![]() |
|
|||||||
| GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM Sınıf hareketinin güncel durumu ve devrimci mücadele ilişkisi |
|
|||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
KRİZ BİTTİ REHAVETİNE KARŞILIK İŞÇİ SINIFI VE MÜCADELE
Yakın zamanlarda krizin bittiği ve dibe vurduğu yalanlarıyla iyimser havalar yaratılıp balonlar patlatılıyor. Burjuvazi de krizin bittiğini sanarak keyifleniyor. Kriz dalga dalga büyüyüp ilerlerken ve de dünyanın dört bir yanını sarmışken, ürkü ve huşu içinde savaş tamtamlarını çalan düzen ve burjuvazi; krizin bittiği çığırtkanlığı ile hem kendini ve diğer yandan da işçi sınıfı ile emekçileri kandırıyor. Burjuvazi ve egemenler ; krizin faturasını her daim olduğu gibi yine işçi sınıfı ile emekçilere çıkardıkları için oldukça keyifleniyorlar tabiî ki. Zira krizi bahane ederek yüz binlerce işçiyi işinden ettikleri gibi, katmerli vergilerle ve de zamlarla krizin ardında bıraktıkları ile bırakacakların tüm faturasını Türkiye İşçi sınıfına ödetmiş görünüyorlar.İşin diğer yanı işçi sınıfı da bu süreçten iyimser bir havaya bürünmüş olarak çıkmaya çalışıyor. Sanki işsizliği,açlığı,sefaleti vs kendisi çekmiyormuş gibi. Uyuşturulmuş ve hipnotize edilmiş bir biçimde var olanı kavramak ve de durumunun nedenini ortadan kaldırmak bir yana; elindekileri de kaybetmeye karşı ciddi bir direniş gösterememiştir. Ama diğer yandan da yerel-lokal direniş ve mücadelelerde olmadı değil. Aslına bakarsanız bu lokal direnişlerin,işçi sınıfının geneli bakımında özel ve önemli bir yer tuttuğunu iddia etmek kesinlikle abartı olacaktır. Bu direniş ve mücadelelerin lokal kalması, genele yayılamamasının nedeni ise; buralarda kısman örgütlü olan devrimcilerin; genel örgütlülük içinde etkinliğinin hemen hemen hiç olmamasıdır. Zira işte bu nedendir ki; Hak-İş adlı sözde işçi sendikası İMF-DB toplantılarına katılabiliyor. Dünya ekonomik jandarmalarının ve dünya işçi sınıfının düşmanlarının sofrasına katılabiliyor. Açıktan işçi sınıfı düşmanlarıyla aynı masada buluşabiliyor ve de buna karşı ciddi bir dirençle karşılaşmıyor. Emperyalist haydut ve soyguncuların yeni ve ileri adımları ve krizin faturasının tamamını işçi sınıfına ödeteceği toplantıda yer alan Hak-İş elbette gücünü; proleter devrimci bir işçi hareketinin olmayışından almaktadır. Aynen kriz ve faturasının işçilere ödetilmesinde pervasızlıkta sınır tanımayan egemenler gibi.İMF-DB gibi emperyalist kapitalizmin ekonomik saldırı örgütlerine karşı girişilen ve 68 ruhunu esas alan lokal-cılız mücadele bile bu sınıf düşmanı hain örgütleri-Hak-İŞ gibi sınıf düşmanı sarı sendika ağalarını korkutmuş değildir. Diğer yandan krizin bittiği ve dibe vurduğu da koca bir yalan olarak orta yerde durmaktadır.Zira dünya ölçeğinde her birkaç haftada bir büyük bankalar iflas etmekte , batmaktadır. Başta ABD olmak üzere işsizlik oranları yüzyılın en yüksek rakamlarına ulaşmıştır. Pahalılık ve enflasyon yine rekorlara koşmaktadır.Tarım alanında başta küçük üreticiler olmak üzere, düzene ve onun getirdiklerine karşı ciddi direnişler örgütlemektedir. Ekonomik olarak kırılganlık giderek daha fazla artmaktadır. Günden güne , saatten saate değişen dengeler,borsa ve benzeri merkezlerde sürekli bir tedirginlik yaratmaktadır.Hala dünya ölçeğinde psikolojik olarak sürecin atlatılmadığını ve de krizin dibe vurmadığını gösteren onlarca işaret bulunmaktadır.Ama tüm bunlara rağmen; kriz ve sonuçlarının faturasını ödememekte direnen ciddi bir sınıf hareketinden söz etmek olanaklı değildir. Fakat diğer yandan , dünya ölçeğinde sola doğru, sosyalizme doğru bir yöneliş olduğunun da altını çizmek lazımdır. Dünya işçi sınıfının ve de emekçilerinin emperyalist kapitalizmle bağlarının ciddi oranda zayıfladığı, düzene güvenini hemen tamamen yitirmeye doğru gittiği de açıktır. Seçimleri kıstas almak elbette yanılgıları doğurabilir ; fakat dünya işçi sınıfının en azından arayışının ve de diğer yandan seçenekler kısmında da sola yönelim olduğunu da söylemeliyiz. Almanya,Yunanistan ve bir çok Avrupa ülkesinde bu gelişmelere tanık olunmaktadır. Diğer yandan da , Avrupa işçi sınıfının çeşitli bölüklerinin de hareketli,dirençli ve mücadeleci bir biçimde sahneye çıktığı da görülmektedir. Latin Amerika yine ayrı bir başlık altında incelenmelidir. Honduras’ta ABD darbesine karşı direniş ve mücadele ; Honduras emekçilerinin devrimci bir yolda ilerleyebileceğini de göstermektedir. Kriz ve diğer gelişmelerin ötesinde ; Latin Amerika’nın ABD emperyalizmine direnişte geri adım atmaması ; dünya ölçeğinde mücadeleye ayrı bir itici motor işlevi görmektedir. Kriz kesinlikle dibe vurmamıştır her bakımdan. Kriz ve sonuçlarının yıkıcılığı en son noktaya erişmemiştir. TC açısından bu doğrular noktasında birkaç şeye daha vurgu yapmakta yarar vardır. İşsizlik rakamları devasa boyutlara ermiştir. Diğer yandan bütçe açıkları rekor düzeylerdedir.Aynı zamanda rakamlarla ne kadar oynanırsa oynansın , tüm veriler en alt seviyelere inmiştir. Anadolu açısından krizin kendisinin bu kadar etkili bir muhalefet oluşturmamasının bir nedeni devrimci hareketin geriliği ve sınıfla bütünleşmemesi ise; diğer tarafı da yapısal ekonomik krizi sürekli bir biçimde yaşıyor olmanın kanıksama yaratmasıdır. Buna bir de din ile ırkçılık afyonu eklenirse ; üstüne tuz biber olup şükreden,mücadele yerine tevekkülü öne çıkaran bir yapı ortaya çıkmış oluyor. Kriz bitmemiştir ve dibe vurmamıştır. Boşuna ve haybeden , kendi kesesinden keyiflenmektedir burjuvazi. Daha henüz her şey bitmedi. “Bu krizi de atlattık ve de bunun faturasını da işçilere ve emekçilere kestik “ demek için henüz daha erkendir. Daha henüz işçi sınıfı ve emekçilerin söyleyecekleri bitmedi krizin bitmediği gibi. Daha henüz nihai dibi bulmayan kriz yanında; nihai hesaplaşma da olmadı. Bu sessizlikler, bu sükunet ardında ve altında kasırgaları taşımaktadır bizce.Demokratik gelenekleri olmayan ülkelerden birisi olarak ani patlama-sıçrama ve atılımlara karşı hazırlıklı olmak ve mücadelenin boyutlarını ve geleceğini ve de örgütsel çalışmanın eksenini bunları gözeterek kurmalıyız. İşçi sınıfının mücadelesinin önündeki engelleri, tüm hain çemberleri yıka yıka ve güncel sınıf mücadelesinin tüm öğeleri ile nihai sosyalist devrimci mücadeleyi birleştire birleştire düzene,egemenlere , burjuvaziye rehavet ve geçici keyiflenmesini zehirletmek için daha daha İLERİ. 05.10.2009 Mahmut Halil CAN ( Sendiren) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi: |
|
|
#2 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi |
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
* Nakarat I: Gerçeklik ve Tekrar"Mevcut gerçekliği kesin ve değişmez görmek gerektiğine inanmıyorum" Luis Buñuel1 Kriz üzerine ne kadar çok yazılıyor, ne kadar çok laf ediliyor. Her şeyin kavramsal düzeneklerden uzaklaştırılıp söze çevrildiği günlerde, kriz üzerine bu kadar konuşmanın neresi güzel diye soracak olunursa, krize ilişkin her konuşmanın mevcut gerçekliği şurasından burasından tırtıklamasının fevkalade güzel olduğunu düşünüyorum. L. Buñuel gibi düşünenlerin olması ne güzel. Güzel çünkü her şey, herkes bizleri gerçekliğe çağırıyor. Ama mutlaklaştırılan gerçeklik olarak şimdi, çelikten bir kafes gibi her birimizi içine çeken bir kara delik gibi çalışıyor. İçine çekip aldığı bizleri belirli bir tempo ve belirli bir düzeneğe bağlıyor. Kriz işte bu düzeneklerin kırıldığı, gerçekliğin çatladığı anlara karşılık geliyor. Ama kapitalist toplumsal varoluşun tepeden tırnağa kriz üreten bir içsel dinamizme sahip olmasının yanında, bir de kendine özgü bir bellek oluşturma hali var. Krizler patlak veriyor, konuşuyoruz, heyecanlanıp umutlanıyoruz, ama müdahaleler ile düzenek daha bir güçlenerek karşımıza çıktığı anda yeni gerçekliğimiz daha önceki kriz anlarına ait birçok şeyi unutturuyor. Düzeneğin oluşması aynı zamanda belleklerimizin de yeniden düzenlenmesi, belleklere müdahale anlamına geliyor. A.Huyssen "kültürümüz ölümcül bir bellek yitimine yakalandığı için derinleşen bir bunalım duygusundan" bahseder. (Huyssen, Alacakaranlık Anıları). Gerçekliğin mutlaklaştırılmasına karşı çıkan L.Bunuel bellek için anlamlı bir belirlemede bulunur: "Belleğin yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa belleğinizi yitirmeye başlamanız gerekir. Belleksiz yaşam yaşam değildir... Belleğimiz; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemizdir. Onsuz birer hiçiz."(L. Buñuel, Son Nefesim) Evet, sürekli şimdide yaşatılan bizler biraz da hiçleşiyoruz. Belleksizliğimizi hatırlamak için krizin patlak verdiği günleri önceleyen bir-kaç aya dönelim. Aklımıza gelir miydi Bear Stearns'ın, Fannie Mae ve Freddie Mac'in, AIG'in, Washington Mutual'ın düşeceği halleri, aklımıza gelir miydi İngiltere'de Northern Rock ve Bradford & Bingley'in devletleştirilmesi. Kapitalizm belleğimiz üzerinde öyle bir işlemiş ki sanki var olan durum hep varolagelmişti. Öyle ya, dünyanın sonu gelse de kapitalizmin sonunun geleceği düşünülmezdi. Slavoj Zizek bir yazısında "bilim kurgu alanına bakın: dünyanın sonunu tahayyül etmek kapitalizmin sonunu öngörmekten çok daha kolay" diye belirtmişti. Bu bellek yitiminin krizle doğrudan bağlantısını, 1929 krizine karşı gerçekleştirilen düzenlemelerin (Glass-Steagal Act -1933), sanki tüm bunlar yaşanmamış gibi krizin kalbi olan ABD'de 1999 yılında (Gramm-Leach-Bliley Act) kaldırılmasında görebiliriz (G.Fındıkçıoğlu'nun sunuşundan). Belki burada biraz S. Freud'un yorumunu hatırlayabiliriz: "normal gelişme, krizle karşı karşıya gelmiş olmanın yarattığı travmanın unutulması yoluyla sağlanır" (K:Karatini,Transkritik).Kriz anları belleklere giydirilen mutlak şimdinin mutlaklığını bir an olsa bile parçaladığı gibi daha önce yaşanan travmaları da yeniden bilince taşıyor. Daha önceki krizlerle yaşadığımız krizi karşılaştıran onlarca yazı/makaleyi burada alt alta sıralayabilirim. Kriz anları bir de belleklerden silinen/silinmesi istenen ve travma yaratan bir aktörü K. Marx'ı da yeniden hatırlattı. K. Marx'ı hatırlamamak olası mı? K. Marx, toplumsal ilişkiler sistemi olarak kapitalizmi karakterize eden sermaye birikim sürecini "süreç halindeki çelişki" olarak tanımlamıştı. Unuttuk/unutturuldu; kapitalizmin süreç halinde çelişki olduğu. K. Marx'ın ifadesi ile krizler, sürekli varolan çelişkilerin ancak ani ve zora dayanan çözümleridir. Onlar bozulmuş dengeyi bir süre için yeniden kuran şiddetli patlamalardır. Ama süreç içinde çelişki olarak kapitalizm, karşılaştığı çelişkileri aşmak için kendi bedenine zor uyguluyor. Zor çelişkilerin aşılması ama genellikle de çelişkilerin baskı altına alınması anlamına geliyor. Krizlerden çıkmak için kapitalizmin kendi kendine zor uygulaması, kapitalizmin yeniden güçlenerek krizden çıkması anlamına geliyor. Çelişkilerin değil de temel antagonizmanın ortadan kalkması için kapitalizmin antagonistik çelişkilerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bu gereklilik aynı zamanda nesnelleştirilenlerin özne olarak sürece müdahale etmesinin gerekli olduğunu bizlere veriyor. Ama kapitalizm tüm bu travmalara rağmen hala devam ediyorsa, kapitalizmin kendi krizlerini kendi aştığını ya da baskıladığını, baskılayarak ötelediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu kadar sözün edildiği ortamda kriz üzerine yazı yazmak oldukça zor, ama biz bir nakarat yani bir tekrar üzerinden krizi açıklayacağız. Nakaratımız; krizlerin kapitalizmde belirli aralıklarla yinelenen ama her tekrarın bir diğerinden farklı olduğunu işaret etmek olacak. Siz okurlar için bu basit bir ifade ve okuyup geçebilirsiniz. Oysa kendi adıma krizi / krizleri anlamaya çalışırken (kriz üzerine Türkiye'nin hemen hemen her tarafında konuşmalar yaptığım da göz önüne alınırsa) şu an yazmaya çalıştığım metnin düşünsel sistematiğim üzerinde önemli bir yıkım ya da yeni açılımlara yol açtığını sahicilik adına sizlerle paylaşmak istiyorum. Tekrar ve fark üzerinden kapitalizmi anlamak, kullandığım bazı kavramlara, mesela soyutlama, öz ve biçim gibi kavramlara/kavramlarıma eleştirel bir gözle yeniden bakmama neden oldu. Luis Buñuel'in Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filmi kapitalizmin canlı kanlı bir şekilde ve egemen sınıf üzerinden bu tekrar ve farklılığı o kadar iyi ele veriyor ki. Bunuel büyüleyici filminde altı burjuvayı hep tekrar eden eylemliliklerde bir araya getiriyor. Yemek için, sevişmek için ya da bu iki eylemliliğin tekrarı sonunda altı burjuvamız trafiğin olmadığı bir yolda yürürken bir araya geliyorlar/getiriliyorlar. Ama gerçekleşen her tekrar, aslında farklılıkları içeriyor. Diğer yandan her tekrar da burjuvazinin tekrarın tekrar edememe halinden korktuğunu bizlere gösteriyor. Farklılıkların ortak yanı ise verili olanın tekrar kanalı ile kendisini yenileyemeyeceği korkusu. Bu korku/endişe her tekrarda karşımıza çıkar. Aslında tekrarların olmaması burjuvazi için ölüm demektir ve filmde burjuvazinin dış dünyasına yansımayan bu tekrarın olmaması yani ölüm korkusunu rüyalar dolayımında yakalarız. Latin Amerika'nın diplomat burjuvası rüyasında yine yemek esnasında iken gerillaların silahlarla saldırdığı bir anda yemek masasının altına saklanır ve saklanırken bile eli gizlice masa üzerindeki salama gider. Yani kriz anı, ölüm anında bile yemek, ya da her durum ve şartta sermaye birikiminin devam etmesi gerekiyor. Kapitalizmi tanımlayan işleyiş/mekanizmanın belki de en önemli belirleyeni, insanın tarihsel/toplumsal doğal koşullarında inanılmaz değişikliklere, insanlığın kabul etmeyeceği değişikliklere yol açmasıdır. İnsanın kendi emeğinin kendinden ayrılarak bir para (ücret) karşılığı belirli zamanlar içinde belirli mekânlara kapatılması, milyonlarca yıl süren varoluş için kabul edilmez bir istisna halidir. Yine binlerce-onbinlerce yıl insanların ihtiyaçları için üretim yapmaları, yerini sadece değişim değeri, birikim ve kâr için üretim yaplamalarına bıraktı. Belirli bir yaşam düzeyi, belirli bir sınıfın yaşam düzeyi için üretimin yeniden yapılanması sadece insanlık için değil, doğa için de tam bir istisna halidir. Çünkü bu amaçla örgütlenmiş bir üretim sadece insanı değil, doğayı ve varolan tüm yaşam ortamını tahrip ediyor. Kapitalizmin ve onun taşıyıcı öznesi olan burjuvaların bu istisna halini birer kurala çevirmeleri, kuralları birer düzenek olarak tekrar etmesini sağlamaları, gereklilik ve zorunluluk hali. G.Agemben güzel ifade etmiş: "İçinde yaşadığımız çağda, istisna durumu her geçen gün biraz daha temel siyasal yapı haline geliyor ve nihai anlamda da kural olmaya başlıyor"(G.Agamben, Kutsal İnsan).Bunuel'in "mevcut gerçekliği kesin ve değişmez görmek gerektiğine inanmıyorum" sözlerinin karşısında gerçekliği burjuvazi adına yeniden yeniden, yeni koşullara uygun halde tekrarını sağlayan dini kurumları temsilen piskoposu, işkence yapan polisleri ve orduyu temsilen askerleri de burjuvazinin bir türlü başaramadıkları yemek sahnelerinde ya da rüyalarında görürüz. Yani korktukları ve tedirgin oldukları her anda onlar yanı başlarında, tekrarın sağlanamama tehlikesine karşı görev başındadırlar. Tekrarı bu anlamda sadece tekrar olarak algılamak, sadece belleklerimizin bize oynadığı kötü bir oyun değil, bu oyun kapitalizmin tekrarları hızlandıran ama tekrarlar dolayında günübirlik istisna halini yeniden yeni koşullara göre üreten gerçekliğin /işleyişinin sonucu olarak da tanımlanabilir. Tekrar olsa bile kapitalizmin başından itibaren yinelenen krizleri, kapitalizmin yapısal işleyişinin farklılıklarını içinde barındırır. Yineleme ve farklılık zamanı ve zaman içinde farklılaşan kapitalizmin ilişkisel varlığını bilgiye ve politik bir dile çevirebilir. Belleklerimiz yinelenen benzerlikler değil, yinelenmede kapitalizme ait farklılıkları işaret ettiğinde sağlıklı bir belleğe dönüşecek. C.Colebrook ifade etmek istediğim şeyi o kadar açık bir şekilde dile getirmiş ki: "Farklılığı ve düşünmeyi yinelememiz gerekiyor; tam da düşünmenin ve farklılığın ne olduğunu kavradığımızı hissettiğimiz an farklılığın gücünü kaybediyoruz. Yineleme, aynı şeyin tekrar tekrar yeniden vuku bulması değildir basitçe; bir şeyi yinelemek tekrar başlamaktır, yenile(n)mek, sorgulamak ve aynı kalmayı reddetmektir"(C.Colebroook,Gilles Deleuze,17-18) Nakarat II: Kriz>>> Kritik>>> Farklılaşma Entelektüel, bir sıkışma durumunda, çıkış yolu gözükmeyen ve öylesine giden, olması gerekirken hiçbir şey olmayan bir düzende, bir kopma, karma, ayırma işlemi yapan kişidir... Sözcüğün ilk anlamında belki. Bir kriz yaratmak, varolan bir hali eleştirip, bu değişmezlik tarlasına "kuşku" tohumları ekmektir. Kapitalizmin şanslı kulları olan burjuvaların kendilerini var eden sermaye birikiminin sorunsuz tekrarlar üzerinden devam etmesi, L.Bunuel'in sahnelerinde sinema diliyle bir şölene çevrilerek anlatılmıştı. İstisna halinin kurala dönüşmesi için polise, askere ve papaza, hacıya, hocaya ne kadar ihtiyaç duyulsa da, bir o kadar da istisna halinin doğal, evrensel ve değişmez olduğunun "kültürel bilinç dışına" aktarılması gerekiyor ve aktarılıyor da. Bu istek zaman içinde yapısallaşarak insanların uymaları gereken bir dizi zorunluluğa neden oluyor. Bireyler olarak sermayelerin bugüne/şimdiye ilişkin taleplerinin en önemli destekçisi, zaman içinde yapısal hal alan bu zorunluluklardır. Zorunlulukların ilk elden dile geldiği alan düşünme tarzını/tarzlarını belirlemekten geçiyor. Kapitalizm tekrarlarla güçlenen yapısı, artık kendisi için düşünen, düşüncelerini burjuvaların varkalma koşuları için hazır tutan/sunan aydınlar üretiyor. Bazen bu aydınlar kendilerini de var eden sistem adına, hizmet ettikleri insanlara karşı da laf etmekten geri kalmıyorlar. Sermayenin en candan aydını Eyüp Can bakın bir yazısında durumun ulaştığı aşamayı nasıl açığa çıkarıyor. Yazısının başlığı "Alaton, Şahenk ve Akın nasıl komünist oldu!" ve yazısında : "İshak Bey, GE'nin efsanevi CEO'su Jack Welch'e, İşTcell Liderler Konferansı'nda şöyle bir soru sordu: "Aşırı derecede artan enerji ve gıda fiyatları binlerce insanın açlık ve yoksulluk çekmesine, hatta ölümüne yol açıyor. Serbest piyasa ekonomisi artık işlevini yerine getiremiyor mu? Adam Smith öldü sanırım. Çözüm için insanlığın Karl Marx'ı yeniden keşfetmesi mi gerekiyor?" Salonda çok büyük bir alkış koptu. Fakat Welch hem soruyu hem de alkışı tam olarak anlayamadığı-belki de Amerika standartlarında fazla ideolojik bulduğu-için "saçma" diyerek kestirip attı." Soruya sadece Welc sinirlenmiyor, Can'da sinirleniyor ve devamla: "Evet haklısınız, servet dağılımının çok hızlı ve haksız bir biçimde yer değiştirdiği haksız bir dünya ile karşı karşıyayız. Dünyanın bir kısmı şımarıklaşırken diğer kısmı fakirleşiyor." Fakat çözüm Marx'dan ziyade Smith'de. Çünkü Marksist teori sosyal demokrasinin gelişmesine yaptığı katkılara rağmen hala büyük ölçüde korumacı, anti-piyasacı ve küreselleşme karşıtı. Oysa Smith'in talebeleri sürdürülebilir-karlı modellerle kapitalizmi yeni bir aşamaya taşımanın yollarını arıyorlar" diyor. (E.Can, Referens Gazetesi).(Cogito, sayı 27). U. Eco'nun entelektüelin yapması gereken şeyi "varolan bir hali eleştirip, bu değişmezlik tarlasına "kuşku" tohumları ekmektir" olarak açıklarken, kriz döneminde sadece E. Can gibi sermayeye candan servis yapanlar değil, ne yazık ki muhalifler de istisna halinin orta yere döküldüğü bu anlarda, krizden kurtulmak için neler yapılması gerektiği konusunda bir dizi açıklama yapıyorlar: Yok efendim devlet biraz daha etkin olmalı, üretken yatırımlar desteklenmeli, istihdam şöyle yaratılmalı gibi. Örnekleyelim mi?Yok Yok örneklemeyelim. ![]() Kriz olgusu ve bu olgunun kavramsallaştırılmasında ilk elden işaret edeceğimiz ama bu çalışmanın sınırları içinde detaylı olarak tüm yönleri ile ele alamayacağımız problemleri birkaç başlık altında toplayabiliriz: 1- Krize yönelik analizlerdeki farklılaşmayan tekrar, krizin toplumsal gerçekliğin sınırlı bir alanından analiz edilmesi anlamına gelmektedir. Bu alan ya iktisadi denen olgu üzerinden ele alınıyor. Ya da son zamanlarda muhalif/sosyalist/Marksistlerin de içinde olduğu geniş bir kesimin koro halinde ifade ettiği gibi kriz sadece parasal değişkenler, finansal değişkenler üzerinden ele alınıyor. "Kriz finansal bir krizdir". Bu tanım, TC Başbakanı ile muhalif iktisatçı-Marksisti aynı koroda, krizi analiz etme konusunda birleştiriyor. 2- Kriz, bir olay ve o olayın gerçekleştiği an üzerinden analize konu oluyor. Temel nakaratımız olan kapitalizmin genişleyen toplam yeniden üretiminin çelişkili sürekliliğini göz önüne aldığımızda, krizin zaman içinde özellikle krizi aşmak isteyen L.Bunuel'in sermayedarları, polisi, askeri, teknokratını harekete geçireceğini ve yapılan müdahalelerin krizin ötelenmesine ve farklı biçimlere neden olacağını daha sonra açmak üzere ifade etmekle yetinelim.3- Kriz, belirli bir alan, belirli bir an ve belirli olaylara bağlandığında bir başka sorun kendisini gösterir: Krizi homojen bir olgu olarak ele alıp tüm ülke ve toplumlara aynen uygulamak. Kapitalizmi tanımlayan mekanizmalar, oluşumu başından itibaren dünya ölçeğinde etkileşimle gerçekleşmiştir, ama bizzat bu etkileşimin kendisi bir dizi eşitsiz ilişkilere neden olmuştur. İlk elden bir ayrım/genelleme yapacak olursak, kapitalizmle erken tanışan ve sermaye birikiminde yol alan erken kapitalistleşen toplumlarla, erken kapitalistleşen ve birikimde yol alan sermaye-ülkelere maruz kalan toplumlar arasında önemli farklılıklar vardır. Farklılıklar zaman içinde nitelik farklılıklardan daha çok nicelik farklılığa dönüşmüştür. Kapitalist işleyişe geç de olsa eklemlenmeye geç kapitalistleşme diyoruz. Aynı sistem içinde ama farklılıklara sahip bu gerçekliklerin krizleri ve krizden etkilenmeleri farklı biçimlerde gerçekleşiyor. Sadece şu olgusal gerçekliği işaret edelim, Türkiye'nin yaşadığı tüm krizlerde döviz kısıtı her zaman belirleyici olmuştur, ya da kriz kendini hep döviz krizi olarak göstermiştir. Ama her krizde döviz talebinin niteliği ve kaynağı farklı olmuştur. Nakarat-III: Kriz, Beden ve Kapitalizm "İlerleme ve yıkım aynı paranın ilki yüzü gibidir" Krizin patlak verdiği ilk günlerde sermayenin organik aydınları ilk elden kapitalizmin sonunun gelmediği üzerine ve K. Marx'ın haksız olduğuna dair yazılar yazdılar. Örnek olarak Harvard Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden Jeffrey A. Miron'un krize ilişkin bir soruya verdiği cevap ruh halini iyi yansıtıyor "Krizin, kapitalizmin sonu "olması" gerektiğine inanmıyorum, çünkü kriz kapitalizmden kaynaklanmıyor. Kriz, borç alanlar ve kredi sağlayan kuruluşların aşırı risk almasını teşvik eden kötü hükümet politikalarından kaynaklandı". Kriz biz anti-kapitalistleri ne kadar kapitalizmin yıkımına dair umutlandırıyorsa, sermayenin organik aydınlarını da kapitalizmin yıkılacağından korkarak savunmaya sokuyor. Aslında her iki yaklaşım da yani bir bütün olarak kapitalizmin yıkılacağı ya da yıkılmayacağı ifadeleri aslında kriz kavramının tarihsel kökenleri ile yakından ilişkili. Kavram eski Yunanca ve Arapça'da tıp terminolojisi için kullanılıyor. Kriz, ölümcül hastanın ölüm ile yaşam arasındaki o ince ayrımı ifade etmek için kullanılıyor, yani bir sistem olarak bedenin kendini yeniden üretememesi. Gustav Klimt'in Ölüm ile Yaşam Arasında tablosunu çağrıştıran bu ifade kriz analizlerinde genellikle kullanılmıyor, yani kapitalizmin bir sistem olarak toplam toplumsal yeniden üretiminin kendini yeniden üretememe koşulu olarak ele alınmıyor. Krize ait analiz ve açıklamalara baktığımızda, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi iktisat disiplinin tanımladığı bir gerçekliğe ve bu gerçekliğin işaret ettiği yöne doğru bakıyoruz. Doğallaştırıp mutlaklaştıran gerçekliğin bilgisi olarak iktisat üzerinden krizi anlamaya çalışmak, hani sıkça derler ya, "olmayan kediyi karanlık bir odada aramaya benziyor". Kriz koşulları istisna durumu kural olarak kodlayan ve sürekli farklılaşmalarla yinelenen düzeneği deşifre ederken, iktisat disiplini ve sermayenin organik aydınları ya da yabancılaşma sürecine maruz kalan muhalif yazarlar beden yerine bedenden bağımsızmışçasına bazı organları gösteriyorlar. "Gözü kör oldu ama hastamız kör değil" demek gibi bir durumla karşılaşıyoruz.H. Arendt Son yıllarda durum daha da vahimleşti. Kapitalizm ve onun toplumsal genişleyen üretim mekanizmaları finansal işleyiş üzerinden ele alınıyor. Böyle olunca kriz sadece iktisadi düzenekler üzerinden ve dahası finansal işleyiş üzerinden analiz ediliyor. Bugünlerde gazetelerde yayınlanan DİSK'e ait bir ilan yabancılaşma ve akıl almazlığı gözler önüne seriyor. İlanda "milyarlarca dolarlık yatırımların hurdaya dönüşmesinden ve sanayicinin, tefecilerin eline düşmesinden" şikâyet ediliyor. Yani aslında sistem ve onun asli unsuru olan üretken kapitalistler "iyi" olarak değerlendirilirken, sisteme kene gibi yapışan para-sermaye ya da bankalar sistemin işleyişini olumsuz yönde etkiliyor. Şizoid durumu denmez, ikiye yarılma yok yer değiştirme var ve ilanda "İşverenin üzerindeki enerji ve prim yükleri de kalksın" deniliyor. Bunu sendikacı yapıyor ama aynı zamanda akademiya da muhalif sol olarak kendini tanımlayan kesimler ve bu kesimlerden el alan sol gruplar da yapıyor. Kapitalizmde yaşanan sorunların ve krizlerin temel nedenin kapitalizm olduğunu işaret etme ihtiyacını ilk elden K. Marx duymuştur. K. Marx bu ihtiyacı ve dahası kapitalizmin işleyişine ait derinlemesine analizini kriz öncesi dile getirmişti. Grundrisse ilişkin ilk el yazmalarında K. Marx "kapitalist sistemin kötülüklerinin üreticilerin bankerler tarafından sömürülmesinden kaynaklandığı fikrini temel alan ve özel mülkiyete dayalı üretim sistemini dönüştürmeden parasal sistemi değiştirmekle bunların üzerinden gelinebileceğine inanan parasal reformculara saldırıyordu. Parasal reformculara göre bankerler krediyi kısıtlayarak yüksek faiz oranları dayatmak için tekelci para politikalarını kötüye kullanıyor, böylece üreticinin meşru kârına haksız yere el koyuyor ve en kıt olduğu zamanda krediyi kısıtlayarak daha da kötüleştirdikleri ticari ve mali krizleri başlatıyorlardı."(S.Clarke, Marx'ın Kriz Teorisi). DİSK'in ve DİSK'e akıl hocalığı yapanların yeniden okuması gereken satırlar değil mi ama? Kriz kavramının ölüm ile yaşam arasındaki sınırda olan bedenle analojik bağlantısını kurduktan sonra, hemen farklılıklara değinmek gerekiyor. Kapitalizmi tanımlayan bedenin en önemli belirleyicisi, bedende değişiklikleri zorunlu kılan artı-değerdir. Ama artı-değere ulaşmak için, sınıfsal ilişki ve bu ilişkilerin ördüğü düzenek gerekiyor. Bizzat bu ilişki ve düzenekler istisna halini eşitsizlik ilişkileri dolayında kurallara dönüştürüyor ve yine bu düzenek istisna koşulları üzerinden oluştuğu/oluşturulduğu için de düzenek oldukça kırılgan bir yapıya sahip oluyor. Genel olarak kapitalizmi ama özelde krizleri "bilmek" için ister istemez kapitalist düzeneğin/bedenin işleyişini bilememiz gerekiyor. Kapitalizmin üretim mantığı ve bu mantığa egemen olan değişim değerini bilmeden, bedenin işleyişini ve kırılganlıklarını bilmemiz olası değil. Ama aynı zamanda değişim değerinin varlığında var olan ****lar, ****laşan emek-gücü ve değişim değerlerinin ontolojik kaynağı olan para bilinmeden işleyişi ve krizleri anlayamayız. Analojiden hareketle insan bedeni ile kapitalist beden arasındaki önemli bir farkı açığa çıkarmak yazımız açısından önemli. Kapitalist toplumsal ilişkiler, üretim ve dolaşım ilişkilerinin kendi içindeki bir dizi bağlantı dolayında biçimleniyor, ama bu biçimlenmede en önemli farklılık kapitalizmin artı-değer yaratma kapasitesidir. Artı-değer yaratmak için kendisi de değişim değeri olan emek-gücü ile yine değişim değeri ve birikim aracı olarak paranın ve bu üç ilişki arasında içsel bağlantıların kurulması gerekiyor. İşte bu bağlantı kurulduğu andan itibaren artı-değerin her yaratılma anı, aynı zamanda sadece dolaşım alanında yeni tüketilecek ****lar yaratılması anlamına gelmez, kapitalist bedenin genişleyerek yeniden üretecek üretim araçlarının da yaratılmasına yol açar. Kapitalist beden masallarda olduğu gibi her şeyi yiyip-yutan devlere benziyor. Farkı yaratan üretim aşamasındaki artı-değer iken, zaman içinde biriken artı-değerler bir bütün olarak kapitalist toplam toplumsal koşulların değişen farklılaşan bedeninin yeniden üretilmesi anlamına gelir. Bu anlamda kapitalist düzenek katı sistem dili üzerinden anlaşılamaz, kapitalist beden ilişki ve ilişkilerin zaman içinde yarattığı farklılıklar üzerinden anlaşılır. Bu yüzden yaşanan her kriz aynı zamanda kapitalist bedenin krizidir. Kapitalist beden ise ilk başlarda ancak üretimin, artı-değerin yoğunlaştığı mekân/alanlar üzerinden anlaşılabilirdi, ama zaman içinde yaratılan artı-değerler daha fazla üretim malları üretimine yol açtığı ölçüde dolaşım alanı ve gündelik yaşamın temposu da hızlanmaya başlamıştır. Kapitalist birikimde gözlemlenen artış ve dolayısıyla hız, sermayenin imalat üzerindeki yeni değerlenme olanaklarını zorlaştırmanın yanı sıra elde biriken para biçimindeki sermayelerin değersizleşmesi tehlikelerini hızla arttırmıştır. Son otuz-kırk yılın, sermayenin değerlenme çabaları ile dolu geçen yıllar olduğunu söyleyebiliriz. Değerlenme çabaları zora girdikçe, üretim alanının yanısıra dolaşım alanında inanılmaz yeni buluşlarla karşılaşıyoruz. Yaşamın tüm alanlarının ****laşma sürecine çekilmesi yani sağlık, yani eğitim, yani su ve doğanın dönüştürülmesi bu değişim/farklılaşmaları ele verecek nitelikte. Yine sermayenin hem yeni mekânlarda yeşermesi ama hem de yeni mekânlara sermayenin akması da bu zorunluluğun açığa çıktığı olgular olarak tanımlanabilir. Özellikle erken kapitalistleşen ülkelerde para biçiminde biriken sermaye ile sermayeye ihtiyaç duyulması sonucu açığa çıkan borç biçimindeki sermaye arasındaki ilişki "para yönetici kapitalizm" olarak (Minsky) tanımlanacak bir düzenekle ve bu düzenekte akla hayale sığmayacak yeni finansal araçlarla karşılaşıyoruz. J.Baudrillard'ın Amerika gezisine atfen kullandığı "nedenlerini yitirmiş sonuçlar toplumu" tanımlamasını doğrulayacak bir gelişme ile bir dizi finansal kavramla yüzleşir olduk ve kendi adıma bu kavramların işleyişini öğrenmekte epey bir zorluk çektim ("Mortgage-backed securities" (MBS), teminata dayalı tahviller (CDO's), kredi temerrüt takaslamalarır, "kredi sigorta primleri" (CDS's) ve yine bunlar üzerinden açığa çıkarılan sayısız türev ürünler). Fakat kriz derken bu ürünler ve bu ürünleri icat edenler, bu ürünlerle iştigal eden bir takım kapitalistler suçlanıyor, ama bu ürünler ve ürünleri vareden kapitalizm ve sermaye birikim mekanizması eleştiri/analiz nesnesine bir türlü dönüşmüyor. Dönüştürülmüyor. Uzatmadan krizi anlamak için kapitalizmin toplam toplumsal genişleyen yeniden üretiminin analizlerin çıkış noktası olması gerektiğini ısrarla belirtmek istiyorum. Kapitalist toplumda kriz sadece parasal ilişkiler alanında kendini göstermez, kriz bedenin işleyişinin herhangi bir yerinde açığa çıkıp bedenin farklı bölgelerine yayılabileceği gibi, bu alanda çıkan kriz bir müdahale ile önlenebilir, ya da bir yerde açığa çıkan krizi önlemeye yönelik müdahaleler zaman içinde krizin bedenin başka bölgelerinde kendini göstermesine neden olabilir. Klimt'in tablosunda olduğu gibi kapitalizm, ölüm ile yaşamı ya da yaşam ile yıkımı eşzamanlı yaşatır insanlara. Üretim insanların ihtiyaçları için değil de değişim, yani kâr, yani sermaye birikimi için gerçekleştirildiği anda en önemli mekanizma olan ****ların genişleyen yeniden üretimi dediğimiz süreç ve mekanizma ile karşılaşıyoruz. Bu yüzden olsa gerek, kapitalist toplumsal ilişkilerin genişleyen yeniden üretiminde üzerinde en çok durulan konu ****ların yeniden üretimi olmuştur. Kapitalist toplumsal ilişkilerde burada detaylandıramayacağımız kadar merkezi öneme sahip olan ****laşma süreci ise sadece insanların en temel ihtiyaçlarını ****laştırmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlık tarihinin en acımasız dönüşümü olan emek gücünün ****laştırmasını da gerçekleştiriyor. Emek-gücünün, insanların kendi bedenlerinden çekilip alınarak ****laşması, hem sistemi ayakta tutan en önemli değişimdir, hem de krizin en önemli kaynaklarından biridir. ![]() Diğer yandan yukarda belirttiğim gibi paranın toplumsal genişleyen üretimi, üstyapı kurumu ya da özün açığa çıktığı biçimler olarak tanımlandığı için de yeterli ve gerekli düzeyde kavramsallaştırılmamıştır. Bahsettiğimiz toplumsal ihtiyaçların yeniden üretim alanı olan üretim ve üretimin gerçekleşmesi için gerekli olan emek-gücü ve paranın yeniden üretiminin içsel derin bağlantıları yeteri kadar geliştirilmemiştir. Ama toplumsal gerçekliğin kapitalist anlamda inşası bu alanların içsel-çoğul bağlantıları dolayında gerçekleşiyor. Egemen sosyal bilimlerin tanımladığı şizofrenik dünyada bu alanlar bir gerçekliğin parçaları olarak değil, her biri farklılaşmış disiplinlerin araştırma nesnesine dönüştürülmüştür. İhtiyaçların yani zenginliğin (****ların) yeniden üretimi ekonomi disiplinine havale edilirken, zenginliğin paylaşımı siyaset bilimine, aile (hanehalkı) ise sosyolojiye bırakılmıştır. Bu ayrışma anlaşılmasından öte, gerçekliğin belirli iktidar ilişkileri içinde analiz edilerek verili gerçekliğin yeniden üretimini sağlamıştır. Oysa sistemin, yani kapitalist sistemin istikrarı, tam da bu içsel bağlantıların her gün yeniden farklılaşarak yinelenmesini gerektirir, kriz ise bu içsel bağlantıların artık yeniden üretilemediği anlar/zamanlarda açığa çıkar. Kapitalist toplumsal ilişkilerin sürekli genişleyen yeniden üretilmesi sermaye birikimi anlamına geldiği ölçüde sermaye birikimini ilk elden kanlı-canlı sınıflar arasındaki antagonistik ilişkiler üzerinden gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Toplumun önemli bir kesimi üretim sürecine ya da sermaye birikim sürecine emek-gücü olarak entegre edilmiştir. Yani nesnelleştirilmiştir. Emeğin emek-gücünden ayrışması, insanlık tarihinde insana karşı uygulanan en acımasız şiddettir. Üretken kapitalist ile emek-gücü arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin kaynağı bizzat kapitalizmin yapısal mekanizması olmuştur. Bu mekanizmanın varlığı, ücretlilerin herhangi bir krize gerek kalmadan kriz çıkarmasının koşullarını bizlere veriyor. Sistemin en zayıf noktası bu olmasına rağmen, sistemin tarihsel olarak zorlandığı aşamalar daha çok kapitalizmin yapısal işleyişinden yani ****, para ve emek-gücünün nesnel iç işleyişinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Kriz iç işleyişe bağlı olduğu oranda da kapitalizmin krizi aynı zamanda değerlerin, ideolojilerin ve dahası verili iktidarların krizi olarak ele alınması gerekiyor. Nakarat-IV: Kriz: An>>> Süreç "Kriz olarak gördüğümüz her şey aslında birer ‘olay'dır. Bir noktada bunlar, tarihsel andır. Ama doğrusu ‘olay' zaten varolan olay-dışında (‘non-evenementielle) bir arka plan sayesinde "olur". Olay yalıtılmış bir şey olamaz. Olay haline tekilliği sayesinde gelir" (U.Eco, Cogito) Krize ilişkin egemen analizlere baktığımızda, önemli belirleyenlerden birinin krizin sadece "belirli bir an" açığa çıkan bir "olay" olarak analiz edildiğini görürüz. Oysa evet kriz anı/anları önemli, çünkü sistemin genişleyen yeniden üretiminin devam etmediği, kuralın işlemediği andır. Ama bu anın arka planı oldukça önemlidir. Özellikle 1971'den günümüze geçen süre açısından krizin zaman içinde hem üretimden dolaşıma özellikle ****dan paraya ve hem de belirli mekânlardan dünyanın dört bir yanına saçılma eğilimi içinde olduğunu görüyoruz. 1960'ların sonlarına doğru erken kapitalistleşen ülkelerde belirginleşen ve kâr oranlarının ya da sermaye/hasıla oranlarının düşüşü olarak kendini gösteren ve 1971'de patlak veren kriz, öncelikle baskı altın alınarak ama özellikle de sermayenin toplam sosyal döngüsünün farklı aşamalarını da baskı altına alarak, başka alanlara taşınarak aşılmak istenmiştir. Bu çabalar, üretim aşamasından başlayıp dolaşıma varan oldukça önemli yeni işleyişler ve farklılıklar yaratmıştır. Ama Marksist literatürde çifte kriz dediğimiz olay yeni bir boyut kazanmıştır. Üretilen ****ların paraya dönüşmemesi yani ****ların ölüm parendesini atlayamamaları olayı daha çok parasal alana yöneltmiştir, ama zaman içinde aşırı sermaye birikimine ulaşan sermayelerin de değerlenme sorununu açığa çıkardığı ölçüde, geleceği bugünden tüketilmesi anlamına gelen kredi mekanizması devreye girmiştir. Ama zaman içinde paranın değişim değeri, yeniden değişim değeri biçiminde dolaşıma sokulunca işler iyice ilginç bir biçim almıştır. Aşırı birikime karşı birikimin hayali değerlendirme aracı olarak borçların varlıklaştırılması ve elden ele artarak çoğalması gündeme gelmiştir. İşleyiş böylece zincirleme bir değerlenme ama birikimli olarak da sistemin tümüne farklı biçimlerde yayılan bir mekanizmanın varlığına neden olmuştur. Yukarıda kapitalizmin yenileyerek /çoğalarak yeniden büyüdüğünü gösterdiğimiz bedeni üzerinden, sorunu detaylı olarak analiz etmek gerekiyor. Ama ne sayfalarımız ne de verilen zaman buna olanak sağlıyor. O nedenle burada sadece farklı mekânlarda ve farklı biçimlerde açığa çıkan krizi tanımlayan en temel özelliğin, krizin bir bütün olarak kapitalizmin krizi olduğunu tekrar etmek, ama farklılıklarıyla birlikte tekrar etmek gerektiğini ifade etmek istiyorum.Nakarat-V: Kriz: Fark Olarak Geç Kapitalizmler Krizi dünya ölçeğinde yaşıyoruz, ama krizin açığa çıkışı ve sonuçları oldukça önemli farklılıklar gösteriyor. Bu farklılıklar denizine girmeden ilk elden genellik arzeden bir farklılığı işaret etmek isterim. Farklılık kapitalizmi daha geç yaşayan bizim gibi toplumlara ait. Kapitalizmi tanımlayan toplumsal işleyiş genişleyerek ve çeşitlenerek kendini yeniden ürettiği tüm aşamaları da etkileyerek içine almıştır. İlişki/düzenek ilk başlarda tamamen niteliksel farklılıklara sahip iki toplumsal ilişki sisteminin birbiriyle yüzleşmesine neden olmuştur. Tabi ki eşitsiz bir ilişki vardır ama buradaki ilişki bir yapının kendini geliştirerek diğerini aynı ya da daha farklı bir konuma dönüştürmesi değil, kapitalist toplumsal ilişkilerin bu toplumsal alanlarda da egemenliğini inşaa etmesi sürecine işaret eder. Zaman içinde fark niteliksel fark olmaktan çıkmıştır, ama hala oldukça önemli nicel farklılıklar vardır. En önemli farklılık hiç kuşkusuz üretim süreci kapitalist ilişkilere geçmiş olsa bile, üretimde departman-I malları yani üretim için üretime henüz gelişmemiş olmasıdır. Sınıf ve sermaye birikimi açısından oldukça önemli olan bu fark, aynı zamanda krizin geç kapitalist ülkelerde farklı yaşanmasına neden olmaktadır. Bu farkın açığa çıktığı en önemli ülke Türkiye'dir. Özellikle 2001 kriz sonrası Türkiye'de gerçekleşen değişimler, sermaye birikimi açısından ve sermayedarlar açısından oldukça başarılı olmuştur. Sınıfsal bir tercih olan değerli TL ile yüksek faiz oranları, Türkiye'de üretim ve dolaşım alanında önemli değişimlere yol açmıştır. Bu tercihle birliklte nitelikli ara ve sanayi girdi malları ucuz döviz kuru ile ithal edilirken, yüksek faiz oranları ile de bu ithalatı sağlayacak sermaye (yabancı sermaye) sağlanıyordu. Bu mekanizmanın diğer belirleyenleri büyümede gözlemlenen artış ile ihracatın artması ve aynı zamanda işsizlik ile küçük ve orta boy işletmelerin önemli ölçüde zarar görmesi ile eşzamanlı gerçekleşemeye başlamıştır. Yani görece artı-değer üretme koşullarının derinleşip yaygınlaştığı bir aşamanın tüm bileşenlerini bir arada gözlemler olmuştuk. Aynı şekilde bu tarz bir işleyişin açığa çıkardığı zayıflıklar ise ödemeler dengesinde artan cari açıklar ve işsizlik olmuştur. Bu iki olumsuz eğilim, ABD'de başlayan ve bize etki edeceğini düşünülen krizden daha önce bu topraklarda hep konuşuluyordu. Ve hatta bu kriz eğilimlerini önleyecek bir dizi düzenek ise IX. 5.Yıllık Kalkınma Planı'nda ele alınmıştı. Politik olarak ise içsel ikame sistemi lafları orta yerde dolaşırken ve bu yapı-içi dönüşümün egemen sınıflar arasında önemli açmazlara yol açtığı bir dönemde Türkiye dünya ölçeğinde yaşanan krizle karşılaştı. Bu karşılaşma 2001 krizinden önemli ölçüde farklılık arz ediyor, çünkü 2001 krizinde daha çok kısa süreli sermaye biçiminin egemen olduğu ve bu yüzden bankadaki/borsadaki sermayelerin ülke dışına çıkması ile daha çok dolaşım alanında etkili oldu. Ama kriz şimdi daha çok üretim alanını etkiliyor ki bu etkiyi işsizlik ve firmaların döviz biçiminde borçlanması biçiminde yaşıyoruz. Ama Türkiye'de yaşanan en önemli kriz, sermayenin kriz ortamını fırsat bilerek uzun erimli yapısal düzenlemeler ile doğrudan teşvikler istemeleri. Başbakan T. Erdoğan Bolu konuşmasında bu durumu o kadar açık ifade ediyor ki; "Başbakan Erdoğan, konuşmasında finans sektörünü sert bir dille eleştirerek, kriz fırsatçılığı yapmakla suçladı ve buna müsaade etmeyeceğini kaydetti. Türkiye'de krizin etkilerini azaltmak için finans çevreleri ve sosyal taraflarla toplantılar yaptıklarını belirten Erdoğan, ‘Hükümetten sihirli reçete beklemek, süreci tribünden izlemek doğru olmaz. Kriz yoktu. Geçen yılın karı 11.7 milyar dolar. Kriz yaşandığı anda bu yılın karı 11 milyar dolar. Peki finans sektörü niçin kredi çağırmaya başladı. Niçin faiz oranı ile oynamaya başladı. Peki bu adil mi? Bu dürüstlük mü? Böyle bir uluslararası krizi ranta, fırsata dönüştürmek değil mi?" diye konuştu. Evet, adil değil, evet, dürüstlük değil ama kapitalizm bu işte. Özellikle Türkiye topraklarında geç kalmanın tedirginliği ile olsa gerek burjuvalarımız/sermayelerimiz daha gergin ama gergin olduğu ölçüde daha agresif ve dolayısıyla daha talepkar. Luis Buñuel bu topraklara özgü olanı da içine katarak burjuvanın gizemli çekiciliğini çekse nasıl olurdu acaba? Daha çok yinelenen yemek yeme için bir araya gelme ve daha çok korku ve tedirginlik, daha çok yineleme anlarına katılmış polis, asker ve sermayenin organik aydınları. * İktisat Dergisi (İFMC) Kriz Özel sayısında yayınlanacak… 1) Bu yazının gidişatını değiştiren Luis Buñuel’e ve Buñuel filmlerini bana aktaran arkadaşım Emel Yuvayapan’a ve yine zamanla yarışırcasına yazdığım metni son anda zaman ayırarak okuyan arkadaşım Ümit Akçay’a çokca teşekkürler..
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-14-2009) |
|
|
#3 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi |
GSS’ nın 1.yılı tükendi, masal da bitti.
SSGSS’ nın yasalaşma sürecinde ve1 Ekim 2008'de Genel Sağlık Sigortası (GSS) yürürlüğe girerken verilen vaatler böyleydi. Peki verilen sözler tutuldu, vaatler yerine getirildi mi? Yoksa tam tersi mi oldu? 01 Ekim 2009 Perşembe 13:35 GSS" nın 1.yılı tükendi, masal da bitti KESK Ordu Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü SES Ordu Şube Başkanı Mecit TANRIVERDİ yatığı açıklamada; Sağlık ve sosyal güvenlik alanlarını özelleştirmeyi programına koymuş, daha doğrusu iktidar olmak için bu alanlarda IMF ve DB" na taahhütte bulunmuş AKP Hükümeti yaklaşık 5 yıldır Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortasıyla (SS ve GSS ) yatıp kalkıyor. Toplumun sağlık ve sosyal güvenlik hakkını gasp ediyor, bizlerin ve çocuklarımızın geleceğini karartıyor. Bugün GSS" nın uygulamaya girişinin 1. yılı. Bir yıl içinde sağlık ve sosyal güvenlik alanında yaşananları paylaşmak, deyim yerindeyse bu yasayı çıkaranları teşhir etmek, yalanlarını yüzlerine çarpmak için burada toplandık. Hatırlayalım! Bizler, bu yasanın mezarda emekliliği dayatarak, emekliliği olanaksız hale getireceğini, sağlık hizmeti almak için ödediğimiz vergilerin üstüne prim, katkı-katılım payı ve ilave ücret getirerek sağlık hizmetlerine ulaşımı ve eşitsizlikleri artıracağını söylüyorduk. Peki ya onlar? Onlar: “herkesin sağlık ve sosyal güvenlik kapsamına alınacağını, sağlık güvencesi olmayan hiçbir vatandaşın kalmayacağını, tüm sağlık harcamalarının kapsamda olacağını, aktif- pasif dengesinin kurulacağını, ödeyebilenden prim alınacağını, ödeyemeyenlerin primini devletin ödeyeceğini, mevcut sigortalılara ek bir yük getirilmeyeceğini, kazanılmış hakların korunacağını, 18 yaş altındaki çocukların tüm sağlık hizmetlerinden koşulsuzca yararlanacağını söylüyorlardı. SSGSS" nın yasalaşma sürecinde ve1 Ekim 2008'de Genel Sağlık Sigortası (GSS) yürürlüğe girerken verilen vaatler böyleydi. Peki verilen sözler tutuldu, vaatler yerine getirildi mi? Yoksa tam tersi mi oldu? İşte yaşanan gerçekler; Muayene ücretleri yüzde 650 artırıldı, Hastaneye yatan, ameliyat olan hastalara da katılım payı zorunluluğu getirildi, İlaçta devletin ödediği pay düşürülüp hastaların ödediği pay yükseltildi, Başlangıçta özendirilen özel hastaneler artık ateş pahası, Milyonlarca yurttaş hâlâ hiçbir sağlık güvencesine sahip değil, Kriz bahanesiyle işsiz kalan yüz binlerce emekçi ve ailesi sağlık güvencesini de kaybetti, Annesi ya da babası GSS primi ödeyemeyen 18 yaşın altındaki çocuklar için kısıtlamalar getirildi, Kayıt dışı, sigortasız çalışanların oranı daha da arttı. Herkesi kapsayacağı iddia edilen SS ve GSS sistemi herkesi kapsamıyor, Muhtaç diye yeşil kart verilen vatandaşlardan muayene ücreti alınıyor. Gözlükte katılım payı isteniyor, 10 Temmuzda yürürlüğe giren torba yasayla hastane katılım paylarının 10 kata kadar artırılma yetkisi Maliye Bakanlığına verildi, SGK 2009 yılının ilk 7 ayında milyonlarca liralık açık vermiş durumda, Sigortalı aktif/pasif dengesi daha da bozuldu… Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Ancak bu kadarı bile söylenenle yapılanın aynı olmadığını göstermektedir. Daha fazlasını ise yaşayarak görmekteyiz. Bizler biliyoruz ki, SS ve GSS yasası tam anlamıyla bir yıkımdır. Bütün bunlar “her derde deva” diye sunulan GSS henüz ilk yılını doldurmadan oldu. Üstelik daha şimdiden “sağlık harcamaları çok arttı, yeni önlemler almak zorundayız” demeye başladılar bile. “Yeni önlemler” dedikleri de belli; yeni katkı/katılım payları, yeni cepten harcama mecburiyetleri, yeni ilave ücretler, yeni malî külfetler… Yani, hastaların cebinden çıkacak yeni paralar. Peki, bu GSS' ndan kazançlı çıkan kim? Çok uluslu ilaç tekelleri, tıbbi cihaz-teknoloji üreticileri, özel hastane patronları. Hepimiz biliyoruz, “yüce rabbim Cleveland dedi” diyenler için değil GSS. GSS vatandaşa ikinci bir vergi, yetmeyip katkı-katılım payı... Kısacası sağlık gerekçesi ile “her yolla” vatandaşın sırtına yüklenmektir. Zaten, GSS' nın bütün hikâyesi de bundan ibaret değil mi? Elbette değil. GSS aynı zamanda eczacısından hemşiresine, taşeron işçisinden teknisyenine, hekimine, bütün sağlık çalışanlarının daha kötü koşullarda çalışmasına yol açan Sağlıkta Dönüşüm Programı"nın da bir parçası, tamamlayanıdır. GSS"nin 1.yılı tükendi; sağlık çalışanlarının ve vatandaşın da sabrı tükendi. “Sağlığın bedeli olmaz!” demişlerdi. Bedelin ne olduğu bayram hediyesiymişçesine geçtiğimiz bayram öncesi katkı paylarında yapılan yeni düzenlemelerle bir kez daha ortaya çıktı. Nutuğu çeken siz, bedeli ödeyen biz. Halka “Sağlıkta reform” olarak sundukları bu yasadan ilk kaçanlar iktidardakiler olmuş ve yasa hazırlanırken kendileri için farklı düzenleme yaptırmışlardır. Çünkü kendi yalanlarına kendileri inanmamıştı. Şimdi de, herhangi bir ticari malı sergileyen firmalar gibi televizyonlara verdikleri reklamlarla Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) olarak halktan aldıkları paraları gizleyerek herkese ne kadar iyi (!) sağlık ve sosyal güvenlik hizmeti verdiklerini anlatmaktadırlar. Nüfusunun 10 milyonunu kapsamayan, 60 milyonuna yeterli ve gerekli hizmet sunamayan 15 milyonun işsiz olduğu, emeklilerin ölüm sınırında yaşayacak kadar, çalışanların açlık sınırında ücret aldığı bir ülkede Sosyal güvenlikten söz edilebilir mi? GSS" nın 1. yılında sağlık ve sosyal güvenlik sistemindeki hem finansal kriz hem de yönetememe krizi ayan beyan ortaya çıkmıştır. Aradan geçen süre gerçeklerin ayan beyan ortaya çıkmasına yetti. Süslü sözlerin birer yalandan ibaret olduğu anlaşıldı. Kısacası MASAL BİTTİ. Reform diye getirdikleri sistemin sigortası atmıştır. Ülkemizin sağlık ve sosyal güvenlik sistemi karanlıktadır. İktidarın toplumun tüm kesimlerine, onların temsilcisi örgütlerine rağmen “ben yaptım, oldu” anlayışıyla yaklaşımının faydası yoktur. GSS" nın 1. yılının gerçekçi bir değerlendirme için fırsat olarak değerlendirileceğini ummak istiyoruz. Sağlık çalışanlarını ve vatandaşın sağlığını piyasaya terk eden yoldan dönülmesi için GSS"nin 1. yılında Hükümeti bir kez daha hep birlikte uyarıyoruz: Vatandaşın cebinden, sağlıkçının emeğinden elini çek! Bugün tüm Ülkede başta sağlık emek örgütleri olan SES, Türk Hemşireler Derneği, Türk Tabibleri Birliği, Türk Eczacıları Birliği, Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası olmak üzere tüm duyarlı kişi ve örgütler görüşlerini basına ve kamuoyuna açıklamak için eylem-etkinlikler yapmaktadır. İnsanca bir yaşam ve güvenli bir gelecek ancak ve ancak toplumun tüm mağdur kesimlerinin sabırla ve kararlılıkla mücadelesi ile mümkündür. Bizler her zaman bu mücadelenin en önünde yerimizi alacağız, Herkese Sağlık Güvenli Gelecek İçin Mücadelemizi yükselteceğiz.
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi: | kuzeyberdan (10-12-2009), Toprak (10-14-2009) |
|
|
#4 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi |
Kriz bitmiyor; derinleşiyor
Seçimlerdeki kayıkçı kavgası nihayet bitti ve Türkiye şimdi ekonomik krizin yaratığı yıkım tablosu ile yüzleşiyor. Ekonomik kriz, ABD başta olmak üzere dünya kapitalizminin merkez ülkelerinde bile tarihin en büyük yıkımlarından birisi olarak gösterilirken ve bütün dünya krizden çıkmanın yollarını ararken Türk halkı Tayyip’in “kriz bizi teğet geçti” masallarını dinlemişti. Ancak seçimlerden çıkan sonuç krizin sadece halkı vurmadığını, AKP’nin altını da ciddi biçimde oyduğunu gösteriyor. İşin “Tayyip’ten masallar” kısmı bir yana 2008’in ikinci yarısından itibaren baş aşağı giden ekonomik göstergeler 2009’un ilk çeyreğinde de aynı ivmeyle düşmeye devam ediyor. Türk ekonomisi hızla dip noktasına doğru ilerliyor. Bu dip noktası bulunduktan sonra ise bir yükseliş mümkün görünmüyor. Tersine, bu noktada uzun sürecek bir ekonomik durgunluk, kriz üzerine söz söyleyen neredeyse tüm uzmanların ortak görüşü. Oysa krizin etkilerinin ilk ortaya çıktığı dönemde bunu basit bir resesyon(durgunluk) olarak gösterme eğilimi hakimdi. En çok da AKP ve yandaş liberaller tarafından kullanılıyordu bu kavram. Zira çok değil, daha bir yıl öncesine kadar bu yandaş liberaller AKP’nin yarattığı “ekonomik mucize”den bahsediyorlardı gazete ve televizyonlarda. Dolayısıyla birden bire ortaya çıkan kriz manzarasını bu şekilde yumuşatmaya çalışmalarını sadece AKP’yi değil, en başta kendilerini aklama çabası olarak da değerlendirebiliriz. Ancak aradan geçen zaman içinde ekonomik bir “durgunluk” değil, ekonomik bir “yıkım”la karşı karşıya kaldığımız ortaya çıktı. Tabii gözlerimiz ister istemez “AKP ekonomiyi uçurdu” propagandası yapan bu “uzman”ları arıyor şimdilerde ama, nafile. Krizin yarattığı yıkım dolayısıyla ortaya çıkan halk tepkisi daha da büyür ve yakın dönemde gerçek anlamda eşitlikçi ve adaletli bir sosyalist iktidar arayışının önünü açar mı, göreceğiz. Ama, Türkiye Atatürk’ün halkçı-devletçi ekonomi modelini temel alan tam bağımsızlık anlayışına dönmedikçe bu tür krizlerle daha çok karşılaşacak, burası kesin. Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, böyle bir siyasal yapı olmadığına göre, halkçı-devletçi ve sosyalist bir alternatif yaratana kadar krizlerle, işsizlik ve yoksullukla yaşamaya devam edeceğiz demektir. AKP’siz ve IMF’siz bir Türkiye içinse reformcululuğun değil, devrimciliğin güçlenmesi gerekiyor. Türkiye’yi reformculuk batırdı, devrimcilik kurtarır!Üstelik aynı “uzman”larımız şimdilerde bütün pişkinlikleriyle “krizden nasıl çıkılır”ı anlatma çabası içindeler. Ama tahmin edeceğiniz üzere “hele IMF ile bir anlaşalım, bakın nasıl çıkacağız krizden” şeklindeki kabak tadı veren tekerleme dışında orijinal bir şey de söyleyemiyorlar. Elbette diğer yalanları gibi bu yalanları da inandırıcılıktan uzak. Zira krizden öyle kolay kolay kurtulacak gibi değil Türkiye. Kriz, çok kısa sürede atlatılacak gibi görünmemesi bir yana uzun süreli ve daha da yıkıcı olacak gibi görünüyor. Kriz derinleşerek devam edeceğine göre, ekonomik krizin toplumsal alandaki yıkıcı etkilerinin esas önümüzdeki dönem görüleceğini ve topluma kesilen faturanın çok daha ağır olacağını da beklemek gerekiyor. Özellikle seçimler öncesinde baskılanan enflasyon başta olmak üzere pek çok alanda dizginlerin boşalmasıyla birlikte, krizin etkilerinin toplumsal alana olan etkisi daha da hissedilir hale gelecek. Bu ise en başta emekçi sınıfların yıkımı anlamına geliyor. Sosyal devlet alanının daha da daraltılması ve özelleştirme politikalarının aynı şekilde devam ettirilerek kamusal alanın tümden tasfiye edilmesi de “çözüm” adına ilk akla gelenler olacak. AKP krizi gizlemeye çalışıyor Krizin toplumsal alanda görünen en büyük etkisi işsizlik oranlarında yaşanan olağanüstü artış. 2008’in son çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısında 645 bin’lik bir artış söz konusu. İşsiz sayısı da bu artışla birlikte 3 milyona ulaşmış durumda. 2009’un ilk çeyreğindeki rakamları da eklediğimizde sayı bunun çok üzerine çıkıyor. Elbette bu rakamlar devletin verdiği resmi rakamlar, ama gerçek işsizlik rakamının bunun çok üzerinde olduğu ve 5 milyonu aştığı da söyleniyor. Dolayısıyla gerçek işsizlik oranları ile baktığımızda Türkiye nüfusunun %20-25’i şu anda işsiz. AKP’li yetkililerin işsiz sayısındaki artışı kadınların da dikkate alınmasına bağlaması ise işin tirajikomik boyutu olarak hatırlanacak herhalde.. Bu, bir açıdan da AKP’nin krizin gerçek boyutlarını gizleme arayışının göstergesi. AKP’liler kriz ilk ortaya çıktığında deve kuşu politikası izlemeyi tercih etmiş ve krizden bahseden herkesi bir tek “vatan haini” ilan etmedikleri kalmıştı. Krizin rakamsal boyutlarının açıklanması ve işsizlik gibi toplumsal etkilerinin de ortaya çıkmasıyla birlikte bu kez kriz gerçeği mecburen kabul edildi ama bu noktada da krizi makyajlama girişimleri başladı. AKP iktidarına bağlı, devletin resmi istatistik kurumu TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), tam da bu makyajlama çalışmaları doğrultusunda 2008’in ilk üç çeyreğinde açıkladığı rakamları aradan aylar geçtikten sora “düzeltme” yoluna gitti. Bu öyle bir düzeltmeydi ki örneğin %23,7’lik bir küçülme yaşayan tekstil sektöründe %40’lık bir büyüme uydurabildi TÜİK! Ancak rakamsal oynamalarla bile krizin yarattığı çöküşü gölgelemek mümkün olmadı. TÜİK, bütün katakullilerine rağmen 2009’un Mart ayında %6.2’lik bir küçülme oranı açıklamak zorunda kaldı. AKP’nin dayatmasıyla açıklanan bu şişirme rakamlar bile ciddi bir gerilemeye işaret ediyor ki, gerçek rakamları siz tahmin edin artık. Ayrıca, IMF ile imzalanacak antlaşma taslağında da Türk ekonomisi için 2009 yılında önerilen büyüme oranının % 0 olduğu açıklandı ki bu, IMF’nin de Türk ekonomisi için küçülme tahmini yaptığı anlamına geliyor. Demek ki durum bu kadar umutsuz. 2001 krizinden sonra gelen bu ikinci kriz önemli ve tehlikeli bir dönüşüme de işaret ediyor. 2001 krizi daha çok bir finansal kriz şeklinde ortaya çıkmış ve sonuçta Türk bankacılık sektörü başta olmak üzere finans kesiminin büyük ölçüde yabancı sermayenin eline geçmesiyle sonuçlanmıştı. Bugünkü kriz ise çok daha derinlerden, üretim alanından geliyor ve bu açıdan da Türk ekonomisinde “Milli ekonomi” adına geriye kalan -ne kaldıysa artık- her şeyi de bitirecek bir sürecin önünü açıyor. Sanayi alanında daralma olarak başlayan ve giderek ciddi bir çöküşe dönüşen kriz, pek çok fabrika ve imalathanenin kapanmasına yol açtı ve üretim alanındaki iflaslar halihazırda hız kesmeden devam ediyor. Sanayi alanındaki bu daralmanın hızla hizmet ve finans alanına doğru genişlediği de düşünülürse bu kez toptan bir çöküşe doğu gittiğimiz söylenebilir. Ekonomi neden krize girdi? Ekonominin tüm alanlarında görülen bu gerileme pek öyle duracak gibi de değil. ABD ve AB ekonomilerinde yaşanan çöküşün de aynı şekilde devam ettiği ve kurtarma paketleri dahil, alınan önlemlerin krizin önünü kesmeye yetmediği de düşünülürse Türk ekonomisinin bu süreci kolay atmasını beklemek de safiyane bir iyimserlik olabilir sadece. Bunun başlıca sebebi Türk ekonomisinin özellikle 24 Ocak’tan sonra sokulduğu dışa bağımlılıktır. Dünya kapitalizmine basit bir uydu ülke olarak eklemlenen Türkiye aradan geçen neredeyse otuz yıllık dönemde bu bağımlılık ilişkilerinin yıkım dışında bir şey getirmediği ortaya çıkmış olmasına rağmen ısrarla aynı yolda devam etti. Bizzat IMF ve Dünya Bankası programlarının sonucu olarak ortaya çıkan krizler bile yine bu kuruluşların reçeteler ile aşılmaya çalışıldı. Bugün gelinen nokta ise bu bağımlılığın artık en üst seviyeye geldiğini gösteriyor. Hal böyle olunca bütün dünyada hissedilen bir kriz, bir anda Türk ekonomisinin dengelerini de alt üst edebiliyor. En tehlikeli olansa bu tür kriz dönemlerinde merkez-çevre ülkeler hiyerarşisinde krizin faturasının çevre ülkelere kesilmesi. AB ve ABD’de ortaya çıkan kriz etkisi yüzünden uzun bir süredir Türkiye başta olmak üzere “faiz cenneti” olarak görülen çevre ülkelerde gezinen yabancı sermaye hızla geri akmaya başladı. AKP ekonomisinin tümüyle yabancı sermaye girişine odaklı bir sıcak para akışına bağlı olduğu düşünülürse bu tür bir yabancı sermaye dönüşünün ekonominin can damarlarını kesmek olacağı da ortada. AKP ekonomisinin en büyük zaafı da zaten dış borçlanmaya dayalı bir hormonlu “büyüme” olmasıydı. Şimdi bu hormonlu “büyüme”nin faturasını ödüyoruz. Yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi amacıyla uygulanan “düşük kur-yüksek faiz” politikası ve “enflasyonu düşürmek” dışında hiçbir hedefi olmayan bir ekonomi anlayışının bir noktadan sonra tökezlememesi zaten şaşırtıcı olurdu. Nitekim şimdi bu noktadayız. AKP, 24 Ocak’la başlayan ekonominin liberalizasyonu programının en iyi uygulayıcılarından birisi oldu ve Türkiye bu dönemde dünya kapitalizminin “yükselen piyasalar”ı arasına bile girdi. AKP açısından bu Türkiye’nin dünya ile entegrasyonu idi ama gerçekte bu durum tipik bir sömürge olmaktan başka bir anlama gelmiyor. Tarım ve hayvancılık gibi pek çok konuda bir zamanlar lider ülke konumunda bulunan Türkiye, IMF programları yüzünden bugün bu alanların hepsinde, bırakın kendi kendine yetmeyi, dışarıdan mal ithal eden bir ülke konumunda. Tarım, hayvancılık ve yerli sanayi tasfiye edilirken bunların yerine spekülatif bir finansal kumarhane inşa edilmiş ve ekonomi bir avuç spekülatörün-çoğu da yabancı-cirit attığı bir karanlık alan haline getirilmiştir. Ekonominin AKP’nin yedi yıllık iktidarı döneminde sahte bir istikrar görüntüsü çizmesinin tek sebebi ise bu sözünü ettiğimiz sermaye hareketliliğinin ve dış borç girişinin bu süreç içinde aksamadan devam etmesidir. Özellikle son bir kaç yılda dünya piyasalarında yaşanan likidite bolluğu bir de yabancı sermayeye yönelik teşviklerin cazibesiyle birleşince Türkiye’ye ciddi boyutlarda bir sermaye akışı sağlanmıştır. AKP de bu şansı iyi kullanmış ve bunu “ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde ciddi bir propaganda malzemesine dönüştürmüştür. Ancak son bir yılda işler tersine dönmüş ve dünya piyasalarında yaşanan sıcak para sıkıntısı ile bu süreç tersine dönmüştür. Yabancı sermaye, yüksek faiz alabileceği, kamu kuruluşlarını özelleştirme adı altında yok pahasına ele geçirebileceği ve her türlü teşvik ve vergi indiriminin sağlandığı bir ülkede seve seve at oynatmıştır ama küresel bir kriz çıktığı anda yüksek riskli gördüğü ülkelerden çıkıp anavatanına dönmeyi tercih etmiştir. Türkiye’nin şu an karşı karşıya bulunduğu durum tam da budur. Ülkeden hızla kaçan yabancı sermayeden geriye ise yabancılara peşkeş çekilen stratejik kuruluşlar, yıkılmış ve yok edilmiş tarım, hayvancılık, sanayi ve yüksek faiz ödemeleriyle tam takır hale gelmiş bir bütçe kalmıştır sadece. Kısacası ülkenin bütün kaynakları, birikimi ve potansiyeli “dünya ekonomisi ile entegrasyon” adına, “yabancı sermaye gelsin de, ne olursa olsun” diyerek yok edilmiştir. Krizden nasıl çıkılır? Krizden nasıl çıkılacağının cevabı ise “kriz neyin krizi” sorunun cevabında gizli. Birincisi, kriz kapitalizmin krizidir. Türkiye kapitalist işbölümü içinde kendisine biçilen çevre ülke rolünü kabul ettiği sürece bu tür krizlerle boğuşmaya mahkumdur. İkincisi, AKP Türkiye’yi yabancı sermayeye muhtaç ve dış borç sarmalına dayalı bir ekonomi modeli içinde dış piyasalara bağımlı bir hale getirmiştir. Dolayısıyla kriz aynı zamanda AKP ekonomisinin krizidir. AKP ekonomisini krize sokan başlıca etken ise IMF programlarıdır. Türkiye son yaşanılan kriz de dahil olmak üzere bizzat bu IMF programları yüzünden krize girmektedir. Dolayısıyla krizin sebepleri bellidir ve gelinen noktada Türk ekonomisinin uydulaştırılması sürecine müdahale etmeksizin, yalnızca IMF’den gelecek 20-25 milyar dolarlık bir yardımla krizden çıkmayı beklemek sadece hayalciliktir. Kaldı ki, IMF’den gelecek bu yardımın nerelere aktarılacağı da şimdiden bellidir. IMF yardımı büyük ölçüde sermaye kesiminin yaralarını sarmak için kullanılacaktır. Son günlerde bir nevi kurtarma paketi olarak gösterilen vergi indirimleri ve işsizlik fonundan sermayeye kaynak aktarımı da dahil olmak üzere önlem olarak uygulanan tüm politikalar da yine bu amaç gözetilerek yürütülmektedir. Ancak yoksulluk ve işsizliği önlemeye değil de sermayeyi kurtarmaya dayalı bu anlayış zaten şu anda krizde olan anlayıştır. O halde her şeyden önce bu IMF’ci-piyasacı zihniyeti değiştirmek gerekmektedir. Ama, Tayyip’in, “krize çözüm önerin, biz de gereğini yapalım” diyerek rest çektiği muhalefet de dahil bugün kimse sonuç alıcı ve gerçekçi bir çözüm üretememektedir. Zira; siyaset kurumunun piyasacılık ve IMF’cilik konusunda birbirinden farkı yoktur. Oysa bu krizden çıkış ilk etapta “IMF’ye hayır” diyebilmekten geçmektedir. Türkiye, Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” doğrultusunda IMF programlarının esiri olduğu son on yılda iki büyük kriz yaşamıştır ve Türk ekonomisi bu süreçte geri dönülemez bir kıskacın içine sokulmuştur. Buna rağmen çözüm diye önümüze yine IMF programının konması sadece ekonominin değil, sağından soluna siyasal yapının da bir kriz içinde olduğunun göstermektedir. Krizin yarattığı yıkım dolayısıyla ortaya çıkan halk tepkisi daha da büyür ve yakın dönemde gerçek anlamda eşitlikçi ve adaletli bir sosyalist iktidar arayışının önünü açar mı, göreceğiz. Ama, Türkiye Atatürk’ün halkçı-devletçi ekonomi modelini temel alan tam bağımsızlık anlayışına dönmedikçe bu tür krizlerle daha çok karşılaşacak, burası kesin. Bugün iktidarı ve muhalefetiyle, böyle bir siyasal yapı olmadığına göre, halkçı-devletçi ve sosyalist bir alternatif yaratana kadar krizlerle, işsizlik ve yoksullukla yaşamaya devam edeceğiz demektir. AKP’siz ve IMF’siz bir Türkiye içinse reformcululuğun değil, devrimciliğin güçlenmesi gerekiyor. Türkiye’yi reformculuk batırdı, devrimcilik kurtarır! ALINTIDIR
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi: | kuzeyberdan (10-12-2009), Toprak (10-14-2009) |
|
|
#5 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi |
Marmara, Ege hâlâ krizde, Ankara, Güney hallice... - Mustafa Sönmez
Küresel krizden tüm ülke nasibini alırken bölgeden bölgeye de farklılıklar yaşanıyor. Türkiye’de krizden en büyük hasarı, sanayi ve onunla ilişkili ulaştırma, ticaret sektörlerinde yoğunlaşan bölgeler alırken, turizm-tarım ile bürokrasinin yoğunlaştığı bölgelerde krizin tahribatı daha az hissediliyor. Krizin etkisini ölçmede en güvenilir gösterge sayabileceğimiz kayıtlı ücretli sayısındaki değişimleri, kısa adı SGK olan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun aylık kayıtlarından izlemek mümkün. SGK’nin sigortalı ücretli verilerine göre, krizin miladı sayılan Ekim 2008’de 9 milyon 120 bin olan ücretli sigortalı sayısı, Mart 2009 sonrası bir toparlanma yaşasa da Haziran 2009’da 8.9 milyon dolayında kaldı. Bu, Ekim 2008’e göre yüzde 2.2 ya da 200 bine yakın bir istihdam kaybı demek. Krizin yol açtığı istihdamda değişim, bölgeden bölgeye farklı. Toplam kayıtlı ücretlilerin yüzde 73’ünü barındıran 15 büyük il arasında turizm-seracılık bölgesi güney illeri Antalya ve Muğla’nın, istihdam kaybı yerine istihdam artışı yaşadıkları, keza Ankara’nın ve Konya’nın da kayıp istihdamı telafi ettikleri görülüyor. Ekim 2008’de Antalya ve Muğla’da 480 bin olan kayıtlı ücretli sayısının Şubat 2009’da 380 bine kadar gerilediği ve bu tarihte dibe vurduktan sonra, mevsimlik işlerin, turizm, tarım ve inşaatta açılmasıyla Haziran 2009’da 510 bine yaklaştığı görüyor. Bu, “Güney”de, Ekim 2008’e göre yüzde 6’nın üstüne çıkan bir istihdam artışı demek. Bu bölgede kayıtlı istihdamın haziran sonrası da sürdüğü, böylece turizm ve seracılıkta uzman bu iki bölgenin krizin etkisini en az hisseden ve savuşturan bölgeler olduğu söylenebilir. Kamu istihdamının ağırlıkta olduğu, devlet harcamalarından aslan payını alan Ankara’da da krizin tahribatının ağır olmadığı, kayıp istihdamın telafi edilerek Haziran 2009’da, Ekim 2008’e göre 33 bin sigortalı artışı gerçekleştiği görülüyor. İstihdam kaybını telafi etmiş büyük illerden biri de Konya. Bu ilimizde yüzde 4’e yakın sigortalı ücretli artışı yaşanmış. *** Krizin istihdam üstündeki olumsuz etkileri, İstanbul’da, özellikle de sanayinin yoğunlaştığı çevre iller Bursa, Kocaeli ve Tekirdağ’da hâlâ hissediliyor. Haziran ayı itibarıyla, İstanbul’un Ekim 2008 sonrası istihdam kaybı 152 bine yaklaşırken, çevre sanayi illerdeki kayıp da 80 bini aşıyor. Otomotiv, konfeksiyon, dayanıklı tüketim malları, ****l endüstrisinin yoğunlaştığı bu bölgede, yeni tensikatlar ve istihdam kayıpları sürpriz olmayacak. Bu bölgede, mevsimsel istihdamın görüldüğü turizm bir ölçüde istihdam yaratsa da inşaattaki durgunluğun sürmesi sonucu, mevsimsel iyileşmelerin de sınırlı kaldığı gözlemleniyor. *** Ege’de ise sanayi ve ticaret kentleri İzmir, Denizli ve Manisa’daki istihdam kaybı 50 bine yaklaşıyor. Kriz, Anadolu’daki sanayi ve ticaret vahalarında da etkisini sürdürüyor. Kayseri, G. Antep, Mersin ve Adana’da işini kaybeden kayıtlı ücretli sayısı 20 bini geçiyor. Sanayi üretim endeksinin ağustos ayında yüzde 6 dolayında düşüş göstermesi, izleyen aylar için iyi haber değil. İç talepteki durgunluğun sürmesi, ihracatın yıllık 100 milyar doların hızla altına inmesi, sanayide, dolayısıyla sanayi-ticaret illerinde krizin etkisinin süreceğinin işareti. Güney illerinde turizm ve tarım mevsiminin sonlanması ile mevsimlik işlerin azalacağı, dolayısıyla, bir sonraki bahara kadar mevsimlik işsizliğin yaşanacağı söylenebilir. *** Çoğumuzun hayatında, geç bulup çabuk kaybettiği dostları vardır. Mehmet Sucu da benim için birkaç yıldır tanıdığım ama çabuk kanımın kaynadığı bir dost oldu. Cumhuriyet’e, önce yazı dizileri, arada bir makalelerle katkımı çeken, sonra da köşe yazmama zemin hazırlayan isimlerdendi. Gazeteyi her ziyaret ettiğimde odasını yoklardım. Son zamanlarda rastlayamadım. Geç bulup çabuk kaybettiğim dostum Sucu, toprağın bol olsun, ışıklar içinde yat… Cumhuriyet / 13.10.09
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-14-2009) |
|
|
#6 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9061 Mesajina 14734 Tesekkür Aldi |
‘Krizi çok iyi yönettiniz’ masalı - Osman Ulagay
Dünya ekonomisine yön verenlerin önemli bir bölümü geçen hafta İstanbul’daydı. IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları nedeniyle bir araya gelen uluslararası kurumların üst düzey yöneticileriyle IMF üyesi 186 ülkenin ekonomi ve maliye bakanları, bankacılar ve ekonomistler, dünya ekonomisinin yakın geleceği ile ilgili olarak yüreklere su serpecek bir tablo koyamadı ortaya. Dünya ekonomisinde resesyondan çıkış umudunun arttığı bir gerçekti ama en çok kullanılan deyim “kırılganlık”tı. Başta ABD olmak üzere zengin - gelişmiş ekonomiler için uzun sürebilecek bir yavaş büyüme döneminin başında olduğumuzu çoğu kimse kabul ediyordu. Türkiye ise bu kaygı verici tablonun bir parçası değildi sanki. IMF Başkanı gibi yetkililere ya da ünlü ekonomistlere tutulan mikrofonlardan medyamıza yansıyanlara bakıldığında Türkiye ekonomisinin adeta bir mucize yarattığına inanmak mümkündü. Bir kısım medyada yer alan başlıklara göre: - Türkiye küresel krizi en iyi yöneten ülkelerden biriydi. - Ticari köprü olduğu için krizden hızlı çıkacaktı. - 2010’da en hızlı büyüyen Avrupa ülkesi Türkiye olacaktı. - Türkiye ABD’ye ve dünyaya finans yönetimi dersi verebilirdi. - Türkiye IMF’ye ihtiyaç duymadan büyümesini sürdürebilirdi. Türkiye tablonun dibinde Türkiye’nin küresel krizi çok iyi yönettiğini ve dünyaya örnek olabileceğini söyleyenlerin bu lafları ederken Türkiye’de bulunmasının ve İstanbul’un büyüsüne kapılmış olmasının beyanlarına etkisi ne kadardı bilmiyorum ama rakamlara bakıldığında hayli farklı bir tablo çıkıyor ortaya. IMF’nin geçen hafta İstanbul’da yayınlanan Economic Outlook raporunda yer alan verilerden yararlanarak hazırladığım tabloya baktığımızda, Türkiye’nin krizin başladığı yıl olan 2008 ile sonuna yaklaşmakta olduğumuz 2009’da, krizden en olumsuz etkilenmesi beklenen üç G - 20 ülkesinden biri olduğunu görüyoruz. Söz konusu iki yılın toplamında % 5.7 küçülmesi bekleniyor Türkiye ekonomisinin. Bizden daha fazla küçülmesi beklenen yalnızca iki ülke var: İtalya ve Meksika. Türkiye’de ekonomiyi ve krizi yönetenlerin hakkını yemeyelim. Banka sisteminin sağlam bir yapıya sahip bulunduğu ve “toksik madde”lere bulaşmamış olduğu, sistemdeki yabancı banka payının sınırlı kaldığı, birçok ülkede krizin tetikleyicisi olan “mortgage” kredilerinin yaygınlaşmadığı, dış ticaretin ekonomideki ağırlığının bazı Asya ülkeleri gibi çok büyük olmadığı bir ülkede ekonominin bu kadar hızla küçülmüş olmasını sağlamış olmak gerçekten de benzeri görülmemiş bir başarı. Milliyet / 13.10.09
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-14-2009) |
![]() |
| Anahtar Kelimeler: isci sinifi, karsilik, kriz bitti, mucadele, rehavetine |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| bitti, işçi, karşilik, karşılık, kriz, mücadele, rehavetine, sinifi, sınıfı |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Türkiye Işçi Sınıfı Tarihi | Mahmut Halil CAN | TÜRKİYE DEVRİM TARİHİ | 0 | 06-28-2009 06:32 PM |
| işçi sınıfı-1 | Mahmut Halil CAN | Siyasal kavramlar ve politika tarzı | 0 | 06-28-2009 05:04 PM |
| Dünya işçi sınıfı devrimcileri göreve çağırıyor-2 | Mahmut Halil CAN | ANA KITA SINIF HAREKETLERİ VE MÜCADELE | 2 | 06-25-2009 09:35 PM |