları üzerinde daha önce sizinle anlaştığımız ekonomik istikrar programını kabul etmiştir. Bakanlar kurulu toplantısı yarın da devam edecek ve bazı fiyat ayarlamaları kabul edilecektir. Bu durumda iş, almayı umduğumuz dış yardımlara kalmaktadır.”
Demirel'in de onayını alarak Özal, 24 Ocak kararlarından önce ve sonra askerlere iki brifing verir. Ekonominin durumu bu brifinglerde askere anlatılır. Askerler her iki brifingde de Özal'ı dikkatle dinlerler, söylediklerini not alırlar. Ve aradan bir yıl dahi geçmeden darbe yapılır.
IMF darbecidir! Onun ikiz kardeşi ve suç ortağı Dünya Bankası da darbecidir. 12 Eylül'de de onların bizzat parmağı vardır. Nasıl ki, darbeyi CIA'nın “bizim çocuklar” dediği subaylar yaptı, darbenin zeminini ve geleceğini de IMF ve Dünya Bankası garanti altına almıştır. O yüzdendir ki, işçi sınıfı ve ezilenler geleceklerini garanti altına almak için, bu koçbaşı emperyalist mali kuruluşları def etmek zorundadır. Acılarımızın hesabını sormak, darbeyle hesaplaşmak demek, bir anlamda IMF ve Dünya Bankası'na karşı mücadele etmek demektir.
İşte ilk fırsat. 6-7 Ekim'de İstanbul'da, IMF ve Dünya Bankası Guvernörler toplantısı yapılacak. Faşist askeri darbenin yıl dönümünü yaşadığımız, acılarımızla, kayıplarımızla tekrar yüzleştiğimiz bugünlerde yapılması gereken, darbecilerin yargılanması, hesap vermesini istemek kadar, Ekim'e sıkı bir şekilde hazırlanmaktır. Ekim çarpışması işçi ve emekçilerin, kadınların, gençlerin gelecekleri hakkında söz söylemeleri, geleceklerini kazanmaları için önemli tarihsel anlardan birisi olacaktır. Darbeci IMF ve Dünya Bankası'na İstanbul'u dar etmek için hemen harekete geçmeli, onlara hak ettikleri bir ders verilmelidir.



ATILIM
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:38 PM   #5
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

IMF'ye karşı sokağa!

6- 8 Ekim tarihleri arasında İstanbul'da toplanmayı planlayan IMF ve Dünya Bankasına karşı yapılan eylemler devam ediyor. IMF ve Dünya Bankası karşıtı Birlik bugün de Levent'te bulunan Kanyon Alışveriş Merkezi önünde bir eylem gerçekleştirdi.


Merkez Bankası önünde başlayan eylemlilikler sürüyor. IMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik üyeleri 24 Eylül Perşembe günü saat 13:00'de Levent Kanyon AVM önünde sloganlarla toplandılar.

Eylem boyunca sıklıkla; “IMF defol, Dünya Bankası defol, kahrolsun emperyalizm yaşasın mücadelemiz!”, “IMF defol bu dünya bizim!”, “Emperyalistler, işbirlikçiler 6. filoyu unutmayın!”, “IMF'ye karşı sokağa, eyleme, mücadeleye!” sloganları atıldı.

Yapılan basın açıklamasında ise şu ifadelere yer verildi;
IMF- DB toplantılarına sayılı günler kaldı. Bugün buradayız çünkü dünya halklarına yıkım politikalarının tartışılacağı ve kararlar alınacağı toplantılara izin vermeyeceğiz. Yapacakları her toplantının takipçisi olacağız. Merkez Bankası önünde başlattığımız tepkilerimizi bugün burada yarın kongre havzasının dört bir yanında yükselteceğiz. Nasıl ki onlar dünya halklarının yaşamını hiçe sayıyorlarsa bizler de, onlara İstanbul'u dar edeceğiz. GEÇEMEYECEKSİNİZ!

Toplantılarında krizden kurtuluş yolları arayacak olan emperyalistler ve bağlı kuruluşlar şimdiye kadar yaptıkları toplantıların hiçbirinde dünya halklarına refah getirmemiş tersine, daha fazla yoksulluk, işsizlik ve sefalet getirmiştir. İstanbul'da yapılacak toplantılarda diğerlerinin bir benzeri olacaktır. Kriz nedeniyle başta emperyalist ülkelerde olmak üzere üretim daralmasına gidilmesi sonucu milyonlarca işçi işten atıldı, .alışma koşulları ağırlaştırıldı, ücretler daha da düşürüldü, eğitim- sağlık ticarileşti. Krizin faturası işçilere ve emekçilere fatura edildi. Yoksulluğun derinleşmesi sonucu insanlık sefalete sürüklendi.
Basın açıklamasında aynı zamanda bugün ABD'de yapılan G-20 zirvesine de değinildi. Pittsburg'da yapılan G-20 zirvesine sadece emperyalistlerin hazırlanmadığı, antiemperyalistlerin de günler öncesinden sokakları ve alanları kuşattığı belirtilirken, “1999'dan bu yana emperyalistler dünyanın neresinde bir araya geldilerse orada ezilenlerin öfkesiyle karşı karşıya kaldılar. Yaptıkları tüm toplantılar, zirveler uluslararası direnişlerle eylemlerle kuşatıldı. Adaya kaçtılar kurtulamadılar, dağa tırmandılar kurtulamadılar, gittikleri her yerden ayak takımının ayak seslerini işittiler.” denildi.

Eylem 30 Eylül'de Hilton oteline gelecek olan heyetin karşılanmasına çağrı yapılarak sonlandırıldı.

Yer: Hilton- Taksim

Tarih: 30 Eylül

Saat: 10:00






ALINTERİ
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:40 PM   #6
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

IMF ve DÜNYA BANKASI’NA KARŞI 10 NEDEN

Cornell Üniversitesi profesörlerinden Kate Bronfenbrenner’in yaptığı bir araştırmada NAFTA’nın kabulünden bu yana Amerikan sanayi işverenlerinden % 71’inin,işçileri sendika kurulduğu takdirde fabrikayı kapatmakla tehdit ettiği ortaya çıktı.

‘’Piyasaya’’ duyulan inanç,önümüzdeki yıllarda insani özlemlerin dar sınırlar içine hapsedilmesi tehdidini de beraberinde getiriyor.Çok geniş kesimleri etkileyen iktisadi kararlar,dünya ekonomik forumu,G-8,Dünya Bankası ve IMF’in toplantılarında alınıyor.Bu toplantılar gizlilik içinde yapılıyor.Karar sonuçlarından olumsuz etkilenme ihtimali en yüksek olanların katılımı olmadan,yurttaş denetimine kapalı bir biçimde gerçekleştiriyoruz.

O zaman bu gösteriyi kim yönetiyor?

1944’de kurulan IMF her zaman daha serbest küresel sermaye dolaşımını desteklerken,Dünya Bankasını da gelişmekte olan ülkelerin serbest piyasa koşullarını uyum sağlama ve dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecini yönetmiştir.İktisadi küreselleşmenin kurumsal itici güçleri bunlardır.Dünya Bankası ve IMF,üçüncü dünya ülkelerini disipline sokmak ve bu ülkelerin kuzey devletleri,şirketleri ve kuzeyin hakimiyetindeki çok taraflı kuruluşlarla başa çıkabilme yetisini zayıflatmak için küresel borç krizini kullandı.Dünya Bankasının ‘’yapısal uyum’’ şartıyla borç verme anlayışı,üçüncü dünya ülkelerinde piyasaları liberalleştirme programını uygulamanın temel aracı olmuştur.Dünya yoksullarının sırtına yüklenen borçta büyümeye devam ediyor.Gelişmekte olan ülkeler,1990’dan 1997’ye kadarki sekiz ‘büyüme’ yılının altısında,aldıklarını yeni borçlardan daha fazla borç ödemesi (faiz artı anapara) yaptılar.

1. Piyasalar Eşitsizlik Yaratıyor

PİYASA güçlerinin,Dünya Bankası ve IMF tarafından kuvvetle desteklenen küreselleşmesi daha fazla eşitsizlik yaratıyor.Piyasalar aynı zamanda zenginliği gittikçe daha az kişide toplama eğiminde.Zengin azınlık her geçen gün daha da güçleniyor ve nufüsün daha zayıf kısımlarının elindeki mülkleri ele geçirme kapasitesini de artırıyor.Piyasaların küreselleşmesi bu eğilimi güçlendiriyor,çünkü Pazar ne kadar genişlerse büyüyen ekonomiden faydalanma şansı olan zengin kesimde o kadar güçleniyor.

Irk ve sınıf

Küresel kapitalizm 500 yıllık tarihinin bize bıraktığı miras iliklerimize işlemiş bir ırkçılık oldu.Karı insandan üstün tutan serveti çoğunluğun elinden alıp azınlığa vermekte uzmanlaşmış bankacılık kurumları,servetin küresel ölçekte dürüst bir biçimde yeniden paylaşılmasını sağlayamaz.

Eşitsizlik Arka Bahçemizde

ABD’de eşitsizlik vardır ve her geçen gün biraz daha şiddetlenmektedir.ABD nüfusunun %5 lik şirket hisselerinin %81.9’una sahiptir ve toplam GSMH’nin %57.4’ünü kontrol etmektedir servetin bu kadar az elde toplandığı bir ülkede gerçek demokrasi-iktidara eşit düzeyde erişim- imkansızdır.

‘’Kuralları piyasa belirlesin’’ diyenler, aslında ‘’kuralları para belirlesin’’,daha doğrusu,’’para kontrol edenler kuralları belirlesin’’ demiş oluyorlar. Refahın ve sefaletin dağıtımı piyasagüçlerinin kontrolünde olmaya devam ederse eşitsizlik daha da artacaktır, çünkü piyasalar doğası gereği malları parası olanlara verir ve parası olmayanlardan esirger.

2. Büyüme: Kanser Hücresinin İdeolojisi

İktisadi büyümeyi, GSMH’deki yıllık artış yüzdesi olarak ölçüyoruz. GSMH-ne kadar yıkıcı sonuçlar olursa olsun-bütün mal ve hizmetleri pozitif rakamlar olarak alır.Mantıklı toplumsal ve çevresel kriterler kullanılmasaydı alkollü araba sürme,sigara içme,zehirli atık depolama ve kirlilğin kamu sağlığı üzerindeki etkisi GSMH’ye eklenen pozitif rakamlar değil,aksine GSMH’den çıkarılan negatif rakamlar olurdu.Doğada denetimsiz büyüme ideolojisi olan tek şey,habis tümöre neden olan kanserli hücredir.

3. Piyasalar Demokrasiye Karşı

KÜRESEL piyasa ekonomisinin hakim kurumları-Dünya Bankası,IMF ve temsil ettikleri ulus ötesi şirketler- hem iç işleyişlerini hemde hayata geçirdikleri politikaların etkileri bakımından demokratik olmaktan uzaktır.Sendikalar,çiftçi grupları ve sivil örgütlenmeler gibi demokratik toplumsal kuruluşları zayıflatma veya yok etme eğiliminde oldukları sicillerinden bellidir.

Çok taraflı kalkınma bankalarının politikalarını belirleyen kişiler,planlarını Birinci Dünya bankacılarına ve Üçüncü Dünya seçkinlerine danışarak yapıyor.Yoksul çoğunluktan o kadar uzaktırlar ki,uyguladıkları politikalar yoksulluğu azaltacağı yerde daha da artırır.Yerel seçkinlerin kontrolüne büyük miktarda para verilmesi,iktidarı ellerinde tutup değişim yönündeki toplumsal baskıya direnmelerine yarar.

4. Rüşvetin Yeniden Tanımlanması

DÜNYA BANKASI ve IMF gibi seçkin, piyasa odaklı kurumların en önemli işlevi ekonomik değil politikdir. bu kurumlar Üçüncü Dünya seçkinleri ile Birinci Dünya seçkinleri arasında,Üçüncü Dünya seçkinleri ile kendi halkları arasında var olandan daha güçlü bağlar kurar.Çok taraflı borç verme kurumlarına ve özel şirketlere egemen olan birinci dünya seçkinleri,Üçüncü Dünya seçkinlerine verdikleri büyük borçlar sayesinde Üçüncü Dünya’nın ekonomi politikalarını kontrol edebiliyorlar. Bu politikaların merkezinde ise Üçüncü Dünya ülkelerini emekçilerine ve doğal kaynakları ulus ötesi şirket sömürüsüne açık tutmak duruyor.dünya bankası ve IMF gibi kurumların temel işlevlerinden biri,seçkinlerin ulus ötesi ittifakını birada tutan mekanizmaların işlemesini sağlamaktır.

5. Neden Hiç Başarı Öyküsü Yok?

DÜNYA BANKASI VE IMF’nin dayattığı serbest piyasalarını uygulamış olan pek çok farklı ülkeden gelen karşılaştırmalı kanıtlar, bu politikaların söz konusu ülkedeki halkın çoğunluğuna zararlı olduğunu gösteriyor. IMF/Dünya Bankası kredilerinin verilmesi için şart koşulan yapısal uyum politikaları,ülkelerin eski borçlarını kısmen ödemelerine yardım edebilir ve birkaç milyoner yaratabilir,fakat nüfusun çoğunluğu için ücretlerin düşmesi,sosyal hizmetlerin kısılması,politika yapma sürecine daha az katılım yapma anlamına gelecektir.İster ‘’sepetin dibini delindiği’’ ülkelere bakalım,ister daha nasipli olanlara,Washington ve Wall Street’teki aşırı zengin insanların teşvik ettiği serbest piyasa politikalarının Üçüncü Dünya ülkeleri nüfusunu çoğunluğu için gerçek bir kalkınma yarattığı bir tek örnek bulamayız.

6. İkiyüzlülüğün Bile Bir Adabı var

Sanayi ülkeleri serbest modeliyle kalkınmadı.Başarılı bir biçimde sanayileşen ve çoğunluğun yaşam standardını yükselten bütün ülkeler,bu düzeye –serbest piyasa modeli sayesinde değil- devlet müdahalesine dayana bir model sayesinde, hükümetin yatırımı yönlendirme,ticareti kontrol etme ve belli sektörleri destekleme konularında güçlü bir rol oynamasıyla geldiler.Bu müdahaleler toprak reformunu ticaretin sıkı kontrolünü,devler teşebbüslerini,hükümetin fon sağladığı araştırma ve alt yapı çalışmalarını,genç sanayileri dış rekabetten korumak için gümrük duvarlarını yükseltmeyi,sübvansiyon ve devlet güdümlü yatırımla belli sektörleri kollamayı da kapsıyordu.

7. Piyasalar Doğaya Karşı

Piyasalar nesneleri sadece para açısından değerlendirebilir. Bir ağacın canlıyken hiçbir değeri yoktur, ancak kesilip keresteye çevrilince bir piyasa değeri üretir.Yüzen bir balığın hiçbir değeri yoktur,ancak öldürülüp bir mal olarak pazarlanınca değer kazanır.Tarımda aşırı kimyasal madde ve makine kullanımından dolayı verimli toprak alanı hızla azalıyor.Buzullar tarihsel ortalamanın çok üzerinde bir hızla eriyor.Dünya Bankası ve IMF’nin borçlu ülkelere kredi vermek için şart koştukları ‘’yapısal uyum’’un temel amacı,borçlu ülkenin dış borcunu ödemesi için döviz kazanması.Döviz kazanmasını temel yollarından biride,küresel piyasa bir şey satmaktır.Dünya Bankası,teşvik ettiği politikalar yüzünden iktisadi etkinlik gösterdiği her önemli alanda çevre tahribatına tuz biber ekti.Enerji alanında güneş,rüzgar ve jeotermal enerji gibi yeniden üretilebilir enerjiler yerine,fosil yakıtları ve nükleer gücü destekliyor.

8. Amerikan Rüyasının Küçülmesi

Amerikan şirketleri ulusötesi bir hale gelip hammaddeleri ve emeği diğer ülkelerden temin etmeye başlayınca , Amerikan şirketlerinin vatanseverliğe sığmayan biçimlerde davranmasını kolaylaştıracak politikalara entelektüel bir ağırlık ve popülerlik kazandırmak amacıyla serbest piyasa ideolojisi geliştirildi.Bu serbet piyasa dogması sermaye üzerindeki demokratik kontrolleri azaltmak resmi söyleme egemen oldu.
Amerikan toplumunun her kesiminde şirket egemenliği artarken ,geniş halk kesimleri de bu egemenliğe karşı sesini yükseltiyor.

9. Maneviyat Paraya Karşı

Ticareti her şeyin üstünde tutan serbest piyasa ideolojisi,dünyanın yüce manevi değerlerine karşı çıkıyor ve ahlaki çöküntüye yol açıyor.
Dünya tarihindeki en büyük ruhani liderler ne vazeder?Aydınlanmanın yolunun dünya malından geçtiğini mi söylerler?hayır onalar bunun tam karşıtını söylerler.
Konfüçyüs şöyle der:”Üstün insan neyin doğru olduğunu bilir;adi insan neyin satacağını bilir.”
Kuran şöyle der:”Biriktirdikleri altın ve gümüşlerle,cehennem ateşinin kızdırıldığı gün,alınları ,sırtları ve böğürleri dağlanacak ve ‘ işte kendiniz için biriktirdiğiniz şeyler bunlardır,biriktirdiklerinizin azabını tadın ‘denilecektir.”

10. Halkın Küreselleşmesi İmdada Yetişiyor

Seçkinlerin küreselleşmesini reddeden dünya çapında milyonlarca insan ,demokratik bir alternatif inşa ediyor:aşağıdan yukarıya halkın küreselleşmesi.


[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]

__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:41 PM   #7
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

EMPERYALİZMİN KURUMLARI IMF ve DÜNYA BANKASI (1)
BİR ELİ SOFRAMIZDAN BİR ELİ BOĞAZIMIZDAN
EKSİK OLMAYAN İKİ EMPERYALİST KURUM

IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası; özellikle de IMF, tüm yeni-sömürgelerin yakından tanıdığı, TV haberlerine, gazetelere sıkça manşet olan emperyalizmin iki kurumudur. En çok da ekonomik krizin derinleştiği zamanlarda adları sık duyulmaya başlanır. IMF heyetlerinin biri gelir biri gider, �niyet mektupları� yazılır; başbakanlar, dışişleri, maliye bakanları gelen heyetlerle görüşür ya da bizzat ABD�ye onların ayaklarına kadar giderler, stand-by anlaşmaları imzalanır. IMF ve Dünya Bankasının talepleri doğrultusunda �ekonomiyi düze çıkarmak�, �istikrar sağlamak� adına �ekonomik paketler� hazırlanır, yeni borçlar, krediler alınır...
Bu iki emperyalist kurumun halk tarafından yakından tanınıyor olması sadece haberlerde adlarının çok sık çıkıyor olmasından değildir. Yolda, işyerinde en çok da soframızda çok yakınımızda hissederiz onları. Çünkü biliriz ki onların yaptıkları ziyaretler, hazırladıkları ekonomik paketler halka karşı yeni saldırıların başlangıcıdır. Yeni �kemer sıkma politikaları�, �acı reçeteler� yani daha fazla açlık, sefalet, daha fazla yoksulluk demektir. Biliriz ki soframızdan çalınan her dilim ekmeğe uzanan elin arkasında onlar vardır.
Aşımızla, işimizle bu kadar iç içe olan bu iki kurumun şüphesiz ülkemizin emperyalizme bağımlılığıyla da çok yakından ilgisi vardır. Ekonomi politikaları IMF ve Dünya Bankası tarafından belirlenen, aldığı borçların faizlerini bile ödeyemeyecek kadar borçlanan bir ülkenin elbette bağımsızlığından da söz edilemez. Onun için de �IMF�nin Yönettiği Değil, Bağımsız Türkiye�, �Kahrolsun IMF�, �IMF�ye Hayır� gibi sloganlar halkın protesto eylemlerinde sıkça yer alır.
IMF VE DÜNYA BANKASI NASIL DOĞDU?
Emperyalizm 1929 yılından başlayarak 1930�lu yıllar boyunca büyük bir ekonomik bunalım yaşar. Mallarını satamaz hale gelirler. Buna bağlı olarak gelişen dış ticaret açıklarına ve döviz sıkıntılarına çözüm bulmak için sık sık devalüasyonlara başvururlar.
2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası bunalım hafiflese de ortadan kalkmaz. Savaşın sonunda Doğu Avrupa ülkelerinde Halk Demokrasilerinin kurulmasıyla emperyalizm büyük bir pazar kaybına da uğramış, sömürü alanları daralmıştır. Bu koşullarda zorunlu entegrasyona giden emperyalist devletler pek çok uluslararası politik, askeri, ekonomik emperyalist kurumlar oluşturacaktır. Ancak, IMF ve Dünya Bankası�nın kuruluşuna giden yol daha savaş bitmeden başlar.
Dünya ticaretini denetim altına almak için ABD ve yakın müttefiki İngiltere arasında görüşmeler başlar. Yapılan görüşmelerde İngiliz burjuva ekonomisti Keynes�in hazırladığı �Keynes Planı� ile ABD�li ekonomist H. B. White�nin hazırladığı �White Planı� tartışılır. Tartışmalar sonucunda bu iki planın birleştirilmesine karar verilir ve böylece 4 Nisan 1944�de IMF�nin ilk temelleri atılır. Plana damgasını vuran ABD�dir. ABD, White planıyla büyüyen ekonomik gücünü savaş sonrasında kurulacak olan uluslararası para sistemine yansıtmayı ve böylece dünya ekonomik sistemi üzerinde ağırlığını koymayı amaçlıyordu.
Hemen ardından 22 Haziran 1944�de, hazırlanan bu plana ortak etmek amacıyla 44 devlet ABD�nin Atlantic City kentinde toplantıya çağrılır. Ancak toplantıya çağrılı devletlerden sadece 17�si katılır. Yine de bu toplantıda IMF�nin kuruluşunun temel ilkeleri belirlenir.
1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD�nin Bretton Woods kentinde yapılan toplantıda ise bu kez 45 devletin bir araya getirilmesi sağlanır. Bunların içinde SSCB de vardır. Bu toplantıda IMF sözleşmesi son biçimini alır ve böylece toplantının yapıldığı kentin adını alan Bretton Woods Anlaşması�yla IMF kurulur. SSCB onaylamadığı için anlaşmanın altında 44 devletin imzası vardır.
Ancak IMF kuruluşunda yalnız değildi. Bir de ikizi vardı; Dünya Bankası... Dünya Bankası 10 milyar dolar sermayeyle kuruldu. Ve başından itibaren IMF ve Dünya Bankasının politika ve uygulamaları birbirine paralel ve birbirini tamamlayıcı bir nitelikte oldu. Zaten Dünya Bankası�na üye olabilmenin ilk koşulu da önce IMF�ye üye olmaktır. IMF ve Dünya Bankası�nın ortak noktaları o kadar iç içe geçmiştir ki bu birliktelik, Washington�daki ayrı ayrı ama birbirine yakın olan yönetim binalarının alttan bir tünelle birbirine bağlanmasını gerektirecek kadar ileridir.
Yapılan anlaşmayla bu iki emperyalist kurumun faaliyete geçmesi savaş sonrasına bırakıldı ve fiili olarak 1947�de faaliyete geçtiler.
IMF ve Dünya Bankası�nın kuruluşu için yapılan toplantılara faşizmin yönetimde olduğu ve emperyalist savaşta birlikte hareket eden devletlerden Almanya, İtalya ve Jopanya çağrılmamıştır. Dolayısıyla IMF ve Dünya Bankası�nın kuruluşunda bu devletler yer almazlar, ancak daha sonra üye olmuşlardır.
EMPERYALİZM, IMF VE DÜNYA BANKASININ
KURULUŞ AMACINI NASIL AÇIKLIYORDU?

Emperyalizme göre IMF�nin kurulması
�uluslararası ticaretin engellerle karşılaşmadan gelişmesi ve istikrarlı bir ekonomik düzen kurmak� içindi.
Bretton Woods anlaşmasıyla kabul edilen para sistemindeki temel mantık ise �ödemeler dengesinde açık veren ülkeye yardım etmek; kısa dönemdeki açığı kapatmak ve kısa dönemde ekonomiyi tehlikeden kurtarmak� şeklinde açıklanmaktadır. Bunun için de ihracatı artırıp ithalatı azaltmak amacıyla devalüasyon önerilir.
Elbette işin aslı böyle değildi. Ödemeler dengesi açığının kapatılması için ihracatın arttırılarak, ithalatın azalmasını amaçlayan devalüasyon önerisi gerçekte açıkları kapatmak bir yana yeni-sömürge ülkelerin sanayileşmesini önlemenin, emperyalizme daha fazla bağımlılaştırmanın bir aracıydı.
�Yıkıma uğrayan Avrupa ülkeleriyle, yıkılmaya yüz tutan sömürge ülkelerin ekonomilerini uzun vadeli düzenleme işini Dünya Bankası üstlendi. Bretton Woods para sistemiyle birlikte oluşan IMF ise bir müfettiş gibi çalışacaktı. Dünya Bankası neyin, nerede, nasıl üretileceğini kararlaştırırken, paranın değerinden ücretlerin saptanmasına dek günlük ekonomik politikayı ise IMF belirleyecekti.� (Haklıyız Kazanacağız, 1. Cilt)
Bretton Woods anlaşmasında, doların uluslararası ödeme aracı olarak kabul edilmesiyle aslında ABD�nin dünya ekonomisinde etkili bir rol oynayacağı da tescil ediliyordu. Bu durumda IMF diğer emperyalist ülke ekonomilerinin ABD ekonomisiyle uyumunu, ona bağlı olmasını sağlayan bir işlev de üstleniyordu.
Büyüyen gücüyle dünya jandarmalığına soyunmayı planlayan ABD, bu anlaşmayla ekonomik alanda hakimiyetini diğer emperyalist devletlere kabul ettirerek kendisi açısından önemli bir ilk adımı atmış oldu. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı nedeniyle ekonomik yıkım yaşayan ve pazar kaybına uğrayan diğer emperyalist ülkeler ise bu gelişmeye çaresiz boyun eğdiler.
Dünya Bankası ise amacını, verdiği uzun vadeli program ve proje kredileriyle �ekonomisi zayıf, gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini kalkındırmak� olarak açıklasa da, gerçek elbette böyle değildir. Bir kere yeni-sömürgelere verilen krediler şartlı kredilerdir. Yani kredi alan ülke bunu istediği gibi değil, Dünya Bankası�nın belirlediği veya onayladığı alanlarda kullanmak zorundadır. Bu alanlar da yol, su, baraj yapımı, elektrik üretimi ve dağıtımı gibi emperyalistlerin sömürüsünü ve talanını daha rahat sürdürmelerine, pazar alanlarını genişletmelerine hizmet edecek alt yapıların hazırlanmasıdır.
Bunlardan da anlaşılacağı gibi, IMF ve Dünya Bankası emperyalist sömürünün en önemli iki aracı olmuşlardır. Tüm uluslararası bankaları ve kredi kurumlarını yönlendirmede, emperyalist tekellere kaynak sağlamada ve �az gelişmiş� ülkelerin yeni-sömürgeleştirilmesinde önemli rol oynarlar.
IMF�NİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ
IMF�nin merkezi Washington�dadır ve dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunu bünyesinde toplamıştır. Kuruluşunda 44 devlet yer alırken üye sayısı 1992�de 155�e ulaşmıştı. Sosyalist ülkelerde yaşanan kapitalist restorasyon sonucu bu ülkelerden de katılımlarla üye sayısı bugün 170�i aşmıştır.
IMF�ye üye olmak için her ülke, ekonomik gücüne göre bir kota payı yatırmak zorundadır. Üye olan her ülkenin yüzde 25�i altın, yüzde 75�i ulusal para olmak üzere yatıracağı kota payı, o ülkenin uluslararası ticaret hacmine, milli gelirine ve uluslararası rezerv miktarına göre belirlenir. Bu kota aynı zamanda o ülkenin oy hakkı ve kredi çekme sınırlarını da belirlemektedir. Yani IMF ve Dünya Bankası�na üye olan her devletin alınacak kararlarda ve seçimlerde eşit oy hakkı yoktur.
IMF�nin kota payı toplamı içinde ABD�nin tek başına kota payı yüzde 23, İngiltere�nin yüzde 10, diğer emperyalist ülkelerin toplam, yüzde 40, çoğunluğu oluşturan geri bıraktırılmış yeni-sömürge ülkelerin toplam payı ise sadece yüzde 27�dir. Dolayısıyla kota payına göre belirlenen oy oranı nedeniyle IMF�nin politikaları da en büyük kota payına sahip ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ve İsviçre gibi emperyalist devletler tarafından belirlenmektedir. Daha kuruluşunun hemen ardından Fon üyesi 11 emperyalist ülke �umumi kredi anlaşmaları� da denilen �Onlar Kulübü�nü kurmuş, IMF ve politikaları üzerindeki belirleyiciliklerini arttırmışlardır. IMF, Guvernorlar Meclisi (Daimi Yürütme Kurulu), İdare Meclisi (Yönetim Kurulu) ve Genel Müdür olmak üzere üç yönetim birimine sahiptir.
Her ülkenin birer üye ile (genellikle Maliye Bakanları olur) temsil edildiği Guvernorlar Meclisi yılda bir kez toplanır. Genellikle Eylül ayında gerçekleştirilen bu toplantılar artık Dünya Bankası ile ortaklaşa yapılmaktadır. Bu toplantılarda uluslararası para sisteminin durumu, alınması gereken önlemler tartışılır.
En büyük kota payına sahip olan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya Yönetim Kurulu�nda daimi temsilci durumundadır. Diğer üye ülkelerden seçilen direktörler ise Yönetim Kurulu�nda temsil ettikleri ülke ya da ülkeler grubunun kota miktarı oranında oy hakkına sahiptir. Dolayısıyla yapılan seçimin veya seçilen yönetim kurulunun da aslında bir hükmü yoktur. Emperyalizm istediği kararları rahatlıkla çıkarır.
IMF, üye devletlerin kambiyo politikaları arasında uyum sağlamaya çalışır. Üye devletlerin devalüasyon yapmadan önce IMF�den izin alması zorunludur. Tabii bu izin esas olarak yeni-sömürgeler için geçerlidir.
IMF�nin yapısında emperyalizme bağımlılığı geliştiren ve pekiştiren krediler önemli yer tutar. Elinde amaçlarını gerçekleştirebilmek için yüklü miktarda döviz kaynakları bulundurur. Bir bölümü üye ülkelerin kota paylarından sağlanan bu döviz kaynakları istenilen bazı güvenceler ve belli sınırlar içinde ekonomik olarak zor durumdaki üye ülkelere kredi yani borç olarak verilir. IMF, isteyen üye devletlere uzmanlar da gönderir. Tabii bu uzmanlar gittikleri ülkelerin ekonomi politikalarına emperyalizmin çıkarları doğrultusunda �yardımcı� olurlar.
BORÇLANDIRARAK SÖMÜRÜ VE BAĞIMLILIĞI
ARTIRMANIN KİBARCASI: �KREDİ YARDIMLARI�

Yeni-sömürgeler önce Dünya Bankası�nı tanıdılar. Ardından da IMF�yi. Emperyalist sömürü çarkının kurmayları olan bu iki örgüt, çantalarında taşıdıkları �en uygun� sömürü koşullarını, �istikrar programları�, �ekonomileri düze çıkarma� demagojileriyle maskelerken, bu azgın sömürünün adını �az gelişmiş ülkelerin kalkınmasına yardım etmek� diye lanse ediyorlardı. Sömürge ülkelerin gerçek maliye, gerçek ekonomi bakanları bundan böyle artık IMF heyetleriydi. İstedikleri kurumu inceliyor ve emirler yağdırıyorlardı.
IMF ve Dünya Bankası�nın kuruluşuna bir süre sonra Uluslararası Kalkınma Bankası (Intertanional Development Association-IDA) katılmış, böylece yeni-sömürge ülkelere verilecek kredi uygulamalarını ayarlama işi de tümüyle emperyalist denetime alınmıştır.
IDA�nın kuruluşu 1950�li yıllara rastlar. 1950�lerin sonlarına doğru, IMF ve Dünya Bankası�nın �yardım� verme yöntemlerinde değişiklikler yapılmasının ardından IDA, �yumuşak borç� (düşük faizli borç) veren bir kuruluş olarak inşa edilmiştir. Yani yeni-sömürge bir ülke borç için yollara düştüğünde kapısını çalacağı emperyalist kuruluş sayısı arttırılmıştır.
1950�li yılların sonlarında IMF�nin politikalarında yapılan en önemli değişiklikler, ağırlığın �proje yardımı�ndan �program yardımı�na kaydırılması, �konsorsiyum� tekniğinin geliştirilip borç veren emperyalist ülkeler arasında bir eşgüdümün sağlanması ve yardım programlarının IMF�nin �stand-by� anlaşmaları ile yönlendirilmesi olmuştur. Bu konsorsiyumlardan ilki ise �Türkiye�ye yardım�� amacıyla kurulmuştur. IMF, daha önce uygulanan �proje yardımı�yla borç verdiği ülke üzerinde sadece kısmi bir denetim sağlayabiliyor, yeni-sömürge ülkelerin ekonomisini, bütçesini bütünüyle istediği gibi denetleyemiyordu. �Program yardımı�yla ise emperyalizm borç verdiği yeni-sömürge ülke ekonomisi üzerinde tam bir denetim kurabiliyordu. Çünkü kredi verme şartı borç alan ülkenin yıllık ekonomik programının bütününe IMF�nin vereceği onaya bağlanıyordu. Bu durumda da tabii
IMF borç alacak ülkenin ekonomik programının hazırlanmasında çok daha fazla iniyasitif sahibi oluyor, sömürüyü ve emperyalizme bağımlılığı artıracak taleplerini kolayca dayatabiliyordu. IMF�nin hemen her yeni-sömürge ülke için oluşturduğu bir IMF masası vardır. Böylece bu ülkeleri yakından izlemeye alır, gelişmeleri adım adım takip ederek gerekli gördüğü zamanlarda uyarılarda, müdahalelerde bulunur. IMF, sözde dış borçlarını ödeyemeyen ülkelere yeni borçlar vererek borçlarını ödemesini sağlama, ödemeler dengesi açığını kapatmasına yardım etmekle görevlidir. Ancak fondan alınan faizli borçların 3-5 yıl içinde geri ödenmesi gerekir. Yeni borcun alındığı yıl belki ödemeler dengesi açığı kapatılacaktır ama borcun faizleriyle ödenmesi zorunluluğu daha sonraki yıllarda ödemeler dengesi açığının daha da çok büyümesine neden olur. Borç cenderesine sokulan ülke ekonomisi, borçsuz iş göremez duruma getirilir. Borçlar arttıkça yeni borçlar alabilmek için uygulanan koşullar, ödenmesi gereken bedeller de ağırlaşır. �Yardım� adı altında verilen dış borçlar esasında borçlu ülkenin emperyalizme bağımlılığını artırmanın aracı olarak kullanılan bir tuzaktır. 1980�lerde yeni-sömürgelerin 800 milyon olan borcu, 1990�lerde 1300 milyon dolara çıkmıştır.
Aynı tuzak borç ertelemelerinde de yaşanır. Bundan da emperyalizm iki kere karlı çıkar. Borçların ertelenmesi karşılığında hem bir sürü sömürüsünü kolaylaştıracak yeni tavizler koparır, hem de ertelenen borçlar zamanı gelince biriken faizleriyle birlikte ertelendiği tarihtekinden çok daha fazla olarak geri alınacaktır.
�Daha önceden birikmiş borçları, bu sözde bağımsız ülkeleri sımsıkı dizginlerle kendilerine borç veren ülkelere bağlarlar. IMF tarafından köleliğe, başkaları için ucuz üretmeye zorlanan bu ülkeler kendileri için üretim yapmaktan alı konulmaktadır. Bu uluslararası düzeyde borç tutsaklığıdır. Bu sistem içinde kalan ülkeler sürekli olarak gelişmemeye, ya da kendi yurttaşlarının gereksinimleri pahasına, uluslararası kuruluşların istedikleri dış satım ürünlerini geliştirmeye mahkumdurlar.� (Borç Tuzağı, Cheryl Payer, s. 59-60)
Aslında IMF�den borç alan ülke, gerçekte fonda bulunan kotası kadar dövizi, kendi parasını vererek satın almakta ve bunu da faiziyle birlikte tekrar geri ödemektedir. Bu nedenle bu borçlanmaya �çekme hakkını kullanmak� denir. Ancak üye ülke bu hakkını keyfiyetine göre kullanamaz. Kredi alan ülkenin yerine getirmesi gereken mali şartlar stand-by anlaşması ile belirlenir. Çünkü IMF�nin temel işlevi az gelişmiş ülkeleri kalkındırmak değil, uluslararası ticaret ve yatırımların kesintisiz akışını sağlamak, emperyalist sömürüyü güvence altına almaktır. Somut bir rakam vermek gerekirse, emperyalist tekeller IMF�nin sayesinde 1983-90 arası dönemde 150 milyon doları kar olarak kasalarına aktarmışlardır.
IMF�nin uyguladığı bir diğer politika ise, ticaretin serbestleştirilmesi ve gümrük duvarlarının kaldırılmasıyla yeni-sömürge pazarlarının alabildiğine emperyalist tekellerin sömürüsüne açılmasıdır. Bunun sonucunda, zaten uluslararası tekellerle rekabet edemeyecek kadar zayıf olan yeni-sömürge ülke ekonomileri hepten çökmekte, ülkenin emperyalizmin açık bir pazarı haline gelmesiyle sömürü ve bağımlılık pekişmektedir.
Kredi (borç) verme şekli dünya ekonomisindeki gelişmelere ve emperyalizmin çıkarlarına göre zamanla değişmiştir. 1952�de stand-by anlaşmaları temelindeki kredi uygulaması başlatılmıştır. 1961�de on ülke arasında imzalanan anlaşmaya dayanan, stand-by kredileri sağlamaya yönelik �Genel Borç Düzenlemeleri� ile 1963�te başlayıp 1966�da serbestleştirilen �İhracat Dalgalanmalarını Telafi Edici Finansman� zaman içinde değişik biçimler alan kredi çeşitleridir.
Artan uluslararası işlem hacmi ve birbirini izleyen ekonomik krizler ek kredi kaynaklarına olan ihtiyacı artırınca, IMF Ekim 1969�da �Özel Çekme Hakları� (SDR) sistemini onayladı. Yani artık üye ülkeler eskiden olduğu gibi üye olurken fona yatırdıkları kota miktarına göre değil, IMF�nin hazırladığı şartlara, belirlediği ekonomik politikalara uymak kaydıyla istediği kadar borçlanabiliyor, böylece daha fazla borç batağına gömülüyordu. 1976 Jamaika Anlaşmaları�ndan sonra, SDR, uluslararası para sisteminin temeli oldu.
IMF POLİTİKALARININ FATURASI
HALKLARA ÖDETTİRİLİYOR

Emperyalizmin �bugün al, sonra öde� diyerek bir anlamda dayattığı dış borç yoluyla, yeni-sömürge ülke ekonomileri giderek çıkmaza sürüklenirler. Bu ekonomik esaretin yarattığı bağımlılık altında sömürülen ve zulmedilen halkların boğazı sıkıldıkça sıkılır. Faiz borçları halkın sofrasından çalınan ekmekle telafi edilmeye çalışılır.
IMF açısından borç isteyen ülkelerdeki gelir dağılımının durumu önemli değildir. Uygulanacak politikalarla halkın boğazındaki son lokmaların da alınacak olması onu hiç ilgilendirmez. Onun için önemli olan, iç talebin kısılarak ihracatın artırılması ve buradan elde edilecek gelirlerle borçların ödenmesi, emperyalizmin kasasının doldurulmasıdır.
IMF�nin sık sık yaptırdığı devalüasyonların (serbest kur politikasının uygulandığı ülkelerde bu devalüasyon her gün değişen kurlarla süreklileşir ama bunun de yetmediği durumlarda yüksek devalüasyonlara da başvurulur) dış borçların ödenmesinde bir dengeyi sağlayabilmesi esas olarak ihracatın artmasına bağlıdır. Emperyalizme bağımlı ülkelerde ihracat ancak iç talepler kısılarak, yani halkın boğazından kesilerek arttırılan mallarla yapılacağından, ücretlerin gerçek değeri düşürülür, yapılan zamlarla fiyatlar artırılır. Böylece halkın alım gücü azaltılarak yani halk yoksullaştırılarak içte talep daralması sağlanıp ihracat artırılmaya çalışılır.
IMF�nin yeni-sömürgelere dayattığı bir başka politika ise, kamu harcamalarının kısılması ve peşpeşe gelen zamlardır. Bu politika uygulanmaya başlandığında kamu sektöründe özelleştirmeler; bununla birlikte kitlesel işten atmalar, personel giderlerinin kısılması adına emekçilerin maaşlarından kesintiler gündeme gelir. Ayrıca peşpeşe gelen zamlarla, zaten gittikçe yoksullaşan halkın yaşamını iyice çekilmez hal alır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlara bütçeden ayrılan pay azaltılır. Bunlar da halkın yaşam standardının daha da düşürülmesi demektir.
Yeni-sömürgelere enflasyonla mücadele adı altında dayatılan program ve politikalar tek kelimeyle ulusal bağımsızlığın ayaklar altına alınmasından başka bir şey değildir. Çok yakından bildiğimiz, �istikrar tedbirleri�nin, �kemer sıkma politikaları�nın, �acı reçete�lerin anlamı budur ve esas olarak hedeflenen emperyalizm ve işbirlikçisi oligarşinin çıkarlarının her şeyin üstünde görülmesidir. Ücretler dondurulur veya zam üstüne zam yapılıp ücretlerin gerçek değeri giderek düşürülür. Ama her nedense ne enflasyon düşer, ne de halkın yaşam koşullarında bir düzelme olur.
�İstikrar tedbirleri� ekonomik, sosyal ve siyasal krizi daha da derinleştirmekte, derinleşen kriz açlığın, yoksulluğun, işsizliğin ve bir bütün olarak sefaletin boyutlanmasına neden olmakta, gelir dağılımında ortaya çıkan uçurumlar, sefalet ve bir avuç sömürücü asalağın lüks yaşamı sömürülen ve zulüm gören halkların isyanını ateşlemektedir. Yükselen toplumsal muhalefeti dizginlemek, sınıf mücadelesinin önünü almak, sömürü ve zulüm çarkını döndürmek için faşist yönetimler işbaşına getirilerek faşizm, gizli-açık icra edilmektedir.
����-sürecek����-

KAMBİYO: Farklı ülkeler tarafından dolaşıma çıkarılmış paraların birbiriyle değiştirilmesi anlamına gelir. Bir yabancı para birimine ödenen fiyata kambiyo kuru denir. Kambiyo işlemi madeni paralar, banknotlar, çekler, poliçeler üzerinden yapılır.
Bretton Woods anlaşmaları sabit kambiyo sistemini getirmişti. Buna göre her para birimi altın ağırlığı esasına bağlanıyor, belli başlı paralar birbirine çevrilebiliyordu. Ancak yalnızca dolar altına çevrilebiliyordu. IMF her para biriminin başlangıç değerini saptamakla görevlendirilmişti. IMF içinde yer alan ülkeler paralarının değerini sadece IMF�nin izniyle değiştirmeyi kabul etmişti. Bu durum ulusal paralarının değerini korumak isteyen ülkelerin üzerinde bir baskı yaratıyordu. Bu sistemin bir süre sonra sorun yaratması üzerine IMF�nin 1976�daki toplantısında kabul edilen Jamaika Anlaşması�yla değişken kambiyo sistemini kabul etti. Bu yeni sisteme göre paraların değeri para piyasalarındaki arz-talep düzeyiyle belirlenmektedir.
LİKİDİTE: Bu kavram burada esas olarak IMF�nin elinde hazır bulunan, hemen kullanılabilecek para anlamında kullanılmıştır. Uluslararası likit değerler, uluslararası ödemeleri sağlayan parasal araçlar anlamına gelir. Bunlar Merkez Bankalarının ödemeler dengesindeki açıkları kapatmakta kullandıkları kaynaklardır. İki kategoriye ayrılırlar:
1) Elde bulunan karşılıklar; döviz mevcutları, IMF�den yapılan normal ve özel çekiş hakları vb.
2) Ödünç para bulabilme olanakları; IMF�nin bazı koşullar altında verdiği kredilerin dilimleri ve bazı başka kolaylıklar.

STAND-BY ANLAŞMALARI NEDİR?
Stand-by, IMF ile yapılan bir tür borçlanma anlaşmasıdır. Cheryl Payer �Borç Tuzağı� adlı kitabında bunu şöyle özetliyor:
�Herhangi bir yeni-sömürge ülke ile stand-by anlaşması için yapılacak görüşmeler öncesinde, IMF�yi temsil edecek olan heyet Washington�da borç alacak ülkenin IMF yetkilileriyle ve bu arada mutlaka ABD�yi temsil eden bir yönetici ile görüşürler. Görüşmeler tamamlandığında ülke yetkilileri, IMF�den borç alabilmek amacıyla yerine getireceği koşulları içeren bir �niyet mektubu� yazarlar. Niyet mektubu, döviz kuru uygulamaları, dışalım kısıtlamaları, bütçe açığının denetimi, yabancı sermaye politikaları ve banka kredilerinin kısıtlanması gibi konuları içerir. Niyet mektubunda yer alan yükümlülüklerini yerine getiremeyen ülkenin stand-by anlaşmasıyla elde ettiği borç alma hakkı askıya alınır.
Stand-by anlaşmalarında yer verilen �istikrar tedbirleri�nin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:
1) Döviz ve dış alım denetimlerinin kaldırılması ya da gevşetilmesi,
2) Döviz kurunun devalüasyonu;
3) Enflasyonun önlenebilmesi amacıyla
a) Banka kredilerinin kısıtlanması, faiz hadlerinin ve bankaların rezerv zorluklarının yükseltilmesi;
b) Devlet harcamalarının azaltılması, vergilerin, kamu kuruluşlarının ürettiği ürünlerin
fiyatlarının yükseltilmesi, sübvansiyonların kaldırılması;
c) Bütçe açığının yönetimin gücü yettiği ölçüde kapatılması;
d) Fiyat denetimlerinin kaldırılması;
4)Yabancı sermayeye daha uygun koşullar sağlanması.�
Bu maddelere baktığımızda IMF�nin isteklerinin hep bağımlılaştırmaya hizmet ettiği görülür. Bunlara eklenebilecek, ücretlerin dondurulması gibi uygulamalarla stand-by anlaşmalarının yarattığı ortam yeni-sömürge ekonomileri için tam bir ateş çemberidir. Elbette bu ateş çemberinde yananlar sömürü ve zulüm altında ezilen halklar olurken, keselerini dolduranlar uluslararası tekeller ve işbirlikçileri ve sömürücü asalaklar olmaktadır.

IMF YETİŞTİRMESİ UŞAKLAR
IMF, yeni-sömürgelere emperyalizmin �istikrar� politikalarını dayatırken bir yandan da bu ülkelerde politikalarını destekleyecek, kendisi adına iş yapacak işbirlikçiler bulmaktan ve yetiştirmekten de geri durmaz.
Emperyalist ülkelerde ekonomi eğitimi gören kişiler bu iş için biçilmiş kaftandır. Eğitimini tamamlayarak ülkelerine döndüklerinde ekonominin kilit noktalarında görev almaları sağlanır. Genellikle Maliye ve Ticaret Bakanlıkları, Kalkınma, Planlama gibi alanlarda görevlendirilen bu uzmanlar (teknokratlar) emperyalist ekonomik kuruluşlarla ilişkiler noktasında özel bir grup oluştururlar. Emperyalizme uşaklık derecesinde bağlı ve onun ideolojisini benimsemiş bu teknokratlar her zaman IMF politikalarının yanında tavır belirlerler.
IMF bununla da yetinmeyerek, ekonominin iki kilit noktası olan Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası görevlilerini eğitmek üzere kendisi bir enstitü kurmuştur. Bu enstitü tarafından eğitilen ekonomi uzmanları dünyanın dört bir yanına, bir çok yeni-sömürge ülkeye dağılmıştır. IMF�nin yetiştirmesi bu uşaklar, işbirlikçi yönetimlerin gözde elemanları ve emperyalist efendilerinin çıkarlarının bekçisi olarak işbaşındadırlar.





[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:44 PM   #8
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

IMF ve Dünya Bankası’na Karşı Doğru Tutum

Akın Erensoy
2 Ekim 2004

Dışarıda arama, IMF-DB zaten içeride!

Türkiye gibi ülkelerde ekonomik kriz riski gündemden düşmüyor. Son yıllarda dünya ekonomisinin de genel anlamda bir kriz eğilimi içinde olması nedeniyle bu gibi ülkelerde patlak veren krizler giderek artıyor. Krizlerin etkisi gelişmiş kapitalist ülkelere nazaran daha az gelişmiş Türkiye gibi kapitalist ülkelerde daha yıkıcı oluyor. Bu durum kapitalist dünya ekonomisinin organik yapısından kaynaklanıyor. Krizler gerçekte bir bütün olarak bu sistemin krizleri olmasına rağmen, öncelikle ve en sık olarak sistemin en zayıf noktalarında açığa çıkıyor. Türkiye, Brezilya, Arjantin, Peru gibi ülkeler kapitalist dünya ekonomisi içinde bu tür noktaları oluşturuyorlar.
Krizle birlikte burjuvazinin yaptığı ilk iş emekçi sınıflara saldırmak oluyor. İşçi sınıfının sosyal kazanımlarına dönük saldırılar emperyalist ülkeler de dahil olmak üzere her yerde son sürat ilerliyor. Kapitalistler sınıfı bu saldırıları daha planlı ve programlı yürütmek amacıyla uzmanlaşmış elleri, yani Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) gibi kuruluşları iş başına çağırıyorlar. Devrimci hareketler gelişip kapitalist düzen proletarya tarafından tehdit edildiğinde nasıl ki burjuvazi olağanüstü siyasal rejimlere geçiyor ve bu momentte kimi zaman ordusunu iş başına çağırıyorsa, ekonomik kriz dönemlerinde de uluslararası kuruluşları yardıma çağırmaktan geri durmuyorlar. Zira her kapitalist ülkede yaşanan kriz, her ne kadar o ülkenin sorunuymuş gibi gözükse de, özünde kriz, uluslararası kapitalizmin krizidir.
IMF ve DB gibi kuruluşlar, kapitalist sistemin parasal, mali işlerinin hegemon güç ABD koordinasyonu temelinde yürütülmesi amacıyla oluşturulmuş örgütlerdir. Bunlar şüphesiz önemli örgütlerdir, ancak sistemi yalnızca bu örgütlere indirgemek ya da sistemin günahlarını yalnızca bunlara yıkmak büyük bir yanılgıdır. Mali sermayenin bu zor gün dostu uluslararası kapitalist kuruluşlar, çeşitli ülkelerde burjuvaziye kılavuzluk eder, ona sömürüyü hangi yollardan artıracağını gösterir. Bu amaçla hükümetlere önlemler aldırtır ve hazırladığı programı devreye sokar. Bugüne kadar IMF ve DB’den tekelci sermayenin esaslı bir şikayeti olduğu görülmemiştir. Çünkü bu kuruluşlar zaten mali sermayenin programını hayata geçiriyorlar; uyguladıkları tedbirler paketi, kapitalistler sınıfının zaman zaman bazı itirazları olabilse de, son tahlilde onların sınıf çıkarlarına aykırı değildir. Bir bütün olarak kapitalistler sınıfının, krizin faturasını işçi sınıfına kesme ve emekçiler üzerindeki sömürüyü daha fazla artırma programıdır söz konusu olan.
Hal böyle iken, Türkiye solunun büyük bir bölümü yanlış bir anti-emperyalist kavrayıştan hareketle IMF-DB gibi uluslararası kapitalist kuruluşları, azgelişmiş ülkelerdeki ekonomik sorunların (krizlerin, azgelişmişliğin, yoksulluğun vs.) esas sorumlusu olarak göstermekte ve Türkiye’yi de adeta sömürge statüsünde, boynu bükük mazlum bir ülke gibi resmetmektedirler. Orta ve küçük mülk sahibi sınıflar ise tekelci sermayenin sopası altında kaldığından, bu kesimler de kendilerince bir IMF karşıtlığı tuttururlar. Küçük-burjuva devrimci hareket ve üniversitedeki kimi sözde solcu akademisyenler de bu kesimlerin çıkarlarını sol yağına bulayarak teorize ederler. Açıkça milliyetçi olanlarından, halkçı devrimciliği ya da ulusal-sosyalizmi savunanlara kadar bu kesimlerin programları yan yana konduğunda renk tonları dışında, özde bir fark olmadığı görülecektir. Yani hepsi de uluslararası kapitalist kuruluşlara küçük-burjuva milliyetçi bir programla karşı çıkıyorlar.
Emekçilere, dışarıdan gelen ve tüm kötülüklerin kaynağı olan bir öcü sunulurken, somut ve yakın düşman, yani içerideki kapitalistler sınıfı unutturuluyor. NATO’yu dışarıda arayanlar, IMF’yi de dışarıda arıyorlar; emekçilerin karşısına çıkartılan soyut ve dışarıda olan bir IMF’dir. Oysa dışarıda aramaya ne hacet, IMF-DB zaten içeride. Uluslararası tüm siyasi ve iktisadi kapitalist kuruluşlar Türkiye’deki tekelci sermayenin de örgütleridir aynı zamanda. Kapitalist sistemin bir parçası olan Türkiye’nin, uluslararası finans-kapitalin kuruluşları olan IMF ve DB’nin üyesi olduğu unutulmamalıdır. Az ya da çok Türkiye’nin de bu kuruluşlarda hissesi var.
İşçi sınıfının devrimci mücadelesi toptan kapitalist sistemi hedef almalıdır. Zira her türlü kurum ve kuruluşuyla ve en önemlisi kapitalist üretim ilişkileri temeliyle emperyalizm bir dünya sistemidir. Onun şu ya da bu kurumunu sistemin bütününden yalıtarak hedef tahtasına oturtmak, ister iyi niyetle olsun ister kötü niyetle, bir hedef şaşırtmacadır. Emperyalizmin bir dünya sistemi olduğunun dışa vurumu olan bu tür kuruluşları öne çıkartmakla yetinenler ülke içindeki bataklığı (kapitalist düzeni) sis perdesi arkasına gönderiyorlar. Bu ise, yarın yükselecek devrimci proleter hareketin önünü görememesi ve burjuvazi tarafından o bataklıkta boğulması anlamına gelir. Tüm kapitalist düzeni hedef alacak enternasyonalist komünist bir perspektife sahip olunmadan, IMF ve DB gibi emperyalist kuruluşlara karşı tutarlı bir mücadele yürütülemez. İşçi sınıfına lazım olan Marksist bir bakış açısıdır; bu ise öncelikle yanlış kavrayışları teşhir etmekten geçiyor.
Ekonomik krizin ve emekçilere saldırıların sorumlusu IMF mi?

Sol dergi ve gazetelerin birçoğu açılıp okunduğunda, emekçilere dönük tüm saldırıların kaynağı IMF-DB olarak sunulmakta, uygulanan iktisadi programları bu kuruluşların emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda dayattıkları ileri sürülmektedir. Böylelikle işçi sınıfına politik perspektif olarak sunulan; kötülüklerin kaynağının IMF olduğu, tüm saldırıları IMF-DB’nin gerçekleştirdiği olurken, saldırı programlarının gerçek sahibi Türk tekelci sermayesi gözlerden ırak tutuluyor. Ekonomik krizleri çok sarsıcı biçimde yaşayan Türkiye gibi bir ülkede, emekçi sınıflar haliyle IMF ve DB gibi kuruluşlara karşı daha duyarlı oluyorlar. Hatta çoğu zaman burjuva partileri bile seçim dönemlerinde yığınları aldatmak amacıyla IMF karşıtı kesilmekten geri durmuyorlar. Seçimlerde IMF karşıtlığı puan topluyor. Türkiye solu ise burjuva partileriyle adeta yarışa çıkıyor: “Onlar IMF karşıtı değil, gerçekte biz IMF karşıtıyız.” Oysa burjuva partilerinin ve küçük-burjuvazinin “anti-emperyalist” pozlar kestiği bir ülkede kendine komünist diyenler daha dikkatli olmalı, komünist programı emekçilerin gözünde ayırt edici kılabilmelidirler. Bu ise, emekçilere dönük saldırıların sorumlusunun tek başına IMF-DB olmadığı, bu kurumlar da dahil, esas sorumlunun kapitalistler sınıfı ve sermaye düzeni olduğu gerçeğini teşhir etmekten geçiyor. Ne yazık ki, sol çevrelerin büyük bir bölümünün böylesi bir enternasyonalist komünist perspektifi yok. Ulusal çerçeveden dünyaya bakanlar bütünü değil, parçayı görürler. Stalinizmin komünizm içine zerk ettiği ulusalcı düşünce hâlâ hakim bakış açısı ve kırılabilmiş değildir; bu anlayışın temsilcileri ulusalcı fikirlerini gazete ve dergilerinde yazıp-çizmeye devam ediyorlar. Örneğin:
IMF-Dünya Bankası programlarında ısrar edildikçe, ekonomi kötüye gitti, krizler birbirini izledi. Şubat’ta çan sesi daha sert ve sarsıcı oldu.[1]
… bağımlılığı arttıran ekonomi politikaları, ülkenin krizden krize sürüklenmesinin etkenlerinden biri olurken, patlak veren krizlerle, bir yandan borçlar ve faizler artmış; dışarıya sermaye akışı hızlanmış, ve bu gelişme, işçi ve emekçilere, işsizlik, yoksulluk, açlık ve sosyal hak kısıtlamaları olarak yansımıştır.
Özellikle 1980 askeri faşist darbesiyle oluşturulan sosyal-politik ortam fırsat bilinerek dayatılan, IMF-Dünya Bankası reçeteleriyle, ülke daha fazla bağımlı hale getirilmiştir.[2]
Emperyalist Davos Zirveleri’nde emperyalist kuruşlarca (IMF-DB, DTÖ) geri ve bağımlı ülkelere dayatılan yıkım programları düşünüldüğünde… Emperyalist tekellerin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda, denetimlerinde bulundurdukları emperyalist kuruluşlar (IMF, DB, DTÖ) eliyle ülkelerin ekonomilerini çökertirler (Türkiye, Arjantin, Brezilya).[3]
Dünya çapında talanın ve yoksulluğun esas örgütleyicileri IMF ve DB’dir… IMF ve DB, bağımlı ülkelerin talanında “ince ayar” yapmakla sorumludurlar. Öyle bir ayar yapacaksın ki, mali “yardım” ve kredi alan ülkelerde ekonomi çökmesin; ödeyememe sorunu patlak vermesin; bütün kaynaklar emperyalist çıkarlara sunulsun.[4]
Türkiye’de emekçilere dönük saldırıların sorumlusunun IMF-DB olduğu düşüncesi bu sol çevrelerin temel programatik yaklaşımından kaynaklanıyor. Onlara göre ekonomik krizin nedeni de IMF-DB vb. kuruluşlardır. Bu kuruluşlar Türkiye gibi “güllük gülistanlık” ülkeleri bağımlı hale getirip sömürebilmek amacıyla ekonomiyi bozacak, krize sürükleyecek programları ne yapıp edip dayatmakta ve bilahare tüm ipleri ellerine alarak ve ekonomiyi sürekli istikrarsız kılarak Türkiye’yi yağmalamaktadırlar!
Böylelikle, emekçilere dönük saldırıların kaynağını kapitalist sistem ve onun bir parçası olan içerideki tekelci sermaye sınıfı oluşturmuyormuş gibi bir politik anlayış taşınıyor proletaryaya. Bugün sendikalara da bu yanlış kavrayış hakimdir. İşten atılan, ücretlerine zam yapılmayan, sendikasızlaştırılan, sigortasızlaştırılan işçiler tüm bu saldırıların gerçekte bizzat içerdeki sermaye sınıfınca değil, IMF-DB gibi kuruluşlarca yapıldığını düşünüyor. Düşman olarak içerideki, yanı başındaki sömürücü sınıfı değil, dışarıdan gelen ve her şeye burnunu sokan emperyalist kuruluş IMF’yi görüyor. Burjuvazi ise, kendi saldırılarını perdelemek amacıyla kimi zaman IMF karşıtı pozlar takınmaktan çekinmiyor. Sonuçta ise emekçi sınıfların bilincinde, politik bakış açısında yanlış bir yönlenme yaşanıyor. Sol da kendi hesabına sürekli olarak bunu beslemekten geri durmuyor.
Oysa ne ekonomik krizin gerçek sebebi IMF programlarıdır ve ne de proleter yığınlara dönük saldırıların sorumlusu tek başına IMF-DB vb. kuruluşlardır. Ekonomik krizler, ne kötü politikacılardan, ne geri kalmışlıktan, ne kötü iktisadi politikalardan ne de IMF gibi kurumlardan kaynaklanır. Ekonomik krizler kapitalizmin yasasıdır. Hiçbir kapitalist ekonomi krizlerden kaçıp kurtulamaz. Burjuva iktisatçıların her ekonomik yükseliş döneminde artık krizlerden kurtulunduğu şeklindeki iddialarıyla alay edercesine, eninde sonunda kriz kapıyı çalar. Sorunu azgelişmişlikle, kötü politikacılarla ya da kötü ekonomik politikalarla açıklamaya çalışanlar, burjuva düzeni aklamaya ve onun insanlığın çıkarlarına kesintisiz bir büyümeyi sağlayabileceğini savunmaya kendilerini adayan burjuva ve küçük-burjuva ideologlardır. Bu tür faktörler şu ya da bu ülkedeki krizin temposunu, özgül biçimlerini, sıklığını vb. çeşitli ikincil yönlerini açıklamakta bir işlev görebilirler ancak. Kriz, üretici güçlerin gelişme düzeyinin kapitalist üretim ilişkilerine isyan etmesidir. Sistem içi hiçbir düzenleme krizleri ortadan kaldıramaz.
Ama kriz her toplumsal sınıfı aynı ölçüde etkilemez. Kriz kapıyı çalınca, tekelci-burjuvazi faturayı esas olarak emekçilere keser. Tüm IMF programları acı reçeteyi emekçi sınıflara uygulamak ve kapitalistleri yeniden ve üstelik daha kârlı bir üretime sevk etmek üzerine kurulmuştur. Yoğun tensikatlarla, sıfır ücret zamlarıyla, sendikasızlaştırma ve sigortasız çalıştırmayla, budanan sosyal haklarla, tüm temel ihtiyaç maddeleri ve hizmetlere yapılan zamlarla ve ek vergilerle krizin faturası mümkün mertebe emekçi sınıflara ödettirilir. Bununla birlikte, orta ve küçük işletmelerin iflas etmesi sonucunda sermaye yoğunlaşmaya-merkezileşmeye devam eder; büyük sermaye küçükleri yutarak tekelleşmeyi hızlandırır. Kriz büyük sermayenin lehine döndürülür. Burjuvazinin önündeki yapısal dönüşümler, sermayeye yeni yatırım alanlarının açılması, mali piyasaların denetim altına alınması ile emekçilere dönük saldırılar aynı planın içinde uygulanır. Tüm bu süreçlerde tekelci sermayenin imdadına koşan kapitalizmin uluslararası örgütleridir. İşte IMF ve DB gibi uluslararası kapitalist kuruluşlar sermayenin kriz dönemlerindeki olağanüstü ekonomik yönetim biçimini tayin eden merkezlerdir. Bu kuruluşları yardıma çağıran ise bizzat tekelci sermaye ve onun temsilcisi olan burjuva hükümetlerdir.
IMF-DB ve anti-emperyalizm meselesi

Türkiye solunun önemli bir kesimine göre, Türkiye bir tür sömürge ülke (“yeni sömürge” ya da “yarı-sömürge”) olduğundan, emperyalistlerin dayatmaları başarılı olmaktadır. Onlara göre, emperyalistler IMF ve DB aracılığıyla bir sömürü gerçekleştiriyorlar ve programlarını bağımlı ülkelere dayatıyorlar! Sömürgeciliğin yeni araçları bu “eli çantalı” kuruluşlardır! Silahların ve zorun yerini bu “eli çantalı”lar almıştır!
En fazla öne çıkan söylem ise emperyalizme “bağımlılık” meselesidir. Peki bu bağımlılıktan her sınıf aynı ölçüde mi etkileniyor? Eğer emekçilere dönük saldırıların sorumlusu uluslararası finans-kapitalin kuruluşlarıysa ve bunun sebebi Türkiye’nin bağımlı olmasıysa; Türkiye bir gün bağımlı olmaktan “kurtulup” kendi “ulusal ekonomisi”ne sahip olduğunda işçi sınıfı sömürüden kurtulacak ve saldırılar son mu bulmuş olacak? Yine, emekçilere dönük yıkım programlarının sebebi Türkiye’nin bağımlılığı ise, bu durumda emperyalist ülkelerin bizzat kendi işçi sınıflarına dönük saldırı programlarının nedeni nedir; bu ülkeler bağımlı olmadıklarına göre emekçilere dönük saldırıları kimler örgütlüyor? IMF ve DB, İkinci Emperyalist Savaş sonrasında kuruldular; bu kuruluşlar yokken, işçi sınıfına benzer saldırılar yapılmıyor muydu? Kilit sorun olarak kapitalizmin kendisini değil de “bağımlılığı” dillerine dolayanların elbette bu sorulara verecek inandırıcı yanıtları yoktur. İşçi sınıfının sömürüsünün kaynağında kapitalist sistem vardır; IMF-DB gibi uluslararası finans-kapitalin kuruluşları olsa da olmasa da işçi sınıfının sömürüsü ve ona yöneltilen saldırılar devam edecektir. Sanki IMF gelmeseydi saldırılar yaşanmayacaktı gibi bir yanılsama yaratmak komünistlerin işi olamaz.
Daha geçenlerde, tabanını hoş tutmak ve esasında kitleleri uyutmak maksadıyla IMF programlarından vazgeçeceğini, kendi programını oluşturacağını yarım ağız dile getiren AKP hükümeti tekelci sermayeden zılgıtı yedi ve IMF ile yola devam edildi. Üstelik AKP’nin yapmak istediği IMF programlarının özünden vazgeçmek değildi. Bir yandan kendi avenesine daha tatminkâr soygun kapıları açabilmek (ihaleler, yatırımlar, ayrıcalıklar, kadrolaşma vb.), diğer yandan genel olarak küçük ve orta burjuvazinin ağzına bir kaşık bal çalabilmek ve IMF’yi azıcık da olsa (Brezilya örneğinde olduğu gibi) gevşemeye ikna edebilmek maksadıyla efelenmek için söylenmişti o sözler. Elbette böyle yaparak hem görüntü düzeyinde IMF’ye karşı çıkıyor pozu kesmiş oluyor hem de IMF’nin blöfü görmesi durumunda fiiliyatta mostralık bazı sadaka uygulamaları için kaynak yaratarak yoksul yığınları bir de bu yönden aldatmayı hedefliyordu.
Elbette, IMF, DB gibi kuruluşlara karşı mücadele edeceğiz. Ama bunu yaparken bir bütün olarak kapitalist düzeni teşhir etmek, bu kuruluşlarla kapitalizm arasındaki ilişkiyi göstererek kapitalizmin bu kuruluşlara indirgenemeyeceğini ve bunlara karşı mücadelenin ancak Türkiye’deki tekelci burjuvaziyi ve onun egemenlik düzenini bir bütün olarak hedef tahtasına koymaktan geçtiğini ortaya koymak gerekiyor. Nasıl ki Irak’a yönelik emperyalist saldırı ve işgalin gerçek sebebi Bush ve çetesinin özel çıkarları değilse, aynı şekilde ekonomik sorunların ve diğer birçok sorunun da gerçek sebebi IMF ve benzeri kuruluşların kendine özgü çıkarları değildir. Kapitalist düzenin devrimci eleştirisi, emperyalizme “bağımlılığın” ya da IMF gibi kuruluşların yabancılar olarak gösterilmesinin yarattığı milliyetçi duyguların okşanmasıyla sağlanamaz. IMF ve DB uluslararası sermayenin kuruluşlarıdır ve esasında bir tür üst banka, finans kontrol kurumu gibi çalışırlar. Bir bankanın kapitaliste verdiği kredi ve istediği teminatlar ne ise, IMF ve DB’nin de, yardım isteyen ülkelere verdiği krediler ve istediği teminatlar odur; işleyiş aynıdır. Bir bankanın herhangi bir kapitaliste verdiği kredi sayesinde onun üzerinde elde ettiği nüfuz ile IMF’nin çeşitli ülkelere verdiği krediler üzerinden edindiği nüfuz aynıdır; fakat bir banka ancak söz konusu kapitalist üzerinde bir nüfuza sahipken, IMF bir bütün olarak bir ülkenin kapitalist ekonomik işleyişi üzerinde nüfuza sahiptir. IMF, DB gibi üst kuruluşlar aracılığıyla sağlanan bu nüfuz gerçekte uluslararası finans-kapitalin, en çok da sistemin hegemon gücü ABD’nin nüfuzudur. Kapitalist düzen budur; bu, sistemin işleyiş yasalarına denk düşen gayet doğal bir durumdur. Ama küçük-burjuva milliyetçi dar kafalılar Türkiye’yi, sömürge ya da yeni sömürge olarak adlandırmaya devam ediyorlar:
Emperyalist burjuvazi ve uluslararası sermaye, karşı karşıya bulunulan sorunları aşmak için “yeniden yapılandırma” programları geliştirmekte, emekçilere saldırıları artırmaktadır. Bu, Türkiye gibi bağımlı ülkelerin dış yardım, borç, kredi vb. ilişkilerini de olumsuz etkilemekte ve ağır koşullara bağlamaktadır. Dış koşul ve ilişkiler Türkiye, Arjantin gibi ülkelerde krizi hafifletmemekte, tam tersine ağırlaştırmaktadır. Uluslararası kapitalizmin sorunları bağımlı ülkeler ve Türkiye'ye sömürgeci dayatmalar olarak yansımakta, iflası hızlandırmaktadır.[5]
Türkiye ekonomisini “ince ayar”la yöneten IMF ve bu “ince ayar” doğrultusunda verilen mali “yardım” ve krediler, geri ödenebilsin diye düzenleme yapılıyor. Bu düzenleme, ekonomiye ve toplumsal yaşama kapsamlı ve derin müdahaleleri beraberinde getiriyor. Denen şu: İç pazarı (ulusal pazarı) yabancı sermayeye tamamen açın. Korumacılık kaldırılsın. Yabancı sermayenin hareketi hiçbir şekilde yasalarla sınırlandırılmasın, yani istediği yerde ve sektörde istediği gibi yatırım yapabilsin. Emekçi yığınlardan vergi adı altında alınan paralarla kurulan devlet işletmeleri –bunların hepsi halka aittir ve her biri birer ulusal zenginliktir– özelleştirilsin ve yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilsin. IMF ve DB’ndan mali “yardım” ve kredi almak isteyen bütün bağımlı ve yeni sömürge ülkelere dayatılan koşullar böyle. [6]
İşte küçük-burjuva bakış açısının ibretlik görüşleri böyle… İşin teorik yanını bir kenara bırakalım şimdilik; önemli olan bu yazılanlardan nasıl bir politik sonuç çıkartıldığıdır. Bu satırları okuyan işçiler, kapitalist sisteme karşı nasıl bir politik bilinçle donanacaktır? Öncelikle söylenen, Türkiye bağımlı ve “yeni sömürge” bir ülkedir. Demek ki, yapılması gereken öncelikle Türkiye’yi bu bağımlılıktan ve “yeni sömürge” durumundan kurtarmaktır! Çıkan politik sonuç budur ve bu çevrelerin kafasında, emperyalizm, bir tarafta emperyalist ülkelerin ve öte tarafta da onların “yeni sömürge”si olan ülkelerin bulunduğu bir dünyadır. Dolayısıyla bu çevrelere göre anti-emperyalist mücadele, kapitalist sisteme karşı bir mücadele değil, şu ya da bu emperyalist ülkeye karşı ulusal ekonominin ve siyasal bağımsızlığın savunulması anlamına gelir.
Emperyalist dünya sisteminde, bu sisteme topyekûn karşı çıkış anti-kapitalist olmayı gerektirir; diğer bir ifadeyle anti-kapitalist olunmadan, yani bir bütün olarak kapitalist sisteme karşı çıkılmadan anti-emperyalist olunamaz. Dünya üzerinde, emperyalist sistemin ilişki ve araçları her yerde egemendir. Sermaye ya bu temelde vardır ya da hiçbir yerde varlık bulamaz. Emperyalizmin, tekelci kapitalizm anlamına gelmesi, dünya ekonomisi içerisindeki tüm kapitalist ekonomilerin şu ya da bu ölçüde tekellerin belirleyiciliği altında işlemesi demektir.
Elbette ki, Amerikan tekelleri veya Alman tekelleri ile Türkiye’deki “yerli” tekeller aynı güçte değillerdir ve rekabette bir eşitsizlik vardır. Ancak sermaye bir bütün olarak işçi sınıfını sömürmektedir. İşçi sınıfının ürettiği artı-değerden daha fazla pay kapma mücadelesi olarak düşünülebilecek olan rekabet mücadelesinde eşitsizlikler işçi sınıfının sorunu değildir. İşçi sınıfı yerlisiyle yabancısıyla, özeliyle devletiyle tüm kapitalistlere ve bir bütün olarak kapitalist düzene karşıdır; mücadele silahını bu düzenin temellerine yöneltmelidir.
Kapitalizm çoktandır organik bir dünya ekonomisine sahiptir. Her kapitalist ülke, bu organik dünya ekonomisi içinde yer alır ve diğerleriyle karşılıklı ve eşitsiz bir bağımlılık içerisindedir. Sorunun özü bu bağımlılığın eşitsiz olması değildir. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi ve kapitalist işbölümü, sermayeyi kaçıp kurtulamayacağı bir bağımlılığın içine sokar. Zaten bu bağımlılık olmasaydı bir organik dünya ekonomisi de oluşamazdı. Sermaye ancak yayılarak ve yeni pazarlara girerek, buralara yuvalanarak varolabilir. Sermayenin bu karakteri, yayılma eğilimi, onun ulusal çitleri aşmasına yol açmış ve sermaye ulusal pazarlardan çıkarak dünyaya yayılmış ve bir dünya pazarı yaratmıştır kendine. Daha 1848’de Marx ve Engels Komünist Manifesto’da sermayenin bu eğilimini gördüler ve bir dünya pazarının kaçınılmaz olarak geliştiğine değindiler.
Hal böyle iken, küçük-burjuva dar kafalıların çıkıp, ulusal pazarın yabancı sermayeye açılmasını ve korumacılığın kaldırılmasını IMF-DB gibi kuruluşların baskısına bağlaması doğru değildir. Ulusal pazarın yabancı sermayeye açılmasını ve korumacılığın kaldırılmasını dayatan kapitalist sistemin bizzat kendisidir. Türkiye’deki tekelci-sermaye sınıfının da istediği budur; korumacılığın kaldırılmasını ve Türkiye’ye yabancı sermayenin çekilmesini isteyen bizzat Türkiye’deki tekelci kapitalistler sınıfının en güçlü kesimleridir. Ayrıca, Türk tekelci sermayesi de dış pazarlara açılmış ve mütevazı ölçülerde bile olsa sermaye ihracına girişmiştir. Korumacılık ya da serbest ticaret gibi konularda çeşitli burjuva kesimler arasında yürüyen mücadele, esas olarak burjuvazinin tekelci kesimleriyle, orta ve küçük ebatlı kesimleri arasındaki bir mücadeledir. İşçi sınıfı kendisinin kim tarafından sömürüleceği ve kendi emeği üzerinden kimlerin hangi yoğunlukta bir sermaye birikimine kavuşacağı ekseninde yürüyen bu tartışmada taraf değildir. Onun görevi sömürünün şu ya da bu biçimi arasında bir tercih yapmak değil, sömürüyü tamamen ortadan kaldırmaktır. Bir yanlış anlamaya fırsat vermemek için şunu da belirtelim ki, elbette işçi sınıfının mücadelesinin çeşitli cepheleri, aşamaları vardır ve mücadelenin gelişim sürecine bağlı olarak genel anlamda sömürüyü sınırlandırma kapsamını aşmayan talepler ve mücadele hedefleri de mevcuttur. Ancak sömürüyü sınırlandırma kapsamına giren bu tür talep ve kısmi mücadeleler hiçbir biçimde sömürücüler arasında tercih yapma boyutunu içeremeyeceği gibi, yine hiçbir surette burjuva ideolojisinin argümanlarıyla temellendirilmeye çalışılmamalıdır.
Yabancı sermayeye karşı önlem alınmasını ve korumacılığı savunanlar asıl olarak burjuvazinin dışa açılamayan daha zayıf kesimleridir. Bu kesimler ulusal kaynakların (yani işçi sınıfının ürettiği artı-değerin) yabancı sermayeye kapatılmasını ve böylelikle bu kaynakları kendilerinin yağmalayarak palazlanma istemlerini dışa vuruyorlar. Onlara göre, devlet kendilerini korumalı ve arka çıkmalıdır! Örneğin özelleştirmelere karşı çıkmalarının nedeni de budur. Devletin sağladığı olanaklardan (kredi, sübvansiyon, vergi indirimi vb.) yararlanmak isteyen bu kesimler, devlet işletmelerinin yabancı ve yerli tekellere devredilmesini değil kendilerini beslemesini isterler. Bu burjuva kesimler, tarihin gidişatını gerisin geri çevirmeye çalışırlar; fakat ne mümkün, bugüne kadarki umutları boşa çıkmıştır. İşte küçük-burjuva sosyalizm anlayışını savunan çevreler, bu burjuva kesimlerin istemlerini işçi sınıfına devrimci politika olarak sunmaya çalışıyor ve kapitalist devlet mülkiyetini, ulusun mülkiyetiymiş, halkın mülkiyetiymiş gibi sunuyorlar. Oysa devlet kapitalistlerin devletidir ve devlet mülkiyeti de kapitalistler sınıfınındır.
Devrimcilik adına, emekçi yığınlara dönük saldırıların tek sorumlusu olarak IMF-DB gibi kuruluşları kapitalist bütünlüğünden kopartarak öne çıkartmak büyük bir yanıltmacadır. Ne Türkiye’deki krizin tek sorumlusu IMF’nin dayattığı iktisadi politikalardır ne de işçi sınıfına dönük saldırıların sorumlusu tek başına IMF-DB’dir. Krizin esas sorumlusu kapitalist düzenin bizzat kendisidir ve krizin faturasını işçi sınıfına kesmeye çalışan da tekelci sermayenin ta kendisidir. Bugün dünyanın her yerinde kapitalist ekonomi genel anlamda bir kriz eğilimi içindedir ve ciddi sorunlarla yüz yüzedir. Emperyalist metropol ülkeler bu sorunları emperyalist paylaşım kavgası temelinde, savaşla çözmeye çalışıyorlar. İşçi sınıfına dönük saldırılar, krizin faturasını emekçi sınıflara ödetme politikası, başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya gibi emperyalist ülkeler olmak üzere dünyanın her yerinde uygulamaya konuyor. Görülüyor ki, tek bir dünya sistemi yaratmış olan dünya kapitalizmi, derin krizlere sürüklendiğinde gelişmiş kapitalist ülkelerde nasıl ki faturayı işçi sınıfına çıkartıyorsa, Türkiye gibi ülkelerde IMF ve DB reçeteleriyle yapılan da özü itibariyle budur. Bu durumda, dünyanın her yerinde proletaryanın savaşması gereken bizzat kapitalist dünya sisteminin kendisidir; işçi sınıfı saldırılarını kapitalist sistemin temellerine yöneltmelidir.


[1] Yusuf Akdağ, Türkiye Kapitalizminin Krizi ya da Kapitalizmin Türkiye Krizi, Özgürlük Dünyası, no 113, Eylül 2001

[2] Yusuf Akdağ, Ekonominin Durumu ve İzlenen Ekonomi Politikalar, Özgürlük Dünyası, no 149, Eylül 2004

[3] Kızılbayrak, s. 26, no 5, 31 Ocak 2004

[4] Teoride Doğrultu, Günümüzde Anti-emperyalist Mücadelenin Bazı Sorunları, no 2, Kasım-Aralık 2000

[5] Yusuf Akdağ, Türkiye Kapitalizminin Krizi ya da Kapitalizmin Türkiye Krizi, Özgürlük Dünyası, no 113, Eylül 2001

[6] Teoride Doğrultu, Günümüzde Anti-emperyalist Mücadelenin Bazı Sorunları, no 2, Kasım-Aralık 2000
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:45 PM   #9
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

Imf Ve DÜnya Bankasi Bİr Ülkeyİ Nasil ÇÖkertİr? Kenan Mendekli'nin yazisindan alinmistir:


Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olarak görevinden kovulduğu ya da istifa ettiği şeklinde iki ayrı iddia ile gündeme gelen Profesör Joseph E. Stiglitz, ödüllü ve başarılı bir iktisatçı. 2002 yılı Nobel Ekonomi Ödülü ile onure edilen, Columbia Üniversitesi'nde İktisat Profesorü Stiglitz, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun (IMF), 'Küreselleşme' adı altında, gerçekleştirdiği 'tahribata' tahammül edemediği için, burada dönen dolapları dünya kamuoyuna açıklıyor. Bu yüzden olsa gerek, Profesör Stiglitz, ya kovuluyor, ya da kendi deyimiyle "tahammül" edemediği için istifa ediyor. Profesör Stiglitz, istifa ediyor ama istifa ettikten sonra da rahat durmuyor. IMF ve Dünya Bankası'nın tekerine çomak sokmaya devam ediyor. Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığı sırada yaşadıklarını, küreselleşmenin bir aldatmaca olduğunu belirterek "Büyük Düşbozumu" adı altında kitaplaştırıyor.

IMF KARŞI SALDIRIYA GEÇİYOR
Stiglitz, istifasından iki ay sonra Nobel'le ödüllendirilmesine rağmen susmadı, IMF ve Dünya Bankası ile ilgili açıklamalarını sürdürdü. Ödüle rağmen susmayan Stiglitz, IMF'i sinirlendirdi ve IMF yöneticileri Stiglitz'e savaş açtı. IMF politikalarını şiddetle eleştiren Dünya Bankası eski Baş Ekonomisti ve Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Stiglitz'e karşı, IMF yönetimi de karşı saldırıya geçti. IMF'in araştırmalarından sorumlu Baş Ekonomist Kenneth Rogoff, Stiglitz'e yazdığı açık mektupta, (3 Temmuz 2002) ünlü ekonomisti, IMF çalışanlarına ve eski Birinci Başkan Yardımcısı Stanley Fischer'e iftira atmakla suçluyor. Stiglitz, IMF'in, gelişmekte olan ülkeleri, yanlış politikalar nedeniyle daha da yoksullaştırdığını ve bunun en son örneğinin Arjantin'de de görüldüğünü belirtirken, Rogoff, Stiglitz'in eleştirileriyle egosunu tatmin ettiğini, fikirleri içinde de tezatlar bulunduğunu öne sürüyor. Rogoff, Stiglitz'in, eski Birinci Başkan Yardımcısı Stanley Fischer'in, çok uluslu şirketlerin istediği politikaları uygulayarak, sonunda bankacılık devi Citicorp'ta üst düzey bir görev elde ettiği gibi "iftiralarda" da bulunduğunu ileri sürüyor.

KAÇIŞ PLANLARI BİLE HAZIR...
Profesör Stiglitz'in başından geçen bu olay Türkiye dışında, her tarafta tartışılıyor. Le Monde Diplomatique, "IMF'ye Karşı Etiyopya Kanıtı" başlığıyla, Stiglitz'ın eserinin bir bölümünü geçtiğimiz Nisan ayında yayınladı. Daha sonra The Observer'den (Guardian Media Grubu) Gregory Palast ile BBC'den Alex Jones, BBC'de bu konuyu enine boyuna tartıştılar. Bu tartışmayla Dünya Bankası ve IMF'in tüm kirli ve karanlık işlerini de pazara çıkardılar. (IMF ve Dünya Bankası'nın yüzde 51'i ABD Hazinesi'ne ait.) "Dünya Bankası'nın Gizli Belgeleri, Arjantin'i Bitiriyor" başlığı altında, Dünya Bankası ve IMF'in olanca "marifetini" sayıp döktüler, 4 Mart 2002 tarihinde... Tartışma Arjantin üzerine ama, uygululamalar Türkiye'dekinin aynısı... Arjantin yerine Türkiye'yi koyun ve seyreyleyin IMF'in rezaletini... Kamu bankalarını özelleştirme hazırlıklarından tutun da, özel bankaların nasıl ele geçirildiğini ve dışarıya para kaçırma yöntemleri...

IMF yöneticileri, Arjantin'de de aynen bizdeki gibi; "Program başarıyla gidiyor", "Krizi atlacaksınız", "Özelleştrmeyi hızlandırın" gibi açıklamalarda bulunmuş ve herşeyi önceden en ince ayrıntısına kadar hesaplamışlar. Halkın sokağa dökülmesi anında yurtdışına nasıl kaçacaklarını, el koydukları parayı dışarıya nasıl çıkaracaklarını ayrıntılarıyla planlamışlar.

BBC ve Londra Guardian için çalışan Amerikalı ödüllü gazeteci Gregory Palast, Prof. Stiglitz ile görüştükten sonra, Prof. Stiglitz'in verdiği bilgi ve belgeler ışığında BBC'de Alex Jones'un sorularını yanıtlıyor. İşte BBC'de yayınlanan bu tartışmanın tam metnini, biraz uzun olmakla birlikte sizlerel paylaşmak istedim. Bu cennet ülkemizin üzerinde dolaşan kara bulutları, ulus ötesi şirketlerin ulusal sermayemizi, yerli işbirlikçileriyle nasıl talan ettiklerini sizlerin de bilmenizi istedim.

"GÖREVİMİZ TEHLİKE!"
Alex Jones: Bu dünyayı altüst edecek bir olay. Bunu bize açıklayabilir misiniz ve ekonomistler bu konuda neler yaptılar?
Gregory Palast: Evet önce size iki şey söyleyeceğim. Bir, Dünya Bankası'nın kovmuş olduğu J.E. Stiglitz ile konuştum. Dolayısıyla, hem BBC'de, hem de Guardian'da, onu bu olay sonrası sorguya çekmek için vakit ayırmış biriyim. Tıpkı 'Görevimiz Tehlike' dizisinde olanlar gibiydi. Biliyorsunuz, karşı taraftan bir adam sizin tarafa iltica eder ve siz onu sorgulamak için saatler harcarsınız. Böylece, Dünya Bankası'nda neler olduğu hakkında, içeriden bilgi almış oldum. Bunun yanı sıra onun dışında başka kaynaklarım da vardı. Stiglitz, bana Dünya Bankası veya IMF'e ait herhangi bir gizli belge vermedi. Fakat diğer başka insanlardan bu iki kuruma ait yığınla gizli belge geçmiş bulunuyor.

ULUSLARARASI KREDİLERİ KESİYORLAR...
Alex Jones: Yani onu ayırıyorsunuz, başkası verdi diyorsunuz.
Gregory Palast: Hakikaten böyle. Onun belge işiyle bir ilgisi yok, ben gerçekten farklı kaynaklardan yığınla belge elde ettim. Bizim bulduğumuz şuydu: Söz konusu bu belgeler gösteriyor ki, temelde ulusları kendileriyle gizli anlaşmalar yapmaya zorluyorlar, o anlaşmalarda uluslar, stratejik varlıklarını satma sözü veriyorlar, kendilerini mahvedecek ekonomik adımları atma sözü veriyorlar ve eğer bu adımları atmaya yanaşmazlarsa, her ulusun ortalama olarak altına imzasını atması gereken yüz on bir madde var. Eğer bu adımları atmazlarsa uluslararası kredi imkânları kesiliyor. Uluslararası piyasada hiç borç para bulamaz hale geliyorsunuz. Hiç kimse kredisiz yaşayamaz, kişi de olsa, şirket de olsa, ülke de olsa yaşayamaz, borç para almadan, kredisi olmadan...

GİZLİ ARJANTİN PLANI?
Alex Jones: Yarattıkları borç-enflasyon çukuru yüzünden.
Gregory Palast: Evet, şimdi, bakın, olan şeylerden biri şu idi 'Yakın zamanda elime geçen gizli Arjantin belgelerinden, gizli Arjantin planından örnekler var elimde. Bu belgede Dünya Bankası Başkanı Jim Wolfensen'in imzası var. Bu arada, bilinsin diye söylüyorum, belgeleri ele geçirdiğim için bana gerçekten çok kızdılar, ama belgelerin gerçek olup olmadığı konusunda rekabete girmediler. Önce denediler. Önce bu belgelerin varlığını inkâr ettiler. Televizyonda, onlara gösterdim. Ve internette bazı alıntıları yayımladım.

Alex Jones: Greg Palast.com mu?
Gregory Palast: Evet, Gregpalast.com. Sonra bunlar geri adım attı ve dediler ki, "evet bu belgeler gerçektir, ama biz sizinle bu konuyu tartışmayacağız ve sizi zaten yayından uzak tutacağız." Yani, bu iş böyle. Ama dedikleri şu, bakın, "Arjantin gibi bir ülkeyi alıyorsunuz, biliyorsunuz alevler içinde şimdi. Beş haftada beş başkan değiştirmiş, çünkü ekonomi tamamıyla harap edilmiş."

"TÜM VARLIKLARINI SATIYORLAR..."
Alex Jones: Şimdi altı olmadı mı?
Gregory Palast: Evet, haftalık başkanlar gibi gözüküyor, çünkü ulusu bir arada tutamıyorlar. Ve bu oldu, çünkü 80'lerin sonunda IMF ve Dünya Bankası emirleri ile tüm varlıklarını, kamu varlıklarını satmaya başladılar. Yani ABD'de asla yapmayı düşünmeyeceğimiz şeyler, içme suyu şebekesinin satılması vs.

Alex Jones: Yani insanlardan vergi alıyorlar. Büyük hükümet yaratıyorlar ve büyük hükümet de topladığını özel IMF/Dünya Bankası'na transfer ediyor. Geri dönersek, sizin de zarif bir şekilde açıkladığınız dört bölüme geri dönmek istiyorum, politikacıların İsviçre hesaplarına milyarlarca dolar gönderiyorlar, bu el değiştirmeyi yapmak için.
Gregory Palast: Doğrudur.

Alex Jones: Fakat bu şimdiye kadar görülmüş en önemli olaylardan biri o zaman, bayım pardon, lütfen devam edin siz.
Gregory Palast: Yani olan olay şu, bu sadece bir tanesi, fakat bu arada, öyle her önüne gelen bu olaylarda rol alamaz. Buenos Aires İçme Suyu Şebekesi'ni üç kuruşa Enron denen şirkete sattılar. Arjantin ve Şili arasındaki boru hattı da, Enron denen şirkete satıldı.

Alex Jones: Ve şu Küreselleşmeciler, varlıkları Enron'dan kurdukları bir paravan şirkete devrettikten sonra Enron'u patlatıp çalıntı malları hallettiler.
Gregory Palast: Anlamışsınız. Ve bu arada, biliyorsunuz, boru hattını neden Enron'a verdiler, çünkü 1988'de George W. Bush diye bir adamdan telefon geldi.

"BANKA HESAPLARINDA YÜZ MİLYONLARCA DOLAR VAR"
Alex Jones: Efendim, lütfen devam edin. Yani bizi dinleyen kendi kabuğunda, sıradan bir insan için, ifşa ettiğiniz sistem nedir?
Gregory Palast: İfşa ettiğimiz şu: Ekvador veya Arjantin, sistematik olarak ulusları parçalıyorlar. Sorun şudur, bu kötü fikirlerin bazıları ABD'ye geri akıyor. Diğer bir deyişle, artık kan alacakları başka yer kalmıyor. Ve sorun şu, söz konusu adam baş ekonomist, küçük bir memur değil. Bu arada, iki ay önce kovulduktan sonra, ona ekonomi dalında Nobel ödülü verdiler. Yani, aptal biri değil. Bana söyledi, özelleştirmenin ve kamu varlıklarının satılmasının planlandığı ülkelere gitmiş. Ve aslında, biliyorlardı, ülkelerin liderlerinin, bakanlarının yüz milyonlarca doları yan ceplerine aldıklarını açıkça biliyorlardı, fakat başlarını öbür tarafa çeviriyorlardı.

"TANIDIKLARINA DEVREDİYORLAR"
Alex Jones: Ama bu özelleştirme falan değil. Halktan çalıyorlar ve IMF/Dünya Bankası'na devrediyorlar.
Gregory Palast: Genellikle tanıdıklara devrediyorlar örneğin, Citibank Arjantin işinde çok büyüktü ve bankalarının yarısını kaptı. British Petroleum da (BP) Ekvador'daki boru hatlarını kapmıştır. Enron'un da bütün ülkede içme suyu şebekelerini kaptığından bahsettim. Ve sorun şudur, bu şebekeleri de mahvediyorlar. Artık Buenos Aires'te içme suyu bulamıyorsunuz. Yani bu sadece bir hırsızlık olayı değildir. Musluklardan su akmıyor. Yani bu, kamuyu soyarak zengin olmaktan da öte bir şey.

"AYAKLANMALARI BİLE PLANLAMIŞLAR"
Alex Jones: Ve IMF, büyük gölleri devretti. Şimdi su arzının tamamına sahipler Chicago Tribune'de yazıldı.
Gregory Palast: Şimdi buradaki sorunumuz şu, bakın, IMF ve Dünya Bankası yüzde 51 oranında ABD Hazinesi'ne ait. Yani soru şu oluyor, bunlara koyduğumuz para karşılığında ne alıyoruz? Öyle gözüküyor ki, aldığımız birkaç toplumda ortaya çıkan kargaşa ve yakıp yıkma. Endonezya alevler içinde Bana anlatıyordu, Baş Ekonomist, Stiglitz bana anlatıyordu, neler oluyor diye kendine sormaya başlamış. Bildiğiniz gibi, hangi ülkenin işine burnumuzu soksak, onların ekonomisini mahvediyoruz ve sonuçta alevler içinde kalıyorlar. Stiglitz işte bunu sorguladığı için atıldı. Fakat Stiglitz'in söylediğine göre ayaklanmaları bile planlamışlardı. Bir ülkeyi sıkıştırdığınızda ve onun ekonomisini mahvettiğinizde, sokaklarda ayaklanma olması doğaldır. Ve buna IMF ayaklanmaları deniyor. Başka bir deyişle, eğer sokaklarında ayaklanmalar varsa siz kaybediyorsunuz. Bütün sermaye ülkeden kaçıyor ve bu da IMF'e yeni şartlar koşması için fırsat veriyor.

"HAYALİ ŞİRKET ARACILIĞIYLA MİLYARLARCA DOLAR EMDİLER..."
Alex Jones: Ve bu onları daha da çaresiz yapıyor. Yani ülkeleri çökertmek için tam bir ekonomik savaş ve şimdi savaşı burada da Enron vasıtasıyla yapıyorlar
Gregory Palast: Daha dün, buradan, Paris'ten, Kaliforniya'daki Enron'u araştıran eyalet başmüfettişleri ile konuştum. Bana bu adamların oynadığı bazı oyunları anlattılar. Kimse işin bu tarafına bakmıyor. Kazığı yiyenler sadece hissedarlar değil. Özellikle Teksas ve Kaliforniya'nın kamu parasından milyonlarca, milyarlarca dolar emdiler.

"BUL KARAYI AL PARAYI ÜÇKAĞIDI"
Alex Jones: Varlıklar nerede, bakın, herkes Enron hayali bir şirket olduğu için geriye hiçbir varlık kalmadığını söylüyor. Burada konuşan uzmanlara göre, tüm varlıkları başka şirketlere ve bankalara transfer etmişler.
Gregory Palast: Doğrusu evet, bu iş tam bir bul karayı al parayı üçkâğıdına döndü. Demek istiyorum ki, esasen altta para var. Siz Kaliforniya'daki elektrik faturalarını ödediniz, çünkü müfettişlerin bana anlattıklarına göre, bu faturalar olması gerekenden aşağı yukarı 9.12 milyar dolar fazla şişirilmişlerdi. Ve şimdi bilmiyorum kimden bu parayı geri alacaklar.

Alex Jones: Evet, eyalet yöneticisinin megawatt başına 137 dolar ödediğini, sonra da bunu Enron'a geri 1 dolara sattığını ve bunu tekrar ve tekrar yaptığını ortaya çıkarmışlar.
Gregory Palast: Evet, sistem tamamıyla kontrolden çıkmıştı ve bu adamlar da tam olarak neler olup bittiğini biliyorlardı. Anlamak zorundasınız ki, Kaliforniya'daki (kamu hizmetleri) sistemin serbestleşmesi için tasarımları yapanların bizzat kendileri işlerini bitirir bitirmez Enron'da çalışmaya başladılar. Aslında, şimdi ben burada Londra'dayım, ve İngilizlerin de bazılarının bunda sorumluluğu var Enron'u denetleme komitesindeki bir adam da, Lord Wakeham. Ve bu adam gerçek bir olay, karışmadığı hiçbir danışıklı dövüş yok.

ADAM HER DEVRİN ADAMI...
Alex Jones: Ve bu adam NM Rotschild'in Başkanı.
Gregory Palast: Bu adamın parmağının olmadığı bir şey yok. Yaklaşık elli yönetim kurulunda yer alıyor. Ve sorunlardan biri şu, Enron'un kayıtlarını nasıl tuttuğunu inceleyecek müfettişler kurulunun başkanının da bu adam olma durumu var. Fakat aslında onlar (Enron), bu adama bir köşede danışma ücreti ödüyorlardı. Margaret Thatcher'ın hükümetinde yer aldı ve Enron'un İngiltere'ye gelmesine ve bu kuruluşun İngiltere'deki elektrik santrallarını satın almasına izin veren kendisiydi. Ve İngiltere'nin ortasında içme suyu şebekesi onlann mülkiyetindeydi. Bu adam işte bunları onayladı ve sonra buna yönetim kurulunda bir iş verdiler. Ve yönetim kurulunda bulunmaktan öte, büyük bir danışmanlık kontratı verdiler. Yani biliyorsunuz, şimdi bu adamın, hesapları nasıl verdiklerini inceleyecek denetleme komitesinin başında bulunması bekleniyor.

"MEDYAYI DA ONLAR DENETLİYORLAR"
Alex Jones: Medyayı denetleyen bir yönetim kurulunun da başında.
Gregory Palast: Evet, öyle, ben büyük sorunlarla karşılaşıyorum, çünkü beni de denetliyor.

Alex Jones: Ayrıca şimdi yeni bir kanun çıkartıyorlar İngiltere'de, arazinizde bulunan 800 yıllık kuyulara, hatta kimi yerlerde Romalılardan kalma 2000 yıllık kuyulara su saati koyacaklarını söylüyorlar. Kendi suyunuza sahip olamayacaksınız.
Alex Jones: Evet, işte bu Lord Wakeham. Yani işte Enron'un adamı bu demek istiyorum. Bu adam tam bir olay. Burada bu adama dokunamazsınız. Çünkü dediğim gibi medyayı kendisi denetlemektedir. Yani şikâyet ederseniz, biliyorsunuz ki, adamın eli kaleminizin bir ucunu tutuyor.

IMF VE DÜNYA BANKASI BİR ÜLKEYİ NASIL ÇÖKERTİR?
Alex Jones: N. M. Rotschild'ı eşelerseniz hepsini orada bulursunuz. Lütfen bize o dört noktayı anlatın. Elinizde belgeleri var. Yani IMF/Dünya Bankası çökertmesi, dört nokta, bir ülkeyi nasıl çökertiyorlar ve insanların kaynaklarını nasıl imha ediyorlar?
Gregory Palast: Doğru önce sermaye pazarlarını açıyorsunuz. Yani, yerel bankaları yabancı bankalara satıyorsunuz. Sonra fiyatları piyasa belirler diyorsunuz. Bu iş, her şeyi serbest piyasanın belirlediği, Kaliforniya'daki gibi, sonra evinize gelen su faturaları ortada... ABD'de su şirketlerinin satılabileceğini hayal bile edemeyiz Ama Enron gibi özel bir şirketin, suyunuzun sahibi olduğunu düşünün bir. Sonra da fiyatların tavana fırladığını. Sonra da sınırlarınızı serbest ticarete açıyorsunuz, tam serbest piyasacılık. Ve baş ekonomist olan Stiglitz (Bu sistemi onun çalıştırdığını unutmayalım) kendisi onların hesap adamıydı ve bu işin afyon savaşlarına benzediğini söylüyor. Bunun Serbest ticaret olmadığını, zorlama ticaret olduğunu söylüyor. Bu yolla ekonomileri yerle bir ediyorlar.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Alt 09-25-2009, 05:46 PM   #10
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,996
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Imf ve dünya bankası emperyalist kapitalizmin truva atlarıdır

IMF ve Dünya Bankası’na karşı: Bizim şenliğimiz, onların cehennemi olsun!(D
22-07-2009 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] DİRENİŞİN ŞENLİĞİNE BEKLİYORUZ!

Çok uluslu kapitalist şirketlerin, devletlerin temsilcileri ve bürokratları, milyarlarca insanın hayatını karartacak kararlar alacakları IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantısı nedeniyle 6-7 Ekim 2009 tarihinde İstanbul’da olacaklar.

Yoksul milyarlar ve üzerinde yaşadığımız gezegenin geleceği için sömürü zincirine bir halka daha eklemekten başka bir işe yaramayan ekonomik paketlerin, yapısal uyum koşullarının, kemer sıkma politikalarının ve yeniden yapılandırmaların konuşulacağı, kapitalist egemenlerin çıkarını korumak adına yapılacak bir zirve toplantısı daha...

Yaşanan bunca deneyim açık bir şekilde göstermiştir ki (Arjantin, Jamaika, Ekvador vs.) uygulanan IMF ve Dünya Bankası politikalarının insanlara yoksulluktan ve sömürüden başka bir vaadi yoktur ve olamaz. Kapitalizmin küreselleşmesinin başlıca mimarlarından olan IMF ve Dünya Bankası, kentsel dönüşüm politikaları (soylulaştırma) ile yoksulların evlerinden ve yaşam alanlarından sürgün edilmelerinden; yaşamın en temel unsuru olan suyun özelleştirilerek bir avuç şirketin ipoteği altına alınmasından; uygulanan tarım politikalarıyla tüm insanlığın GDO’lu gıdalara mahkum edilmesinden; yeni istihdam yasalarıyla çalışanların zincirlerine yeni halkalar eklemekten birinci dereceden sorumlu aygıtlardır.

13.000 soyguncu ve bunları korumak için emir almış bundan daha fazla sayıda kolluk kuvveti o günlerde aramızda dolaşıyor olacaklar. Büyük bir olasılıkla da o günlerimizi cehenneme çevirecekler! Aramalar, kimlik sormalar, yolları kapamalar, çit örmeler vs..

Biz diyoruz ki, gelin bu günlerde biz onların yaşamını cehenneme çevirelim. Bizim şenliğimiz, onların cehennemi olsun!

1-8 Ekim arasında IMF ve Dünya Bankası’na karşı çeşitli eylemler, etkinlikler, film gösterimleri, workshoplar, konserler organize etmeyi düşünüyoruz. Başka ülkelerden ve şehirlerden geleceklerim barınma ihtiyaçları karşılanacaktır. Organizasyonları ve etkinlik hazırlıklarını birlikte gerçekleştirmeyi düşünen ve katılmak isteyenler iletişim bilgileri üzerinden bizimle temasa geçebilirler. Ayrıca yapılan hazırlık çalışmaları hakkında düzenli bilgi edinmek isteyenler periyodik olarak güncellenecek web sitemizi ziyaret edebilirler.

Direnişin şenlikli günlerinde uluslararası dayanışmayı yükseltmek umuduyla!

Küresel Sermayeye Karşı Halkların Özerkliği!

Ulusal ve Uluslarası Sermayeye Karşı Çığlığa Sen de Bir Ses Ver!

İletişim:

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] (Türkce)
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] (English)
direnistanbul@gmail.com

__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi:
kuzeyberdan (09-25-2009), Toprak (09-25-2009)
Cevapla
Anahtar Kelimeler: , , , , , , , , , ,


Bookmarks

Etiketler
atlaridir, atlarıdır, bankasi, bankası, dünya, emperyalist, imf, kapitalizmin, truva


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Emperyalist kapitalizmin göbeğinde ırkçı-faşist-kapitalist şov Mahmut Halil CAN ANA KITA SINIF HAREKETLERİ VE MÜCADELE 6 10-02-2009 06:02 PM
Kapitalizmin söndürdüğü hayatlar Mahmut Halil CAN SOSYAL VE KÜLTÜREL SORUNLAR 0 08-26-2007 01:26 PM


WEZ Format +3. Şuan Saat: 03:47 PM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.7 Beta 1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Zoints SEO v2.3.2Ateshirsiz.Com
Sitemap
152, 153, 11, 16, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 52, 159, 54, 57, 123, 58, 60, 61, 64, 88, 89, 90, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 105, 106, 107, 198, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 199, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 126, 124, 125, 127, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 145, 146, 147, 164, 158, 160, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 196, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 195, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240,