![]() |
|
|||||||
| KÜRT ULUSAL SORUNU VE DEVRİM KÜRT SORUNU, KOMÜNİST DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ENTERNASYONAL DEVRİMCİ MÜCADELE |
|
|||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
KARANLIK EYLEMLERİN KARANLIK ADI TAK
25 Eylül 2011 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) Son yıllarda Türk kontrgerillası kadar, Kürt kontrgerillası da oldukça eğitimli ve organize hareket ediyor. Zaten bu iki yapıyı da olasıdır ki aynı güçler yönetiyor ve fakat; birbirine bu kadar benzeyen iki sözde karşıt güç olur ilginç? Zira olay ve olgular ile gelişmeler bu iki gücü o derece birbirine yaklaştırıyor ki ayırt etmek olanaklı olmuyor! Bir bakıyorsunuz ki, Kürdistan’da savaş dışı insanlara yönelen eylemler var, orada Türk ve Kürt kontrgerillası birlikte varlar! Bir bakıyorsunuz ki savaş baronları savaş tamtamları çalmışlar; Türk-Kürt kontrgerillası birlikte savaşın devamı uğruna ve de savaştan beslenen kancı kenelerin çıkarları için kurşunlar, bombalar vs patlatılıp duruluyor. Ve de emekçiler ve onların çocukları patır patır öldürülüyor. Türk kontrgerillasının nasıl ki TİT denilen Türk İntikam Tugayı adı altında sözde bir paravan örgütü varsa; Kürt kontrgerillasının da –oluşturulmuş ve Kürt Halkından bağımsız var olan, tamamen KUKM’nden bağımsız olarak ve de Enternasyonal burjuvazinin piyonu olarak-TAK diye bir intikam tugayı var! Türk ve Kürt kontrgerillası birbirlerine ne kadar da benziyorlar değil mi? Zira üretici firmaları aynı da ondan! Patentleri CIA’dan ola muhtemeldir! Ne zamanki Kürt ve Türk emekçi sınıfları ortak düşmana karşı mücadeleye giriştiler veya bu yönde olumlu adımlar attılar; ya TİT ya da TAK bir işler yapıyor! Onlarca insanın kanını içiyor ve araya kan koyuyor! Ve de insanlığın en basit hak iddiasını Halklarını arasına nifak tohumu olarak saçıyor. Bu çerçevede TİT ile TAK’ın aynı bünyelerin aynı ihtiyaçlarına hizmet eder durumda olduklarını anlamamak için de avene, aptal, salak olmak gerekiyor değil mi? Zira neden MİT, Emniyet, Jandarma vs değil de TİT? Ya da neden PKK, HPG vs değil de TAK? Bir güç gösterisi ise eğer denedikleri zaten emekçi çocuklarının üzerinden yeterince kan gösterisi yapmaktadırlar! Başka bir şeye gerek var mıdır? Elbette vardır. Bu da sadece hedef aldıkları kitlelerin psikolojik harbe uygun hale getirilmesidir. İster Kürt, ister Türk ya da Anadolu Halklarından bir emekçi olsun fark etmiyor? Yeter ki harekete hazır olsun! Zira alanlarda basit ve insani talepler uğruna insanlar var! Söyle onlara PKK, TAK, TİT, MİT, Emniyet vs gibi sözler anında ortada ve ortalık yerde. Senin olmana gerek yok. Zaten karşıtı alandadır o anda. Ve de hedeflenene doğru gereken yapılıyordur! Çağımız insanını sınıfsal anlamda ayrıştırmanın en büyük ve geçerli yolu etnik-dini-mezhebi vs dir. Düzende genel olarak her koldan zaten buna oynamaktadır. Ağa babaları da bunun alt yapısını zaten oldukça önceden yapmışlardır! Kürdistan ve Anadolu coğrafyasındaki bu kirli savaşın şikeden ibaret olduğu gün geçtikçe daha da belirgin bir biçimde ortaya koymaya başlıyor. Sporda şikeyi sözde araştıran bu sömürgeci faşist devlet kendi çapında şikenin en büyüğünü yapmaktadır. Onlarca yıldır görüşmekte, müzakere etmekte ve bunları reddetmekte; bütün bunlara masumane emekçilerin çıkarları uğruna katlandığını iddia etmekte! Tüm bunlara inananlar saf, aptal, salak değil; ahlaksızdır kesinlikle. Zira açıkça savaştan beslenen bir dünya yaratan egemenler, savaştan beslendiklerini ilan etmelerine rağmen hala aşağıdakiler koyun sürüsü gibi peşindeler de sürecin diyecek bir şey yok artık? Beter olun ve de dibe vurun demekten başka!!! TİT, TAK, Kontrgerilla, HPG, PKK, MİT vs at izi it izine karışmış durumdadır. Geniş yığınlar açısından elbette. Ve fakat bizler açısından süreç oldukça nettir. Sorularımız ve onlara verdiğimiz bilimsel, akılcı, insani vs yanıtlar bizlere neler olduğunu ve de neler olabileceğini oldukça açık biçimde göstermektedir. Bereket ki, bu memlekette onlarca yıldır yaşıyoruz ve bu memleketi tanıyoruz! Zira dışarıdan birisi derki nerden çıkarıyorsun bunca martavalı! Biz de martaval bol ve de çeşitli! Zira atıyoruz boş yere. Ya tutarsa! İşin esası ise bu gerçekleri dile getiren politik komünist devrimcilerin olmayışı. Herkes süreci olağan karşılıyor. Zira görüşme olacak, Kürt Halkı kan verecek ve de ölecek. Ne için! Sadece dili için???? Bu aşağılık sürecin karşısında komünist devrimciler olmadığını sanan düzen güçleri yanılıyorlar. Dün olduğu gibi bu günde yüksek sesle yaşananları ve onun gerçek anlamlarını bağırarak ifade edeceğiz. Hiç kimse ve hiçbir güç sesimizi kısmaya yetmeyecektir. Kürt halkının gerçek kurtuluşu özgürlük ,sosyalizm ve devrimdedir. TAK,TİT,MİT,PKK,HPG,CİA,MOSSAD vs. aynı düzlemlerin aynı eylemleridir.Halklar bu ve benzeri güçleri aşmadığı müddetçe gerçek kurtuluşlarına eremeyeceklerdir.”Armut dibine düşer.””Al birini vur ötekine.” 25 Eylül 2011 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
|
#2 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Re'sen Demokrasi
26 Sep, 2011 03:55:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu PKK'nın saldırıları artırdığı dönemde PKK'yı tecrit edip Kürt halkını kazanmak için değil; sınır ötesi operasyonları dengelemek için değil; bir iyi niyet gösterisi olarak değil; sadece ve sadece demokratik bir devlet böyle yapmak zorunda olduğu için, devlet bir an önce Kürtler'in ihlal edilmiş bütün temel haklarını geri vermelidir. Başlıktaki deyimi ben uydurdum. Biliyorsunuz, savcıların ortada herhangi bir şikâyetçi olmadığı halde, kendiliklerinden soruşturma açmalarına "re'sen soruşturma"; mahkemelerinin sanık ya da savcı tarafından bir talep gelmediği halde kendiliklerinden karar almalarına "re'sen karar alma" diyoruz. Kamu kuruluşlarında çalışan bir kişinin kendi müracaatı olmadan emekliye sevk edilmesine de "re'sen emeklilik..." Yani, devletin hiç kimse talep etmediği halde kendi kendine yaptığı işlem diyebiliriz buna. Şu anda Kürt meselesinde ihtiyacımız olan şey de bu; re'sen demokrasi! PKK'nın saldırıları artırdığı dönemde PKK'yı tecrit edip Kürt halkını kazanmak için değil; sınır ötesi operasyonları dengelemek için değil; bir iyi niyet gösterisi olarak değil; sadece ve sadece demokratik bir devlet böyle yapmak zorunda olduğu için, devlet bir an önce Kürtler'in ihlal edilmiş bütün temel haklarını geri vermelidir. Hükümetin bu konuda diğer partilerle herhangi bir uzlaşma araması da gerekmiyor. Çünkü bir insanın -ya da bir grup insanın- temel bir hakkını tanımak için ne o kişi ya da grubun talep etmesine ne de diğer siyasi partilerin desteklemesine ne de toplumun çoğunluğu tarafından onaylanmasına ihtiyaç vardır. Hükümetin re'sen atması gereken adımlardır bunlar. Evet, bu konuda son yıllarda büyük ilerlemeler kaydedildiğini inkâr edecek değiliz. En son olarak, Artuklu Üniversitesi'nde Kürt Dili ve Edebiyatı eğitimine lisans düzeyinde başlanması bu ilerlemelerin sonuncusu. Ama daha yapılması gerekenler var. Örneğin, KCK davasında sanıkların kendi anadillerinde savunma yapma hakkını ellerinden alan mahkeme bu kadar başına buyruk mudur? Bir mahkeme temel insan hakkını ihlal ediyorsa, ona dur diyecek, bir makam yok mudur bizim hukuk devletimizde? Ya da, Terörle Mücadele Kanunu'nun bugün PKK'nın herhangi bir konuda gündeme getirdiği bir fikri tekrarlayan birinin "terör örgütünün propagandasını yapmaktan" yargılanmasına yol açan; yani açıkça ifade özgürlüğüne aykırı olan maddesini değiştirmek için daha ne beklenir? Artık sakıncaları herkes tarafından kabul edilen koruculuk sorununa köklü biçimde el atmak bu kadar mı zordur? Yakında Meclis açılıyor ve Başbakan bütün halka bir söz verdi: Demokratik Açılımı kayıtsız şartsız sürdüreceğiz, dedi. Biliyoruz ki, Demokratik Açılım'ın en hayati boyutu yeni anayasa. Kürtler'in birçok temel talebi esas olarak yeni bir anayasayla çözülecek. Ama Anayasa değişikliğini gerektirmeyen ve bugünden yarına yapılabilecek çok önemli şeyler var. Mademki, yeni bir yasama dönemine giriyoruz ve mademki Erdoğan'ın demokratik açılımı sürdürmek diye bir sözü var, hükümetin yapabileceği şeyleri anayasadan sonrasına ertelemeden bir paket halinde Meclis gündemine getirmesinin zamanıdır. Bu paketin neler içermesi gerektiği meçhul değil. Bunları yıllardır konuşuyoruz. Kürt-Türk nice demokrat aydın, Kürt duyarlılığını temsil eden partiler, bölgedeki sivil toplum kuruluşları, siyasi aktörler yıllar boyunca defalarca sıraladılar bu paketin unsurlarını. Şimdi artık, lafı bırakıp somut adım atma zamanıdır. Gülay Göktürk/Bugün
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#3 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Şerafettin Elçi: Müzakereler MİT’i de aştı
26 Sep, 2011 04:34:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu BDP milletvekillerinin hepsi değil ama üst düzeyde birkaç kişi biz bu protokolü gördük. Seçimin hemen arifesindeydi. Bize, “Böyle bir protokol hazırlanmış, bunun onayı bekleniyor” dendi. Üç ana noktada toplanan bir protokoldü bu. Eğitim dâhil Kürtlerin haklarının tanınmasını içeriyordu. Ki zaten anadille eğitimi kapsamayan herhangi bir anlaşma yapılamaz Kürtlerle devlet arasında. Bu protokolün içinde, anadille eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı. Ben bu protokolü görünce, “Devlet bunu imzalamaz” dedim. "Müzakereler MİT’ten daha da üst düzeye çıkmıştı. Devletin en üstteki bazı sivil bürokratları Öcalan’la görüştüler. Devleti tam temsil eden bu yetkili ekipler, Barış Konseyi kurulmasını önerdiler. Öcalan, razıydı" "Öcalan, ‘Protokolü Kandil’e götürün, o da görsün’ dedi. MİT, dağa kendisi götürdü ve Kandil onayladı. Ancak Öcalan’ın önerisi şuydu. Kandil’den sonra bunu Başbakan da imzalasın. Başbakan protokolü onaylamadı" "MİT Müsteşarı Fidan, Kürtlerin kırmızıçizgisi olan ana dille eğitimle ilgili PKK’ye, ‘Nasılsa orası özerk bölge olacak. Öğretmen tayini dâhil, eğitim hizmetleri belediyelere, valilere devredilecek’ diyor" NEDENŞERAFETTİN ELÇİ Eğer MİT-PKK müzakerelerinin ses kaydı sızdırılmamış olsaydı, biz hâlâ devletin sadece Öcalan’la görüştüğünü, PKK’yla masaya oturmadığını, onu muhatap kabul etmediğini düşünüyor olacaktık. Ama tek bir buluşmaya ait ses kaydından anladık ki, devlet PKK ile uzun süredir görüşüyormuş. Daha doğrusu devlet PKK’yı muhatap kabul etmiş ve onunla çözümü müzakere ediyormuş. Hatta bu müzakerelerin sonucunda da bir protokol hazırlanmış. PKK’nın, “Devlet bizi muhatap kabul etmezse bu sorun çözülmez” yönündeki açıklamalarını boşluğa düşüren bu gerçek, pek çok soruyu da beraberinde getirdi. Eğer Kürt sorunu PKK ile müzakere ediliyorsa, PKK niye birden çatışmaları başlattı? Ve üstelik sivilleri de vurmaya başladı? PKK ne istiyor? Belki de daha gerçekçi bir soru olarak, PKK neyi istemiyor? Çünkü bu müzakerelerde konuşulanları gördükten sonra, devletin büyük bir eşiği geçtiği anlaşılıyor ve bundan böyle sorunun savaşan taraflar arasında müzakereler yoluyla çözülebileceği ümidi güçleniyor. Hele devletle aynı müzakereleri sürdüren Öcalan da “Anlaşma noktasına geldik. Devrimci halk savaşına gerek kalmadı” dedikten sonra, “niye tekrar savaşa dönüldü ve bu barış imkânı yok edildi” sorusunun mutlaka cevaplanması gerekiyor. Niye bu barış yolunda ilerlemek mümkün olmadı? PKK neden bu müzakerelere rağmen savaşı şiddetlendirmeyi tercih etti? Bu eylemler, Kürt sorununda bizi nasıl bir noktaya getirecek? Sivilleri öldürmek PKK’ya nasıl bir yarar sağlayacak? Sivilleri öldürmek Kürtlerin haklarını kazanmasına yardımcı olacak mı? PKK tam olarak ne istiyor? BDP ne yapacak? Bu hafta Meclis’e dönecek mi? Bu soruları, yıllarını büyük bir cesaretle Kürt sorununun barışçı yoldan çözümüne adamış olan ve son seçimde BDP tarafından desteklenen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun adayı olarakDiyarbakır’dan bağımsız milletvekili seçilen KADEP Genel Başkanı Şerafettin Elçi’ye sorduk. PKK- MİT müzakerelerinin yayınlanan bölümlerini okudunuz mu? Evet. En çok ilginizi ne çekti?En çok ilgimi çeken, o sırada da MİT Müsteşar Yardımcısı olan Hakan Fidan’ın (bugün MİT Müsteşarı), Öcalan’ı anarken kullandığı hitap tarzı oldu. Öcalan’a, “sayın” diyordu. Oysa Türkiye’de Öcalan’a “sayın” demekten ötürü yargılananlar ve mahkûm olanlar var halen. Bir de Hakan Fidan’ın özellikle Kürtlerin kırmızıçizgisi olan anadille eğitim meselesi çok dikkatimi çekti. Fidan, PKK’yle görüşmede, “Bu protokollerin sonucunda nasılsa orası özerk bölge olacak. Eğitim hizmetleri de dâhil olmak üzere, merkezî yönetimin yetkileri yerel yönetimlere ve valilere devredilecek” diyor. Yani eğitim politikasının belirlenmesi, okullardaki müfredat... Öğretmenlerin tayini de olmak üzere...Evet, her şey özerk bölgelere devredilecek. Vilayet de, belediyeler de bu bölgelerde okullar açabilecek, hangi dili kullanacaklarına onlar karar verecek. Türkiye’de eğitim politikası tamamen değişecek. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye Dairesi, tevhid-i tedrisat diye bir şey kalmayacak. O zaman, bu müzakerelerin devamı, Kürt sorununun çözümüne yardımcı olur muydu?Hiç şüphen olmasın. İşte bu şekilde Kürtlerin en temel sorunu olan anadille eğitim meselesi çözülürdü. Hakan Fidan tarafından dile getirilen bu çözüm formülü bence PKK-MİT müzakerelerinin en önemli odak noktasıydı. Bu müzakerelerin devamı gerekirdi. Müzakereler niye devam etmedi, ben şimdi hâlâ hayret ediyorum. Çünkü Kandil’le ve Öcalan’la yapılan bu müzakereler ta seçime kadar, 2011’in haziran ortasına kadar devam etti. Ses kaydı yayınlanan 2010’daki bir müzakeredir. İlkin bu toplantılar görüşme düzeyindeydi, sonra müzakere düzeyine yükseldi. En son aşamada da bir protokol imzalanması düzeyine gelindi. Bu protokolü Öcalan da onayladı. Kandil onayladı mı?Öcalan, “Bu protokolü Kandil’e götürün, o da görsün ve onaylasın” dedi. MİT’in kendisi protokolü Kandil’e götürdü. Yani herhangi bir PKK’li aracılığıyla oraya gitmedi. Doğrudan devlet tarafından götürüldü. Kandil de bu protokolü uygun gördü. Ancak Öcalan’ın önerisi şuydu. Kandil bunu onayladıktan sonra, Başbakan da imzalasın. Başbakan protokolü onaylamadı. Siz, MİT-Öcalan ve Kandil arasındaki müzakereler sonucunda hazırlanan bu protokolü gördünüz mü?BDP milletvekillerinin hepsi değil ama üst düzeyde birkaç kişi biz bu protokolü gördük. Seçimin hemen arifesindeydi. Bize, “Böyle bir protokol hazırlanmış, bunun onayı bekleniyor” dendi. Üç ana noktada toplanan bir protokoldü bu. Eğitim dâhil Kürtlerin haklarının tanınmasını içeriyordu. Ki zaten anadille eğitimi kapsamayan herhangi bir anlaşma yapılamaz Kürtlerle devlet arasında. Bu protokolün içinde, anadille eğitimin yanı sıra, Kürt kimliğine anayasal güvence sağlanması, Kürtlerin özyönetime, yani BDP’nin demokratik özerklik dediği bir statüye kavuşması ve Öcalan’ın ev hapsine çıkarılması da vardı. Ben bu protokolü görünce, “Devlet bunu imzalamaz” dedim. Niye? MİT’in mutabık kaldığı protokol değil miydi bu?Evet. Onlar, Öcalan’la müzakerede mutabık kalmışlar ki kendileri alıp bunu Kandil’e götürmüşler ve onaylatmışlar. Ama MİT’in imzalayacağı bir şey değil bu tabii. “Devlet resmen böyle bir belgeyi kabul etmez. Devlet bunu alır, arşivine koyar. Bunun resmî bir dokümana dönüşmemesi için altına imza atmaz ama zaman içinde bu protokolün gereklerini yapabilir” dedim. Seçimden hemen üç beş gün önceydi bu protokol aşaması! Seçimin çatışmasız bir ortamda geçmesinde son derece etkili ve yararlı oldu. Bu konuşmalar, sorunun müzakereler yoluyla çözülebileceği ümidini yarattı mı?Önemli olan PKK tarafı... Onlarda yaratmadı. Öcalan’da yarattı ama... Zaten yayınlanan bölümde de dikkat ederseniz Sabri Ok durmadan bir an önce bu sorunları çözün diye ısrar ediyor. Herhalde onlar, devlet tarafından oyalandıkları endişesini taşıdılar ki Sabri Ok durmadan aynı istemde bulunuyor. MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ise biraz zamana yaymak istiyor. Neyse... protokolü Öcalan kabul etti, Kandil onayladı ve en son onaylamayı Başbakan yapacaktı. O, onaylamadı ve protokol geçersiz oldu. Bu kez devlet kesimi, “Protokol imzalanmadı ama biz bir Barış Konseyi oluşturalım” dedi. Devlet kesimi kim? Gene MİT mi?Benim tahminime göre daha da üst düzeye çıkmıştı iş. Devletin bürokrasinin en üst kademesindeki bazı sivil bürokratlar da Öcalan’la görüştüler. Devleti tam temsil eden bu yetkili ekipler, “Barış Konseyi kurulsun, çalışmalarını yürütsün ve ona göre bu sorun çözülür” dediler. Öcalan, buna razıydı. Barış Konseyi, tam bir devlet kurumu olmayacaktı ama tamamen yetkisiz de olmayacaktı. Barış işini olgunlaştırmaya çalışacaktı ve böylece barışa ulaşılacaktı. Fakat o sırada, zannedersem silahlı kesim yani PKK çevresi, bunu bir oyalama taktiği olarak algıladı. Hükümetin esas amacının PKK’yi imha etmek olduğu kanaatine vardı. Bunun için haklı nedenleri de vardı. Başbakan’ın seçim öncesindeki ve sonrasındaki söylemi tamamen milliyetçi bir söylemdi. Öcalan, PKK’nin imha edileceği kuşkusunu taşımıyordu ama Kandil mi bu kuşkuyu taşıyordu?Öcalan bu kuşkuyu taşımıyordu ama dağ bu kanaate vardı zannedersem. İşin şanssız tarafı, bu görüşmeler sürerken, askerî operasyonlar ve polisin halk üzerindeki baskısı devam ediyordu. Talihsizlik burada! Hakan Fidan, Başbakan’ın iyi niyetli olduğunu, risk aldığını ifade ediyor ama... Hakikaten Başbakan’ın bu girişimi son derece cesurane bir girişim. Türkiye’de onun dışında başka bir başbakanın buna cesaret edebileceğine ben ihtimal vermem. Ama tahminime göre, PKK’nin umutsuzluğa kapılmasında ve çatışma kararının yeniden alınmasında en önemli etken, Başbakan’ın bizim siyasi girişimlerimize kapıyı kapatması ve PKK çevresinin, bu sorunun siyaseten çözülemeyeceği kanaatine varması oldu. Meclis’i boykot ettiniz. Siyaset Meclis’ten başka nerede yapılabilir ki? Kaldı ki Meclis’e girmemenin hata olduğunu siz de söylüyorsunuz, değil mi?Biz, Meclis’e girmenin koşullarını yaratmaya çalıştık. Meclis’e gitmenin yolunu açmaya çalıştık. “AKP’den üç, bizden üç kişilik bir hukukçu heyeti şikâyetçi olduğumuz yasaları düzelten bir paket hazırlasın, biz Meclis’e girelim,” dedik. Başbakan, bu şartlarımızı elinin tersiyle itti. Meclis 1 ekimde açılıyor. BDP Grubu Meclis’e dönecek mi?Olağanüstü bir şey olmazsa geri döneceğiz. Tahminime göre, 1 ekimde Meclis’e katılacağız. Genel arzu dönme yönünde. Özellikle yeni yapılan Türkiye’de Kürdistan Konferansı’na katılanların yüzde 90’dan fazlası Meclis’e dönülmesini istedi. Bu hafta gurubumuz karar alacak. Peki, ne değişti de Meclis’e dönülüyor?Halk, şimdi bizden dönmemizi istiyor. Ayrıca zannedersem, hükümet kanadından da bazı olumlu adımlar atılacak. Ama ilk başta halk Meclis’e girmemizi istememişti. “Girerseniz kendimizi yakarız” diyorlardı. Bizim başlangıçta Meclis’e girmeme tepkimiz haklıydı. Ortada çok bariz bir haksızlık vardı ve o haksızlığa karşı tepki göstermemiz doğaldı. Ama bu tepkiyi uzun uzadıya sürdürmek yanlış oldu. Şimdi Meclis’e dönmemiz gerekli. MİT-PKK müzakerelerine dönersek... Bu müzakerelerde konuşulanları gördükten sonra ve aynı müzakereleri İmralı’da sürdüren Öcalan’ın da “Anlaşma noktasına geldik” dediğini gördükten sonra, bu ülkede barış için büyük bir imkân varmış duygusuna kapılıyor insan. Sizde de böyle bir duygu uyandı mı?Müzakere noktalanmadı ki... Başbakan, onaylamayınca, bütün müzakereler sonuçsuz kaldı. Gene de kanaatime göre beklenebilirdi ama buna karar verecek olan savaşan güçlerdir. Onların, kendini güvencede hissetmesi lazım. Eğer kendilerini yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya görürlerse, artık ne imkânları varsa kullanırlar. “Bunların amacı, bizi müzakereler yoluyla oyalamak ve imha etmek” diye düşündüler. Çünkü PKK silahları susturduğu, çatışmasızlık hâli ilan ettiği ve kendini çatışma alanlarının dışına çektiği halde askerin operasyonları ve polisin hoyratlığı sürüyordu. Eğer devlet operasyonları durdurmazsa... Ne olur?O zaman hiç kimsenin PKK’ye, sen niye silahlı mücadeleyi sürdürüyorsun demeye hakkı kalmıyor. Eğer şu anda devletin operasyonları durduracağına ve KCK’dan haksız yere tutuklanan insanların serbest bırakılacağına inansak, PKK’nin silahları susturması ve silah bırakması için herkes üzerine düşeni yapmaya hazırdır ama devlet bu güvenceyi vermiyor. Ama Öcalan, bütün bu koşullarda gene de şu önemli çıkışı yaptı. “Anlaşma noktasına geldik, devrimci halk savaşına gerek kalmadı” uyarısında bulundu. Öcalan’ın bu uyarısına uyulsaydı, Kürt meselesinde daha olumlu bir aşamaya geçebilir miydik?Hiç şüpheniz olmasın. Eğer çatışma başlamasaydı, siyasetin yolu açık tutulsaydı, hiç şüphesiz barışa daha çok yaklaşırdık. Barışa, sessiz, sakin silahların sustuğu bir dönemde yaklaşılır. Silahların konuştuğu bir yerde barışın dili etkili olmaz ve hepimiz barıştan uzaklaşırız. Bu yüzden de önemli olan, bu çatışma ortamının nasıl sona erdirileceğidir. Devlet süreci yatıştırmalı. Kürt siyasetçiler olayları yatıştırmak için ne yapmalı?Kürt siyasetçilerinin olayları yatıştırabilmesi için ellerinin güçlendirilmesi lazım. Eğer işin başında Başbakan bizim haklı taleplerimize okey diyebilseydi olaylar bu hale gelmezdi. Ama Başbakan, seçimden zaferle çıkmanın sarhoşluğuyla, “Ben her istediğimi yaparım, kimseye de taviz vermem” dedi mağrur bir edayla. Ankara’daki bombalı saldırıyı üstlenen TAK bundan sonra metropolleri ve sivilleri hedef alacağını açıkladı. Bu eylemler Kürt sorununda bizi nasıl bir noktaya getirecek?Sivil hedefleri vurmak, masum, sivil insanları öldürmek savaşın ahlakına uymaz. Savaşın da kendine göre bir ahlakı, kuralı var. Savaşanların bile o kurallara uyması gerekir. Devlet bir an önce bu işi yatıştırıcı önlemleri almalı. Almazsa, bugünkünden çok daha büyük olaylar yaşayabiliriz. Kürt sorununun o zaman gelebileceği nokta şudur. Belki de bazı kesimler tarafından bu amaçlanıyor... İş, karşılıklı kitlesel hareketlere dönüşebilir. Bu, bir Kürt-Türk çatışması getirebilir ve bunun sonunda bir ayrılma olur. Bunu görmemek için aptal olmak lazım. İç savaşa dönüşebilir bu. Bir an önce önlem alınmazsa... Sivil hedeflerin vurulmasıyla, Türkler mi kışkırtılmaya çalışılıyor, ne dersiniz?Bu eylemlerle Türkler kışkırtılacak. Türkler, PKK’nin tarafı olmayan masum Kürtlere yönelecek. Bu durum, Kürtlerin galeyanına neden olur. Bu olaylar karşılıklı olarak birbirini tetikler, iş tırmanır ve bunun sonucunda da “biz beraber yaşayamayız” anlayışına gelinir. İşte orada psikolojik kopma tamamen başlar ve iş ayrılmaya gider. Bu ayrılan parçayı da PKK mi yönetir?Herhalde odur. Nasıl Türkiye’yi 80 yıldan beri silahlı güç yönettiyse, herhalde orayı da silahlı güç kimse o yönetir. Peki, sivil hedeflerin vurulmaya başlanmasının arkasındaki plan bu olamaz mı? PKK’nin yöneteceği bir toprak parçası isteniyor, hedefleniyor olamaz mı?Olabilir... Bu yüzden, yapılması gereken de, işler o raddeye gelmeden önlemektir. Başbakan’a çağrı yapıyorum. Başbakan bu mağrur havayı bir tarafa bıraksın, bir an önce bu işi nasıl önleyebilirimin çarelerini arasın. Kibir, gururla bu iş çözülmez. Eğer bu işler önlenemezse, bunun sonu bir kâbus senaryosudur. Bir an önce aklıselimle önlenmeli bu süreç. Aynı başbakanın büyük bir siyasi risk alıp sadece Öcalan’la değil özel temsilcisini gönderip Kandil’le de müzakereler yapmasını nasıl açıklıyorsunuz?Bütün bu süreç 12 Haziran seçimine dek devam eden süreçtir. 12 hazirandan sonra artık ayrı bir süreç başladı. Seçimden sonra herkese tepeden bakmaya başladı ve diyalog kapılarını kapattı. Eğer Başbakan yemin merasiminden önce taleplerimizi dikkate alsaydı, bizimle görüşseydi, olaylar bu mecrada akmazdı. Biz o zaman sivil kanalları işletirdik. Ama “sorunu biz çözeceğiz” deme ve harekete geçme imkânı tanımadı Başbakan bize. Biz bu imkânları kullansaydık, PKK’nin durup dururken çatışma kararını ilan etmesinin bir nedeni olmazdı. Ama bu yollar tıkanınca biz, “Yapabileceğimizi yaptık ve Sayın Başbakan en ufak olumlu bir adım atmadı” dedik. Ve onlar da bunun üzerine artık kendi yöntemleri neyse ona başvurdular. Sivilleri de öldürmeye başladılar. Türkiye, şu anda, sivilleri öldüren devletle ve devletin içindeki çetelerle hukuk yoluyla hesaplaşmaya çalışıyor ve bir bölümüyle ciddi olarak hesaplaşıyor da. PKK’nin sivilleri öldürmesi, nereye varacak peki? Kürtlerin haklarını kazanmasına yardımcı olacak mı bu?PKK’nin kendine göre yürüttüğü bir mantık var belki. Bu iş kitlesel bir çatışmaya dönüşür ve Kürtler ayrışmak zorunda kalır. Bakın... Devlet iyi niyetli olsa, Öcalan üzerinde bir tecrit yürütmez. O tecrit Kürtleri öfkelendiriyor. Öfkelenen kitlenin, halkın ne yapacağı belli olmaz. O tecrit ortadan kalksın. Öcalan’ın bu çatışmanın sona erdirilmesinde belki bir katkısı olabilir. Niye o imkân verilmiyor? Koster bahanesi kalksın. Belki sadece devlet değil, Öcalan’ın kendisi de görüşmek istemiyordur, ne dersiniz?Bunu kendisi söylesin. Öcalan halen hem Kürt kitlesi hem de PKK üzerinde en etkili olan kişi. Şartlarının biraz düzeltilmesi kaydıyla barış için çok olumlu bir rol oynayabilir hâlâ. Ama şu anda şu haliyle Kandil-Dağ, Öcalan’a güvenmeyebilir. “Orada esir durumda. Kendi özgür iradesiyle hareket edemiyor. Olaylara uzak ve yeterince değerlendiremiyor” diyecektir. Peki, Türkiye’nin bugün bulunduğu noktada, şiddet mi yoksa başlayan müzakerelerin sürdürülmesi mi Kürtlerin haklarını elde etmesine daha çok yardımcı olur?Ben her hâlükârda müzakere derim. Bütün olumsuzluklara rağmen bu sorunun müzakere yoluyla çözümü görüşünü bugüne dek ısrarla savundum ve bugün de savunuyorum. Kürtlerin hangi hakları verilirse PKK savaştan vazgeçecek?Bunun formülü gayet basit. Bir, anayasada Kürtlerin bir halk olarak tanınması. Bugüne dek devletin sürdürdüğü Türk milleti yaklaşımını, “herkes Türk’tür, Türk olmak zorundadır” anlayışını terk etmesi. İki, anadille eğitim. Üç, özyönetim, yani Kürtlerin siyasi statüye kavuşması. Bunun adı özerklik ya da başka bir şey olur. Sonuçta bu, bölge halkının kendi kendini yönetmesidir. Biz ayrı bir milletiz ve tanınmak istiyoruz. Biz Türk milletinin bir parçası değiliz. Türk kimliğinin bir alt kimliği de değiliz. Türkler nasıl bir milletse ve onların ulusal bir kimliği varsa Kürtler de bir millet ve bizim de ulusal bir kimliğimiz var. Biz bu statüyle tanınmak ve kendi bölgemizde kendimizi yönetme hakkına sahip olmak istiyoruz. Siyasi statü denen budur. Bu üç maddenin dışında Kürtler, Öcalan’ın şartlarının ev hapsiyle ya da normal bir cezaevine çıkarılmasıyla düzeltilmesini istiyor. Beşinci olarak da... Evet...Kürtler, çatışan insanların güvenceli bir ortamda dağdan sivil yaşama dönmesini sağlayacak bir genel affın çıkarılmasını istiyor. Bu beş madde meseleyi çözer. Yeni yapılan Kürdistan Konferansı’nın sonuç bildirgesinde belirtildi bunlar. Bugüne dek hep Kürtlerin ne istediğini bilmiyoruz dendi. Bu konferanstan sonra artık kimsenin Kürtlerin ne istediğini bilmiyoruz demeye hakkı yok... Kürtler taleplerini açıkça dile getirdiler. Bu şartlar yerine getirilirse Kürtler tatmin olur. Zaten ayrışmayı önlemenin formülü de budur. Kürtleri tatmin etmek, Türkleri de ikna etmektir. Şu anda olayları yatıştırmak için Başbakan’ın bu beş maddeyle ilgili güven verici bir açıklama yapması yeterlidir. O zaman herkes devreye girer ve bizim de dönüp PKK’ye söyleyecek sözümüz olur. Şu anda biz PKK’ye silahı bırak diye bir şey söyleyemeyiz. Peki, savaşı bitirtebilmek için, Kürtlerin haklarının dışında ayrıca PKK’ye de bir yönetim yetkisi vermek gerekiyor mu?Hayır, o yetkiyi halk verecek. PKK’ye, gel sen o bölgeyi yönet diye bir hak tanınamaz ki. Bölgeye, kendi özyönetimini kendi özgür iradesiyle kurma hakkı verilir. Halk kimi seçer, kimi yönetime getirir, artık halkın bileceği iştir. PKK’nin de böyle bir talebi olmaz. PKK, özerk yönetimle yetinir mi sizce?Niye yetinmesin? PKK kendine güveniyor şu anda. Eğer özerk yönetim olursa, ben yöneteceğim. Çünkü vatandaş beni destekliyor, bölgedeki tek güç benim diyor. Bugün AKP yüzde 50 oy alıyor ama özyönetim sonucunda merkezî iktidarın olanaklarından yararlanma bitince, bu oy yüzde 1’e düşer. Kürtler nasıl bir yönetim istiyorlar?Demokratik bir yönetim istiyorlar. Seçimsiz bir PKK yönetimini, Kürt halkı kabul eder mi?Niye etsin? Özerk bölge seçimsiz olur mu? Kendi başına bir krallık değil ki o. Özerk de olsa, o bölge, devletin merkezî anayasasına bağlı kalmak zorundadır. Özyönetim, anayasal çerçeve içinde işler. Özyönetim, kendi başına buyruk olamaz. Kürtlerin şu anda sloganı şu: “Türkiye’ye demokrasi, Kürdistan’a özerklik” diyorlar. Kürtler de Türkiye’nin demokrasisi içinde yer alacaklar. Bu beş şart yerine getirilirse PKK de silahı bırakıp siyasi alana, halkın içine dönecek. O da bir siyasi parti olacak. Yeni anayasa meselenin çözümüne yardımcı olur mu sizce?Hiç şüphesiz olur. Zaten anayasa bu sorunun temel çözüm dayanağı olacak. Anayasa, sorunları bizzat çözmez ama sorunların çözümü için uygun ortamı ve zemini hazırlar. Sorunlar, bu temel dayanakla çözülür. Yeni anayasa, bu sorunun barışçıl yolla çözülüp çözülemeyeceğinin göstergesi olacak... Yeni anayasa yapılırken BDP’nin Meclis’te olması mı olmaması mı daha yararlı?BDP’nin Meclis’te olması şart. Anayasa yapılsa da, yapılmasa da biz, seçilen parlamenterlerin Meclis’te asli görevimizin başında olmalıyız ve toplumun sorunlarını parlamento zemininde dile getirmeliyiz. Yeni anayasa savaşı durdurmaya yeter mi?Kürtleri tatmin edebilecek bir anayasa bu sorunu kökten çözer. Siyasi Partiler Yasası’ndan Terörle Mücadele’ye kadar, düzeltilmesi gereken bir sürü yasa var. Anayasa, bütün bunlara imkân sağlar. Bunlar yapıldığında da bu sorun kökten çözülür. Çünkü savaş ortamına rağmen genel arzu, Kürtlerle Türklerin birlikte yaşaması yönünde. Bu arzuyu taşıyan insanlar... Yani bizim gibi Türklerle beraber yaşama fikrini savunan Kürtler hâlâ kitleler üzerinde ve siyasi yapılarda egemenken, bunların sözü toplumda geçerken, bu sorun çözülmeli. Yoksa bu sorun şimdi çözülmezse, arkadan gelen öfkeli kuşakla, fırtına çocuklarıyla bu sorunu çözmek kesinlikle mümkün olmaz. Neşe Düzel Taraf neseduzel@gmail.com
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#4 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
PKK’nin Suçları Devletin Suçlarını Meşrulaştır(a)maz!
25 Sep, 2011 10:14:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu PKK’nin genel olarak sivilleri, özel olarak ta Kürdleri hedef yapması Kürdistan’daki ulusal dinamikleri yok etmekle kalmıyor, sömürgeci bir devletin işgal politikalarının meşrulaşmasını da sağlıyor. Tam da bu nedenle Kürdler PKK’ye karşı sert, net ve açıkça tavır almalıdır. Bu tavır alış, devleti ve devletin uyguladığı insanlık dışı uygulamaları meşrulaştırmamalı ve unutturmamalı kuşkusuz. PKK aşılmadan devlete karşı sağlıklı bir mücadelenin başlaması olanaklı değildir. Bu gerçeklik, “birlik” adı altında PKK’ye güç verme ve devletin sömürgeci politikalarının devamına katkı sunma yerine, hem PKK’ye hem de devlete aynı anda tavır almayı gerektiriyor. Karşıt gibi görünen ama aynı amaca hizmet eden iki yanlıştan birinden yana olmanın devlet politikalarına hizmet etmek dışında bir açıklaması olamaz. PKK’nin Siirt’te altı Kadını katletmesi yoğun olarak tartışılmakla kalmıyor, Kürdler tarafından kınanıyor ve Kürdlerin PKK’yi kökten sorgulamasına da neden oluyor. Şüphesiz bu kınama ve sorgulama gelecek için olumlu gelişmelerdir. Ancak Kürdlerin PKK’ye yönelik bu eleştirel tavrı, devletçiler tarafından devletin Kürdlere yönelik olarak uyguladığı sistemli terörü unutturmak için “hümanizm” maskesi altında bir fırsat olarak görülmekte ve bu fırsatçılık devleti meşrulaştırma yönünde kullanılmak istenmektedir. Devletçilerin bu fırsatçılığı Kürdlerin PKK’yi aşarak ulusal demokratik bir hareketi ortaya çıkarmasına engel olmakla kalmıyor, PKK’nin tüm olumsuzluklarına karşın kendisini yeniden üretmesine ve ‘ulusal bir hareketmiş gibi’ Kürdlerden kerhen de olsa ilgi görmesine de neden oluyor. Çünkü devletçiler PKK’ye saldırırken ‘bir taşla iki kuş vurma’yı amaçlayarak Kürdlerin haklı davasını PKK vasıtasıyla mahkum etmeye de çalışıyorlar. Bu tehlikeli tuzak Kürdleri ikilemde bırakıyor ve lanetli misyonu bilinmesine rağmen PKK’ye karşı keskin bir tavır almalarına engel oluyor. Demokrasiden, insan haklarından ve özgür bir gelecekten yana olan Türklerin samimiyeti, devlet terörünü öncelikle lanetlemeleri ve yaşananların birincil derecede sorumlusunun devlet olduğunu dillendirmeleriyle inandırıcı olabilir ancak. Sanki demokratik bir devlet varmış ve içine sızmış birkaç çete her türlü pislikten sorumluymuş gibi bir yaklaşım, devletin kurulduğundan beri uyguladığı asimilasyon, işkence ve katliamları yok saymak veya haklı görmek demektir. Dahası bu yaklaşım, devletin işgalciliğini göz ardı etmekte ve PKK’nin bu işgalin sonucu olarak ortaya çıktığını da görmezden gelmektedir. Duyarlı Kürdlerin PKK eleştirisi ile devletçilerin PKK eleştirisi farklı hatta karşıt nedenlere dayanıyorken, hem devletçiler hem de PKK çevresi bu iki ve farklı eleştiriyi aynı kefeye koyarak durumdan yararlanmaya çalışmaktadırlar. Devletçiler, ‘bakın Kürdler de PKK’yi eleştiriyor’dan hareketle, devlete karşı verilen ve verilebilecek her türlü mücadeleyi etkisiz kılma ve devleti aklama çabasındayken; PKK de, ‘bunlar da tıpkı devlet gibi bize saldırmaktadırlar’ diyerek eleştirilme nedenlerini gizleyerek sorgulanmasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Devletçiler, PKK devlete karşı savaşıyor(!) ve “bölücüdür” kaygısından hareketle PKK’yi eleştiriyor genel olarak. PKK’li olmayan duyarlı Kürdler ise, Kürdlerin ulusal potansiyelini kullanarak ve bir Kürd hareketi iddiasıyla ortaya çıkmasına karşın hiçbir ulusal talepte bulunmadığı ve taleplerinin silahlı bir mücadeleyi gerektirmediği; sivillere karşı yaptığı eylemlerle Kürdlerin haklı davasını terörize ederek devleti meşrulaştırdığı ve Kürdistan’daki ulusal potansiyeli Kemalizm potasında erittiği için PKK’yi eleştiriyorlar. “Devlet kullanır” diye PKK’nin tahribatlarına sessiz kalmak, ulusal dinamiklerin PKK tarafından yok edilme sürecinin uzamasına katkı sunmak demektir. Bazı Kürd politik çevrelerinde, özellikle de PKK çevresinden gelen eleştirilerde, ‘PKK’ye yüklendiğiniz kadar devlete yüklenmiyorsunuz’ denilmektedir. Devlet, Kürdleri özgürleştirme vaadiyle yurtseverlerin sırtından var olmadı; Kürd gençlerini “ özgürlük vaadiyle” ölüme göndermedi ve Kürdleri öldürürken/katlederken bunu Kürdlük adına değil, işgalci, sömürgeci zihniyetinin gereğini yerine getirdi/getiriyor. Devletin sömürgeci politikalarına karşı olmak ve Kürdlerin devletleşmesini savunmak devlet ile köklü bir hesaplaşmadır zaten. Bu köklü hesaplaşma, devletin tek tek gayri insani uygulamalarına ‘sitem edercesine’ odaklanmayı gerektirmiyor! Siirt katliamında olduğu gibi PKK’nin, ‘ölen ben öldüren benden’i yıllardır hayata geçirdiği için en sert tepkiyi hak ediyor. Piyasaya Sürüldüğü günden beri Kürdistan’daki ulusal demokratik dinamikleri ortadan kaldırmak için sistemli ve bilinçli bir politika izleyen PKK, olabilecek en sert eleştirileri hak etmektedir. Binlerce Kürdü katlederek devlete hizmet ettiğini yeteri kadar belgeleyen PKK, belli bir süre Kürdleri hedef yapmaktan vaz geçmişti. Ama Batman ve Siirt eylemleriyle tekrar eski günlerine döndüğünü ve Kürdleri katletmekte, yeniden yeşermekte olan ulusal demokratik damarı yok etmekte kararlı olduğunu gösterdi. PKK’nin genel olarak sivilleri, özel olarak ta Kürdleri hedef yapması Kürdistan’daki ulusal dinamikleri yok etmekle kalmıyor, sömürgeci bir devletin işgal politikalarının meşrulaşmasını da sağlıyor. Tam da bu nedenle Kürdler PKK’ye karşı sert, net ve açıkça tavır almalıdır. Bu tavır alış, devleti ve devletin uyguladığı insanlık dışı uygulamaları meşrulaştırmamalı ve unutturmamalı kuşkusuz. PKK aşılmadan devlete karşı sağlıklı bir mücadelenin başlaması olanaklı değildir. Bu gerçeklik, “birlik” adı altında PKK’ye güç verme ve devletin sömürgeci politikalarının devamına katkı sunma yerine, hem PKK’ye hem de devlete aynı anda tavır almayı gerektiriyor. Karşıt gibi görünen ama aynı amaca hizmet eden iki yanlıştan birinden yana olmanın devlet politikalarına hizmet etmek dışında bir açıklaması olamaz. Sonuç olarak; PKK ortaya çıktığı günden beri Kürdistan’daki ulusal demokrasi güçlerini katlediyor ve ulusal dinamikleri her zaman birincil hedef olarak gördü/görüyor. TC ise, soykırım ve talanın ürünü olarak ortaya çıkan çetelerin devletleşmesinden başka bir şey değildir. Birilerinin “devlete sızan çeteler” iddialarının aksine devletleşen bir çete ile karşı karşıyayız. Koşullar gereği bazen ılımlı yaklaşımlar gösterse de ve bazı demokratik adımlar atsa da TC, çete kültürünü hala aşmış değildir; Özellikle Kürdler ve Kürdlerin doğal hakları söz konusu olduğunda devletin çete anlayışı kendisini fazlasıyla hissettiriyor. Kürdler, devlet-PKK yapay karşıtlığını aşarak kendi ulusal demokratik seçeneklerini yaratmak zorundadırlar. Bunun için de hem devlete hem de PKK’ye karşı net bir tutum almak tek seçenek olarak kendisini dayatıyor. Bu üçüncü seçeneğin gerekli olduğunu PKK dışında kalan tüm politik yapılar/aktörler biliyordur kuşkusuz. Hem devlete hem de PKK’ye tavır almak gibi zorlu, riskli olan bu üçüncü seçenekte karar kılmayanların gerekçesi ‘gerekliliğin bilincinde olmamaları’ olamayacağına göre, iki yanlıştan birine yaslananların/meyledenlerin bireysel kaygıları olduğunu söylemek haksızlık olmasa gerek. Berzan BOTÎ berzanboti@hotmail.com
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#5 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Kürdler Katillerine Benzemez[Benzememeli]
25 Sep, 2011 12:21:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu Özellikle PKK’yı destekleyen ama aklını da kimseye rehin vermeye yanaşmayan Kürtler, Reşadiye baskınından çok rahatsız olmuşlardı ama eski alışkanlıklar kolay değişmediğinden seslerini çıkarmamışlardı. Sonra Dörtyol’da PKK-Kontrgerilla ortak eylemi suçüstü yakalandı. Kuşku büyüdü ama sessizlik kırılmadı. Orduyu suçlamak, ordudan kuşkulanmak nasıl birçok Türk’e ağır geliyorsa PKK’yı suçlamak, PKK’dan kuşkulanmak da aynı şekilde birçok Kürde ağır geliyordu. Benim yaşıma gelmiş insanlar için “hep aynı şeyi yaşıyoruz” duygusu ağır bir duygudur, çünkü “aynı şeyleri” yaşamaktan kurtulduğunda, “başka şeyleri” yaşamaya çok fazla vaktinin kalmamış olduğunu göreceğini bilirsin. Neredeyse dört yıl öncesini bir daha yaşıyoruz. Aynı öfke, aynı küfürler, aynı suçlamalar ve tabii aynı tehditler. Bu netameli maceranın “konu” bölümünde dört yıl önce “ordu” yazıyordu, şimdi “PKK” yazıyor, onun dışında her şey aynı. “Cumhuriyeti kuran” ve toplumun “gözbebeği” olan ordunun artık Türkiye’nin çıkarlarıyla değil tamamen kendi “iktidarıyla” ilgilendiğini, bunun için örgütler kurup cinayetler işlediğini, oraya buraya bombalar attığını ve savaşı bitirmemek için uğraştığını yazdığımızda Türk ulusalcılardan kıyamet gibi küfür yağıyordu. Sonra birer birer belgeleri yayımlamaya başladık, savaşta nasıl şike yaptıklarını, nasıl kendi askerlerini ölümün kucağına attıklarını, nasıl savaşı uzatmaktan kendi çıkarları için medet umduklarını, nasıl darbeler planladıklarını ortaya koyduk. Ordudan korktuğu ya da orduya hayran olduğu için sessiz duran insanlar yavaş yavaş konuşmaya, itirazlarını dile getirmeye başladılar. Toplumun tepkileri, ordu karşısında dik duran AKP’nin aldığı oylar, medyanın cesaretine kavuşması“askerî vesayeti” bitirmese de çok geriletti. Gerçekler toplum tarafından açıkça görüldü. “Demokratik açılım” başladığı sırada meydana gelen Reşadiye baskınıyla birlikte bizim PKK eleştirilerimiz yoğunlaştı, Kürtlerin haklarını savunduğunu söyleyen bir örgütün mantıken bu açılımı “daha başlarken öldürmesi” değil, bu açılıma bir şans vermesi gerekiyordu. Bunu yapmamaları çok kuşkuluydu. Özellikle PKK’yı destekleyen ama aklını da kimseye rehin vermeye yanaşmayan Kürtler, Reşadiye baskınından çok rahatsız olmuşlardı ama eski alışkanlıklar kolay değişmediğinden seslerini çıkarmamışlardı. Sonra Dörtyol’da PKK-Kontrgerilla ortak eylemi suçüstü yakalandı. Kuşku büyüdü ama sessizlik kırılmadı. Orduyu suçlamak, ordudan kuşkulanmak nasıl birçok Türk’e ağır geliyorsa PKK’yı suçlamak, PKK’dan kuşkulanmak da aynı şekilde birçok Kürde ağır geliyordu. Sonra referandum dönemini yaşadık, parti kapatılmasından en çok çekmiş partilerin devamı olan BDP,“parti kapatmalarını zorlaştıran” maddenin reddedilmesi için oylamaya katılmadı. Onunla yetinmedi Türkler gibi Kürtler için de “demokratik” haklar anlamına gelen referandumu boykot etti. Kürtlerde rahatsızlığın büyüdüğü hissediliyordu ama sessizlik kırılmıyordu. Referandum döneminde “Apo’yla devletin müzakere” yürüttüğü ortaya çıktı ve BDP’nin boykot ettiği referandumda halk bu gerçeği bilerek ve destekleyerek yüzde 58 evet oyu verdi. AKP, kendisine verilen bu açık çeke rağmen ayağını sürüyüp barış ve demokrasi için gerekli adımları atmayınca PKK’dan kuşkulanan ve bundan dolayı acı çeken Kürtlerin içi rahatladı, “AKP yüzünden PKK böyle davranıyor çünkü AKP demokrasi istemiyor, PKK’yı tasfiye etmek istiyor ve Kandil’i muhatap almıyor” dediler. Sonra Apo’nun “müzakerelerin iyi gittiği ve büyük anlaşmaya yaklaşıldığı” açıklaması geldi, ardından Apo bir açıklama daha yaparak “anlaşmaya varıldığını ve devrimci halk savaşının durdurulması” gerektiğini söyledi. PKK yönetimi bunu dinlemedi, savaşı şiddetlendirdi. Sonra asıl belge patladı, MİT-PKK “müzakerelerinin” kayıtları çıktı ortaya, Kürtler baktılar ki devlet Kandil’le görüşüyor, Kürt haklarının tanınması, Apo’nun serbest bırakılması için çok ciddi öneriler koyuyor ortaya. Buna rağmen PKK şiddeti hızlandırdı, Kurtuluş Tayiz’in deyimiyle “PKK’nın JİTEM’i TAK” Ankara’da sivilleri öldürdü, aynı gün Siirt’te BDP’li ailelerin dört kızı gerillalar tarafından tarandı. Bu da yetmedi TAK “daha fazla sivil öldüreceğini” açıkladı. Ve, belki de ilk kez Kürt demokratları patladı. Selahattin Demirtaş “savaşın bir ahlakı” olduğunu hatırlatmak zorunda kaldı, Altan Tan “Adres sormayan kurşun katildir” dedi, Selim Sadak, “Özür acıları hafifletmez” diyerek tavrını ortaya koydu, Diyarbakır’da 220 Sivil Toplum Kuruluşu “müzakereler başlasın” diye açıklama yaptı. Ama bence en önemlisi, onurlu ve demokrat Kürt gençleri internette “cinayetlere” karşı büyük bir kampanya başlattılar ve bir bildiri yayınlayarak “Kürt mücadelesinin temiz sicilinin kirlendiğini”söylediler, geçmişte “Kürtler asla katillerine benzemediler” dediler. Bunlar, Kürtlerin haklarını talep eden, bu uğurda mücadeleye girişen onurlu Kürtlerin “kirlenmekten”duyduğu utancı anlatıyor. Eğer en kısa zamanda PKK, “kendi iktidar kavgası” uğruna Kürtlerin haklarını elde edecekleri demokratik müzakere yolunu tıkamaktan vazgeçmez ve sivillere yönelik şiddeti arttırırsa, kendisini bitirecek tek gücün, onurlu ve demokrat Kürtlerin sillesini yüreğinde hissedecek. Ahmet Altan/Taraf ah****ltan111@gmail.com
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#6 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
PKK’den Samimiyetsiz Özür!
23 Sep, 2011 05:32:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu Bu durum PKK’yi ‘ihanet projesini hayata geçirme noktasında’ fazlasıyla cesaretlendirdi. Bugün Siirt’te yaşanan katliam bu cesaretin sonucudur. Katliamın sorumluları ise PKK kadar PKK’ye cesaret verenlerdir de aynı zamanda. Siirt katliamından dolayı tepki alan PKK, tıpkı Batman’daki olayda olduğu gibi “özür diledi” ve konunun araştırılacağını söyledi. Bu arada “sivil” siyasetçileri devreye sokarak halkın tepkisini kontrol etmeyi de ihmal etmedi. Siirt’te altı genç kadının PKK tarafından katledilmesi, PKK’ye ılımlı yaklaşan insanlarda bile ‘artık yeter bunca rezillik’ dedirtecek kadar vahşiceydi. Daha önce yaptığı benzer vahşetlerde tepki görmediği için katledilenleri “ajanlıkla”, “işbirlikçilikle” suçlayarak olayı geçiştiren PKK, hesap sorulacağını gördüğü zamanlarda başvurduğu yöntem gereği Siirt katliamından dolayı da “özür diledi”. Hatırlanacağı gibi Batman’da dört yurtseverin katledilmesinde de önce sessizliğe bürünen, papağanları vasıtasıyla "bu bir komplodur" yalanlarına baş vuran ve daha sonra “araştıracağız” diyerek olayı soğutan PKK, en sonunda suçlu olarak sahipsiz bir iki kişiyi göstererek olayı geçiştirmişti. Batman olayından sonra ‘bu PKK’nin ikinci ihanet atılımıdır’ diyerek herkesi tepki vermeye ve bu ihanetin fazla tahribat yaratmadan engellenmesi yönünde tavır almaya çağırmıştık. Batman katliamından sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi PKK’nin kuyruğuna takılma yarışı başladı Kürd politik çevrelerinde. Bu durum PKK’yi ‘ihanet projesini hayata geçirme noktasında’ fazlasıyla cesaretlendirdi. Bugün Siirt’te yaşanan katliam bu cesaretin sonucudur. Katliamın sorumluları ise PKK kadar PKK’ye cesaret verenlerdir de aynı zamanda. Siirt katliamından dolayı tepki alan PKK, tıpkı Batman’daki olayda olduğu gibi “özür diledi” ve konunun araştırılacağını söyledi. Bu arada “sivil” siyasetçileri devreye sokarak halkın tepkisini kontrol etmeyi de ihmal etmedi. İnsan gibi kurumlar da hata yapar ve bu hatalarından dolayı özür dilemeleri, (bir daha aynı hatayı tekrar etmeyecekse) bir erdemdir. Ama kurumsal olarak suç işlemek için piyasaya sürülmüş, bir katliam stratejisiyle varlık kazanmış, varlığını katliam yapmaya borçlu olan bir kurumun hatasından söz edilemez. Olsa olsa suçlarından söz edilebilir. Bu suçları da kurumsal kimliğinden/yapısından kaynaklanıyorsa özür dilemesi de erdem değil, samimiyetsizliktir, sahtekarlıktır, taktik gereğidir. Tıpkı TSK ve PKK’nin kurumsal kimlikleri gereği suçlu olması ve sıkıştıklarında taktik gereği özür dilemesi gibi. Batman katliamından sonra yaptığımız çağrıyı tekrarlıyoruz: PKK bir ihanet projesini hayata geçirerek on binlerce Kürdistanlıyı yok etti. Bir dönem ara verdikten sonra misyonu gereği ikinci kez ihanet projesini hayat geçiriyor. Batman bir dönüm noktasıydı. PKK’nin lanetli misyonunu görmeyen, görüp teşhir etmeyen ve cesurca tavır almayan herkes bu ihanet projesinin bir parçası olmaktan kurtulamayacaktır; özellikle de Kürd politik çevreleri için geçerlidir bu değerlendirme. PKK’nin samimiyetsizlik, sahtekârlık belgesi olan “özür” açıklamasını aşağıda aktarırken, Siirt katliamının bir hata veya birkaç kişinin bireysel suçuyla sınırlandırılamayacağını; bunun bir insanlık suçu olduğunu ve PKK’nin kurumsal kimliğinden kaynaklandığını tekrarlama gereği duyuyoruz… Haber/Yorum ------------------------------------------------------------------------- HPG'den Siirt'teki sivil ölümlere ilişkin açıklama ANF FLASH / 12:16 / 23 Eylül 2011 BEHDİNAN - HPG Anakarargah Komutanlığı, 21 Eylül günü Siirt merkezde 4 sivilin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan eyleme ilişkin bir açıklama yaptı. “Polis akademisine yönelen seyir halindeki bir araca, polislere ait olduğunu düşünülerek gerillalarımız tarafından ateş açılmıştır” diyen HPG, yaşamını yitirenlerin aileleri ve çevrelerinden “özür” diledi. HPG açıklamasında, 4 sivilin hayatını yitirdiği olaya ilişkin “köklü bir soruşturma” başlattıklarını bildirdi. “ÖZÜR DİLİYORUZ” Açıklamada şöyle denildi: “21 Eylül 2011 günü Siirt merkezde polis meslek yüksek okulu civarında polislere karşı eylem yapmak amaçlı gerillalarımız bir pusu atmışlardır. Polis akademisine yönelen seyir halindeki bir araca, polislere ait olduğunu düşünülerek gerillalarımız tarafından ateş açılmıştır. Bu ateş sonucu 4 sivil insanımız yaşamını kaybetmiş 2 insanımız da yaralanmıştır. Öncelikli olarak yaşanan bu acı olaydan dolayı halkımızdan, yaşamlarını yitiren insanlarımızın ailelerinden ve çevrelerinden HPG olarak özür diliyoruz. KÖKLÜ SORUŞTURMA BAŞLATILDI Bu olayın bize yansıması ardından hızla bir araştırma yapmış, 4 insanımızın yaşamını kaybetmesine ilişkin ise köklü bir soruşturma başlatmış bulunuyoruz. Hareket olarak sivillere dönük eylem girişimlerimizin olmadığı ve olmayacağı açıktır. Sivillere dönük geçmişte yapılan her türlü yanlış eylem ve girişimine sert soruşturma ve yargılamalarla cevap verdiğimiz bilinmektedir. Bu bağlamda kesinlikle her türden sivil eylemi ret ettiğimiz kamuoyunca bilinmektedir. BU ACI KAZAYI ASLA KABUL ETMEYECEĞİZ Siirt’te yaşanan bu acı kaza olayını asla kabul etmeyeceğimiz bilinmelidir. Gerekli tüm soruşturmaları ayrıntılı bir şekilde devam ettirerek, sonuçlarını halkımız ve kamuoyuyla paylaşacağız. Tekrardan yaşanan bu acı, üzücü, duyguları oldukça zorlayıcı kayıplar için halkımızdan, demokratik kamuoyundan ve yaşamlarını yitiren insanlarımızın aileleri ve çevrelerinden özür diliyor olayın sorumluları hakkında gerekli tüm yaptırımların yapılacağına dönük söz veriyoruz." ANF NEWS AGENCY
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#7 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
PKK’nin Yürüttüğü Savaşa Dur Demek, Ulusal Bir Görevdir!
23 Sep, 2011 11:16:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu Gerçekten bir “Kardeş Kavgası” istenmiyorsa yapılacak olan tek şey, PKK’yi teşhir ederek lanetli misyonunu deşifre etmek; aynı zamanda PKK’ye dur diyerek Ulusal Güçler’le ortak hareket etmektir. PKK’nin çıkartmakta ısrarlı olduğu kavga, kardeşler arası bir kavga değil, Kemalistlerin yerel ayağı PKK ile Kürdler arası bir kavga olacaktır. PKK’nin Yürüttüğü Savaşa Dur Demek, Ulusal Bir Görevdir! ABD'nin Ortadoğu'ya müdahalesi ile başlayan yeni süreç; hem çağdışı rejimleri, hem de onların dayanağı olan ve aynı zamanda onlar tarafından beslenen Yerel Ayakları’nın da dönüşümünü/tasfiyesini zorunlu kılıyor. Kürd halkı artık mevcut koşullarda silahlı mücadele ile elde edilecek herhangi bir kazanımlarının olmayacağını, aksine silahlı çatışmaların Kürd Sorunu’nun Demokratik ve Barışçıl Çözümünü geciktirdiğini, Kürd halkının Siyasal ve Demokratik Mücadelesi’nin önünü tıkadığını görmek zorundadır. Zira PKK’nin “Soğuk Savaş” döneminden kalma “Silahlı Halk Savaşı” argümanı, Sosyalist Sistem’in çökmesiyle tarihe karışmıştır. Ortadoğu’da totaliter rejimlerin tek tek aşılıyor olması, sadece Arap ülkelerindeki iç dinamiklerin gelişimiyle açıklanamaz. Tunus’tan başlayarak Mısır, Libya ve Suriye’yi de içine alan dalganın İran’a da yayılacağını öngörmek gerekir. Kürd halkını da çok yakından ilgilendiren ve “Arap Baharı” diye anılan bu gelişmeler, -bazı çevrelerce iflas ettiği iddia edilenin aksine- Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) başka bir sürümüdür. “Arap Baharı” olarak adlandırılan yeni süreç, Dünya Oyun Kurucuları’nın kendilerine engel teşkil eden ülkeleri –Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi- direk işgal etmek yerine, hedef ülkelerdeki iç dinamikleri öne çıkararak daha yumuşak/meşru ve dünyada da kabul edilebilir yeni bir operasyonudur. Yani Büyük Ortadoğu Projesi hâlâ yürürlüktedir, sadece uygulama biçimi değişmiştir. Kimin eliyle olursa olsun, bölgedeki totaliter rejimlerin aşılması ezilen halklar açısından elbette ki çok önemlidir. Örneğin, ABD'nin Irak'ı işgali, Güney Kürdistan’ın siyasi ve hukuki bir statü elde etmesine ebelik etmiş ve Kürdistan’ı parçalayan/paylaşan sömürgeci devletlerin kimyasını bozmuştur. Müdahale, müdahil devletlerin çıkarı gereği olsa da, Sömürgecilere vurulan bir darbedir. Ve bu darbeden yararlanan Kürdler ulusal düzeyde önemli haklar elde etmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında “kim, neden müdahale etti” tartışması Kürdlerin sorunu olmamalıdır. Aslolan yaşanan çelişkilerden Kürdlerin yararlanmasıdır… Türkiye’de Tek Millet/Ulus kültüne dayalı devlet yapılanmasının ideolojik kodlarının aşılmaya başlandığı/tartışıldığı ve giderek eski yapının demokrasiye evirilme sürecinin zorunlu görüldüğü, inkâr ve imhanın veya “öteki”leştirmenin ideolojik/politik olarak dibe vurduğu bir atmosferde, PKK’nin silahlı mücadeleyi tırmandırmasının Kürd Ulusal çıkarlarıyla ne alakası var? PKK’nin, süreci 1993-96’lar düzeyine çeken silahlı eylemlerini, CHP-MHP gibi dolaylı müttefikleriyle AKP’yi tek başına Sivil Anayasa yapabilecek bir düzeyin altına çekmek amacıyla 12 Haziran Seçimleri öncesi topluma pompaladığı gerginliğin bir devamı olarak okumak gerekir. Yani PKK’nin silahlı eylemlerinin, sadece sistem içi kavgada birilerinin mevzi kazanmasına hizmet ettiği ve Kürdlerin Ulusal Talepleri’yle hiçbir ilişkisinin olmadığı gerçeğini görmek zorundayız. Ayrıca, 12 Haziran öncesi söz konusu statükocu blok tarafından tırmandırılan yarı sivil gerginliğin silahlı çatışmalara evirilmiş olmasını da Ortadoğu’daki siyasal gelişmelerden bağımsız ele almamak lazım. Öcalan'ın İmralı süreciyle dibe vuran PKK'nin stratejik, ideolojik, siyasi ve ahlaki dejenerasyonuna rağmen, PKK'nin hâlâ zora dayalı çözümlerde ısrarcı olmasının ne ideolojik bir zemini, ne de uluslararası camiada meşru bir gerekçesi kalmadığı gibi, Güney Kürdistan açısından da tehlike oluşturmaktadır. Öte yandan, PKK'nin savunduğu tezler; silahtan arınmayı, sivil yaşama dönmeyi ve sistem partilerinin herhangi birinde yer alıp Türkiye'nin demokratikleşme sürecine katılmaya tekabül ederken, PKK’nin neden hâlâ silahlı mücadelede ısrar ettiği sorgulanmadan, PKK’nin yüklenmiş olduğu lanetli misyonu da anlaşılamaz. Kürd Ulusal Demokratik Mücadelesinin barışçıl bir zemine kaydırılmasının konjonktürel bir zorunluluk olduğu bilinmesine ve Kürd halkının Dünya Oyun Kurucuları’na karşı durmak gibi bir gücü/çıkarı olmadığı halde, PKK tarafından tırmandırılan kirli savaşın kodlarını PKK’nin kuruluş/kurgulanış felsefesinde bulmak mümkündür. Daha geniş bilgi için bakınız: [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Öte yandan da PKK’nin taşıyıcısı olduğu kirli savaşın Güney Kürdlerini nasıl zora soktuğunu; Güney Kürdistan Federal Devleti Başkanı Mesud Barzani, “bir gerçeklik var ki, sizler ve tüm Kürdistan halkı bunu bilmeli. Biz mevcut durumda çaresiz bir haldeyiz. Çünkü bir yanda iki devlet var ve bizden sınırlarımızı korumamızı talep ediyor. Ancak eğer o bölgelere güç sevk edersek, bu orda sorun yaşanmasına neden olabilir. Ve sorun öyle bir hale gelme potansiyeline sahip ki, Kürdler arası savaşa dönüşebilir. Yani kardeş kavgasının başlama zeminine sahip… ” diyerek ortaya koyuyor. Güney Kürdleri, sınırları kontrol etmeye kalkıştığı an PKK tarafından saldırıya uğrayacağını ve PKK ile zorunlu bir çatışmaya gireceğini biliyor. PKK ile çatışma demek, sadece Kürdlerin birbirini öldürmesi demek değildir, aynı zamanda mevcut tüm kazanımların da elden gitmesine yol açabilir. Kürdler arası böyle bir çatışma ortamının yaşanması, sömürgeci devletlerin en büyük hayali ve PKK’nin de misyonu gereğidir. Dolayısıyla, ya bu kirli savaşa hayır deyip Kürdlerin kazanımlarından ve bu kazanımları geliştirerek devletleşme amacından yana olacağız, ya da PKK’nin hayata geçirmek istediği projesinin bir parçası veya sessiz onaylayıcısı olacağız. Geri dönülmez bir yola girildiğinde, "biz kardeş kavgasına karşıyız" gibi beylik laflara gerek kalmadan, herkes PKK'nin lanetli oyununa dur demek zorundadır. Aksi durumda bizzat kendileri de kardeş kavgasının hazırlayıcıları olarak tarihe geçeceklerdir. Gerçekten bir “Kardeş Kavgası” istenmiyorsa yapılacak olan tek şey, PKK’yi teşhir ederek lanetli misyonunu deşifre etmek; aynı zamanda PKK’ye dur diyerek Ulusal Güçlerle ortak hareket etmektir. PKK’nin çıkartmakta ısrarlı olduğu kavga, kardeşler arası bir kavga değil, Kemalistlerin yerel ayağı PKK ile Kürdler arası bir kavga olacaktır. Amaçları/hedefleri birbirine zıt olan güçler arasındaki mücadele, “Kardeş Kavgası” gibi naif ve toplumların siyasi tarihinde karşılığı olmayan bir kavramla açıklanamaz! PKK Misyonu’nu iyi bilen biri olarak, böyle bir savaşın Ayak Sesini duyar gibiyim… 22 Eylül 2011 Süleyman Akkoyun suleymanakkoyun@hotmail.com
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#8 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Çirkin Ve Danışıklı Savaşta TAK-TİT Devrede
23 Sep, 2011 12:38:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu Ankara’da sivilleri hedef alan bombalı saldırının sorumluluğunu TAK üstlendi. Daha önce HPG, ‘Ankara eyleminin bizimle hiçbir ilgisi yok’ açıklamasını yayınlayan ANF, bu gün de TAK’ın eylemi üstlenen açıklamasını verdi! Devlet, sivil ve suçsuz insanlara karşı suç işlediğinde ve bu suç sorgulanmaya başlandığında hemen devreye (TİT) giriyor ve devleti aklamaya çalışıyor; oysa TİT ve benzer tüm örgütler devletin kendisidir. Ankara’da sivilleri hedef alan bombalı saldırının sorumluluğunu TAK üstlendi. Daha önce HPG, ‘Ankara eyleminin bizimle hiçbir ilgisi yok’ açıklamasını yayınlayan ANF, bu gün de TAK’ın eylemi üstlenen açıklamasını verdi! Devlet, sivil ve suçsuz insanlara karşı suç işlediğinde ve bu suç sorgulanmaya başlandığında hemen devreye (TİT) giriyor ve devleti aklamaya çalışıyor; oysa TİT ve benzer tüm örgütler devletin kendisidir. Aynı şekilde PKK sivillere karşı suç işlediğinde ve halktan tepki aldığında devreye (TAK) giriyor ve PKK’yi aklamaya çalışıyor. Ne TİT gibi paravan örgütler devleti, ne de TAK gibi paravan örgütler PKK'yi aklayamaz... TİT ile TAK, PKK ile Devlet arasında bir fark olmadığını ve her iki tarafın da kandan beslendiğini ve aynı merkez tarafından yönlendirildiklerini; saltanatlarını birbirine borçlu olduklarını; yaşanan tüm eylemlerin danışıklı ve çirkin bir oyun olduğunu artık görmek zorundadır herkes. Sivil, savunmasız insanlara karşı yapılan her eylem bir terör eylemidir ve lanetliyoruz… Lanetlediğimiz eylemi üstlenen TAK’ın açıklamasını aşağıda aktarıyoruz… Haber/Yorum -------------------------------------------------------------------------------- Ankara saldırısını TAK üstlendi ANF HABER MERKEZİ - Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK), Ankara Kızılay’da 3 kişinin ölümüne 30’u aşkın kişinin yaralanmasına yol açan bombalı saldırıyı üstlendi. ANF’ye gönderilen TAK imzalı elektronik postada, Ankara’da 20 Eylül günü düzenlenen saldırının “bir başlangıç” olduğu tehdidi yer aldı. TAK, Eskişehir ve Antalya’daki saldırıları da üstlendiğini duyurdu. TAK “Daha önce uyardığımız gibi artık örgüt olarak hiçbir hassasiyetimiz kalmamıştır. Her yer eylem sahası, her yer hedeftir” diye tehdit etti. Türk hükümeti tarafından Kürt halkına yönelik açık saldırılar gerçekleştirildiğini belirterek buna “anladıkları dilde cevap verme hakları” olduğunu savunan örgüt, “Barış çabalarına karşı Faşist AKP hükümetinin imha ve savaşla cevap vermesi bizi geri dönüşü olmayan bir yola sokmuştur” dedi. Açıklamada, “Özellikle Türkiye metropolleri temel savaş sahamız olacaktır. Ankara Kızılay’da bu eylemin düzenlenmesi bir başlangıçtır, bu tarz eylemlerin artık startı verilmiştir” diye belirtildi. “Daha önce Eskişehir yolunda ve Antalya’daki patlamalar birer uyarıydı” diyen TAK, AKP hükümetinin işin ciddiyetini kavramaktan çok uzaklaştığını ifade ederek, şöyle tehdit etti: “Bundan sonra gelişecek olan savaşın ve insan kayıplarının tek sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bundan sonra kimse bizden, hassas yaklaşmamızı beklemesin savaş kararını alan AKP hükümetidir ve bunun Türkiye’de yaratacağı etkiye ve sonuçlarına katlanır.” ANF NEWS AGENCY
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#9 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
MİT – PKK Görüşmesi Ve Çözüm Üzerine
23 Sep, 2011 03:06:00 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yazı boyutu Silahların susturulması için Türk devletinin görüşmesi gereken muhatap elbette Öcalan ve PKK’dir. Bu görüşme doğal olmaktan öte gereklidir de. Eğer bu görüşmelerin sonucunda PKK silah bırakırsa bu herkesten çok Kürt halkının yararına olur. Kürt siyasal mücadelesi normalleşir, doğal kanallarına kavuşur. Ama tek başına silahların susması Kürt sorununun çözümü demek değildir... PKK’nin eylemlerinin tırmandığı, buna karşılık operasyonların yoğunlaştığı bir ortamda kamuoyuna MİT-PKK görüşmelerinin ses kayıtları sızdırıldı. Görüşmeleri kimin sızdırdığı –MİT’ten birileri mi, PKK’mi, başkaları mı?- anlaşılmış değil; bu konudaki rivayetler muhtelif. Görüşmelerin Oslo’da olduğu ve beşinci buluşma olduğu anlaşılıyor. Norveç’in öteden beri, çeşitli uluslararası krizlere çözüm bulmak için bu tür görüşmelere ev sahipliği yaptığı bilinen bir şey. Daha önce Filistin-İsrail arasında da arabuluculuk yapmıştı. Bu tür görüşmeler duruma göre bazen gizlilik içinde, bazen de açık olarak yürütülmekte. Örneğin daha 1995 yılında, Kürt sorununa bir çözüm arayışının ürünü olarak taraflar arasında diyalog başlatmak için Oslo’da kamuoyuna açık bir konferans toplanmıştı, ki ben de katılıp konuşma yapanlar arasındaydım. Konferans Oslo Üniversitesi İnsan Hakları Enstitüsü tarafından düzenlenmişti ve Norveç Dışişleri Bakanlığı’nca desteklenmekte idi. Bu konferansa, çağrılı olmalarına rağmen Türk devletini ve hükümetini temsilen resmi planda kimse katılmamıştı. Ama Türk tarafından, aralarında İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal ile Prof. Baskın Oran’ın da olduğu bazı aydınlar katılmıştı. Kürt tarafında da PKK’ye yakın bazı isimler, örneğin o zamanki Sürgün Parlamentosu Başkanı Yaşar Kaya, HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve ERNK temsilcisi, bunun yanı sıra başka örgüt ve kurumlardan Kürt aydınları katılmıştı. Konferansta Kürt sorunu üç gün boyunca tartışılmış, bir de sonuç bildirisi yayınlanmıştı. MİT ile PKK arasında yürütülen son görüşmelerin ise gizli yürütüldüğü anlaşılıyor. Görüşmenin bir tarafında PKK’nin siyasi ve askeri sorumluları (Sabri Ok, Zübeyir Aydar, Mustafa Karasu) diğer yanda da o dönemdeki Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı (Şimdiki MİT Başkanı) Hakan Fidan ile MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş var. Yine bu ses kayıtlarından ve hükümet tarafının açıklamalarından anlaşılıyor ki MİT heyeti İmralı’da Öcalan’la da görüşmekte ve aynı zamanda bu görüşmelerden hükümetin haberi var. Birkaç gündür Türkiye kamuoyunda bu konu tartışılıyor. Medyada bir kesim bu tür görüşmeleri doğal ve gerekli bulurken, bazı kesimler bu nedenle hükümeti suçluyorlar. Aslında MİT’in ve bundan da öte Genelkurmay elemanlarının İmralı’da Öcalan’la görüştükleri çok önceden bilinmekte ve buna ilişkin bilgiler sık sık –açık ya da kapalı-Öcalan’ın görüşme notlarına da yansımaktaydı. Bu açıdan görüşmeler bir sürpriz değil, bundan hükümetin haberinin olması da. Bu görüşmeler bir yönüyle, hem devlet, hem PKK açısından doğaldır. PKK Türk devletiyle bir savaş içinde görünüyor. Bu savaşı Kürtlerin hak ve özgürlükleri için yürüttüğünü söylüyor. Türk devleti ise PKK’yi başından beri bir terör örgütü olarak niteliyor ve terörle savaştığını söylüyor. Ama bu çatışma 30 yıla yakın süredir sürüp gelmekte. Görünüşte taraflardan hiçbiri diğerine güç yetirememekte. Bu arada iki halkın kayıpları, özellikle Kürtlerinki çok büyük oldu. Türk tarafının da az sayılmaz. Büyük can kaybı ve maddi kayıplar bir yana, savaş Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde bir engel. Eğer öyleyse, savaşan tarafların savaşı sona erdirmek ve bir çözüm planı üzerinde anlaşmak için görüşmeleri de doğaldır. Hükümet eğer silahları susturmak, Kürt sorununu adil biçimde çözmek ve böylece ülkeyi barışa ulaştırmak için bu görüşmeleri yürütüyorsa kendisini kutlamak gerekir. PKK’nin de eğer bu görüşmelerden beklediği Kürt halkının hak ve özgürlüklerini elde etmekse ve böyle bir barış planı için çabalıyorsa, onu da kutlamak gerekir. Ne var ki sorun bu kadar basit değil ve her iki taraf açısından da son derece karmaşık. PKK’nin yıllar önce siyaset sahnesine çıktığı günden itibaren izlediği politikaları ve bunun sonuçlarını bir yana bırakalım. Bu konuda geçmişte çok yazıp konuştuk ve bunların tekrarı gerekmez. Peki şimdi durum nedir? Malum, Öcalan daha yakalandığı gün rejimin hizmetinde olduğunu söyledi. İlk duruşmasında bunu vurguladı, pişmanlığını dile getirdi ve “ne istiyorsanız onu yapayım,” dedi. Hükümet de bu mesaja olumlu cevap verdi. Öcalan idama mahkum edildi, ama hüküm icra edilmedi; tam da bu aşamada idam cezası kaldırıldı. O dönemin başbakanı Ecevit, açık açık, “Ölüsü işimize yaramaz; herkes kullanıyor, biz neden kullanmayalım?” dedi. Buna en çok itiraz eden Bahçeli MİT tarafından ikna edildi… O günden beri olup bitenler ise tümüyle bu istikamettedir. Öcalan önce devletin arzu ve isteğine uygun olarak silahları susturdu, hatta “ebediyen susturduğunu” söyledi. “Fırsat verin dağdakiler gelip teslim olsunlar,” dedi. (Devlet o fırsatı vermedi, çünkü terör bahanesinin sürmesine ihtiyacı vardı ve PKK’yi Güneyli Kürtlere karşı kullanmak istiyordu.) Öcalan PKK’nin programını terk etti: “Ne bağımsızlık, ne federasyon, ne otonomi; demokratik cumhuriyet!” dedi. Örgüt ise biri iki etmeden onu izledi. PKK adını terk etti, önce KADEK, sonra da Kongra Gel adını benimsedi. Kısacası PKK, PKK olmaktan çıktı! Bu iş 4-5 yıl böyle sürdü. Ta ki Ak Parti seçimleri kazanıp hükümet kuruncaya kadar. Bunun üzerine generaller darbe hazırlığına başladılar ve bu süreçte, ortalığı karıştırıp vatanı yeniden kurtarmanın bahanesini yaratmak için “PKK’nin terörüne” de gerek duydular. Bir anda PKK’nin adı, itibarı ve savaşçı ruhu iade edildi! Ve o gün bugündür AK Parti ile generallerin bilek güreşi devam ediyor. Ordu darbe yapamadı, tersine Ergenekon davası açıldı, darbeci generaller cezaevini boyladılar. Askeri vesayet bir hayli geriletildi. PKK’nin silahlı eylemleri ise, iç ve dış konjonktüre uygun biçimde bir durup bir başlayarak devam ediyor… Evet, bütün bunlar gözlerimizin önünde cereyan etti, ediyor. Şimdi “ulusal birlik” ve benzeri güzel laflar hatırına bütün bunları unutup, gözlerimizin önüne perde, geçmişin üstüne ise bir sünger çekip aptalların durumuna mı düşelim? Son dönemde Öcalan İmralı’daki hücresinde, ordu ile şimdi hükümet denetimine geçmiş MİT arasında sıkışmış durumda… PKK sözde ona, yani “Başkan’a” pek bağlı görünüyor, silahların susması veya çözüm söz konusu olunca onu muhatap gösteriyor. BDP ve diğer yandaş kesimler de öyle, “irademiz Öcalan” diyorlar… Bu “birlik” durumu güzel ve bu öndere bağlılık göz yaşartıcı… Ama acaba Öcalan’ın kendisi iradesine sahip mi? Ya o “irade” kimin emrinde? Düne kadar Genelkurmay’ın hizmetinde idi. Bugün ise asker ile AK Parti arasında gidip gelmekte… Bilek güreşi aynı zamanda Öcalan’ı ve PKK’yi kontrol üzerine yürümekte… Öyle olunca taraflardan her biri açısından bu görüşmelerden amaç nedir? Örneğin PKK ne istiyor? En son olarak “demokratik özerklik” diye garip, içi boş bir şey. Gerçekte ne otonomi, ne de onun Türkçesi olan özerklik… Belki, Kürdistan’ı birkaç parçaya daha ayıracak bir eyalet sistemi… Ama PKK asıl olarak da Öcalan’ın kişisel durumu, onun ev hapsine alınması üzerine odaklanmış durumda. Bu tam da Türk devletinin istediği şey değil mi? Ama hükümet her şeye rağmen bu özerklik lafından ve anadilde eğitim talebinden hoşnut değil. Hükümet yandaşı kimi “demokrat” kalemler bile bunu ayrı bir devlet kurma çabası, yani ülkenin parçalanması gibi yorumluyorlar… Onlara kalsa yerel yönetimlerin yetkilerinin biraz genişletilmesi ve anadilde seçmeli ders Kürtlere yeter de artar bile… Öyle olunca bu görüşmelerle ilgili olarak Kürt halkı adına umutvar olmak için neden var mı? PKK – MİT arasında cereyan eden söz konusu görüşme metinlerinden anlaşılan o ki hükümet ve onun görevlendirdiği MİT heyeti PKK’yi eylemsizliği sürdürmeye, hatta dağdan inmeye ikna etmek istiyor. Bu elbet kendi başına da olsa önemli. Biz de öteden beri PKK’nin söz konusu silahlı eylemlerinin Kürt halkının ulusal mücadelesine bir yararı olmadığını, bu saatten sonra ise çözümün önünde engel olduğunu söylüyor, tek yanlı silah bırakmayı bile Kürt siyasetinin normalleşmesi bakımından son derece yararlı görüyoruz. PKK sözcülerinin talepleri arasında ise seçim barajının % 7'ye indirilmesinden ve anadilde eğitimden başka bir şey yok. Öyle olunca hiç zahmet etmesinler, bu kadarını Kürt halkı silah kullanmadan, ortalığı kana ateşe boğmadan da pekâlâ elde edebilir. Peki Öcalan? Ya o Kürtler için ne istiyor? Kendisi bir süre önce “Kürtler adına devletle tarihin en büyük anlaşmasını” yaptığını, ya da yapmak üzere olduğunu ileri sürmüştü. Neymiş acaba o müthiş anlaşma? Bilmiyoruz… Bizim adımıza gizli kapaklı olarak yapılmış bu anlaşmayı bilmek hakkımız değil mi?.. Hayır, o iş bizim adımıza, “irademiz” tarafından, İmralı’nın dört duvarı arasında kotarılıyor… Bilmiyor, ama ne olabileceğini tahmin ediyoruz. Söz konusu ses kayıtlarından edindiğimiz bilgiye göre MİT başkanı Hakan Fidan Öcalan’ın tutumundan pek memnun, Öcalan’ın son 10 yılda, dar bir hücrede geçirdiği dönemi ve ondaki “değişim ve gelişimi” övüp göklere çıkarıyor. Kürt sorununun çözümüne ilişkin olarak onun vizyonunun Türk hükümetinin vizyonu ile yüzde 95 oranında çakıştığını söylüyor. Bu haliyle onu “en makul muhatap” olarak niteliyor. Sanırım Hakan Fidan haklı ve bunlar salt PKK heyetinin gönlü hoş olsun diye söylenmiş sözler değil. Eğer Öcalan ev hapsine alınır ve böylece koşulları iyileştirilirse, bir de kendisine bir süre sonra serbest bırakılma sözü verilirse, onun açısından hiçbir sorun kalmaz, devletle uzlaşmak için önünde tüm kapılar açılır. Ama bununla Kürt sorunu çözülmüş olmaz, sorun olduğu yerde durur. Sonuç olarak diyeceğim şudur: Silahların susturulması için Türk devletinin görüşmesi gereken muhatap elbette Öcalan ve PKK’dir. Bu görüşme doğal olmaktan öte gereklidir de. Eğer bu görüşmelerin sonucunda PKK silah bırakırsa bu herkesten çok Kürt halkının yararına olur. Kürt siyasal mücadelesi normalleşir, doğal kanallarına kavuşur. Ama tek başına silahların susması Kürt sorununun çözümü demek değildir. Çözüm ancak eşitlik temelinde ve Kürt halkının temel haklarını tanımakla olur. Bu temel hakları savunmayanlar Kürt sorununun çözümünde muhatap olamazlar. Onlarla varılacak bir uzlaşma hiçbir şeyi çözmeyecektir. Muhatap Kürt halkıdır ve onun temel hakları pazarlık konusu edilemez. Ayrıca sorunun çözümüne yönelik bu tür görüşmeler Kürt ve Türk kamuoyundan gizli biçimde değil, açık biçimde yapılmalı, en azından kamuoyu görüşmelerle ilgili olarak düzenli biçimde aydınlatılmalıdır. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#10 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
ÖCALAN KİMİN, NEYİN, NASIL TAŞERONU; KÜRT HALKI VE İŞÇİ SINIFI ARTIK UYANMALIDIR
30.07.2011 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) İmralı misafiri artık gerçekleri yavaş yavaş ifşa etmeye başladı. Bu gerçeklerin başında ise onlarca yıldır yazıp çizdiğimiz, ifade ettiğimiz üzere kendisinin Kürt Halkı ve onun gerçek kurtuluşunun önüne bir barikat olduğu, olsa olsa emperyalizm ve onun yerli uşaklarının ellerinde Kürt Halkı ile Anadolu Halklarının sosyalizm mücadelesinin önüne bariyer olacağı idi. İmralı misafiri Öcalan konusundaki eleştirilerimiz, ML değerlendirme ve ölçütlerimiz, birçok çevre tarafından saldırıya uğradı. Öcalan’ı tanrısallaştıran PKK, KUKM ve Kürt Halkının ilkel milliyetçi kanadından bu türden tepkiler elbette olağan olmasa da normaldi. Ve fakat sözde sosyalist, sözde devrimci, sözde komünist geçinen çevrelerden saldırı boyutunda tepkiler almak ise oldukça şaşırtıcı idi. Bizim açımızdan sürecin gidişatı belli ve ayan iken; sözde sınıf devrimcileri açısından süreç kesinlikle KUKM’nin tutarsızlığı ile açıklanabilir düzlemde ele alınmalı idi. Ama gelinen süreçte Aslında Öcalan’ın itiraf bile sayılabilecek sözlerine karşın bu suskun, bu yalaka, bu kendisi olamadan başkası olanlara en iyi yanıtı Öcalan vermiştir. Öcalan kendi ağzından TAŞERON olduğunu itiraf etmiş, düzen ve PKK- bunu derken de BOP düzleminde, kontrol altında tutulmak istenen PKK- Kandil’in taşeronluğunu yaptığını söylemiştir. Burada kesin olan bir şey var ki ve de açıktır ki, Öcalan BOP, ABD emperyalizmi ve sömürgeci faşist devletin taşeronudur. Ama diğer yandan Kandil düzlemindeki taşeronluk söyleminin bu karanlık girizgahın bir psikolojik boyutu olduğunu görmek lazımdır. Zira PKK, artık eskisi gibi Öcalan kontrolünde değildir. İster ABD, ister bir başka güç kontrolünde dolaylı-dolaysız olsun ilişki düzeyi olsun; ve fakat Öcalan’ın PKK kontrolü eskisi gibi değildir. Öcalan’ın PKK kuruluşu, geçmiş muhasebesi gerçek düzlemde hiç yapılmadı. Günün hesapları, kitapları, zaaflar, geri yönler, sınıflar bağların zayıflığı, güzsüzlük ve güce tapınma vs gibi nedenler TDH’de PKK’ye yaranma, yamanma vs gibi sonuçlar yarattı. Ve fakat elini atan yandı. Elini kaptıran bünyesini kaptırma sürecine girdi. PKK ile Kürt Halkının Kendi Kaderini Tayin Hakkının mücadelesini hep karıştırdı ve kendi zayıflıklarını bu gerekçenin ardına sığınarak gizlemeye çalıştı. Oysa ki PKK, kuruluşundan itibaren sosyalizm, özgürlük, demokrasi, sınıf mücadelesine mesafeli olduğu gibi; varlık nedenini bunlara düşmanlıkla özdeş kıldı. Kürt Sosyalist hareketini resmen katliamlarla, kıyımlarla bitirdi. Ardından da pragmatizmin doruklarında TDH’ye saldırdı. TDH’yi Kürdistan’dan silmek için azami gayret içinde oldu. Kürt Sosyalist hareketi ile TDH’nin Kürdistan mücadelesine en az sömürgeci faşist devlet kadar zarar verdi. Öcalan başından beri gerek PKK içindeki sosyalist kanadın tasfiyesi, gerekse de Kürdistan’da sosyalistlerin tasfiyesinde biricik özel rolünü her daim itinayla oynadı. Sosyalizmin dünya ölçeğinde gerilemesi sonrasında ise; BOP ve milliyetçilik düzleminde kimlik mücadelesinin öne çıkarılması sonrası ise rollerini de oldukça iyi oynadı. Kimlik mücadeleleri ile ırkçı-sömürgeci-faşist örgütlenmeler ile sömürgeci düzenin devamında rolünü de gayet iyi oynadı zaman içinde. Dışarda işi bitince saklı misafir rolü ile yine Ortadoğu cephesinde rolünü başka bir arenada yerine getirme uğraşında oldukça iyi rol oynadı. Halkların kardeşleşmesine karşın, savaşın mimarı, gizli-açık mimarı oldu. Elbette kendi insiyatifi ile değil; kontrollü olarak. Amerikan emperyalizminin projesinin parçası olarak rolünü hala oynayan Öcalan; bu itirafname ile PKK ile düzen arasında Kürt Halkını heba etmenin, var olana boyun eğdirmenin, yoksa sınır tanımaz özel savaşın tehditinde baş rol oynuyor hala. Bir yandan Kürdistan bazında yürütülen özel-kirli savaşın şantajı var; öte yandan ehven-i şere mahkum edilmek istenen Kürt Halkı . Kontrgerillanın özel savaş ve psikolojik harbinin bir parçası olarak olayın diğer yanına Kandil’i koyması da tesadüf değildir. Bu bir BOP ayağı ve yapılanma basamağıdır. Psikolojik savaş yöntemidir. Ve Öcalan sürecin en önemli aktörlerindendir. Aynen Fettullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan gibi. Bunlar açık ve net gerçeklerdir. Peki Kürt Halkı kime, neye, nasıl inanacaktır? Elbette kendisine yalakalık eden sözde TDH’ye güven duyması da olanaklı değildir. Onlarca yıldır gerek sınıf savaşı ve gerekse de PKK hareketinin çizgisini eleştiren, doğru, olması gereken ve gerçek kurtuluşa götüren yolu gösteren inatçı komünistlerin yolu; aynı zamanda Kürt Halkı ile gerçek Yurtsever Kürt devrimcilerin gerçek yoludur. Korkak, güce tapınan, yalaka takımından devrimci, komünist asla olamaz. Bugüne kadar PKK’nin tüm yanlışlarına, tüm devrim düşmanlıklarına ve hele ki Öcalan nezdinde Marksizm düşmanı yapısına vs göz yuman, geniş yığınları ya da en azından kendi tabanlarını kandıran TDH tüm bu gerçekleri nasıl açıklayacak? Öcalan’ın en büyük tokadı bu kesimleredir. Diğer yandan özel savaş yöntemlerinden birisi olan halkları hedef gösterme işini de Öcalan ihmal etmemektedir. Zira Dersim Alevi-Kızılbaş felsefesini, öğretisini, Dersim yapılanması ile arayışlarını hedef göstermiştir. Ayrıca Bingöl nezdinde de Zazacı akımın tehdidi, hedef gösterilmesi de cabası. Öcalan, ne Kürt ne de dünya Halklarından birisinin temsilcisi değildir ve de olamaz. Ondan olsa olsa TAŞERON olur. Bu gerçeğin itirafı oldukça değerli, önemlidir. Tüm ilgi sahiplerinin bilgilerine sunulur. Kör gözler ve sağırlara da. 30.07.2011 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
![]() |
| Anahtar Kelimeler: adi, cinayet, devlet, eylem, fasist, karanlik, karanlik eylemlerin, katliam, kurt kontrgerillasi, mit, somurgeci, tak, tit, turk kontrgerillasi |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| adı, eylemlerin, karanlık, tak |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Karanlık maddenin ipuçları | Mahmut Halil CAN | BİLİM VE İNSAN | 0 | 09-10-2011 03:41 AM |