DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı  
İletişim Anahtar Kelimeler Devrimci Siteler Konularım Cevaplarım Radyo Tüzük Radyo Neden Ateşhırsızı Anasayfa

Geri git   DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı > DEVRİM VE POLİTİKA > POLİTİK HAREKETLER,PROĞRAMLARI VE TAKTİKLERİ

POLİTİK HAREKETLER,PROĞRAMLARI VE TAKTİKLERİ Komünist-Devrimci ve Devrimci Demokrat Hareketler,Proğramları,Stratejik ve Taktik Tutumları


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm
Cevaplar
33
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1767
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09-01-2009, 10:09 PM   #21
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

6 MAYIS ...

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Administrator tarafından yazıldı. | 09 Mayıs 2009
Ferhat Üçoluk /
Mayıs Türkiye ve K.Kürdistan tarihinde baharlarıyla, kırçiçekleriyle, bendine sığmayan ırmaklarıyla değil darağaçları,katliamlarıyla, oluk oluk akan kanıyla hatırlanmaya başlar.
6 Mayıs 1972'de bu kanlı tarihin en vahşi ve en kahpe günlerinden biridir.Vahşidir çünkü insan denilen varlığın boynuna çekilen ilmiğin yine kendi türünden biri tarafından çekiliyor olması,kahpedir çünkü ülkesinin bağımsızlığı ve halkların özgürlüğü uğruna mücadele eden üç özge fidanın,insan evladının idamının yine bu ülkenin yönetici güçlerinin eliyle gerçekleşmiş olmasıdır.Ki bu yönetici-egemen güçler emperyalizme uşaklıkta sınır tanımayan türdendir.
Uşaklıklarının gereği olarak emperyalizme karşı gelişebilecek her hareketi kanla bastırmayı onlara verilen bir görev olarak görmüşlerdir.Bu yanıyla bakıldığında 6 Mayıs ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesi yürüten yurtseverlerle,emperyalist uşaklar arasındaki hesaplaşma günüdür.
Ezilen halkları,emekçileri temsil edenler ile emperyalizmin ve işbirlikçi finans oligarşisinin çıkarlarını temsil edenler arasındaki bu mücadelede dönemsel olarak kaybeden maalesef ezilen halklar olmuştur.Ve Deniz'in,Yusuf'un,Hüseyin'in şahsında darağacına çekilende ezilen halklardır.
68 kuşağının anti-emperyalist devrimci mücadelesinde ki kararlılık Türkiye gençliğinde de yansımasını Deniz Gezmiş'lerde,Mahir Çayan'larda ve İbrahim Kaypakkaya'larda buldu.TİP'den radikal devrimci bir kopuşla ayrılan gençlik hareketleri teorik olarak dar olmalarına rağmen pratikte toplumu etkiliyebilecek etkili bir güce dönüştüler.
Üniversitelerdeki kitlesel eylemliliklerin yanısıra fabrikalardaki işçi direnişlerine ve köylülük eylemlerine de öncülük ettiler.Bir tarafta teorik çalışmalar üzerinde yoğunlaşarak ülkenin sosyo-ekonomik tahlilini ve devrimin sosyo-politik tespitlerini yapmaya çalıştılar.Tüm politik yetersizliklerine rağmen düşündüklerini davranışlarında uygulamaya çalışmaları halkların devrimci öncüleri olmaya yetmiştir ve bunu da hak etmişlerdir.
İdeolojik politik tespitlerdeki Kemalist etkiler 20. yüzyıldaki ulusal kurtuluş mücadelerinin sol üzerindeki genel etkisinden kaynaklanmaktadır.Milli burjuvazinin bile ittifak kabul edildiği politik tespitlerden etkilenmemeleri o koşullarda mümkün değildi ve olmadı da.Heleki sınıfsal ayrışmaların ''kaynaşmış bir kütle'' bulamacıyla çarpıtıldığı doğallığında siyasal arena da muğlaklaştırıldığı Türkiye gibi ülkelerde temel çelişkiyi sınıf çelişkisi olarak koymak ve ona göre teorik tespitlerde bulunmak dönemin gençlik hareketleri için oldukça lüks kuramlar olurdu.
68 devrimci gençlik önderlerinin Dünya'nın başka ülkelerinde gelişen devrimlerden etkilenmeleri o koşullarda kaçınılmazdı.Bir tarafta Küba,bir tarafta Çin,Vietnam devrimlerinin yarattığı sinerjiden etkilenen devrimci gençlik bir taraftanda gelişen Kemalist iktidarlaşmadan etkilenmesi doğal bir gelişmedir.Bugünlerde ise sosyalizme düşmanlıklarıyla egemen sınıflara yardakçılık yapan Taraf,Zaman vb. gazetelerin köşe başlarını tutan,hayatları boyunca beleşten yaşamış zevatın 68 Devrimci önderleri hakkında çirkince sataşmalarını gözlemlemekteyiz.Denizlerin Kemalizm hakkındaki teorik yanılgılarını eleştirel değerlendirmeye tabi tutuyormuş gibi yapıp oradan devrimci-sosyalistlere vurmaya,gözden düşürmeye çabalıyorlar.İğreti bir örnek olarak Rasim O. Kütahyalı denen liboşun bu bağlamdaki cehaleti verilebilir.
Kemalist iktidarlaşma sürecinin öncesinde Kuvayi milliye güçlerinin işgal karşıtı duruşları( 68 devrimci gençlik önderleri bunu anti-emperyalist direniş olarak tanımlamışlardır) devrimci gençlik hareketinin Kemalizme Küçük-burjuva devrimci bir rol biçmesinde etkili olmuştur.Özünde burjuva ideolojisi olan ve İttihat Terakki'den beslenen Kemalizmden kopuş olmasa da sorgulama İbrahim Kaypakkaya'da başlamıştır.12 Mart asleri-faşist darbeye kadar orduyu halkın ordusu gibi gören devrimci gençlik yanıldığını ta darbe öncesi ordunun kendisine yönelttiği faşist terörle görmüştür.
Tutuklamalarda,sorgulamalarda,katliamlarda bir fiil ordu görev almıştır.Gerçekte o ordu emperyalist terör örgütü NATO'nun jandarması olduğu gün gibi açığa çıkmıştır.Nurhak'ta Sinan'ları,Kızıldere'de Mahir'leri,darağaçlarında Deniz'leri katleden ordunun rotası bu saatten sonra faşizmi Türkiye ve Kuzey Kürdistan'ın her tarafına yaymak oldu.
6 Mayıs bu yanıylada keskin bir kopuş olduğu gibi stratejik ve politik sıçrayışında önemli bir ayağıdır.Deniz'lerin Halk Kurtuluş Ordusu,Mahir'lerin politikleşmiş askeri savaş stratejisi,İbrahim'in Halk savaşı tespitleri bu sıçrayışın teorik olarak kuramsallaştırmasında TC ordusunun yarattığı faşist terör dalgası etkili olmuştur.
Devrimci gençlik önderlerinin genel tespitlerinin derinleştirilmemiş olması devamcılarının 12 Eylül'e hazırlıksız yakalanmasında etkili olmuştur.Dar gurupçuluk,kısır örgüt anlayışı,kaba pragmatizm,başka merkezlerden alınan hazır reçeteler,politik yenilenmeden yoksunluk 12 Eylül yenilgisinide kaçınılmaz kılmıştır.Oysaki ellerinde muazzam bir devrimci miras ve birikimde vardı.Buna rağmen dağınık ve bölük pörçük karşıladılar 12 Eylül'ü.Teoride sıcak gelen enternasyonal-devrimci dayanışmayı pratikte uygulamada yetersiz kalışlarının bedeli ağır oldu.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının Deniz'lerin idamını durdurmak için Kızılderede giriştikleri eylem enternasyonal devrimciliğin canlı tarihidir.Yine Deniz'in dar ağacında '' Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği '' haykırışı birleşik devrimci mücadele çağrısı değilde nedir? 6 Mayıs ve 30 Mart enternasyonal devrimciliğin şafağıdır.Bu iki gün üzerine düşünmek,onlarca kitap yazmak,yüzlerce sonuca varmak demektir.Bu günleri anlamak teorik darboğazlığımızı,pratik yetmezliğimizi aşmak demektir.Kısacası bu iki gün teorik ve pratik bütünlüğün kendisidir.Yeni kuşak devrimcilerine düşen görev ise bu günlerin üzerinde doğru temelde yoğunlaşmak ve devrimci yenilenmeye yol açmaktır.Bu iki gün kesinlikle birbirinden ayrılmaz.Bu iki günün müthiş bir anlam bütünlüğü vardır.Birbirini tamamlayan birleşik bir cümle gibidir.
Son dönemlerde burjuva ideologlarının Deniz'lerin idamıyla ilgili kaleme döktükleri ve timsah gözyaşlarıyla bezenmiş yazıları ise kaleyi içten fethetme anlayışıdır.Deniz'e masumiyet,Mahir'e suçlu kılıfı giydirilme çabaları devrimci saflarda bozgunculuk yaratma taktiğidir.Emperyalizmin onlara biçtiği dolarşörlük görevi,psikolojik saldırı görevidir.
Onlara söyleyecek sözümüz şudur:
Deniz ve Mahir kardeştir.
ferhat.ucoluk@gmail.com
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:11 PM   #22
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

BİR İŞÇİ DEVRİMİ İÇİN!



OSMANLI DÖNEMİ VE GERİ BIRAKTIRILMA SÜRECİ
Türkiye, her ne kadar yüzyıllar boyu Avrupa’nın büyük bir gücü olmuşsa da, bugün emperyalist dünyada, geri bıraktırılmış bir ülkenin tüm özelliklerini taşımaktadır.
Osmanlı İmparatorluğunun 600 yıl devam eden etkinliği, askeri güce dayanıyordu. İmparatorluk, feodal koşullarda yaşa maya mecbur bıraktığı halklar üzerinde şiddetli bir diktatörlük uyguladı. Padişahlık, bürokrasi ve ordu, hakim sınıfların deste ğiyle ayakta duruyordu. Hakim sınıflar bu güçlerini, her an patlayabilecek isyanlara ve diğer düşman askeri güçlere karşı güvence olarak kullanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu, rejimini, uzun bir zaman bu sayede devam ettirebildi. Siyasi krizler ise, genellikle saray darbeleriyle sınırlı kaldı.
Osmanlı İmparatorluğu uzun süren bir durgunluk dönemi yaşamıştır. Genel olarak tarım toplumu olan ülkede, burjuvazi nin çok sınırlı bir rolü olmuştur. Büyük ticaret yollarının artık Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları dışından geçtiği bir dönemde, Avrupa burjuvazisi toplumsal gücünü ve zenginliklerini arttırdı. Avrupa burjuvazisi sermaye birikimine dayanarak hakim sınıfa dönüştüğü bu dönemde, kapitalizm gelişerek dünya pazarını doğurdu. Dünya pazarına hâkimiyet, Avrupa burjuvazinin temel gücünü oluşturuyordu. Halbuki Osmanlı burjuvazisi, küçük ve dağınık parçacıklar halindeydi.
Osmanlı burjuvazisinin iktisadi ve siyasi gelişiminin gecikmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun önce uzun bir yozlaşma dönemine girmesine ve sonra da yok olmasına yol açmıştır. İmparatorluğun 19’uncu yüzyılda geç ve cesaretsiz kalan reform girişimleri onu kurtaramamıştır. Egemenliği altında tutmak istediği halklar üzerinde uyguladığı şiddetli baskılar da bir sonuç vermemiştir.
Avrupalı güçler bu ortamın sayesinde, İmparatorluğun sınırlarını aştılar; kendi ordu ve tüccarlarını Osmanlı’ya dayattılar; eyaletlerin ticaret ve mali sistemlerini kendi denetimleri altına aldılar. Sonuçta Avrupalı burjuva güçler, tüm İmparatorluğu denetim altına aldılar. Bu öyle bir denetimdi ki, 19’uncu yüzyılın sonunda İmparatorluk tamamen Batılı bankaların denetimine geçmişti.
Birinci Dünya Savaşı, İmparatorluğu parçalamanın bir işareti olmuştur. Galip devletler, savaş sonunda bir masa etrafı nda toplanarak İmparatorluğu paylaştılar.
Tarihi açıdan zayıf, bağımlı ve hatta kendi geleceğini bile göremeyen Osmanlı burjuvazisi, padişahlık sistemine karşı çıkmakta aciz bir sınıftı. Bu nedenle de İmparatorluğu dönüştürme çabaları, esas olarak ordu içindeki güçlerden gelmiştir.
Küçük burjuvazinin çocukları ancak ordu aracılığıyla iyi bir eğitim görebiliyorlardı. Askeri eğitim sayesinde Batı düşüncesini tanımak mümkündü ve genç subaylar ülkenin geri konumunu değerlendirme olanağına bu sayede sahip oldular. Bu ortam, genç subaylar arasında milliyetçi ve modernleşmeci fikirlerin gelişmesine neden oldu. Aynı zamanda ordu, bu genç subaylara siyasi amaçlarını gerçekleştirme olanaklarını sağlayacak bir güçtü.
Modernleşmeyi amaçlayan genç subaylar, silahlı ordu gücüne dayanarak, yukarıdan, yani bir saray darbesi yoluyla, İmparatorluk içerisinde bir burjuva devriminin görevlerine yerine getirmeye çalıştılar. Yüzyılın başında ortaya çıkan "Genç Türk" devrimi (1908), geç gelen bir burjuva devrimiydi. Fakat bu devrim, feodal rejimi gerçekten dönüştüremedi ve muazzam bir felaket demek olan Birinci Dünya Savaşını engelleyemedi.
MUSTAFA KEMAL: ORDU İRADESİYLE GERÇEKLEŞEN BURJUVA DEVRİMİ
Kemalist hareketin doğması için gerekli zemini hazırlayan bu koşullar ve özellikle, Birinci Dünya Savaşı olmuştur. Yani savaşta Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmesi, padişahlığın tamamen yıpranarak İmparatorluğun paylaşılması ve Türkiye’nin doğrudan sömürge olma olasılığı, Kemalizm’in ortaya çıkışının maddi nedenleridir.
Ordu, İmparatorluğu parçalamak amacıyla içten ve dıştan gelen baskılarla baş edememiş olsa bile, Türkiye’yi işgal eden emperyalist devletlere karşı gelebilecek yeterli güç ve askeri birikime sahipti. Üstelik emperyalist ordular bir yandan dünya savaşı, Avrupa’daki devrimci ortamlar ve gelişen toplumsal hareketler, diğer yandan farklı bölgelerdeki ulusal hareketlerden dolayı zayıf düşmüştü.
Mustafa Kemal’in askeri iradeciliği, iç dinamiğiyle gerçekleşemeyen burjuva devriminin yerine geçti. Mustafa Kemal zafer kazanan güçlerin Anadolu’yu paylaşma ve Boğazlara el koyma hesaplarını bozdu. Böylece emperyalist güçler askerlerini geri çekmek zorunda kaldılar. Ardından Mustafa Kemal reformlarını yasalar yoluyla gerçekleştirdi: Padişahlığa son verdi; ulusal meclisi kurdu; harf reformu yaptı.
Tüm bunlar, Mustafa Kemal’in dayandığı ordu ve laikleştirdiği devlet yönetiminin diktatörlüğü ile gerçekleştirildi. Ordu, hem Avrupalı güçlerin işgaline son vermiş, hem de burjuvazinin eleştirilerine fırsat tanımayıp, onu rejimi desteklemeye zorlamıştır. Hatta ordu, bazı burjuvaların özel çıkarlarına dokunsa bile, bu kesimleri, burjuvazinin genel çıkarları temelinde ikna etmiş veya susturmaktan çekinmemiştir.
Askeri diktatörlüğe dayalı rejim, Mustafa Kemal’in baş lattığı reformları, halkın kendi çıkarına ve hesabına devam ettirmesini, esas olarak halkı susturarak, engellemiştir. Üstelik işçi örgütleri ve partileri kurmak isteyen militanlara karşı şidde tli baskılar uygulanmıştır; örneğin Türkiye Komünist Partisi (TKP) önderleri 1920’de öldürülmüştür.
Kuşkusuz Mustafa Kemal rejimi bir yönüyle burjuva devrimlerinin devrimci döneminin (Jakoben) görevlerini yerine getirmiştir. Fakat uyguladığı yöntemler, burjuvazinin devrimci yöntemlerinden çok, yozlaşan emperyalizmin ve hatta faşizmin yöntemleri olmuştur. Anayasanın önemli maddelerinin (141- 142), İtalya’daki faşist Mussolini rejiminden alınmış olması, bunun bir göstergesidir.
KEMALİZM’İN SINIRLARI
Öte yandan Kemalist devrim gerçekleştiği dönemde, dünya emperyalist güçler tarafından paylaşılmış durumdaydı. Emperyalizm, bir başka burjuva güce, kendi hesabına büyüme olanağı vermediği için, Kemalist devrim dar sınırlar içine hapsolmuştur.
Mustafa Kemal emperyalist düzene karşı değildi. Onun kanunlarına saygı duyuyordu ve işte bu nedenle, örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlarını ödemeyi kabul etti.
Bu koşullarda Kemalist devrimin yapabileceği bir kaç şey daha vardı: Başta Sovyetler Birliği’nin varolmasından yararlandı. Bir de savaş sebebiyle emperyalizmin zayıflamasından ve büyük devletler arası iç çelişkilerinden yararlandı. Kısa bir süre sonra patlayan İkinci Dünya Savaşı sayesinde ise, ekonomik kalkınma için gerekli olan birkaç temel adımı atma olanağını elde etti; Türk burjuvazisi için bir gelişme alanı yaratmaya çalıştı. Mustafa Kemal’in devletçiliği de, bu çerçeve içerisinde yer almaktadır.
Daha çok Sovyetler Birliği’nin yardımlarıyla üretim ve tüketim malları sanayisi kurularak, halk kitlelerinin ihtiyaçları ucuz ürünlerle karşılandı. Diğer yandan ise, Türk burjuvazisine ucuz kredi, sermaye, ham madde ve işgücü sağlandı. Böylece burjuvazinin zenginleşmesine maddi zemin hazırlandı. Kemalist devletçilik, tüm köşelerin tutulduğu dünya pazarında bir çok engelle karşı karşıya kaldı. Halk kitleleri yoksul olduğu için de, iç pazar büyüyemiyordu. Kemalist rejim emperyalizmin para kaynaklarına muhtaç kaldı ve emperyalizmin etki alanına girdi.
Mustafa Kemal, Osmanlı burjuvazisini vahim bir durumdan kurtarmıştır. Ona sınırları çizilmiş ulusal bir devlet sağlamıştır. Fakat tam bağımsızlık iddiasını gerçekleştirememiştir.
Sonuçta Türk burjuvazisi, emperyalizmin bölge çıkarlarını koruduğu oranda elde ettiği kırıntılarla geçinen, emperyalizme bağımlı bir burjuvazi olarak kalmıştır.
Kemalizm, hakim sınıfların ülke içindeki imtiyazlarına dokunmamıştır. Diktatörlük rejimi, bazı yüksek din adamlarının ve feodal ağaların ayrıcalıklarını sınırlamakla yetinmiştir. Hakim sınıflar gerek köylerde, gerek şehirlerdeki kitleleri yüzyıllardır yoksulluk içinde yaşatan sömürücü siyase tlerini sürdürmeye devam etmişlerdir.
Türk burjuvazisi, geri kalmış ülkelerin burjuva sınıflarının özelliklerini taşımaktadır: Sanayiye yatırım yapmak yerine emlak ve toprak vurgununa yönelmiştir. Hatta tefeciliği tercih etmiştir. İç pazarın yetersizliğinden kaynaklanan sermaye birikimi eksikliğini, kitleler üzerindeki sömürüsünü arttırarak gidermeye çalışmıştır.
EMPERYALİZMİN YEREL TEMSİLCİSİ
Kemalizm’in gerçekleştirdiği reformlar, Türk burjuvazisine ve uluslararası burjuvaziye, esas olarak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaramıştır. Türkiye, emperyalizm için can alıcı bir bölge olan Ortadoğu ve Yakındoğu’da yer alıyor. Emperyalizm için Türkiye, krizlerin yaşandığı, ulusal hareketlerin büyük devle tlere karşı tavır koyduğu bir dönemde, hem eski SSCB’ye hem de İran-Irak-Suriye ve Mısır gibi devletler karşısında, İsrail’den sonra en istikrarlı ülke olduğu için değerlidir.
Bir NATO üyesi olan Türkiye, Kore Savaşı sırasında ABD tarafından savaşa katılmış, Bağdat Paktına imza atmıştır ve her olayda emperyalist kampa sadık kalmıştır. Bu nedenle Türk rejimi emperyalizmin, özel olarak da ABD emperyalizmi nin yakın ilgisiyle karşılaşmıştır. Bol bol askeri yardım almış; yabancı sermaye yatırımlarından yararlanmış ve para desteği görmüştür. Türkiye, stratejik konumundan ve girdiği ilişkiler den dolayı, ABD’nin ve Batı Avrupa’nın bölgedeki temsilciliği ni üstlenmiştir. Emperyalist güçler için Türkiye, istikrarlı bir ülke, güvenilir bir ordu ve sadık bir müttefik olmuştur.
Sonuç olarak Kemalizm’in tarihi rolü, sağlam bir ulusal devlet ve mümkün olduğu kadar istikrarlı bir siyasal rejim kurarak, Türk devletinin olanaklarını emperyalizmin hizmetine sunmak olmuştur.
Türk burjuvazisi Kemalist mirasta varolan, fakat kendisi için engel olabilecek yönleri silkeleyip atmaktan çekinmemiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Mustafa Kemal’den İnönü’ye miras kalan Tek Partili Dönem’e son verilmiştir. Fakat yeni çok partili dönem, kitlelere değil burjuvaziye yeni özgürlükler getirmiştir. Burjuvazi, şehirlerdeki ve köylerdeki en gerici küçük burjuva kitlelere dayanarak -bu kitleler Kemalist rejimi zorunlu bir bela olarak görmüşlerdir-, 1950 seçimlerinde Demo krat Parti’yi (DP) iktidara getirmiştir. DP’nin kuruluşuyla bir likte, burjuvazinin liberal kesimleri ön plana çıkmıştır.
Parlamenter görüntü veren bir rejimin kurulması, sınırsız mevki ve rüşvet ihtirasıyla yanan, devlet ihalelerine göz diken burjuvazinin ve bürokrasinin eliyle gerçekleşmiştir. Bu nedenle DP hükümetleri ve ondan sonra iktidara gelenler, devlet üst düzeyinde açıkça ve hiç çekinmeden yolsuzluk yapmışlardır. Daha önceleri bu tür yolsuzluklar, askeri yöneticilerin denetimi altında yapılabiliyordu ve askerlerin koyduğu sınırların dışına çıkılmıyordu.
BURJUVA DEMOKRASİSİ VE ASKERİ DİKTATÖRLÜK
Türk burjuvazisi tehlikeye girdiğinde, özel olarak işçi sınıfı tarafından tehdit edildiğinde, tekrar tekrar (1960, 1971 ve 1980) askeri diktatörlüğe başvurmuştur. 1960’ta Menderes’e karşı askeri darbeyi gerçekleştiren askerler kendilerini Kemalizm’in savunucusu, liberal kapitalizmin çok ileri gitmesine karşı olan ve sınıflar arası -tabii ki burjuva sınıfının lehine-, belirli bir denge isteyen kişiler olarak tanıttılar.
Fakat 1971 ve 1980 darbeleri toplumsal huzursuzluğun büyük olduğu bir ortamda gerçekleştiği için -ordu yöneticileri, yine Kemalist olduklarını, sınıflar arası bir uyum ve adalet savunucuları olduklarını iddia etmelerine rağmen-, açıkça işçi düşmanı tavırlarını sergilediler.
Böylece ordu, burjuva düzeninin -özellikle işçi sınıfı nedeniyle- her tehlikeye girdiğinde müdahale edip Türk burju vazisinin yardımına yetişmiştir. Askeri diktatörlük dönemleri dışında bile, Türk burjuvazisinin özgürlükçü olma iddiaları, kendi özgürlükleriyle sınırlı kalmıştır. Burjuvazi, halk kitleleri nin özgürlüklerine hep sınır çizmiştir; eylemlerinden dolayı giderek korktuğu işçi sınıfına ise, çok sınırlı tavizler vermiştir.
İkinci Dünya Savaşı’na kadar çok yavaş büyüyen işçi sınıfı, 1950’li yıllardan sonra hızlı bir şekilde büyümüştür. Emperyalizmin Türkiye’yi Ortadoğu, Balkanlar ve Karadeniz bölgelerindeki çıkarlarını korumakla görevlendirmesiyle bir likte, Türkiye’de montaj sanayi temelinde bazı yatırımlarda bulunmuştur. Bu yatırımlar, emperyalist tekellerin ortak olduğu ve denetim altında tutukları şirketler aracılığıyla yapılmıştır (General Motors, Ford, vb.).
Her ne kadar da Türkiye’deki büyük sermaye çevreleri bağımlılıktan kurtulamamış olsa bile, Koç ve Sabancı gibi büyük Türk sermaye grupları oluşmuştur. Türk burjuvazisi düşük ücretlerden yararlanarak, Avrupa’ya, Akdeniz ülkelerine, Yakındoğu ve Ortadoğu ülkelerine ucuz ürün, özellikle tekstil ürünleri ihracatı yapmıştır.
Toplumsal sınıflar içinde çok az bir yer tutan işçi sınıfı, montaj sanayi sayesinde hızla çoğalmıştır. Atölyelerde çalışan işçilerin dışında, ****l, petro-kimya, maden ve tekstil işkolları nda yoğunlaşan büyük işçi merkezleri ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfı, emekçilerin yoğunlaştığı bu merkezlerde mücadelecili ğini ortaya koymuştur.
Rejim, ABD’nin yol göstericiliğiyle, devletin denetiminde bir sendika bürokrasisi oluşturmuştur. Türk-İş’in yönetim kadrosu 1950’de oluşturularak emekçilerin resmi temsilcileri yapılmıştır. Emekçiler tüm istekleri için Türk-İş’e başvurmak zorunda kalmışlardır. Böylece devlet, ön tedbir alarak bağımsız bir sendikal hareketin önünü kesmiştir. Fakat Türk-İş, iktidar larla çok açık işbirliği içinde olduğu için, işçi sınıfını uzun süre aldatamamıştır. İşçi sınıfı sendikal alanda da etkisini ortaya koymuştur.
BURJUVAZİ VE İŞÇİ HAREKETİ
İşçi sınıfının 1960 ile 1970 yılları arasında ortaya koyduğu mücadelecilik, bir çok grevin gerçekleşmesine ve DİSK’in kurulup güçlenmesine yol açmıştır. Burjuvazi, devletin ve sağ hükümetlerin yardımıyla gelişen silahlı sivil faşistlerin yardımıyla işçi hareketine karşı koymaya çalışmıştır. Burjuvazinin siyasi tepkileri giderek artmıştır. Haziran 1970’de DİSK’in yasaklanma istemi, biraz bile olsa bağımsız bir sendikal harekete karşı hoşgörünün ne kadar sınırlı olduğunu göstermiştir. DİSK yöneticilerinin, bu yasaklama kararı karşısında yürüyüşe geçen emekçilere eylemlerinden vazgeçmeleri için çağrıda bulunmaları, Türk burjuvazisine gereken cevabın verilmesinde aciz olduklarını ortaya koymuştur.
Türk burjuvazisi her gerektiğinde işçi sınıfına karşı sınıf mücadelesi vermekten hiç çekinmemiştir. Burjuvazi ülkenin belirli bölgelerinde ve hatta bir ara tüm ülkede kanlı katliamlara başvurmaktan çekinmemiştir. 1977’de Taksim’de 1 Mayıs mitingine düzenlenen silahlı saldırı, bunlardan sadece bir tanesidir. Hatta belirli zaman için bile olsa, askeri darbe yoluyla tüm sendikal ve siyasi haklar yasaklanmıştır.
Türk burjuvazisi, grevleri ve sendikaları denetim altına almak istemiştir: Haziran 1970’de DİSK’in kapatılmak istenmesi veya 1982 Anayasasıyla grev hakkının sınırlanması ve baraj sisteminin getirilmesi bunun örnekleridir. Burjuvazi işçi sınıfının toplumsal ve siyasi hayatta eylemleriyle giderek yer almasını ve artan isteklerini sendika bürokrasisi ve devlet denetimiyle sınırlamak koşuluyla kabul etmiştir. Burjuvazi işçi sınıfına ekonomik yönden verdiği tavizleri, enflasyon ve işten çıkartmalar aracılığıyla geri almaya çalışmıştır. Sözde demokratik haklar, sadece parlamenter demokrasinin serbest olduğu dönemlerde geçerli olmuştur.
Emperyalizmin dünyaya hakim olduğu bir dönemde, geç ve sınırlı bir büyüme gerçekleştiren Türk burjuvazisi, işçi sınıfına verebileceği tavizlerin ne kadar sınırlı olduğunu ortaya koymuştur. Geri kalmış bir ülkenin burjuvazisi olarak Türk burjuvazisi, emperyalist ülke burjuvazilerinin olanaklarına kavuşma şansına sahip değildir. Burjuvazi işçi sınıfına ve halk kitlelerine daha çok siyasi özgürlük, demokratik hak, daha yüksek gelir ve daha iyi bir hayat şartları vermekten acizdir.
Askeri diktatörlük ile burjuva parlamenter rejim karikatürü arasında değişen ve sürekli işçi düşmanı hükümetler oluşturan Türk burjuvazisi, ülkeye getirebileceği demokrasinin sınırlarını da gösteriyor.
KÜRT ULUSU VE DİĞER AZINLIKLAR
İktidarın işçi sınıfına karşı uyguladığı baskılara, rejimin başı ndan beri Kürt halkına ve azınlıklara karşı uyguladığı baskıları eklemek gerekiyor.
Türk Kurtuluş Savaşı, burjuva devrimlerinin, bazı demo kratik yönlerini ve bir dereceye kadar geçerli olan toplumsal kurtuluş yönünü neredeyse hiç içermedi. Kurtuluş Savaşı’nı yöneten ordunun da başında koyu bir diktatör vardı. Yöneticile rin kitlelere ihtiyaçları vardı. Fakat hiçbir şekilde, kitlelerin değerlendirebileceği bir boşluk bırakmak istemiyorlardı. Bu açıdan uygulanan yöntemlerden bir tanesi de Kurtuluş Savaşı’nın toplumsal yönüne değil, milliyetçi yönüne ağırlık verilmesi olmuştur.
Örneğin Anadolu’daki Rumların bir kısmının zafer sırasında katledilmeleri ve geriye kalanların da göçe zorlanmaları bu hedef şaşırtmasına yaramıştır. Emperyalizme, sömürücü özünden dolayı karşı çıkmayan ve onunla belirli bir seviyede işbirliği yapmak isteyen Kemalizm, yoksul kitlelerin ezilmişliğinden gelen öfkelerini, süper güçlerin kuklaları olan diğer yoksul kitlelerin üzerine yönlendirmeyi bilmiştir. İşte bu Yunan düşmanlığı, bugüne kadar rejimin her başı zora girdiğinde ve kitleleri bir ulusal birlik yaratarak peşine takmak istediğinde başvurduğu bir yöntemdir. Bu ise, Türkiye’deki siyasette çok gerici bir rol oynamaktadır.
Kemalizm ve onun devamı olan rejimler, diktatörlüklerini kabul ettirebilmek için sürekli azgın bir milliyetçiliğe başvurmuştur. Rumların katledilmesinden ve geriye kalanların da sürülmesinden sonra, milliyetçiliğin baş hedefi Kürt halkı olmuştur. Mustafa Kemal önceleri savaşını kazanmak için Kürtlerin yardımına başvurmuştur. Ama sonraları onlara saldırmıştır.
Kemalist Türkiye sınırları içerisindeki en önemli halk olan, Doğu Anadolu’daki Kürtler, Irak ve İran’daki Kürtlerin özerklik hareketlerinden etkilenme olanağına sahip oldukları için, rejimin sürekli hedefi olmuştur.
1924 ile 1939 yılları arasında 15 yıl boyunca Kürtlerin isyan girişimleri kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu baskılar aynı zamanda rejimin milliyetçi ve askeri baskı siyaseti için bir neden olarak kullanılmıştır. Bugün uygulanan yöntemler yine eski yöntemlerdir. İşçi sınıfına karşı özgürlük tanımayan bugünkü rejim, Kürt halkına karşı da hiç bir özgürlük tanımıyor.
1984’ten sonra Kürdistan’da yeniden başlayan savaş, rejimin tüm baskıcı yönlerini, asker ve polis baskısını daha da arttırmıştır. Burjuvazinin liberal kanadının daha yumuşak bir rejim çabaları hep boşuna çıkmıştır. Kürt halkının doğal haklardan biri olan anadilini konuşabilme özgürlüğünü bile veremeyen Türk burjuvazisi, devlet aygıtının ve ordunun oluşturduğu garantiye çok ihtiyacı olduğu için, onları kızdırmak riskini bile göze alamamaktadır.
TEK ÇÖZÜM: İŞÇİ SINIFININ DEVRİMİDİR
Türk burjuvazisi için Kemalizm, işçi sınıfının doğrudan tehlike oluşturmadığı ve emperyalizmin zayıfladığı dönemde bir fırsat olmuştur. Fakat sonuç değişmemiştir: Emperyalist çağda, ne Türkiye’de ne de başka bir ülkede, burjuvazinin bağımsız ve ulusal temelde gelişme olanağı yoktur. Çağımızda tek ve gerçek devrimci sınıf, işçi sınıfıdır. Tüm insanlığa sefaletten ve açlıktan arınmış bir geleceği, ancak işçi sınıfı verebilir. Bunun için gerekli tüm teknik ve maddi olanaklar vardır. Bu olanaklar, son 200 yılda ve kapitalist sistem tarafından geliştirilmiştir. Kapitalizm ve sermaye uzun zamandan beri uluslararasıdır.
Kapitalist sistemin dünya egemenliği, üretici güçleri kâr ekonomisine mahkûm ediyor; onu eski çağlardan kalan ulusal sınırlar içine hapsederek, insanlığın ilerlemesine engel oluyor.
İnsanlığı bu engelden kurtarmak gereklidir. Bu görevi ise, ancak işçi sınıfı gerçekleştirebilir. İşçi sınıfı, dünya devrimiyle kapitalist sınıfı yıkarak, dünya çapında sosyalist ekonomiyi gerçekleştirip komünizme doğru ilerleyebilir.
Türkiye’de kapitalizm burjuvazinin iç dinamiğiyle gelişme miştir. Türk burjuvazi çok zayıf olduğu için, ülkeye kapitalizm emperyalizm tarafından getirilmiştir. İşçi sınıfı ise, uluslararası işçi sınıfının bir parçası olarak gelişmiştir.
Bizce işçi sınıfının mücadelesi, dünya çapında ve işçi sınıfının sosyalist devrimi hedefiyle olmalıdır. Eğer şartlar elverişliyse, işçi sınıfı diğer halk kitlelerinin (şehir ve köy yoksullarının) desteğiyle siyasi iktidarı ele geçirmelidir. Böyle bir mücadele, diğer ülkelerde de işçi sınıfının iktidarının gerçe kleşmesi için bir ileri adım, bir olanak oluşturabilir. Dünya devrimini diğer ülkelere yaymak için, aktif bir başlangıç nok tası olabilir.
Burjuvazinin ve tüm hakim sınıfların Türkiye’deki büyük çoğunluk üzerinde kurdukları diktatörlüğe karşı işçi sınıfı, şehir ve köy yoksullarının desteğiyle iktidarını gerçekleştirip, burjuvazinin elinden ekonomik ve siyasi iktidarı almalıdır. İşçi sınıfının, şehir ve köy yoksullarıyla birlikte, burjuva sınıflara karşı uygulayacakları bir diktatörlük, gerçekte halk çoğunluğu için demokrasi olacaktır.
Çünkü bu iktidar Türkiye’de hiç yaşanmamış bir şekilde kitlelerin denetiminde, emekçilerin kendi ellerinde olacaktır. Bu nedenle de, bugünkü burjuva demokrasisiyle kıyaslanamayacak genişlikte bir demokrasi kurulacaktır. İşçi iktidarı toplumu tüm baskılardan arındıracaktır. Tüm halklara ve azınlıklara varlıklarını sürdürme hakkını tanıyacaktır. Tabii ki bu, bugüne kadar en çok baskı gören, başta Kürt halkı için geçerlidir ve Kürt halkı isterse, ayrılma hakkına sahip olacaktır.
Eğer işçi iktidarı ülkenin sınırları içinde kalırsa, sadece kısa bir süre yaşayabilir. Burjuvaziye karşı kesin bir zafer işçi devriminin tüm dünyaya yayılmasıyla gerçekleşebilir. Sosyalizm ancak, kapitalizmin geliştirdiği ve emperyalizmin sanayi merkezlerinde yoğunlaşmış olan, dünya çapında belirleyici sanayi üretiminin ele geçirilmesiyle mümkün olabilir.
Bizler, 1917 Rus Devrimi gibi, Türkiye’de gerçekleşecek devrimi dünya devriminin bir parçası olarak görüyoruz. Bu devrim Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkın mücadele arkadaşları olan diğer Üçüncü Dünya ülkelerindeki ve emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının vereceği bir mücadelenin başlangıç noktası olmalıdır
Türkiye’de gerçekleşebilecek bir işçi sınıfı devrimi kaçınılmaz olarak diğer komşu ülkeleri de etkileyecektir. Bu bir örnek teşkil edeceği için, doğal olarak Irak’ta, İran’da ve hatta tüm Ortadoğu’da ve Balkanlar’da yankıları olacaktır. Hatta daha uzak ülkelerde ve hatta emperyalist ülkelerdeki proletarya arasında yankıları olacaktır. Eğer Türkiye proletaryası etkin ve kararlı bir siyaset izleyip diğer ülkelerdeki sınıf kardeşlerine, devrimi dünyaya yaymak için seslenmesini bilirse, emin olmalıyız ki, kesinlikle tek başına kalmayacaktır.
SİYASİ SEÇENEKLERİMİZ
Seçtiğimiz yol, yukarıda söylenenlerden kaynaklanıyor. Bizler bolşevizmi, Ekim 1917 Rus devrimini, Komünist Enternasyo nal’in ilk yıllarını, Lenin ve Troçki dönemini ve bu geleneği sürdüren, Stalinist yozlaşmaya karşı hem III. Enternasyonal içerisinde hem de dışında mücadele eden Sol Muhalefeti deste kliyoruz. Bu ise bizi, bugün Türkiye’de var olan birçok siyasi akımdan ayırıyor.
Bugün kendilerine sosyal-demokrat diyen CHP ve DSP gibi partiler konusunda ısrar etmeye hiç de gerek yoktur. Bu partilerin diğer partilerden tek farkı, seçmen kitlelerinin özel likle halk kitlelerinden ve şehir küçük burjuvalarından oluşmasıdır. CHP ve DSP burjuva partilerdir ve onlarda Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin sahip olduğu işçi kökleri bile yoktur.
Türkiye’de komünist hareket Rus devriminin hemen ardından ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfı sayısal olarak çok az olmasına rağmen, mücadeleci bir geleneği olduğu için Komünist hareket buna dayanabilirdi. Fakat Mustafa Kemal’in siyaseti ve baskıları onun gelişmesini engellemiştir. Sonradan harekete katılan militanlar ise 1917 devriminin işçi sınıfı gelenekleriyle değil, devrime ihanet eden Stalinizm tarafından yetiştirildiler. Bu ise Türkiye komünist hareketinde derin izler bıraktı.
Bugün Stalinizmden vazgeçen Komünist Parti kökenli akımlar, açıkça reformist oluyorlar; mevcut düzen içerisinde siyasi bir köşe tutmaya çalışıyorlar. Bu, umutlu olmayan bir çabadır, çünkü burjuvazinin onlara tanıyacağı böyle bir olanak yoktur ve zaten burjuvazi böyle olanaklar vermek istemiyor. Bugün proletaryanın devrimci militanlarının yapması gereken mücadele bu değildir. Çünkü işçi sınıfının kurtuluşu ancak burjuvazinin ve emperyalist dünya düzeninin yıkılmasıyla mümkündür.
Kemalizm’den kopan başka siyasi akımlar ise, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Üçüncü Dünyacı ideolojilerin etkisinde gelişip Maoizme, Kastroculuğa ve Guevarizme kaymışlardır. Milliyetçiliğe yeni ve radikal renkler katarak, ona daha devrimci, hatta Marksist görüntüler verdiler. Fakat kesinlikle milliyetçi çizgilerinden vazgeçmediler veya bundan sözde vazgeçtiklerinde bile, enternasyonalizmi şekilsel ve Stalinist bir şekilde kavradılar.
Stalinist reformizm ile devrimci milliyetçilik akımları birbirlerini karşılıklı etkiliyorlar ve demokratik reformizmden tutun da gerilla hareketine ve halk iktidarını kurmak için silahlı mücadeleyi savunan hareketlere kadar varan, geniş bir yelpaze içerisinde yer alan, bir çok örgüt ortaya çıkıyor.
Fakat gerek halk iktidarı gerek işçi iktidarı için mücadele ettiklerini iddia etmelerine rağmen, aslında sadece kendi örgütlerinin iktidarını hedefliyorlar. Kesinlikle devrimci proletaryanın güçlenip, bir sınıf olarak iktidarı ele geçirmesini istemiyorlar.
Aşırı solun gerilla hareketi ise, kendi arzularını işçi sınıfının duyguları olduğuna inanıyor ve küçük burjuvazinin hiç bir çıkışı olmayan, çaresiz yolunu temsil ediyorlar. Bu akımların iktidara gelebilmeleri olasılığı çok azdır. Fakat buna rağmen iktidarı ele geçirirlerse, oluşturacakları iktidar işçi düşmanı olacaktır.
Reformist akımlardan gerilla hareketine kadar uzanan geniş yelpazeyi, bazı farklılıklarla Kürt ulusal hareketinde de görüyoruz. Kürt hareketi uzun zaman -Irak ve İran’da olduğu gibi-, aşiret reislerinin -ki bunların ufukları genelde aşiretlerini ve aşiret alanını geçmiyordu-, önderliğinde kalmıştır.
1960 ve 1970’li yıllarda toplumsal gelişmelerin sonucu ve solun gelişmesi kendini Kürdistan’da da hissettirmeye başladığında modern bir milliyetçilik doğmuştur. Bu milliyetçilik, farklı Türk sol gruplarının ideolojilerinden etkilendiler ve mücadele yöntemlerini Üçüncü Dünya ülkelerindeki ulusal kurtuluş hareketlerinden aldılar.
1980 darbesinden sonra Türkiye’deki rejimin daha da baskıcı olması -ki aslında bu darbeden önce başlamıştı-, Kürt küçük burjuvazisinin bir kısmını ve genelde Kürdistan’daki halkı -mecbur kaldıklarından dolayı-, ulusal mücadele saflarına itti. Bu bölünme, 1984’ten sonra PKK’nin gerilla hareketini başlatmasıyla ve askeri operasyonların yoğunlaşmasıyla daha da arttı. Öyle ki Kürt halkı ya bir tarafta ya da diğer tarafta yer almak zorunda kaldı.
Bizler, işçi sınıfının devrimcileri olarak, Kürt halkının kaderini tayin etme hakkını ve başta kendi ana dilini konuşma, yazma ve okuma olmak üzere kendi varlığını sürdürme hakkını tamamen savunuyoruz. Bizler Türk rejiminin Kürdistan’da uyguladığı baskılara ve savaşa karşıyız ve Kürt halkına karşı yapılan baskılarda, Kürt halkından yanayız.
Fakat bu, bizim Kürt halkı arasında yer alan temel örgütlerden, özel olarak PKK’den -ismi Kürdistan İşçi Partisi olmasına rağmen hiç de işçilerin çıkarlarını savunmuyor-, kendimizi tamamen ayırt etmemize engel değildir. PKK, Stalinist dil ve milliyetçi Üçüncü Dünyacı gerilla yöntemleri kullanarak oluşmuştur. Kürt küçük burjuvazisinin ve bir kısım büyük burjuvaların kendi ulusal devletlerine, devlet kuruluşlarına ve bunların getirdikleri ayrıcalıklara sahip olmasını temsil etmektedir. PKK Kürt emekçilerini bir araç olarak görüyor ve hiçbir şekilde Kürt işçi sınıfının, bir sınıf olarak, Kürt veya diğer burjuvaların aleyhine iktidarı almasını istemiyor.
Günümüz, işçi sınıfının dünya devrimi günüdür. Milliyetçilik, hem Kürt hem Türk hem de diğer milliyetçilikler insanları çıkmaza götürüyor. Eğer Türkiye Kürdistanı’nda veya tüm diğer Kürt bölgelerini de kapsayan sınırlar içerisinde ve şimdiki milliyetçi önderliklerin yönetiminde bağımsızlık elde edilip bir devlet oluşursa, bu devlet Kürt burjuvazisinin devleti olacaktır.
En iyi şekliyle küçük bir hakim sınıf tabakasına koltuk ve zenginleşme olanakları sağlayacaktır ve onu geri kalmış bağımlı bir burjuvazi konumundan bile kurtaramayacaktır. Gerek Kürdistan, gerek diğer Türk şehirlerinde yaşayan Kürt işçi sınıfının kurtuluş sorunu, yine ve tamamen gündemde kalacaktır.
Gerçekten işçi sınıfının devrimci ve enternasyonalist siyasetini savunduğumuz için, Troçkistiz ve IV. Enternasyonale bağlıyız. Ulusal baskılar dahil tüm baskılar ancak emperyalist sistemin ve onu savunan devletlerin -bizim içinse Türk devletinin-, yıkılmasıyla yok olacaktır.
İşte bu nedenle bizler, Türk, Kürt veya diğer ulustan emekçilerinin bir arada yer alacağı devrimci bir işçi partisinin inşası için mücadele veriyoruz. Bu parti, gerekli olan, devrimci işçi sınıfının dünya partisini yeniden inşası için çalışacaktır.
Yukarıda sözü edilen mücadeleyi içeren devrimci programı, yani Troçkist programı, benimseyen herkesle birlikte yürütmeye hazırız. Fakat bu programı, programdan kaynaklanan tüm sonuçları çıkararak uygulamak gerekiyor. Bunun anlamı ise tüm küçük burjuva amatörlüğünden arınmak, tüm güçlerin işçi sınıfı içerisinde kök salmamız için kullanılması, verilecek tüm mücadelelerde -en küçüğünden en büyüğüne kadar-, işçi sınıfının dünya devriminin birer militanı olarak davranmak ve sonuçta bolşevik tipte bir partinin inşası demektir.
Güçlerimiz çok sınırlıdır ve önümüzdeki görevlerin büyüklüğünün bilincindeyiz. Ancak, bizim için başka bir yol yoktur. Şu anda kendimizi inşası tamamlanmış bir önderlik olarak görmüyoruz. Bizim istediğimiz, Türkiye’de ve dünyada, enternasyonalist komünist yani Troçkist fikirler temelinde bir önderliğin inşası için tüm gücümüzü seferber ederek üzerimize düşen görevi yapmaktır.
Sınıf Mücadelesi, 1 Mayıs 1997
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:12 PM   #23
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

Sınıf cumhuriyetinde sınıf mücadeleleri- Sungur Savran (Birgün) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] 11 Kasım 2008 - Selami İnce - Selçuk Candansayar/ Birgün

Cumhuriyet kimin tarihsel mücadelesi
Dizi boyunca bu güne dek daha çok kimlikler, aidiyetler ve mezheplerin Cumhuriyetle ilişkisi ve mücadelesine dair yazılar yayınlandı. Cumhuriyet üzerine düşünüp tartışırken kerteriz olarak neyin seçildiği hem geçmişi hem de bu günü anlama biçimini tümüyle değiştirmektedir.
Cumhuriyeti kim kurdu? Bir avuç kahraman mı, yoksul ama gururlu Anadolu halkı mı? Bu resmi tarih söylencesinin artık işlevsizleştiği ve kimsenin işine yaramadığı gibi inanaların da pek kalmadığı bir gerçek. Biraz da bu yüzden neredeyse önüne gelenin kendi kerterizinden kurduğu gayri resmi tarihi resmi tarih yapma, kabul ettirme mücadelesi de şiddetlenmiş durumda.
Cumhuriyet kendinden önce gelenlerden hangisinin devamı ya da ürünüdür. Bir şeye karşı mıydı yoksa onun ardılı mı? Payanda mı oldu temel mi attı? Cumhuriyet öncesinde hiçbir şey yokken 1923 te mi kuruldu yoksa gerçekte yaşı seksen beşten fazla mı?Cumhuriyetin burjuva cumhuriyeti olduğu konusunda bu halini olumlayan da, olumsuzlayan da, karşı çıkan ve destek olan da hem fikir.
Peki ama bir cumhuriyet madem burjuva niteliği taşıyor o zaman orada olması gereken diğer sınıflar ve sınıf mücadelesi nerede? Sınıfın bir kere olduğu andan itibaren sınıf mücadelesi kaçınılmaz oluyorsa Cumhuriyet sınıf ve sınıf mücadelesi kerterizinden nasıl değerlendirilmeli?
Sungur Savran, cumhuriyetin tarihini 1923’ten 1908’e çekerek onu bir sınıf mücadelesi olarak okumayı öneriyor.


***


Bu yıl sadece cumhuriyetin kuruluşunun 85. yıldönümü değil. Aynı zamanda cumhuriyetin kuruluşuna giden yolu ilk kez açan 1908 Jön Türk devrimi de 100. yıldönümüne ulaştı. Bu iki tarihi olay arasındaki sıkı bağlar, cumhuriyeti kuran 1919-1923 devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk eski silah arkadaşı İttihatçılara sonradan düşman olduğu için resmi tarih tarafından hep görmezlikten gelindi. Onun negatifi gibi kurgulanmış gayri resmi ideoloji, yani sol liberalizm de bu bağları çok fazla deşmedi.

Gerçi son yıllarda solda resmi tarih taraftarları, yani sol Kemalistler, “ulusalcı” denen pozisyona doğru yozlaştıkça, önce “dünya Türklüğü”ne merak saldıkları için Enver Paşa’yı rehabilite etmeye kalktılar (bkz. Sarıkamış macerasına ilişkin değişen yaklaşım), sonra da Ermeni sorununda gösterdikleri şovenizmi Talât Paşa’ya sahip çıkarak noktaladılar. Böylece Kemalizm ile İttihatçılık arasındaki, gözlerden saklanan bağ güncel politikanın zorlamasıyla itiraf edilmiş oldu. Öteki yanda, gayri resmi ideoloji saflarında ise, Kemalizm’in varislerinin hep “İttihatçılık” ile suçlanması bu adı konulmamış bağa sürekli olarak işaret ediyordu.
Resmi ideoloji için hem Jön Türkler hem Kemalistler, hiçbir sınıf temeline dayanmayan, iyi niyetli, memleketini sevdiği için ileri gitmesini arzu eden sivil-asker aydınlardı. Cumhuriyet ve onu izleyen “devrimler” Türkiye’ye bu insanlar sayesinde bir “aydınlanma devrimi” yaşatmıştı. Sol Kemalizm ve bugünkü yozlaşmış versiyonu “ulusalcılık” açısından Türkiye Cumhuriyeti insanlığın başına gelmiş en iyi şeydir ve günümüzde savunulması bütün görevlerden önce gelir. Gayri resmi ideoloji yani sol liberalizm bunu tersine çevirir. Gerek İttihatçılık gerekse Kemalizm Osmanlı bürokrasisinin içinden çıkan ve devleti kurtarmaktan başka amacı olmayan kadroların ürünüdür. Cumhuriyet devleti, Osmanlı’dan sivil toplumu, kapitalizmi ve demokrasiyi bürokrasinin çıkarları adına engelleme misyonunu olduğu gibi devralmıştır. Yukarıda resmi tarihin sol liberal eleştirisine neden sol Kemalizm’in “negatifi” dediğimiz sanırız anlaşılmıştır: Burada tarihin aktörü aynı kalmakta, sadece ona atfedilen artı işareti eksiye dönüşmektedir. Her iki şemada da sivil-asker bürokrasi sanki bir hava boşluğu içinde hareket ederler. Karşıt kutuplar gibi görünen iki tarih yorumu, tarihin yazılmasında sınıfları bütünüyle dışlamakta birbiriyle yarışır.

Sol tarih yazımına ve yorumlama faaliyetine bu iki akım hâkim olduğu için 1908 Jön Türk devriminden 1923’te cumhuriyetin kurulmasına kadar yaşanan inişli çıkışlı tarihsel sürecin Türkiye’nin burjuva devriminin iki merhalesi (gerçekte Birinci ve İkinci Türk devrimleri) olduğu anlaşılmaz. Bunun sonucunda da kurulan cumhuriyetin bir burjuva cumhuriyeti olduğu, hem Jön Türklerin hem de Kemalistlerin, Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin önünün açılması için mücadele ettikleri kavranamaz. Hatta devrimin ve cumhuriyetin burjuva karakteri vurgulandığında genellikle buna “ama Türkiye’de burjuvazi yoktu ki” diye cevap verilir. Bazen bu itiraz “sanayi burjuvazisi yoktu ki” gibi iyice absürd bir hal alır. Bu itirazı yapanlar, ilk büyük burjuva devrimi olan İngiliz devrimi için de, burjuva devriminin en tipik örneği olan Fransız devrimi için de benzer itirazların ileri sürülmekte olduğunun herhalde farkında değildirler. Daha da önemlisi, bir devrimin ve o devrimden doğan devletin karakteri ile o devrime hangi toplumsal grupların önderlik ettiği, devrimci kadroların hangi sınıf ve katmanlardan devşirildiği sorununu birbirine karıştırırlar.

Hiç kuşku yok: Türkiye Cumhuriyeti daha baştan bir burjuva cumhuriyetidir. 1920’li ve 30’lu yıllarda ekonomi, hukuk, kültür ve ideoloji alanlarında yaşanan büyük altüst oluş, toplumu burjuvalaştırmak için gerçekleştirilmiştir. Günümüzün en büyük holdinginin (Koç) ve en büyük özel bankasının (İş Bankası) o dönemin bir ürünü olması rastlantı değildir. Cumhuriyet’in bütün yapısı, kapitalizmin gelişmesi ve burjuvazinin hâkimiyetinin ihdas edilmesine yönelik olarak kurgulanmıştır. Cumhuriyet bir sınıf cumhuriyetidir.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE SINIF MÜCADELELERİ

Cumhuriyet’in kuruluşu kapitalizm-öncesi toplumun içten içe farklılaşmakta ve oluşmakta olan sınıfları arasında bir mücadelenin ürünü olduğu gibi, cumhuriyet tarihinin kendisi de esas olarak bir sınıf mücadeleleri tarihidir. Bu 85 yıllık tarihi, ister ilerici “zinde güçler”in emperyalizme bağımlı bir takım güçlere karşı savaşı gibi (Kemalistler ve bugün “ulusalcılar”), ister bütün kötülüklerin anası devlet ile içinden demokrasi fışkıran bir sivil toplumun mücadelesi (sol liberalizm) gibi okuyun, her iki durumda da toplumun gelişmesine ve değişmesine yön veren yaşayan sosyal güçlerin yerine, politik personeli ve hayali fikirleri yerleştirmiş olursunuz.

85 yıllık cumhuriyet tarihi, sınıf mücadeleleri açısından kabaca üç evreye ayrılır. Kuruluştan 1960’a kadar büyük toprak sahiplerinden ve tüccar-tefeci tayfasından bir kapitalist sınıfın doğuşu ve köylülüğün uzun bir süreç içinde proleterleşmesi yaşanmıştır. Bu dönemde siyasi iktidara yansıyan sınıf mücadeleleri ise hâkim sınıf ve katmanlar arasında mücadelelerdir. Burjuvazi ile onun önüne düşmüş olan bürokrasi arasında otuzlu yıllarda aynı partinin içinde başlayan sessiz mücadele, 1946’dan itibaren CHP ile onun bağrından kopmuş olan Demokrat Parti (DP) arasında açık bir cepheleşmeye dönüşecektir. 50’li yılların ikinci yarısı ise DP’de yönetici güç olan tarım ve ticaret burjuvazisi ile yeni yetme sanayi burjuvazisi arasında bir farklılaşmaya ve bu sonuncunun devlet bürokrasisi ile bir ittifak kurmasına tanık olacak, 27 Mayıs, ardına gençliği ve kentsel sınıfların büyük bölümünü de alarak sanayi burjuvazisinin iktidara yükselişinin önünü açacaktır.

1961 Anayasası ile kurulan rejim, 27 Mayıs’ın ardındaki sınıf ittifakının çıkarlarını billurlaştırır, modern bir sanayi kapitalizminin gelişmesinin koşullarını ortaya koyar. Ama sınıf mücadeleleri hızla karakter değiştirdiği için bu rejim kısa süre içinde sanayi burjuvazisinin kendisi için bir ayak bağı haline gelmeye başlar. 60’lı ve 70’li yıllar, burjuvazinin kendi iç çelişkilerinin yerine kapitalist sınıfın bütünü ile işçi sınıfı ve emekçiler arasındaki mücadelelerin hâkim hale geldiği bir dönemdir. İşçi sınıfı grev ve eylemlerle mücadeleye atılır. Yoksul köylüler toprak işgalleriyle, genel olarak küçük üreticiler üretici mitingleriyle kervana katılırlar. Emekçi sınıflar bir bütün olarak radikalize olur. Fırat’ın ötesinden bu radikalizasyona Kürtler de yanıt verir. Nihayet, öğrenci hareketi kitlesel biçimde yüzünü devrime döner. TİP ve DİSK, Deniz’ler, Mahir’ler, İbo’lar hep bu militanlığın ürünleridir. Ecevit’in “Ortanın Solu” hareketi ve faşist çeteler, 12 Mart ve 12 Eylül ise burjuvazinin değişik siyasi temsilcilerinin bu yükselişe yanıtı. 12 Mart genel provası başarısızlığa uğrar ama 12 Eylül misyonunu yerine getirir. İşçi sınıfı, Kürtler ve öğrenci hareketi 60’lı ve 70’li yıllarda kazandıkları mevzilerden geri püskürtülür, köylülük ise eski ataletine geri döner.

12 Eylül tarafından açılan üçüncü dönemde, siyasi yaşamı baştan aşağı sarsan ve etkileyen Kürt sorununun yanı sıra, hem sınıflar arası hem de burjuvazi içi mücadeleler belirleyicidir. Döneme her şeyden önce burjuvazinin uluslararası burjuvazi ile elbirliği içinde işçi sınıfına ve emekçilere yönelik neoliberal, küreselci taarruzu damgasını vurur. İşçi sınıfı 12 Eylül ve neoliberal saldırıya karşı 1989-1997 arasında, 60’lı ve 70’li yılların düzeyine ulaşmasa da ciddi boyutlara ulaşan bir karşı atakla cevap verir, ama 1997 sonrasında (burada giremeyeceğimiz nedenlerle) hareket yerini yeniden durgunluğa, hatta uyuşukluğa bırakır. Buna karşılık, burjuvazinin kendi içinde iki kanat şiddetli bir “iç savaş”a girer: Biri 1930’lu yıllardan 1960’lı yıllara kadar yaşanan ilk kapitalistleşme dalgasında doğan ve hakimiyeti elinde tutan Batıcı-laik burjuva kanadı, öteki ise 60’lı yıllarda gelişmeye başlayan, 80’li yıllardan itibaren ise kendisi de adım adım finans kapital statüsüne yükselen İslamcı burjuvazi. İşçi sınıfı 1989’da yarattığı rüzgârı sürdüremeyince, burjuvazinin kendi içindeki sarsıntı politikaya damgasını vurur: 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007 askeri müdahaleleri bu iç mücadelenin ürünleridir.

DÖRDÜNCÜ EVRE AÇILIYOR

Bugün, burjuvazinin iç savaşı ile Kürt sorunun yarattığı savaş bütün gücüyle sürüyor. Ama denebilir ki cumhuriyet tarihinde bir dördüncü evrenin ön habercileri de ortaya çıkmış bulunmakta. Bunun temelinde biri dünya çapında biri ise Türkiye’ye özgü iki gelişme var. Dünya kapitalizminin krizi, muhtemeldir ki, muazzam politik ve ideolojik altüst oluşların yaşanacağı yepyeni bir dönem açacaktır. Türkiye’nin bu gelişmeden nasibini almaması mümkün değildir. Türkiye’de ise 2007 ortalarından itibaren, sınıf mücadelelerinde (14 Mart SSGSS ve 1 Mayıs eylemleriyle genelleşen) bir kıpırdanış söz konusu. Meşrutiyet’in 100. yılını tam bir “beyaz Türk” cumhuriyetine dönüşmüş olan burjuva cumhuriyetinin sarsıntılarıyla karşıladık. Cumhuriyet’in 100. yılının yepyeni bir sosyalist cumhuriyetle ve bir Ortadoğu Federasyonu ile karşılanması amacı, sosyalistlerin görevlerini stratejik olarak tanımlayabilecek tek şeydir.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:13 PM   #24
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

Mustafa Kemal: İmge ve Gerçek

Mustafa Kemalin 1922ye kadar Saray ile Kuvayı Milliye arasında hakem sıfatıyla yaptığı manevralarla I. Napoleon rolünü; 1922den sonra Kuvayı Seyyare ve TKPyi tasfiye edip halkı silahsızlandırırken III. Napoleon rolünü oynamış olduğunu söylemek mümkün.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
kurkcu@bianet.org

İstanbul - BİA Haber Merkezi
09 Kasım 2005, Çarşamba


Türkiye Komünist Partisi'nin kurucusu Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı 28-29 Ocak 1921'de Sürmene açıklarında bir takada kayıkçı kahyası Yahya ve adamları tarafından bıçak ve süngülerle delik deşip edilip Karadeniz'e atıldılar. 13 Şubat 1961'de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruldu. Zulüm dolu 40 yılın ardından sosyalist hareket bir kez daha küllerinden doğarken TİP binalarını Mustafa Kemal Atatürk'ün kalpaklı posterleri ve 1 Aralık 1921'de TBMM'de söylediği şu sözler süslüyordu: "Milletçe bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız..."
Yanılsama...
Arada kalan bütün bir tarihsel dönem sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Sanki TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının boğazlanmalarından sadece bir hafta önce 22 Ocak 1921'de meclis kürsüsünden şunları söylememişti: "(...)İşte bu serseriler (...)Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar (...) kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova'daki prensip sahiplerine yaranmak için bir takım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır(...)Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır..."
Sanki Kemalist rejim kırk yıl boyunca Komünistleri baskı altında tutmamış; Sabahattin Ali ve adı bilinmeyen nicesi onlar tarafından yok edilmemiş, Nazım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve başkaları yıllar ve yıllar boyu hapiste tutulmamış, tek parti diktatörlüğünün işkencehaneleri komünistlerle dolup taşmamış; devletçilik burjuvazinin sermaye birikiminin aracı, işçileri amansızca sömürme düzeneği olarak iş görmemiş; köylüler büyük toprak sahiplerinin giderek artan sömürüsü ve zulmü altına girmemiş, Kürtler birçok kereler ezilmemişti...
Takvim sanki Anadolu'da iki gücün Komünistlerin ve Kemalistlerin her şeye muktedir ve yakın müttefik göründükleri 1921'de durmuştu... Sanki arada geçen her şey bir yanlış anlamadan ibaretti.
1921'in toplumsal/siyasal güç ilişkilerinin 1960'lara projeksiyonu ile elde edilen "yeni sosyalist strateji"nin meşruiyeti "II. Kuvayı Milliye" olarak adlandırılan çizgi üzerinde sağlanmaya çalışılırken eski siyasal denklemdeki İngiliz emperyalizminin yerini ABD emperyalizmi, Damat Ferit hükümetinin yerini AP hükümetleri, Kemalistlerin yerini neo-Kemalist radikaller aldı ve bir kere daha Kurtuluş Savaşı'nın Mustafa Kemal Paşa imgesi, burjuva diktatörlüğünün ebedi şefinin tarihsel gerçekliğinin yerine yerleşti. Ama siyasal sahnenin gerçek ilişkilerinin üzerini yalnızca yanılsama ürünü olabilecek böyle bir projeksiyondan elde edilmiş olan bu imgeyle örtmekte sosyalistler hiç değilse 1960'ların ilk yarısında yalnız başlarına değillerdi ve neredeyse saçmaymış gibi görünen bu imgelerle sürdürülen politika da nedensiz sayılmazdı.
27 Mayıs 1960 darbesi, DP iktidarı altında siyasal hayat üzerindeki eski nüfuzunu yitirmekte olan orduyu yeniden devletin ağırlık merkezi haline getirdiğinde onun kurtarıcılığına yüklenebilecek tarihsel anlam da gelecekten değil ancak geçmişten türetilebilirdi: Türkiye'nin Batı uygarlığı yolundaki ilerlemesini sağlayan bütün atılımlar ordudan gelmiş, Kurtuluş Savaşı'na ordu önderlik etmiş, modern Türk devletinin kuruluşu ordu tarafından sağlanmıştı. Öyleyse bir kere daha başlangıca dönülüp bakıldığında bulunacak kimlik, bu başarıların kendisinde cisimleştiği, ordunun ve devletin kurucusu Mustafa Kemal'den başkası olamazdı.
Devlet ve politika 1960'dan sonra yeniden şekillenirken bütün siyasal eğilimler Kurtuluş Savaşı'ndan ileriye doğru bir uzanım yakalayarak, Kemalizm'in bu yeni hegemonya anında kendilerine bir meşruiyet alanı kazanmaya çalıştılar.
Doğrusu, Mustafa Kemal de geride herkes için yeniden üretilebilir bir imge bırakmamış sayılmazdı: Askerlerin Mustafa Kemal'i zaten veriliydi, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk; sosyalistler, tarih bilincini yitirmiş oldukları ölçüde 1920-22 arasının Mustafa Kemal'inden Sovyetler Birliği'ne sempati uyandıran bolca görüntü ve söz derleyebilirlerdi; radikaller sert Cumhuriyetçi ve antiemperyalist retoriğe müracaat edebilir; faşistler, 1930'ların devlet-parti özdeşliğini yeniden kurgulayabilir; şeriatçılar Kurtuluş Savaşı'na din adamlarının desteği sağlanmaya çalışılırken kurulan ilişkileri devralabilir; liberaller serbest teşebbüs övgülerini, devletçiler altı oktan "devletçi" olanı kendilerine mal edebilirlerdi.
Ancak siyasal güçlerin gerçek toplumsal zeminlerine henüz oturmadığı bir tarihsel dönemde ve yalnızca ideolojik olarak üretilebilecek böyle bir görüntü-siyasetin, gerçek maddi güçler bir kere toplumsal mücadele arenasına çıktıklarında çok fazla dayanıklı olamayacağı kestirilebilir.
Pratik gerçeklikte varolmayan bir kişiliğin, aralarındaki çıkar ayrılıkları durmaksızın şiddetlenen toplumun bütün sınıf ve tabakalarının ortak paydası olarak bütün bu siyasetlere hayat vermesi de gerçekte çok sürmedi. 27 Mayıs 1960'ta yeniden dirilen Mustafa Kemal imgesi, 12 Mart 1971'de soldan aktif siyaset sahnesinin gerisine doğru itilirken Türkiye'de kurduğu devletin dölyatağı olduğu modern sınıflar arasındaki antagonizmin artık birbiriyle bağdaşamayacak ölçüde şiddetlenmekte olduğu da tarihen tescil ediliyordu.
Mustafa Kemal'in özgüllüğü
Bununla birlikte Mustafa Kemal imgesinin dönemsel soluklaşma ve parıldamalarıyla birlikte kendini sürdürmesine ve Mustafa Kemal'e atfedilen Atatürkçülük/Kemalizm'in 2000'lerde bir kez daha yükselerek "eleştiri ötesi" kılınmaya devam edilişine ve "II. Kuvayı Milliye" denkleminin bu kez "AKP merkezli" olarak yeniden kuruluşuna bakarak iki şeye hükmedilebilir: Birincisi, son elli yılda giderek şiddetlenmesine karşın Cumhuriyet Türkiyesi'nde kapitalizmin gelişmesi ve sınıf ayrışması ve ayrışmadan doğan fikir mücadeleleri görece ağır bir seyir izliyor. İkincisi, sınıflararası kutuplaşmanın ve gerilimin bu ağır seyrinin de elverişli kıldığı tarihsel arka plan üzerinde ordu ve bürokrasiye hâkim olabilen bir zihniyet bütün sınıflar karşısında siyasal olarak görece özerk bir konumu koruyabiliyor.
Mustafa Kemal Atatürk'ü herhangi bir Osmanlı paşasından fazla kılan en önemli özelliği, bu gelişme olanağını öngörebilmiş olmasında yatıyor. Onu özgül kılan, tarihsel seyrin her uğrağında o uğrağa uygun politikayı önceden sezecek bilgi ve zekâya, öte yandan bu zekâyı icraata dönüştürebilecek güç ve teşkilatı hep elde tutabilmek için gerekli kıvraklık ve basirete ve elbette mücadelenin dönüm noktalarında cesaret ve kararlılığa sahip olabilmesiydi.
Mustafa Kemal Osmanlı Devleti'nde bütün bu imkân ve niteliklerin içinde bir arada gelişebileceği biricik modern zemin olan ordunun Enver, Talat ve Cemal Paşalar'ın firarıyla boşalan önderliğine 1919'da fiilen tırmandı. Hiçbir zaman onlardan olmasa da, karşılarına da geçmediği İttihat ve Terakki'nin politik ilişki ağını devralarak ordunun tüm komuta kademesine nüfuz elde edebildi. Böylece askeri olarak yenilmiş Osmanlı ordusunun belkemiği, İttihat ve Terakki'nin siyasal aygıtı dolayımıyla, neredeyse hiçbir hasar görmeden Kurtuluş Savaşı'na sokulabilmişti.
Bu eşsiz konum Mustafa Kemal'e, bir yanda, artık iktidara sahip olmayan, işgalcilerin denetimi altındaki siyasal ve dini iktidar, yani Saray; öte yanda henüz iktidar olamayan ve mülkünü koruma endişesi içindeki Müslüman Türk ve Kürt eşraf ve toprak sahiplerine dayanan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri arasında durmaksızın manevra yapabileceği, nispeten özerk bir gücün, yani ordunun, üzerinde yükselerek uygulayacağı siyasal ve askeri kudreti sağladı.
1960'lardan bu yana Mustafa Kemal'in siyasal kimliği konusunda solda zaman zaman alevlenen çelişik yorumların bir ve belki en önde gelen kaynağı çelişen çıkarlar arasında salınan bu özerklik ve manevralarla birlikte dalgalanan söylem ve siyasetlerdi. Oysa Kurtuluş Savaşı'nın "Garp Cephesi Komutanı", ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu bakımdan pek çok solcudan daha netti. 1968'de Abdi İpekçi'yle yaptığı bir söyleşide Kurtuluş Savaşı'nı " esasen bir Ordu İhtilâli " olarak özetliyordu İnönü.
Komintern Yürütme Kurulu'nun 25 Eylül 1922'de yayınladığı bildiriye göre de "Türk hükümeti işçilerin ve köylülerin hükümeti değildir; subayların bir kesiminin hükümetidir, aydınların hükümetidir..."
Kemalizm/Sezarizm
1920-1922 arasında Anadolu'da yükselen devrimci durumun TBMM'ye yansıdığı dönemde başvurduğu retorikle yetinenlerse Mustafa Kemal ve Kemalist kadrolarda 1789 Fransız burjuva devriminin öncüsü Jakobenler ile benzerlikler bulurlar. Oysa sadece toplumsal dayanaklarının derin farklılığı nedeniyle bile Mustafa Kemal ve politikaları Jakoben önderlerin hiçbirininkine benzetilemez: Ne Robespierre, ne Danton, ne Marat...
Belki de Antonio Gramsci'nin "Sezarizm" olarak adlandırdığı kategori bu çelişik konumu anlamlandırılabilecek bir açıklama sunabilir. Çünkü Gramsci'nin tanımına göre Sezarizm"(...) içinde mücadele etmekte olan güçlerin yıkım halinde bulunduğu mücadelelerin devamı halinde sonuçta karşılıklı yok olmaktan kaçınamayacakları için iki tarafın da birbiriyle dengeye geldiği bir durumu dile getirir (...) (Sezarizm) her zaman aynı tarihsel anlama sahip olmaz. İlerici bir Sezarizm olabileceği gibi, gerici bir Sezarizm de olabilir(...) Başarı bazı karşılıklı ödün ve sınırlamalarla tadil edilmiş olsa da, karışımı ilerici gücün başarısına yardım ettiği takdirde Sezarizm ilericidir, gerici gücün başarısına yardımcı olduğu takdirde gericidir(...) Sezar ve I. Napoleon ilerici Sezarizmin, III. Napoleon ve Bismarck gerici Sezarizmin örnekleridir."
Mustafa Kemal'in de 1922'ye kadar Saray ile Kuvayı Milliye arasında hakem sıfatıyla manevralar yapıp, esas olarak Kuvayı Milliye'nin başarısına yardımcı olarak I. Napoleon rolünü; 1922'den sonraysa Kuvayı Seyyare ve TKP ile Kuvayı Milliye arasında hakem konumu üstlenip ezilen sınıfların örgütlerini tasfiye ederek halkı silahsızlandırırken III. Napoleon ya da Bismarck rolünü oynamış olduğunu söylemek mümkün.
Mustafa Kemal'in "deha"sı!
Tarihteki bütün burjuva devrimlerinde, eski rejim devrildikten sonra burjuvazi iki kanada ayrılır ve daha ilerici olan kanat devrimi bütün mantıksal sonuçlarına ulaştırmak üzere ikinci bir atılıma girişir ve mücadele ya eski rejimin toplumsal dayanaklarının bütünüyle tasfiye edilmesi ya da burjuvazinin en ilerici kolu tasfiye edilerek bir "restorasyon" sürecinin başlamasıyla sonuçlanırdı.
Mustafa Kemal'e özgün karakterini kazandıran ve belki de onu Türk milli burjuva devriminin "siyasal dehası" kılan şey tam bu anda, çağının bütün siyasal hareketlerinin bu iktidar imkânı bakımından ifade ettiği anlamı Kemalist kadro içinde herkesten daha iyi kavramasında ortaya çıkıyor.
Mustafa Kemal burjuvazinin işgal İstanbul'unda kalmış bulunan gerici, hilafetçi ve saltanatçı kanadının kendisine karşı herhangi bir seçenek oluşturamayacağının bilincindeydi. "Milli Devrim"i ileri itekleyebilecek tek sol kanat hareketinin Türkiye Komünist Partisi ve Yeşil Ordu 'dan gelebileceğini ve yoksulların Ekim Devrimi'nin de süre giden etkisiyle bu hareketler çevresinde toplanabileceğini görmüştü. Bu andan başlayarak bütün siyasal ve diplomatik maharetini, Sovyetler Birliği ile iyi ilişkileri ve karşılıklı uluslararası çıkarları hayati bir tahribata uğratmaksızın komünist hareketi önce etkisizleştirmek, sonra yok etmekte kullandı.
Mustafa Kemal Osmanlı Sultanlığı'nın yıkıntıları içinden ulusal devletin doğuşuna öncülük ederken bir doğulu köylü halkı dünya kapitalizminin katarına -" garp medeniyeti"ne-bağlamakta olduğundan hiç bir zaman kuşku duymamıştı. Bu bağlanışın önünde engel olarak gördüğü güçleri ezmekten kaçınmadı.
Bugün, bu bağlanmanın tüm nesnel maddi sonuçlarının kapitalist küreselleşmenin istilası halinde devşirildiği bir anda, kurtuluşun Kemalizm'in parlak günlerine dönmekte olduğu yanılsamasını sürdürenler Mustafa Kemal'in 1920-22 arasındaki "emperyalizm"le savaş çağrısında bir esin kaynağı bulmayı umabilirler. Ama aynı ırmakta iki kere yıkanılamaz.
Türkiye boylu boyunca "garp medeniyeti"nin bağrındadır artık. Mustafa Kemal Atatürk'ün meşru mirasçısı 12 Eylül-28 Şubat askeri vesayet rejimiyle, İslamcı AKP hükümetini "Atatürkçülük" ortak paydası altında buluşturan "garp medeniyeti" nin çelişkilerinin çözülmesinin geriye dönük hiç bir alternatifi yok; daha doğrusu bu alternatif Mustafa Kemal'in Mustafa Suphi'yi bertaraf ettiğini sandığı yerde bulunabilir.(EK/EK)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:15 PM   #25
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

1 Mayıs 1923 TUTUKLAMALARI


Yıl: 1923 Gün: 17 Şubat- 4 Mart. Toplantı: İzmir İktisat Kongresi. Katılanlar: Esnaf, işçiler, köylü temsilcileri, memurlar, zamanın az sayıdaki işletmecisi. Endüstri yoktu ki daha büyük işletmeciler katılsın. Endüstri yoktu. Milli üretim zayıf. Anadolu toprakları "kapitülasyon mütegallibeleri" ile tam bir müstemleke haline getirilmiş.

Mustafa Kemalin Cumhuriyet'e giderken toplattırdığı ve Hamdullah Suphi Bey'in toplantının düzenlenmesi için çalıştığı İzmir İktisat Kongresi kararlarından bazıları: 1- İşçilerin çalışma saatleri düzeltilecek, yeniden düzenlenecektir. 2- Madenlerde çalışan işçiler 6 saatten fazla çalıştırılmayacaklardır. 3- Asgari ücret her üç ayda bir yeniden düzenlenecektir. 4- 18 yaşından küçük çocuklar çalıştırılmayacaklardır.

İşçilerin 1 Mayıs 1923 günü meydanlardaki talepleri tek tek yerine getirilmiştir. 1- Fransızların elindeki tütün rejisi kaldırılmıştır. 2- yabancıların ellerindeki demiryolları millileştirilmiş, hemen ardından yine milli demiryoları yapımı başlatılmıştır. 3- Tramvay işletmesi yabancılardan alınarak millileştirilmiştir. 4- Yabancıların ellerindeki tünel işletmesi millileştirilmiştir. 5- Haydarpaşa Liman işletmesi millileştirilmiştir. 6- Tarsus Adana demiryolu millileştirilmişti. 7- İzmir limanı millileştirilmiştir. 8- Yabacıların ellerindeki telefon idaresi millileştirilmiştir.Millileştirilen öteki kolları ve kuruluşları uzun bir liste tutar.


1 Mayıs 1923 geldiğinde, henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti. Ancak, antiemperyalist savaş sonuçlanmış, saltanat kaldırılmıştı.
1 Mayıs 1923 gösterileri, Kemalist rejime yakınlığı ile bilinen İstanbul Umum Amele Birliği ve Mürettibin Cemiyeti tarafından düzenlendi. Tertip heyetinin kararıyla iş başında kalacak olan su ve elektrik işçilerinin bir bölümü dışında tüm İstanbul işçileri gösterilere katılma kararı aldı. 1 Mayıs günü İstanbul'un çeşitli yörelerinden hareket eden işçiler, Sultan Ahmet'te toplanmışlardır. O günü anlatan İkdam gazetesinde yazıldığına göre "Bayrama ameleden başka muhtelif zevat da iştirak etmiş ve göğüslerine kırmızı kurdeleler takarak tezahüratta bilfiil hazır bulunmuşlardır." Gösterilerde Enternasyonal dahil çeşitli işçi marşları çalınmış,sonuçta Mustafa Kemale ve III.Enternasyonal'a birer telgraf çekilmiştir.
M.Kemal'e çekilen telgrafta " İstanbul Amele Birliği'nin Sultan Ahmet'te içtima eden binlerce azası, 1 Mayıs Bayramı vesilesiyle milyonlarca insanı esaretten kurtararak kendilerine siyasi hürriyet bahşeden Türkiye halk ihtilalinin reisi sıfatıyla ali zatlarına şükranlarını takdim eder ve amele evlatlarınızı da sulhun akdiyle beraber iktisadi esaretten kurtaracaklarınızdan ümit var olduklarını arz eder" denilmektedir.
III. Enternasyonal'a çekilen telgrafta ise "...Türkiye topraklarına insani bir sulh gününün bir an evvel gelmesi için Avrupa proletarya aleminin sesini yükseltmek ve İstanbul'un yabancı ordular işgalinden bir gün evvel tahliye edilerek Türkiye işçi aleminin soluk aldırılmak üzere teşebbüste bulunmak için işbu ricamızın arz ve tebliğine mütefikan karar verilmiştir" yolunda bir talep ortaya konulmuştur...

Cumhuriyet'in kuruluşunun ardından rejimin niteliğinde bir çok konuda görülen katılaşmalar 1 Mayıs açısından da kendisini göstermekte gecikmedi. Bu değişme, kuşkusuz çok geniş boyutlu bazı etkenlerin sonucudur. Batı ile barış ve Batı ile iyi geçinme zorunluluğu bunda rol oynamış olabilir. Lenin'in ölümü ve Bolşeviklerin uluslararası boyuttaki sınırlılıklarının anlaşılması, yeni Türk devletinin yöneticilerini, güç dengesi hesaplarını yeniden gözden geçirmeye sevk etmiş olabilir. Hepsinden önemlisi içeride güçlü bir işçi sınıfı birikiminin olmayışıdır. 1 Mayıs'ın gündemdeki yerini güçlü bir biçimde alabilmesi için güçlü bir işçi sınıfının varlık kazanması gerecektir.
1 Mayıs'ın 1924'de yapılacak kutlamalarını, 26 Kasım 1923' de kurulmuş olan Türkiye Amele Birliği üstlenmişti. Hükümet, bu girişime karşı çıkmış, vilayetlere gönderdiği bir genelge ile "Amele Birliği namıyla bir müessese hükümetçe hiç bir veçhile tanınmamış" olduğu ve 1 Mayıs gösterilerine müsaade edilmemesi belirtilmiştir.
Buna rağmen, Amele Birliği genel merkezinde bir resmi kabul düzenlenmiş,Birlik Genel Merkezi kırmızı renklerle donatılmış cephesine "Türkiye Amelesi Sendikalar Kanunun İster " yazılmıştır.Ayrıca,Enternasyonal marşı çalınmıştır. Bir sivil görevli engel olmak istemiş, yazılı emir olmadığı için talebine uyulmamıştır. Ancak, aynı saatlerde, 1 Mayıs dolayısıyla çıkarılan Çelik Kol gazetesi toplattırılmış, Aydınlık dergisi idarehanesi aranmıştır. 1 Mayıs'ı kutlamak isteyenlerden tutuklananlar olmuştur.

Bir başka ülke; ABD işçi hakları savaşımında daha acı hatıralara sahiptir:


l868'de,işçilerden gelen baskılar altında, Amerikan hükümeti kamu kesiminde 8 saatlik işgününü benimsemek zorunda kalır. Bu gelişme aynı kuralın tüm sektörlere yaygınlaştırılması yolundaki mücadelelere güç katar.l874'de Amerika'daki işçi örgütlenmesinin ilk örneklerinden biri olan "İşçi Şövalyelikleri" genel grev dahil tüm vasıtalara başvurulmak suretiyle 8 saatlik işgünü ilkesini gerçekleştirme kararlılığını ortaya koyarlar.

1 Mayıs l886'da amerikan işçileri tek bir slogan etrafında birleşmişlerdir:"Bugünden itibaren hiç bir işçi günde sekiz saatten fazla çalışmayacaktır.Sekiz saat çalışma! Sekiz saat dinlenme! Sekiz saat eğitim!".

Chicago olayları
28 Nisan l886'dan itibaren, Chicago'da Milwaukee'de olaylar başlar. Gösterilerin kapsamından dehşete düşen kamu otoriteleri, topluluğa ateş açtırırlar, sekiz gösterici öldürülür.
İşverenler acımasızdır. O günlerin basınında grevcilere verilecek tek geçerli yanıtın kurşun olacağı, sosyal sorunun tek geçerli çözümünün hapis ve zorunlu çalıştırma olduğu yazılmaktadır. Bu ortamda bir patlama için ufak bir kıvılcım yeterli olabilmiştir..

Grevciler, 3 Mayıs günü, "sarı" olarak nitelendirdikleri işçiler aleyhine tezahürat yapmak için fabrika çıkışında toplanırlar.Polis oradadır.Çatışma başlar. Polis kurşunlarıyla altı işçi ölür, elli kadarı yaralanır. Oysa,işçi topluluğu barışçı tutumunu sonuna kadar sürdürür.Zaten,işçilerin çoğu, toplantı yerine çocuklarıyla birlikte gelmiştir.
l5 000 kadar olduğu tahmin edilen işçi topluluğu,önderlerinin konuşmalarını dinledikten sonra dağılmak üzere iken beklenmedik bir durum ortaya çıkar. Polislerin arasına ansızın düşen bir bomba, sekiz kişinin ölümüne ve altmış kişinin yaralanmasına neden olur. Bunun üzerine polis, toplu kalabalık üzerine yoğun ateş açar. Bu katliamın kesin bilançosu hala meçhuldür..

İşçi dünyanın neresinde olursa olsun haklarına kan ve gözyaşı sonucunda ulaşmıştır.
Akepe'nin 2009 Türkiyesinde işçi ve emeğe saygı noktasındaki tutumunu şerh etmeme gerek var mı?

1 mayıs 2008 hala hatıralarda. Yoksa Liberal, global düşünce tutkunlarının ''hafıza-i beşer nisyan ile maluldur'' özürleri mi var?

Tutuklamalar, bundan yaklaşık 85 sene önceki genç cumhuriyetin siciline işlenmiştir. Daha hazımlı olunamazmıydı? Muhakkak olunurdu. Bundan kötüsü olabilir miydi.? 2009 Türkiyesine bakın. Dikkatli bakın..İşsizlik fonundaki 40 katrilyondan %4'ünü kullandırıyor. Kalanı bedava gönüllü vergi olarak hazine bonosunda, finansman açığında değerlendiriliyor.

Sendikalar kuşatılmış.İşçi teslim. Son kanun: Rent a maraba.

Bundan kötüsü peki mümkün mü? Bunu herkes kendi cevaplasın derim. Benim bakışım belli.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:19 PM   #26
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

Şefik Hüsnü Çizgisiyle Hesaplaşmadan
Mustafa Suphilerin TKP’sine Sahip Çıkılamaz!
Yaşadığımız topraklarda kurulan ilk komünist parti 10 Eylül 1920’de kurulan TKP’dir. Gerek TKP’nin bu topraklardaki ilk komünist parti olması gerekse de önderlerinin Kemalist hükümet tarafından katledilmesi, Türkiye sosyalist hareketini bu partiye sahip çıkmaya sevk etmiştir. Farklı geleneklerden gelen akımlar Mustafa Suphilere sahip çıktıklarını dile getirirler, kendileriyle onlar arasında bir bağ kurmaya çalışırlar. Ancak bu sahip çıkış platonik bir sahip çıkıştır. Çünkü aynı akımlar TKP’nin kurulurken ortaya koyduğu programı ve siyasal çizgiyi hatırlamamaktadır. Zaten bunlara göre TKP’nin programı ve siyasal çizgisi çoktan geçmişte kalmış eskimiştir. Oysaki bu program bir komünist partinin hiçbir zaman gerisine düşmemesi gereken amaç ve ilkeleri içermektedir.
Mustafa Suphilerin TKP’sinin siyasal çizgisinin mahiyetinin kavranmaması başka bir sonuca da yol açmıştır. Mustafa Suphilere sahip çıkanlar onların çizgisinin asla bağdaşmayacağı Şefik Hüsnü’ye de aynı muhabbetle sahip çıkmaktadır. Oysaki Mustafa Suphi TKP’si ile Şefik Hüsnü arasında bir süreklilik değil bir kopuş vardır.
10 Eylül 1920’de kurulan TKP doğrudan doğruya bir «işçi köylü şuraları hükümetini», yani proletarya diktatörlüğü demek olan bir sovyet cumhuriyeti hedefini önüne koyarak bir proleter devrim stratejisini benimsemişti.
TKP’nin programında «demokratik denilen meşruti hükümetlerde de yönetimin parlamentarizm ve halkçılık adı altında ayrıcalıklı tabakalar elinde bir tekel haline geldiği» belirtiliyor, partinin bütün varlığı ile bir «işçi ve köylü şuralar cumhuriyetinin tesisi yolunda yorulmaksızın çalışmayı vazife bildiği» ilan ediliyordu.
Bu program benimsendiği sıralarda Anadolu topraklarındaki siyasal gelişmelerin nasıl bir siyasal iktidarla taçlanacağı henüz belli değildi. Anadolu’da bir yanda eski Osmanlı paşalarının ve mütegallibenin vatanı kurtarma arayışları belirirken bir yandan da antiemperyalist ayaklanma mayalanmaktaydı.
Ama daha burjuva partileri örgütlenmeden Bolşeviklerin teşviki ve desteği ile kurulan TKP’nin önder kadroları bu ayaklanmaya önderlik ederek bir işçi köylü şuralar cumhuriyeti ile taçlandırmak amacıyla bu topraklara ayak basıyorlardı.
Sanılanın ve iddia edilenlerin aksine, Mustafa Suphi ve yoldaşları Anadolu’daki Kemalist hükümete destek vermek için değil, onun proleter devrimci alternatifini yaratmak amacıyla yola çıkmışlardı. Zaten eğer böyle bir amaçları olsaydı kuruluş kongresi kararları arasında ve o kongrede benimsenen programda açık seçik bu amacı ilan etmelerine bir engel yoktu.
Buna karşılık TKP’den önce İstanbul’da Şefik Hüsnü ve arkadaşlarının kurdukları İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası tam da bu görüşte idi. Onlar işgal şartları altında ayrı ve bağımsız bir mücadele yürütmek yerine Ankara merkezli Kuvayi Milliye hareketini desteklemekten yana idiler. Hatta bu maksatla kendi partilerinin faaliyetini tatil edip bu harekete katılma kararı almışlardı.
Şefik Hüsnü ve arkadaşları da 1920’de toplanan TKP kuruluş kongresine davet edildiler; bu partiye katıldılar ve yönetimine de girdiler. Ama kongre onların Menşevik görüşlerini benimsemedi; TKPnin ilk programı İÇSF’nin Menşevik çizgisine göre yazılmadı; proleter devrimci bir Bolşevik çizginin damgasını taşıdı.
Şefik Hüsnü TKP kurulmadan önce yayınlanan Aydınlık’ta yazarken Kuvayı Milliyecilerin siyasi örgütlenmesini ifade eden Büyük Millet Meclisini «hâkimiyet-i milliyeden iktidar alan bir halk hükümeti» sayıyordu. Bu hükümeti devirip bir şuralar cumhuriyeti kurmak yerine «devlet makinesinin eksikliklerini tamamlamak ve gelişmesini sağlamak» gerektiğini savunuyordu. BMM’nin bir burjuva aygıtı olduğunu perdeleyen yanılsamalar yaymakla meşguldü. BMM’nin güya bir Sovyet şeklinde örgütlenebileceğini savunuyordu. Bu burjuva meclisinin kuvvetler birliği ilkesine göre örgütlenmesini ve işçilerin işçi mebuslar yoluyla mecliste temsil edilmesini öneriyordu. Hükümeti bir «iş ve işçi hükümeti» haline getirmeyi hedef olarak benimsiyordu. Hatta Hüsnü’ye göre bir işçi hükümetinin oluşabilmesi için «rical-i devlet arasında Marksist bir zihniyetle hareket etmeğe hevesli görünen şahsiyetler» bile vardı!
Oysa TKP programında «demokratik denilen meşruti hükümetlerde de yönetimin parlamentarizm ve halkçılık adı altında ayrıcalıklı tabakalar elinde bir tekel haline geldiği» ifade edilmiş ve dolayısıyla burjuva meclisten bağımsız işçi köylü şuralarına neden ihtiyaç olduğu anlatılmıştı. Zaten Komintern’e bağlı olduğunu ilan eden bu partinin devlet hakkındaki görüşleri hiçbir yanılsamaya yer bırakmayacak kadar netti. Devlet demokratik de olsa egemen sınıfların baskı aygıtı idi ve yıkılıp yerine «kapitalizm ile komünizm arasındaki geçiş dönemine ait bir hükümet şekli» kurulması gerekiyordu; bu proletarya diktatörlüğü tanımının ta kendisiydi.
1922 yılında bile, yani Suphi ve yoldaşları öldürüldükten sonra ama daha TC kurulmadan TKP hala kuruluşundaki çizgiyi yansıtan bir tutuma sahipti. O tarihte yayınlanan bir broşürde BMM hakkında «kendilerini halkçı olarak adlandıran sırf burjuvalardan ve zorba takımından oluşan bu meclis» diye söz edilmişti.
Oysa Şefik Hüsnü Ağustos 1923’te yazdığı «Halk Millet Meclisi’nden ne bekliyor?» başlıklı yazısında bu çizgiyle bağdaşmayacak şekilde işçi yığınları arasında BMM’nin işçi, köylü kitleleri adına siyaset yapabileceği ümidini yaymaya başlamıştı:
«Meclis’in çoğunluğu, işçi ve köylü geniş halk kitlelerine dayanarak mı, yoksa bazı imtiyazlı zümre çıkarlarına adına mı faaliyette bulunmak niyetinde olduğunu gösterecektir. Biz bu iki şıktan birincisinin gerçekleşeceği kanısındayız ve toplumun selameti adına böyle olmasını bütün varlığımızla temenni ediyoruz.»
Onbeşlerin öldürülmesinden sonra kısa zaman içinde partiye damgasını vuran Şefik Hüsnü’nün çizgisi olmuştur. Böylece TKP’nin işçi sınıfının görevini «savaşarak Türkiye’nin kaderini bilfiil ele almak» olarak tarif eden çizgisi tarihe karışmıştır. Şefik Hüsnü Türkiye’nin mukadderatını BMM’ye dolayısıyla Kemalistlere bırakmış, işçi sınıfının önüne «var olan inkılâbı gereği gibi hazmetmek» ve burjuvaziye basınç uygulayarak muhalefet yoluyla burjuva reformların derinleştirilmesi görevini koymuştur. Bu tutum 1905 devrimi sırasında Lenin’in «siyasal oportünizm» olarak adlandırdığı Menşeviklerin tutumunun bir türüdür.
Şefik Hüsnü bir yandan da «sanayimizi de bu müddet zarfında geliştirebilirsek, o zaman sosyalizm vadisinde yeni adımlar atmak gereği ortaya çıkacaktır» diyordu. Hâlbuki 10 Eylül 1920’de kurulan TKP «Türkiye’de fabrikacılığın gelişmediğini, fabrikaların ve şehirlerin etrafında gelişkin ve toparlanmış bir proletaryanın oluşmadığını», «sınıf savaşının ilkel gelişim dönemini yaşadığını» kabul etmekle beraber, bu şartların işçi köylü şuralar cumhuriyetinin kurulması açısından elverişsiz olduğu sonucuna varmamıştı. Aynı nesnel koşullardan yola çıkarak bir Sovyet cumhuriyeti hedefini ortaya koymuş ve bu doğrultuda kurmaylarını proletaryaya önderlik etmek üzere Anadolu’ya yollamıştı.
Şefik Hüsnü’nün ufku hiçbir zaman burjuva akımların önderlik ettiği bir ulusal kurtuluş mücadelesinin ötesine geçmedi. Kemalist hareketi «Türk milletini muhakkak bir ölümden ve ölümden de beter olan yabancı tahakküm ve esaretinden kurtaran milli birlik» diye andı ve ondan hep övgüyle bahsetti.
Oysa ki 1922’de TKP’nin bildirisinde bu «milli birlik» şu şekilde anılmıştı:
"... Bir müddet sonra meydanı boş bulup inlerinden birer ikişer çıkıp gelen dünkü savaş kahramanları -başta Anafartalar'da ünlenen olmak üzere- büründükleri ulusal egemenlik perdesiyle yavaş yavaş halk kitleleri içine girmeye ve onları kendi etraflarında toplamaya koyuldular...”
Kemalist hareketin zaferinin kesinleştiği koşullarda dahi Şefik Hüsnü başka bir hedefe yönelmek gerekliliğini benimsemedi. Bu sefer de Kemalist hareketin kazanımlarını koruma hedefini öne çıkardı.
Dolayısıyla Şefik Hüsnü döneminde TKP’nin siyasetine Kemalistlerden başlayarak burjuvazinin çeşitli kesimleriyle ittifak veya uzlaşma arayışları damgasını vurdu. Hüsnü 1924’te Aydınlık’ta çıkan bir yazısında burjuvazinin farklı fraksiyonları arasında «inkılabı yapan ve yaşatmağa azmetmiş olanlar»la «derebeylik kalıntısı olan geleneklere ve Osmanlı hanedanına bağlı olanlar» arasında bir ayrım gözeterek işçi sınıfının «gericiliğin tehditkar taraftarlarına» karşı Anadolu’nun genç burjuvazisi ile el ele hareket etmesini savunuyordu.
Şefik Hüsnü’nün TKP’si «iktisat politikasında serbest rekabet sistemi mi yoksa devletçilik mi?» tartışmasında da yine menşevizmin izinden giderek, burjuvazinin farklı fraksiyonları arasında taraf tutmaktan çekinmedi. «Türkiye’nin emperyalist kapitalist devletlerin egemenliği altına düşmesi endişesine» mahal vermeyen bir iktisat politikası izlemesi gerektiğini savundu. Türkiye sosyalistlerinin serbest rekabet sistemi yerine tekelcilikten yana çıkmaları gerektiğini ve «cumhuriyet hükümetine bu mesafeyi kat ettirmek için var kuvvetleri»yle çalışmalarını söylüyordu.
Böylece burjuvazinin bir bölümüne karşı diğer parçayı savunuyor ve onun siyasal hattına yedekleniyordu. Yedeklenilen parçanın da ülke içindeki her türlü muhalefet hareketini bastıran, komünistleri katleden ve hapse atan, Kürt ayaklanmalarını kanla boğan Kemalistlerin olması bir tesadüf değildi.
Aynı şekilde Şefik Hüsnü’nün Aydınlık gazetesinde Şeyh Sait ayaklanması İngilizlerin oynattığı bir irtica hareketi olarak tanımlaıyor, «Kahrolsun İrtica» «Yobazların Sarıkları Yobaz Zümresine Kefen Olmalı!» gibi manşetlerle gazete sayfalarına taşınıyordu. Şeyh Sait Kürt Ayaklanmasının bastırılmasında TKP burjuva diktatörlüğüne açıkça destek sundu. Bunu da «Arkadaş kara kuvvet bizim de burjuvazinin de düşmanıdır. Bir her şeyden evvel bu düşmanı yenmeliyiz; burjuvazi ile de ayrıca kozumuzu paylaşırız.» diyerek meşrulaştıran bir çizgiye hayat verdi.
TKP’nin kurulurken ortaya koyduğu çizgiyle Şefik Hüsnü’nün görüşlerinin birbiriyle bağdaşmaz olduğu açıktır.
Zaten Hüsnü TKP’yi ortaya çıkaran koşulların anlamını da hiçbir zaman kavramamıştır. 1923 Haziran’ında Aydınlık’ta çıkan «Sosyalist Akımlar ve Türkiye» başlıklı yazısında, II. Enternasyonal’in oportünist partileri ile komünistler arasındaki ayrımların «Avrupa için hayati bir ehemmiyeti» olmakla beraber «memleketimiz açısından kıymetinin olmadığını» söylüyor, dolayısıyla «iki muhtelif hizbe ayrılmanın söz konusu bile olmaması gerekir» diyordu.
Mustafa Suphilere ve Şefik Hüsnü’ye birlikte sahip çıkmak isteyen bugünkü TKP, Şefik Hüsnü TKP’sinin devamıdır ve Mustafa Suphilerin TKP’sinden de bir kopuşu temsil etmektedir. Bunu görmek zor değildir:
Parlamenter yollarla meclisi fethetmeye çalışan TKP, «meclise işçi mebuslar yollayarak onu bir iş ve işçi hükümeti haline getirmeye» çalışan Şefik Hüsnü TKP’sinin devamıdır.
Emperyalistlere karşı Kemalistleri de içeren yurtsever cepheler kurmaya çalışan TKP, ufku Kemalistlerin bağımsızlık anlayışıyla sınırlı olan Şefik Hüsnü TKP’sinin mirasçısıdır.
Şeriatçılığa karşı bayrağı en önde taşıyan TKP «irticaya karşı işçi sınıfının burjuvaziyle birlikte hareket etmesini» savunan Şefik Hüsnü TKP’sinin bir devamıdır.
Askerler ve aydınlar arasında müttefikler arayan TKP «devlet ricali arasında Marksist bir anlayışa sahip» olanlardan söz eden Şefik Hüsnü TKP’sinin mirasçısıdır.
Özelleştirmelere karşı devletleştirmeyi savunan TKP «serbest rekabete karşı devlet tekelini ve milli iktisat politikalarını savunan» Şefik Hüsnü TKP’sinin mirasçısıdır.
Kürt sorununda «etle tırnak gibi bir bütünüz» diyen ve bölücü emperyalist güçlere karşı birlik olmayı savunan TKP, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme mücadelesi konusunda Kemalistlerin yanında saf tutan Şefik Hüsnü TKP’sinin mirasçısıdır.
Kent metropollerini fethetmeyi önüne hedef olarak koyan TKP, İstanbul’un savaşın ateşinden uzak ferah ortamında düzenli iş sahibi olan ayrıcalıklı işçiler arasında çalışma yürütmeyi tercih eden Şefik Hüsnü TKP’sinin bir mirasçısıdır.
Pekiyi ama bugün Şefik Hüsnü ve Mustafa Suphi’nin TKP’sine birlikte sahip çıkanlar ve bu ikisi arasında keskin bir ayrım olduğunun üstünü örtenler yalnız bugünkü oportünist TKPliler midir? Bugün Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin ezici çoğunluğu (hatta Kuzey Kürdistanlı örgütlerin çoğu da) Mustafa Suphi ile Şefik Hüsnü arasında bir süreklilik olduğunu savunmakta en azından bunun aksini vurgulamamaktadır. SBKP’nin Kruşçev önderliğinde modern revizyonizme saplandığını iddia ederek o SBKP ile aynı çizgide hareket eden TKP’yi modern Revizyonist olarak tanımlayanların çoğu da TKP’nin Şefik Hüsnü ile birlikte oportünizme saptığını saptayıp öne çıkarmamaktadır.
Oysa Bolşevizm mirasına sahip çıkan komünistlerin ödevi Mustafa Suphilerin TKP’sinin çizgisiyle Şefik Hüsnü’nün TKP’si arasındaki ayrımları vurguyla belirginleştirmek olmalıdır. Bu hem oportünistlerin maskesini düşürmenin bir gereğidir. Hem de Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresine yansıyan kızıl çizgiye bağlanmanın en önemli koşuludur.
Şefik Hüsnü Oportünizminden Kopmanın Şartı İbrahim Kaypakkaya’nın Gerisine Düşmemektir
Türkiye devrimci ve komünist hareketi içinde Mustafa Suphi TKP’si ile Şefik Hüsnü oportünizmi arasında ilk ayrım koyan İbrahim Kaypakkaya ve onun önderlik ettiği TKP/ML idi.
Sınıf uzlaşmacılığından, parlamentarizm sapkınlığından ve reformizmden ilk kopuş değilse de, Kaypakkaya’nın çıkışı Kemalizm kuyrukçuluğundan ilk devrimci kopuştur. Bu ayrımı yapan Kaypakkaya’nın aynı zamanda Türkiye devrimci hareketi içinde Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkının kayıtsız şartsız savunusunu öne çıkaran ilk devrimci çıkışı temsil etmesi de tesadüf değildir.
Bu nedenle TKP’nin oportünist geleneğinden ilk devrimci kopuşu gerçekleştiren İbrahim Kaypakkaya’nın görüşleri dün olduğu gibi bugün de gerisine düşülmemesi gereken bir eşiktir:
TKP Mirasçılığı
Şafak revizyonistleri TKP’nin Mihri Belli’ye, H. Kıvılcımlı’ya ve Yakup Demir’e layık revizyonist geçmişinin mirasçılığını da kimseye bırakmıyor. TKP konusundaki görüşlerimizi de ayrı bir broşürde ele aldığımız için burada üzerinde durmuyoruz. Kısaca belirtelim ki, TKP, Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonra sağcı ve revizyonist bir çizgi izlemiştir. Partinin önderliğini ele geçiren Şefik Hüsnü, Kemalistlerden sosyalist devrim yapmalarını bekleyecek kadar Marksizm-Leninizmden uzklaşmıştır. Şefik Hüsnü önderliğindeki TKP, köylülerin devrimci rolünü asla kavramamıştır. İşçi-köylü ittifakını asla kavramamıştır. Daima burjuvaziyle ittifak kurmaya çalışmış ve daima da bunun cezasını çekmiştir, ama bu cezayı işçi sınıfımıza ve yoksul köylülerimize de çektirmiştir. Şefik Hüsnü önderliğindeki TKP, Kemalist iktidara sonsuz bir sadakat beslemiştir; silahlı mücadele yolunu reddetmiştir. Önce Kemalist iktidarın tedrici devletleştirmeler yoluyla sosyalizme (!) varmalarını beklemiş, sonra da hayal kırıklığına uğrayarak Kemalistlerin sosyalist devrim için şartları olgunlaştırılmasını beklemeye koyulmuştur. Kemalist iktidarın azınlık milliyetlere yönelen zulüm ve baskılarını alkışlamıştır. Bu miras, bizim aç gözlü miras düşkünü bezirganlara pek yakışıyor. TKP mirasında, kendi revizyonist tezlerini destekleyecek pek çok şey bulacaklarına eminiz. Fakat, komünizm davasına gerçekten bağlı bir hareket böyle bir mirası reddeder. Biz Mustafa Suphi yoldaşın ve onun önderliğindeki TKP’nin mirasçısıyız. Komünizm davasına, devrime yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden inançları ve enerjileri yanlış yollara kanalize edilmiş işçi, köylü ve aydın kadroların, subjektif olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları “devrim” ve “komünizm” ateşinin sarsılmaz inancının mirasçılarıyız.
(Seçme Yazılar, İbrahim Kaypakkaya, s.470-471)
Mustafa Suphilerin TKP’sinin mirasına sahip çıkmak İbrahim Kaypakkaya’nın da dediği gibi Şefik Hüsnü oportünizminden kopmayı gerektirir. Bu çizgiyle hesaplaşmak dün olduğu gibi bugün de Kürdistan sorununun yakıcı bir önem taşıdığı ve Kemalizm kuyrukçuluğunun ve ezen ulus şovenizminin hortlatılmaya çalışıldığı topraklarda hayati önem taşımaktadır.
Kimileri İbrahim Kaypakkaya’yı «ser verip sır vermemesini» öne çıkararak; kimileri onun benimseyip uygulamak isterken aramızdan ayrıldığı halk savaşı stratejisini öne çıkararak hatırlamaktadırlar.
KöZ’ün arkasında duran komünistler İbrahim Kaypakkaya’nın Şefik Hüsnü’nün oportünist mirasını reddedip Mustafa Suphi’nin TKP’si üzerinden Komünist Enternasyonal’in Bolşevik çizgisine bağlanmaya öncülük etmesini önemsemektedir. Kemalizm ve Kürt sorunu karşısındaki çıkışını öne çıkartmaktadır.
Komünistlerin parti birliği için mücadele edenler bu noktada İbrahim Kaypakkaya’nın gerisine düşmeyen bir çizgi izlemeye ve Mustafa Suphilerin kızıl çizgisine yeniden bağlanmaya azimlidir.
Mustafa Suphilerin TKP’sinin 85’inci kuruluş yıldönümü bu bilinç ve iradeyi bir kez daha ortaya koymak için iyi bir vesiledir. O partiyi kuran ve yaşatmak için hayatlarını veren komünistleri onlara layık olarak anmak için de bu tutumun gerisine düşmemek şarttır.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:21 PM   #27
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] » [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] » [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]



Kemalizm ve Türkiye'de 'Sosyaldemokrasi'

Son yıllarda Türkiyede Sosyaldemokrasi adına hareket eden partiler ve siyasi temsilcilerin yaptıkları milliyetçi konuşmaları kamuoyunda bazı kesimlerin tepkisine yol açtı. Hrant Dink in cenaze töreninden sonra Deniz Baykalın şu sözleri, "Milliyetçilikten korkmıyalım", "Kuzey Iraka askeri müdahale için hükümet bizden ne tür yetki istiyorsa vermeye hazırız". Bunun için parlamento da altıncı gizli toplantıyı yaptırdı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymenin, Hrant Dink ile ilgili yapılan yürüyüşleri kastederek ; "Ermeniler bizim diplomatlarımızı şehit ederken nerdeydiniz"? "niye onları sahiplenmek için yürüyüş yapmadınız"? Her fırsatda "ne mutlu Türküm diyene" sloganını söylemeleri,Kürdlere ve dış politikada ırkçı yayılmacı politikaları vurgulamaları,"kuzey Irak'a asker gönderelim" ve bu alanda MHP yi sollamaları kamuoyunun ilgisini çekiyor. Bu tür söylemler dahada uzatilabilinir, ancak gereğini görmüyorum. Sosyal demokrat bir partinin temsilcisi veya temsilcileri gercekten böyle milliyetci açıklamalardan bulunabilir mi ? Sosyaldemokrat bir partinin olaylara, olgulara, gelişmelere bakış açısı nasıl olması gerekir ? Dünyada ve özellikle Sosyaldemokrasinin anavatanı Avrupadaki sosyal demokrat partilerin politikaları, olaylara, olgulara karşı tavır hareketleri nasıldır ? Bu soruların cevaplarını konumuz gereği biraz incelenip açıklığa kavusturulması gerekir.

Sosyal demokrasi hareketi ve düşüncesi ne zaman ve nasıl ortaya cıkmıştır? Sosyaldemokrasi ne demektir ? Konumuz gereği bunlara kısaca değinmek gerekir. Sosyaldemokrasi kelime ve sözlük anlamı,"halkın ortak yönetimi","toplum yararına halkın yönetimi" demektir. (almanca sözlükten tercüme). Sosyal demokrasi 18-19 yüzyılları arasında kapitalizmin şafağında işçi sınıfının oluşması ile beraber doğuyor. İşçi sınıfının doğuşu sosyaldemokrasi hareketinin ve düşüncesinin doğmasına neden oluyor. Yani ikisinin doğuşu diyalektik olarak birbirine bağlıdır. Bu hareketin öncüleri Almanyada Bebel, Kauski, Roza Lüksenburg, Karl Liebnecht ve diğerleridirler. Fransa ve İngiltere'de de benzer öncüleri vardır. Hatta Lenin ve Martov ve Trocki, İtalyada Gramski,Togliati ilk başta sosyaldemokratdırlar. Kapitalizmin gelişmesi ve İşçi sınıfı hareketinin yoğunlaşması daha sonraki süreçlerde sosyaldemokrasi hareketini ikiye ayırdı. Bir kesim yine Sosyaldemokrat olarak kaldı diğer kesimde sosyalist veya kendisini komunist olarak niteledi. Süphesiz her iki kesimi ayrıştıran politik ve ideolojik nedenler vardı. Ancak her iki kesiminde tabanını işçi sınıfı oluşturuyordu. Yani gıdasını işçi sınıfında alıyordular. Onun içinde her iki kesimde olaylara, olgulara ve dünyaya bakış açısını, politikasını temsil ettiği işçi sınıfına göre ayarlıyordu veya ona göre tespit ediyordular. Ancak sosyaldemokrat kesim kapitalizmin gelişmesi ile beraber süreç içerisinde tutuculaşmaya başladı. Ancak yinede Avrupada belli insani değerleri savunan ve sosyal politikayi sürdüren Sosyaldemokrat partilerdir. Avrupadaki en büyük işçi sendikaları halen çoğunlukla sosyademoratların denetimindedir. Bu da onların politikalarını belirlemede etkileyici oluyor. Anlaşılan sosyademokrasi hareketinin tarihi geçmişinin kaynağı, işçi sınıfı hareketidir ve işçi sınıfında doğmuştur.
Kısaca bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra, Türkiyede sosyaldemokrat hareket hiç oluştu mu veya var mıydı? Günümüzde kendisini Sosyaldemokrat diye niteleyenler gerçekten Sosyal demokrat mıdırlar? Veya bunların tarihsel süreç içerisinde ki oluşumu nasıl bir çizgiyi arz ediyor? Kökleri hangi politik koşuların ürünüdür? Geçmişlerinde hangi politika ve programlara sahiptiler? Bunlara kısaca değinmek gerekir.

Türkiyede kendisine "Sosyaldemokratım"diyen siyasi hareketin ana kaynağı CHP dir. CHP nin temelini ise CHF(cumhurriyet Halk Fırkası) oluşturuyor. CHF nin temelini ise HF(halk fırkası) oluşturuyor. M.Kemal, İsmet inönü ve diğer arkadaşları sömürgeci T.C. devletini oluşturdukdan sonra, devleti ve kukla parlementoyu oluşturanlar,1924 de Halk Fırkası'nı(HF) oluştururlar. Halk Fırkası'nı oluşturanların çoğu asker kökenlidirler. İclerinde Feodal ve küçük burjuva kesimler olsa da esas omurgasını asker kökenliler oluşturuyorlardı. Yani o dönem kurulmuş sömürgeci devlet ile halk fırka içiçe geçmiş iki halka gibiydiler. Ikisi birbirinde ayrı düşünülemez ve değerlendirilemez. O dönem yeni kurulmuş olan sömürgeci T.C devletinin türklerden oluşan bir burjuva sınıfı yoktu. Onun için devlet ve Halk Fırkası o dönem tasfiye etiği diger halkların Ermenilerin, Rumların mal mülklerini ganimet olarak Türklere dağıtarak yeni bir Türk burjuvazi yarattı. Günümüzdeki Türk burjuva sermayesinin temeli böyle atıldı.

Başka halkların soykırımı, katliamı üzerine kurulan sömürgeci devletin kadroları Halk Fırkası'nın temelini attılar. Tabi kurdukları partinin politikasının, programının kendi eylemlerine uygun olması gerekirdi. Nitekim 1920 den 1940 kadar Kürdistandaki bütün katliamların baş sorumlusu CHP ve onu oluşturan kadrolardır.1934 deki bir genel kongrede parti ismine cumhuriyet ismi eklenerk, böylece sömürgeci devletdeki cumhuriyet niteliğini sahiplenmiş oldular. Partinin ismi böylece Cumhurriyet Halk Fırkası(CHF) oldu. Daha sonraki bir kongrede ise ismini Cumhurriyet Halk Partisi(CHP) yaptılar. O dönemdeki parti ve programı Almanyadaki NSPD(Nationale sosyalistische partei deutschland), Hitler'in partisi ile bir çok benzerlikleri ve ortak noktaları vardı. Partinin ve devletin temel resmi ideolojisi Kemalizm, tek şef, tek parti,t ek devlet, tek millet politikasindan oluşuyordu. Bu faşist politikasını "güneş dil teorisi" denilen kafatasçı,ırkçı uydurma tezlerle pekiştirmeye çalışıyordu. Bütün ırkların, soyların,dillerin anasının Türkler ve Türkçe olduğunu öne sürüyorlardı.(bu konuda iyi bir inceleme olan sayın İsmail Beşikçinin CHF ve Kürd sorunu kitabı iyi bir kaynak oluşturuyor). Partinin temel ilkelerini oluşturan 6 ok, "cumhuriyetçilik, devletçilik, milliyetçilik, laiklik, Inkilabçılık, halkçılık" kavramlarından oluşuyordu. Aslında burdaki ilkelerin esasını ırkçı ve milliyetçi düşünceler oluşturuyordu. M.Kemal burdaki "halkçılığı","sömürüsüz,sınıfsız kaynaşmış bir zümreyiz"şeklinde Hitlerin ideolojisine benzer bicimde ifade ediyordu. Devletçilik içinse "herşey devletin bekaası için" diyordu. Milliyetçilik kavramını da "ne mutlu türküm diyene" anlamında ifade ediyordu. Laiklik kavramıda öyle batıda ifade edildiği gibi değil, dinin devletin tekeline alınması ve onun tarafında yönlendirilmesi ve idare edilmesidir. Burda diyanet işleri başkanlığının oluşturulması ve devlet eliyle sünni mezhebin devlet dini haline getirilmesi, o dönemin politikasıdır. Burdaki inkilabçılık ise, M. Kemalın düşüncelerini resmi ideolojisini hayata geçirme eylemiydi. Bu eyleme karşı çıkanlarda "karşı devrimci" oluyorlardı. Sömürgeci Kemalist rejime karşı çıkan Kürd Ulusal Hareketleri, direnişleri Koçgîrî, Seyh Said, Agîrî, Dersîm hareketleri, tıpkı Abdullah Öcalan'ında onayladığı gibi, "karşı devrimci", "gerici hareketler" olarak nitelendiriliyordu. Neyse bu konu da ayrı bir değerlendirme konusudur.

Kısacası devleti oluşturan kadrolar, aynı zamanda CHP yi oluşturan kadrolardı. Kendisi dışındakı siyasi oluşumlara 1946 yılına kadar müsaade etmemiştir. 1946 dan sonra ise kendisinin oluşturduğu resmi ideolojisinin "Kemalizm" çerçevesinde müsade edilmiştir. Resmi ideolojinin dışına çıkanları ise yasaklamıştır. Yani o günden günümüze resmi ideolojinin dışına çıkanlara hayat hakkı tanımamıştır. Ya yasalarla, ya da darbelerle ortadan kaldırmıştır. Bu politikayı ve örgütlenme yöntemini daha sonra, günümüzdeki Arap Baasçıları kendilerine örnek almışlardır. Benzer bir yapılanmayı eski DDR(eski Doğu Almanya) de görmek mümkündü. Hersey devleti olusturan SED' nin (Sosyalist Birlik Partisi'nin) denetimindeydi ve sözümona baska siyasi oluşumlar onun müsaadesiyle olurdu. Köylü partisi, liberal parti, hiristiyan demokrat partisi,S ED nin oluşturduğu resmi ideolojinin çerçevesinde kurulurdu ve onun bir yan örgütü gibi çalışırdı. Resmi ideolojinin dışına çıkamazdılar. Tıpkı sömürgeci T.C devletinin resmi ideolojisini oluşturan, kemalist ideolojisi gibi. Her parti, herkes, resmi Kemalist ideolojinin oluşturduğu bulvarda kimin daha kemalist olduğunu ispatlaması gerekir. Öyle Avrupadaki siyasi partiler gibi, kimse bağımsız, kendisine has bir kimlikle siyaset yapamaz. Öyle bir politikaya yeltenen olursa şayet, Refah partisinde oldugu gibi ikdidardada olsa dahi hemen kapatılır. Yani oynanan demokrasi oyunu yapmacıkdır, sahtedir. Onun için Deniz Baykal ve diğer "sosyaldemokrat" sözcülerin, sık sık iktidardakilere "cumhuriyetin esas sahipleri biziz, cumhuriyeti biz kurduk","bu cumhuriyetin teminati biziz" demeleri bu anlamda doğrudur. Geleneksel politikalarindan dolayı CHP,millitarist kesimle hep dirsek temasında olmuştur.

Şimdi tekrar sorumun başına dönüyorum ve soruyorum; Türkiyede kendisine Sosyaldemokratım diyenlerin, Sosyaldemokratlıkla ne kadar ilişkisi vardır? Veya Avrupadaki Sosyaldemokrasi ile ortak noktaları var mı?

Yukarda Sosyaldemokrasinin Avrupada hangi sınıf içerisinde çıktığını, hangi sosyo-ekonomik koşulların doğurduğunu kısaca izah ettim. Temel politikasını kısaca ifade ettim. Avrupadaki Sosyaldemokrasi, İşçi sınıfı içerisinde tabanda gelen bir hareket, Türkiyedeki ise başka halkları katliam ve soykırımdan geçiren, askeri kadroların oluşturduğu soven, ırkçı, üstten gelen bir yapılanmadır. Birisi ideolojik gıdasını "ne mutlu türküm diyene" den alıyor. Diğeri ise işçi sınıfından alıyor ve onun bağrından doğuyor. Arasındaki fark bu kadar açık ve barizdir. Birilerinin kendisine Sosyaldemokratım demesi, onu Sosyaldemokrat yapmaz. Politikası,örgütlenmesi, eylemi ile hangi sosyal katmanı temsil ettiğini net olarak ortaya koyması gerekir. Bu tespitler doğrultusunda Sosyaldemokrasiyi temsil etmiyorsa şayet, Sosyaldemokrat olamaz. İstediği kadar ben Sosyaldemokratım desin.

Onun için yukardaki izahdan sonra Türkiyedeki "Sosyal Demokrasi"nin ne kadar Sosyal Demokrat oldugunu, Sosyaldemokratlıkla bir alakası varmıdır-yokmudur, yorumunu okuyucuya bırakıyorum. Bana göre hiç yoktur ve zaten görüşlerimi yukarda belirtmişim.

Rucan Keleş/ 06.02.07
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:22 PM   #28
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

Kızıldere, Devrim Yolumuzu
Aydınlatan Meşaledir!
Ş. Şimşek
Bundan 35 yıl önce, Kızıldere’de bir tarih yazıldı; Kızıldere’de ON’ların elinde yükseklerde tutulan, devrim ve sosyalizmin yolunu aydınlatan kurtuluş bayrağı, emperyalizme ve işbirlikçi oligarşiye karşı bir savaş manifestosudur.
Kızıldere’de Parti-Cephe’nin önder kadro ve savaşçıları; Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Saffet Alp, Sebahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Hüdai Arıkan; THKO Savaşçıları Cihan Alptekin, Ömer Ayna sadece direniş geleneğimizin bir halkası değil, devrimci birlik ve devrimin yolunu aydınlatan ışık oldular.
30 Mart 1972 ve Kızıldere; devrim tarihimizde her hangi bir direniş günü ve “kurtuluşa kadar savaş” geleneğimizin bir halkası değil, bununla birlikte yaklaşık 50 yıllık devrim tarihimizin, eskiyi aşma ve yeniyi kurma eylemidir. Devrim, Kızıldere’de açılan uzun ve zorluklarla dolu yoldan kendisine yeni halkalar ekleyerek ilerledi. Devrim durmaz ve içinden geçtiğimiz tarihsel süreçte, yeni görevlerle ilerlemektedir.
1970 Dünyası ve Türkiyesi İçin Temel Çizgiler
Ülkemiz; emperyalizme her alanda, ekonomik, siyasal, kültürel tüm alanlarda bağımlı ve bu ilişkiler üzerinden faşizmin sürekli olduğu yeni sömürge ülkedir.
2. Paylaşım Savaşı sonrası, dünyanın 1/3’ünde sosyalizm zafer kazanmış, sosyalizmin etkisi ile ulusal kurtuluş savaşları hızlanmış ve emperyalist-kapitalist sistem 2. Paylaşım Savaşı’nın yıkıcı etkisi ile tümden felç olmuştur. Tek yıpranmayan emperyalist güç ABD emperyalizmidir; bu emperyalist gücün giderek büyüyen etkisi, 2. Paylaşım Savaşı sonrası tümden açığa çıkmış, emperyalist-kapitalist sistemin önderliğini ele geçirmiştir.
Böylece ABD emperyalizmi önderliğinde, emperyalist-kapitalist sistemin bazı parçalarının sosyalizme kaymasını önlemek için, bir yandan kapitalizm yeniden onarılıp restore edilirken, diğer yandan yeni sömürgecilik geliştirilmiştir.
ABD emperyalizmi önderliğinde gelişen yeni sömürgecilik, her ne kadar emperyalist-kapitalist sistemi tümden felç eden, 1929 büyük krizi sürecinde uç vermişse de, asıl olarak, emperyalist-kapitalist sistemin daralan pazar sorununu çözmek ve emperyalist işgali gizlemek için, 2. Paylaşım Savaşı sonrası güncelleşmiş, dahası sürece egemen olmuştur.
Kapitalizm kriz üretir. Kapitalizmin krizine karşı en etkili çare savaştır; üretim araçlarını ve her şeyi yıkan savaşlar bölgesel olduğu gibi, iki kez dünyayı sarsan büyük paylaşım savaşlarını ortaya çıkarmıştır.
Eşitsiz ve dengesiz gelişim, kapitalizmde içseldir ve emperyalistler arası pazar savaşına kaynaklık eder. Emperyalistler tarafından paylaşılan dünya, eşitsiz gelişim sonucu, yeniden paylaşılmak istenmiş; böylece, emperyalistler arasındaki antogonist çelişkiler askeri plana yansımış ve 2. Paylaşım Savaşı ortaya çıkarmıştır. 2. Paylaşım Savaşı sadece emperyalistler arasında değil, aynı zamanda Ekim Devrimi ile dünyanın 1/6’sında zafer kazanan ve egemenlik kuran sosyalizme karşı da kapsamlı savaştır. Yani, 2. Paylaşım Savaşı, emperyalistler arası çelişki ve emperyalizm ile sosyalizm arasındaki çelişkinin de üst üste düşmesi sonucu çıkmış ve üretim araçlarını ve ülkeleri devasa bir yıkıma sürüklemiştir.
Kriz sadece savaşları üretmez; devrimleri de ortaya çıkarır. 2. Paylaşım Savaşı’nın yıkıntıları içinde, Doğu Avrupa ve Asya’da devrimler hızlanmış ve dünyanın 1/3’ünde sosyalizm egemenlik kurmuştur. Hem sosyalizmin, hem de hızlanan ulusal kurtuluş savaşlarının gücü, kapitalizmin, ABD emperyalizmi önderliğinde yeniden onarılmasını gündeme getirmiş; önce Avrupa ve Japonya, giderek yeni sömürgecilik ilişkileri içinde geri bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm geliştirilmiştir.
Üretim araçlarını yenilenmesi ve savaşın yıkımının onarılması kapitalizmin kar oranlarını yükseltir. Sosyalizm ve devrimci ulusal kurtuluş savaşları karşısında kapitalizm kendini onarırken, ”bilimsel ve teknik devrim” olarak tanımlanan süreçle, üretim güçlerinin sınırlı gelişmesini sağlamış ve kapitalizm için bir toparlanma süreci yaşanmıştır. Bu süreç,1945-70 süreci, kimi çevrelerce “kapitalizmin altın çağı” olarak tanımlanır. Ancak, bu gelişme kapitalizmde içsel olan bunalımın 1970’lerde krize dönüşmesine yol açmış, tüm emperyalist kapitalist sistemi sarmıştır.
Kapitalizmin bu krizi, sadece kapitalizmin içsel ve sürekli sorunlarıyla değil, bununla birlikte, özellikle Vietnam devriminde somutlaşan ulusal devrimci kurtuluş savaşlarının emperyalizme vurduğu darbe ile derinleşmiştir.
Böylece, eğer 1945-70 kapitalizm için bir toparlanma ve “altın çağ” ise,1970 sonrası, hatta “reel sosyalizmin” çözülmesi sonucu kapitalist pazarın genişlemesine rağmen, günümüze kadar uzanan süreç, uzun kriz sarmalıdır.
Ülkemiz, ABD emperyalizmin öncülüğünde geliştirilen yeni sömürgeciliğin ilk uygulandığı ülkelerden biridir. 2. Paylaşım Savaşı sonrası, geleceğini emperyalist-kapitalist sistem içinde, sosyalizme karşı “ileri karakol” olma konumunda gören Türk burjuvazisi, yeni sömürgecilik sürecini gönüllü benimsemiş ve yeni sömürgecilik içinde emperyalizmin ülke içinde toplumsal dayanağı olmuştur. Yeni sömürgecilik, 1923-45 sürecinde gelişen geri kapitalist ilişkiler üzerinden yükselmiş; kapitalizmin yukarıdan aşağı, iç pazarın genişlemesi ekseninde gelişmesini sağlamış ve sömürü ve sınıf ilişkilerine bu temelde yeniden biçim vermiştir.
Emperyalizmin ihtiyaçları temelinde, ”ithal ikameci” modele göre gelişen kapitalizm, içsel çelişkilerini yoğunlaşması sonucu 1970’lerde tıkanmıştır.
Ve böylece, hem emperyalizme tam bağımlılık içinde gelişen yeni sömürgeci kapitalizmin tıkanması, hem de yukarıda ifade ettiğimiz gibi, emperyalist-kapitalist sistemi tümden etkileyen genel ve sürekli krizin ülkemize yansıması sonucu, alt yapıdan üst yapıya kadar her alanda kriz sarmalına girilmiştir.
Aynı zamanda bu süreç, kapitalizme özgü modern sınıf ilişkilerini ortaya çıkarmıştır. Kemalizm, Türk burjuvazisinin ideolojisidir. Kapitalizm devletsiz gelişemez; bu süreç de kurulan, bonapartist nitelikli Kemalist diktatörlük, yani burjuvazi ve feodal toprak sahiplerine dayalı, “tek ulus-tek devlet” anlayışı ile biçimlenen ulus devlet, kapitalizminin gelişmesinin hizmetindedir. Bu süreçte, ticari karakterde olan kapitalizm, 2. Paylaşım Savaşı sonrası, emperyalizme bağımlı biçimde sanayi kapitalizme dönüşürken, egemen sınıf ilişkileri yeni biçim almış; ticaret burjuvazisi, büyük tefeci-tüccar ve feodal toprak sahipleri, yeni sömürgecilikle tekelci sermaye ve feodal kalıntılar ittifakına, azınlık iktidarı olan oligarşiye dönüşmüştür. Daha önceleri sınırlı biçimde var olan ve emperyalizme karşı ulusal pazarını korumaya çalışan milli burjuvazi, bu süreçte, yeni sömürgecilik ilişkileri içinde, kapitalist pazar etrafında, emperyalizm ve oligarşi ile bütünleşmiştir. Egemen sınıf bloğu olan oligarşinin içinde, feodalizmin ağırlığı,yukarıdan aşağı gelişen kapitalizmin gücüne paralel hızla azalmış, bu temelde çıkar çatışması yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte, liman kentlerinde ve genellikle demiryolu, ulaşım vb alanda yoğunlaşan işçi sınıfı, kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak giderek sanayi proletaryası etrafında sınıfsal yoğunlaşma yaşamış, sermayenin yoğunlaşmasından daha yoğun olarak işçiler şehirlerde yoğunlaşmıştır. Yukarıdan aşağı gelişen kapitalizm, köylülüğün sınıfsal ayrışmasını hızlandırmış, kırsal alanda tarım işçileri ve kır yoksullarının yanı sıra, yaygın küçük ve orta köylülük ortaya çıkmıştır. Kırsal alandan kentlere göç hızlanmış, kır yoksulları kentlerin kenar mahallelerinde, ”yedek sanayi ordusu” olarak konumlanmıştır.
Anlaşılacağı üzere bu bir geçiş sürecidir. Feodalizm, adım adım, yukarıdan aşağı, evrimci tarzda çözülürken, Kapitalizme ait sınıflar, kapitalist sömürü ve ilişkilere bağlı olarak yerini almışlardır. Artık,1960’lı yıllar, kapitalizmin egemen olduğu, ama bununla birlikte pre-kapitalist ilişkilerin kendini koruduğu yılardır. Bu süreç giderek hızlanmış ve 1965-70 sürecinde bu temelde sınıfsal çelişkiler, yeni bir dünya arayışı, sosyalizm ve devrimci ulusal kurtuluş savaşlarının da güçlü etkisi ile yoğunlaşmıştır. Yani, bu geçiş sürecinde,1970 yılına gelindiğinde, oligarşi içi çelişkiler, tekelci sermayenin sömürülen daha fazla pay alma talepleriyle hızlanırken, aynı zamanda işçi, köylü, gençliğin sınıfsal tepkileri düzenin sınırlarını zorlamış, Kürt ulusal özgürlük mücadelesi yeniden canlanmıştır. Merkezi ve modern sınıf olan proletaryanın önderliğinden yoksun,feodal güçlerin önderlik ettiği 1925-40 sürecindeki Kürt isyanları, Kemalist diktatörlük tarafından katliamlarla bastırılmış, “betonlandığı” ilan edilmişti. Kürt ulusunun demokratik hakları, bu kez sosyalizmin etkisi ile yeniden dillendirilmeye başlanmıştır. 15-16 Haziran büyük işçi direnişi ve grevler, “toprak işleyenin su kullananındır” diyerek yapılan toprak işgalleri, küçük üretici mitingleri, DEV-GENÇ’de somutlaşan gençliğin demokratik hak arayışı, “Doğu’da jandarma zulmüne son” mitingleri vb. bu sürecin yaygın ve düzenin sınırlarını zorlayan kitle eylemleridir.
İşte 12 Mart açık faşizmi; bu koşullarda,yükselen işçi ve halk muhalefetini,yani “sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi aşması”nı önlemek ve oligarşi içi çelişkilerin tekelci sermaye lehine çözmek için, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci sermaye tarafında tezgahlandı.
Faşizm; demokratik hiç bir niteliği olamayan, Kemalist diktatörlüğün tüm baskıcı yanlarını alarak, 2. Paylaşım Savaşı sonrası, yeni sömürgecilik üzerinden kendini gizlemek ve yeni sömürgeciliğin gelişmesi için “demokratik” maske takarak, içsel olgu olan emperyalizme ve işbirlikçi oligarşiye (tekelci sermaye ve büyük toprak sahiplerine)dayanan devlet biçimidir. Yani, 2. Paylaşım Savaşı sonrası, bir burjuva devleti, bonapartist karakterde olan Kemalist diktatörlük, bir başka burjuva devlete, faşizme dönüşmüştür. 12 Mart açık faşizmi ise, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci sermayenin ipin ucunu kaçırması sonucu, bu devlet biçiminin, sürekli faşizmin kendini gizleme ihtiyacı duymadan açık icrasıdır.
Devrimci Sosyalist Öncü: Parti-Cephe
TKP’nin 1920’de kuruluşunda somutlaşan devrimci ve komünist politik irade, devrimimiz için önemli bir adım ve başlangıçtır. TKP’nin, başta Kürt ulusal sorunu olmak üzere Kemalizm’e yaklaşımı, aşamalı devrimciliği, burjuva demokratik devrime abartılı ve yanlış yaklaşımı vb. kuruluşundaki devrimci ve komünist iradeyi gölgelemez. TKP önderliğinin Kemalist iktidar tarafından komplo ile Karadeniz’de imhası, Kemalist burjuvazinin gerici karakterini çok net ifade etmekle kalmaz, devrimimiz için partinin rolü ve öneminin altını çizer. Mustafa Suphi sonrası TKP, kuruluş sürecindeki politik hatalarını stratejik düzeye taşımış, politik bağımsızlığını kaybetmiş, Kemalizm’e soldan destek konumunda kişiliksiz bir çizgi sahibi olmuştur. TKP’nin giderek SBKP’nin bir uydusu olması, revizyonizmle bütünleşmesi oldukça önemlidir.
TKP’den TİP’e uzanan bu tarihsel-siyasal süreç, elbette devrimimizin bir parçasıdır; ama geleneksel, pasifist, parlamenterist, kalkınmacı sosyalizm anlayışlarının, Kemalizm’e ve CHP’ye soldan destek olma pratiklerinin, enternasyonalizm adına revizyonizme bağlanıp devrime yan çizmenin kalın çizgileri bu siyasal tarihin temel unsurlarıdır.
Eleştirel bir tarzla bu siyasal tarihin geri ve yanlış yanları reddedilmeden, devrimci kopuş ve yeni olanın inşası mümkün değildir. Bu açıdan bakarsak, genel olarak ‘71 silahlı devrim hareketi, özellikle 1965-70 devrimci gençlik hareketi içinde, Kemalizm’in sol yorumu YÖN hareketi, TİP ve MDD süreçlerini yaşayarak kendi yolunu bulduğu söylenebilir. Tam bu noktada, ’71 silahlı devrim hareketi, devrimimiz için yeni bir yol ayrımı, yeni bir başlangıçtır. Devrimimiz, ’71 silahlı devrim hareketiyle, geleneksel, pasifist, reformist, kalkınmacı ve resmi sosyalizmden devrimci kopuşu gerçekleştirmiş, sonraki sürece derin bir kanal açmıştır.
Parti-Cephemiz, bu sürecin ürünü ve devrimci komünist öznesidir. MAHİR, ULAŞ, HÜSEYİN ve diğer ilk öncülerimiz, 1965-70 Devrimci Gençlik hareketi içinde, TİP ve MDD süreçlerini yaşayarak ve bunlardan devrimci kopuşla ileri sıçrayarak, 1970 sonlarında partileşmiştir. Hiç şüphesiz bu sürecin genel atmosferinden etkilenmişlerdir ve partimizin programatik platformu olan Kesintisiz Devrim I, II, III’de özellikle Kemalizm sorunu bu etkilenmenin derin izlerini taşır. İlk öncülerimiz, sınıf mücadelesinin içinde, en önde mücadele edenlerdir; sadece devrimci gençliğin demokratik mücadelesinde değil, 15-16 Haziran’da ifadesini bulan işçi direnişinde, toprak işgallerinde, küçük üretici mitinglerinde hep onlar vardır. Ama ilk öncülerimizi ve partimizi özgün kılan, dogmatik değil devrimci olmalarıdır; TİP-MDD ayrışması ve kopuşunda, MDD içindeki mücadele ve kopuşta M-L’e bağlılık ve devrimci temelde yenilenme, yeni olanı inşa etme vardır. Partimiz bu sürecin yoğun ideolojik mücadelesi içinde ideolojik ve örgütsel olarak kendini inşa etmiştir.
Parti-Cephemiz; Marksizme-Leninizm’e ve diyalektik materyalist yönteme bağlı, ülke özgün koşulları ile Marksizm-Leninizmi sentezleyen ve dünya ölçeğinde sosyalist hareketin saflaşmasında bir merkeze (SBKP ve ÇKP’ye) bağlı olmayan ama Küba, Vietnam, Kore devrimlerinin yanı sıra bir dizi gerilla hareketinde ifadesini bulan yeni devrimci yönelimin bir parçası olarak ortaya çıktı. Kendi öncesi devrimci ve sol hareketin devrimci değerlerine sahip çıkıp, geleneksel, pasifist, parlamenterist, başkasına bel bağlayan vb. solla arasına kalın bir mesafe koydu; sadece ideolojik-politik alanda değil, devrimci duruş ve gelenekte de yeni olanı adım adım inşa etti. Genç bir parti olarak siyasal mücadelede yerini alırken, stratejik çizgisi ve bunun gereği mücadele için hazırlık sürecini önüne koydu. Ama tüm bunlar yaşanırken, emperyalizm ve işbirlikçi tekelci sermayenin örgütlediği 12 Mart açık faşizmi iş başına geldi.
12 Mart açık faşizmi, işçi sınıfı ve halka, devrimci ve sol güçlere savaş açtı ve bu faşist saldırıları “balyoz hareketi” olarak tanımladı. İşçi sınıfı ve emekçi halkın mücadelesinin yanı sıra, küçük burjuvazi ile geçiçi olarak kurulan dengeye dayanarak ‘61 anayasasında ifadesini bulan “nisbi demokratik ortam” budandı, tüm demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırıldı, demokratik kitle örgütleri kapatıldı, kitlesel tutuklamalar ve işkence günlük yaşamın bir parçası haline geldi.
Devrimci ve sol hareket yeni bir yol ayrımındadır; ya faşizme karşı savaşılacak, ya da sinip bu baskı karşısında geleneksel yol izlenecektir. Eskiler eski yolu izledi, yeni olanlar silaha sarıldı. İlk kurşunu silahlı devrim hareketinin o tarihsel koşullarda en önemli bileşeni olan THKO sıktı; partimizin başlattığı silahlı savaşım ise Elrom’un cezalandırılması ile çıkış yaptı. TKP/ML bunu izledi. Böylece ‘71 silahlı devrimci hareketi, eskiden devrimci kopuş ve yol ayrımı oldu; devrim, artık asıl olarak açılan bu yoldan ilerledi, günümüze geldi.
‘71 silahlı devrimi ve özelikle partimizin savaşımı 12 Mart açık faşizminin erken doğum yapmasını sağladı, geniş kitlelere faşizmi teşhir etti. Partimizin yaklaşık iki yıllık mücadele tarihi, kuruluşundan Kızıldere’ye uzanan tarihi, 50 yıllık devrim tarihinin aşılması ve onun yeniden üretilmesi oldu. Her şeyin çabuk tükendiği bu coğrafyada partimizin en önemli siyasal olgu olması, günümüze kadar uzanan siyasal etkisi ve yön belirlemesi tesadüf müdür? Elbette hayır.
Bu siyasal olgu birbirine bağlı biçimde üç temel başlıkta açıklanabilir.
Birincisi; bu ülkede, TKP’nin 1920’de kuruluşunda somutlaşan devrimci ve komünist politik iradeyi dışta tutarsak, ilk kez devrimci ve komünist çizgi ve irade somut biçim almıştır. Kesintisiz Devrim I,II,III’de somut biçim alan bu politik çizgi M-L’nin ülke somutunda almış olduğu biçimdir. Bu devrimci çizginin ideolojik-politik gücüdür.
İkincisi; şablonlara ve doğmalara değil, devrimci temelde yenilenmeci tarza sahiptir. Öz gücüne güvenir ve kendi yolunda yürür, politik cesarete sahiptir; bunu sadece politik çizgide değil, her alanda gösterir.
Üçüncüsü; stratejik anlayışını, “temel mücadelenin örgütlenmesi” ekseninde yaşamla, sınıf savaşımı ile buluştururken, politik alana merkezden müdahale etmiştir. Bu basit biçimde, silahlı savaşım değil, silahlı savaşımı politik bir temelde ele almadır. İlk kez, politikleşmiş askeri savaş bu ülkede somut olarak örgütlenmiş, bir dizi eksikliklere karşın geride büyük bir sempati ve siyasal etki bırakmıştır.

Kurtuluş Bayrağı Hiç Düşmedi...
Kızıldere, bu çizgi ve mücadelede, emperyalizme ve faşizme karşı savaşta bir zirvedir; bir son değil, başlangıçtır. Kızıldere’de yükseklerde tutulan kurtuluş bayrağı bu gün Devrimci Kurtuluşçuların ellerindedir. Kızıldere, partimiz için özel bir yerde durur. Parti-Cephemiz, 1970 sonlarında genç bir parti olarak somutlaşmış, yeterli hazırlık sürecini yaşamadan 12 Mart açık faşizmine karşı silaha sarılmış, Elrom’ın cezalandırılmasından Kızıldere’ye uzanan tarihsel süreçte parti çizgimizin savaş geleneğini yaratmıştır. Kızıldere, en zor koşullarda yeni bir devrimci gelenek için, devrimci birliğin ete kemiğe büründüğü, devrim için küçük hesapların sözünün bile edilmediği savaş yoldaşlığıdır. Bunlar büyük mirastır. 1975 sonrası parti çizgisini inkara yönelen eski unsurların çabalarına rağmen bu devrimci mirasın korunması, genel olarak tüm samimi P-C’lilerin, özel olarak Devrimci Sosyalist hareketin bileşik mücadelesi ile önemli bir yerde durur. Bu mirasın korunup geliştirilmesi biz Devrimci Kurtuluşçuların görevidir.
Ama Kızıldere, aynı zamanda partimizin fiziksel yapısının dağılması ve ‘71 silahlı devrimin yenilgisidir. Yani, bu yenilginin dersleri ve başka görevleri vardır; görevlerin en başında ise partinin yeniden inşası durur.
Bunun bilincinde olan Devrimci Kurtuluşçular, sadece kurtuluş bayrağını Kızıldere’den bu yana taşımakla kalmadı, savaşın devamı için öncü örgüt oluşturdular, savaştılar, onlarca şehidi ile devrimci geleneğimize yeni halkalar eklediler, Kızıldere ile günümüz arasında köprü oldular. 1975 yılında, parti-cephenin devamı olarak ortaya çıkan Devrimci Sosyalist Hareket bu görevi üstlendi ve parti tarihimizin ikinci dönemini günümüze kadar taşıdı.
Tüm bu tarih bizimdir; biz Kızıldere’de yükseklerde tutulan kurtuluş bayrağının daha ileriye taşıyan neferleriz, bu politik akımın, savaş yoldaşlığı ve geleneğinin savaşçılarıyız.
Kızıldere ve Yeniden İnşa Sürecimiz
Bugün Kızıldere’nin anlamı; devrimci yenilenme temelinde, tüm birikimlerimizi arkamıza alarak, yeni tarihsel sürecin parti ve cephesini yaratma ve bunu devrimci atılım görevi ile tamamlamadır.
İçinden geçtiğimiz tarihsel süreç her açıdan yeni bir süreçtir ve bu temelde devrimci yenilenme zorunludur. Kapitalizmin iç sömürü düzeni yeni bir biçim almış, neo-liberal politikalar öncülüğünde işçi ve emekçi sınıfların tüm kazanımlarını yok edip, sosyal yıkımı dayatmaktadır. Emperyalizm ile sömürge ve yeni sömürge ülkeler arası ilişkiler yeni bir biçim almıştır, sömürü ve emperyalist saldırı politikaları derinleşmiştir.
Emperyalistlerin kendi arasındaki ilişkiler bir yandan entegrasyonu yaşarken, diğer yandan ise “tek kutuplu ama çok parçalı” olarak, sömürü ve kapitalist pazardan pay alma savaşında çelişkileri derinleşmektedir.
Sosyalizm büyük bir geriye düşüş yaşayıp emperyalist-kapitalist sistem karşısında savunmacı bir konuma gerilemiştir. Sosyalist ve ulusal kurtuluş hareketleri, kapitalizmin iç çelişkilerinden kaynaklanan tüm açmazlara rağmen, tüm dünyada nispeten zayıflamıştır. Tüm bu olgular, yeni tarihsel sürecin temel çizgilerini oluşturmaktadır; bu süreç, bu temel unsurların mücadelesi ile yeniden biçim almaktadır.
Tüm bunlar devrimci sosyalist hareketin önüne devasa görevleri ortaya çıkarıyor ve bu görevleri içiçe başarmak, buzu kırmak yolu açmak anlamına geliyor.
Bu görev bizimdir; başaracağız!
Sınıf savaşımı, dogmatik olarak, geçmişi basit bir tekrarla yetinmeyi kaldırmıyor; tarihsel ve siyasal birikimle ideolojik, örgütsel, politik görevleri yeniden biçimlendirmek, bu bütünlük içinde, bir devrim hareketini yeniden kurmak zorunlu oluyor. Devrimci yenilenme temelinde yeniden inşa sürecimiz budur.
Kızıldere’de partimiz örgütsel olarak dağıldı, partinin yeniden inşası devrimci sosyalistlerin görevi oldu. Kızıldere sonrası oluşan ve dağınık bir tabloyu içeren P-C sempatizanları, bu arada devrimci sosyalist hareket bu göreve talip oldu. Özgün bir tarihsel süreç yaşandı, başarı ve yenilgiler içinde, sınıf savaşımı ve tarih bu güne devindi.
Bugün, somut olandan hareketle, Kızıldere ile TDH’yi kuşatan (ki, bunun genel ve özel bir dizi kaynağı var) tıkanma ve örgütsel kriz üst üst düştü; devrimci sosyalist hareket için örgütsel görevler bunun üzerinden biçim kazandı. Her şeyi sil baştan değil, Devrimci sosyalist hareketin tüm siyasal-örgütsel birikimi üzerinden, TDH’ni kuşatan genel tıkanmanın bir parçası olarak yaşanan örgütsel krize devrimci yanıt oluştumak, yaşadığımız tarihsel sürecin ağır sorunları karşısında devrim ve sosyalizmin sesi olmak, sınıfa ve halka önderlik edecek parti ve cepheyi örgütlemek somut görev olarak ortaya çıktı. Bütünsel bir yenilenme eylemi olan, yeniden inşa sürecimizin örgütsel görevi budur; sürecin sorunlarına devrimci yanıt olacak devrimci ve komünist partiyi, P-C’yi inşa etmek!
Bunun için, iki görevi birlikte adımlamaktayız.
Birincisi; yeni tarihsel dönemde partili savaşıma yol gösterecek, partiyi, işçi ve halkı devrim için eğitip, devrime hazırlayacak,iki politik belgeyi, program ve manifestoyu üretmektir. Marks ve Engels’den bu yana tüm M-L birikime, bu ülkede boy veren 35 yıllık devrimci sosyalist birikimimize dayanarak üreteceğimiz ve güncel olan program ve manifesto çalışmamız, yeni dönemin P-C’sinin kılavuzu olacaktır. Bu aynı zamanda Kızıldere şehitlerimizin somutunda partimizin, o tarihsel süreçte, temel bir eksikliği olan programının günümüzde tamamlanması anlamına gelmektedir.
İkincisi, örgütsel birikimiz üzerinden, bir yandan adım adım örgütsel yapımızı yeni tarihsel sürecin partisi için örerken, diğer yandan bununla birlikte devrimci bir halk hareketinin ilk ve temel zeminlerini oluşturmaktır. Her alanda, devrim ve sosyalizm için, işçi ve emekçi sınıflar, kadın ve gençler içinde, her mücadele biçimini kullanan ve bunu örgütleyen ilk zeminlerin örgütlenmesi devrimci halk hareketi için zorunludur. Parti bunları örgütleyen ve buradan beslenen savaş örgütü olarak yerini alacaktır.
Parti ve cephe tüm bunların, bu iki görevin bütünlüğü olarak somut biçim kazanacaktır. Kızıldere’nin günümüz için, somut örgütsel anlam ve görevi budur.
Politik mücadeleden soyut bir örgütlenme olamaz. Politik mücadelenin iki biçimi vardır ve bu iki biçim,bizim gibi yeni sömürge ülkelerde,anti-emperyalist anti-oligarşik mücadelede birbirinden koparılamaz. Dahası örgütlenme ve politik mücadele karşı karşıya getirilemez; önce biri sonra diğeri değil, her adımda her ikisi de iç içe ele alınmak zorundadır. Türkiye devrim tarihi ve özel olarak parti tarihimize baktığımızda, bu bütünlükten her uzaklaşmanın çeşitli sorunların ve olumsuz zeminlerin kaynağı olduğunu görürüz. Politik mücadele sadece nesnel koşullara göre değil, öznel koşuların da doğru bir analizine dayanmak ve o taktiksel sürecin hizmetinde olmak zorundadır; bu örgütlenmeden kopuk değil, onu besleyendir.
Bu açıdan, Kızıldere’nin, politik alanda yeniden inşa sürecimizdeki anlamı; politik mücadeleyi, devrimci şiddet ve bunu bütünleyen araçlarla kendi ayakları üzerinde inşa etmektir. Yani,bir başka değişle, ilk zeminlerini ördüğümüz ve bu ilk adımları devrimci atılımla tamamlamak istediğimiz hedefimize ulaşmaktır. Şehitlerimiz,bize bu hedefe ulaşmamızı emretmektedir.

Devrim İçin; Kızıldere Son Değil Başlangıçtır...
Kızıldere’de ON’lar, emperyalizmi bu ülkeden tümden silip atma ve özgür bir ülkede insanca yaşam için, sosyalizm için kanlarını akıttılar. ON’ların hedefi, bu ülke topraklarındaa, içsel olgu olan emperyalizmin tüm egemenlik biçimlerine son vermek,emperyalizmin toplumsal dayanağı olan oligarşinin egemenliğini parçalamak; bunun sonucu kurulacak Devrimci Halk İktidarı aracılığıyla sosyalizmi inşa etmektir.
Devrimci Halk iktidarı, emperyalizme karşı sadece siyasal bağımsızlığı değil, emperyalizmin tüm egemenlik biçimlerinin tasfiyesi sağlayacaktır. Faşizmi tasfiye edecek, mevcut egemenlik biçimini tüm kurumlarıyla parçalayıp yıkacak, yerine halkın söz ve karar sahibi olduğu halk meclislerini iktidar yapacaktır. Tüm demokratik sorunlar, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı dahil tüm sorunlar gerçek çözüme kavuşacak, tüm ayrıcalıklara son verilecektir.
Devrimimiz bu stratejik hedefe yönelirken,demokratik ve sosyalist görevleri birlikte ele alacak, işçi ve ezilenlerin tüm demokratik sorunları devrimle gerçek çözüme bağlayacak ve sosyalizmde güvence altında olacaktır.
Kızıldere bu stratejik hedefe ulaşmada, uzun devrim yürüyüşünde bir aşamadır; geçici bir yenilgidir. Devrim, bir dizi aşamadan geçerek zafere ulaşacaktır; Kızıldere’nin son değil başlangıç olması da budur.
ON’lar ve tüm şehitlerimize layık olacağız; şehitlerimizin yol göstericiliğinde, emperyalizme karşı tam bağımsızlık, faşizme karşı demokrasi, kapitalizme karşı sosyalizm savaşını sürdüreceğiz, birleşik ve örgütlü halkla zafere ulaşacağız!
Zaferimiz kesindir, zaferi kazanacağız!

KIZILDERE SON DEĞİL
SAVAŞI SÜRDÜRECEĞİZ!
KURTULUŞA KADAR SAVAŞ!





[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:24 PM   #29
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

Kemalist bir kapitalistleşme öyküsü

OSMANLI’DAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

Emperyalist ülkelerin özellikle iktisadi talepleri, Lozan Anlaşmasının iki oturumu arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde, milli mücadelenin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomideki temel sınıfı müslüman Türk ticaret burjuvazisinin onayı alınarak kabul edildi.

CEMİL TUNA


Osmanlı imparatorluğu, devletin niteliği ve sınıf yapısı bakımından, Bizans yani Doğu Roma imparatorluğu ile önemli benzerlikler gösterir.
Bütün toprakların sahibi olan, güçlü bir merkezi bürokrasiye dayanan despotik savaş devleti, bu toprakların tasarrufuna sahip köylülük.
Osmanlı İmparatorluğunun yapısı, az çok birbirine eşit toprakları işleyen ve saray memurlarına oransal vergi ödeyen köylülükten oluşuyordu. Bu memurlar ya bu vergileri doğrudan saraya aktarırlar, ya da devlete çoğunlukla askeri hizmetler verirlerdi. Bunların statüleri, miras veya mahalli nüfuz yoluyla değil, doğrudan merkezi otorite tarafından atanmış olmalarından geliyordu. Ayrıcalıkları bir emirle kaldırılabilirdi.
İmparatorluğun kurulma sürecinde etkin olan ailelerin topraktaki ve siyasetteki etkileri birer birer kırılarak, iktidarın ve toprak hakimiyetinin merkezileşmesi İstanbul’un alınmasından sonra tamamlanmıştı. Merkezi güç o kadar önemliydi ki, etkinlikleri tehlikeye giren yerel güç odaklarının kendi talepleriyle, iktidarı çeşitli biçimlerde paylaşmalarına öncülük etmeye ikna edilebileceği düşüncesiyle padişahların kardeşleri katlediliyordu.
İmparatorluk sınırlarındaki her şeyin hukuki sahibi olan devlet, gittikçe güçlenen bir bürokrasi tarafından idare ediliyordu. Köylüden toplanan vergi de devletin esas gelir kaynağı idi. Bunun yanında güçlü bir askeri yapılanmayla gerçekleştirilen yayılmacılıktan elde edilen gelirle ve bu vasıtayla önemli ticaret yollarının kontrolünden elde edilen gelir de önem kazanıyordu.
1550’lerden sonra, imparatorluk ve merkezi otorite zayıflamaya başladı. Ticaret yollarının değişmesi ve yayılmacılığın yavaşlamasıyla buradan sağlanan gelirler azalırken, nüfusun hızla artması memurların topladığı oransal vergileri de düşürmüş, bu yüzden askeri hizmet veremez hale gelen memurlar, ellerindeki toprakları terk etmeye başlamışlardı.
Memurların terk ettikleri topraklar, eski askeri görevlilerin ve taşra yönetimlerindeki nüfuzlu kişilerin eline geçmeye başlamıştı. Bunlar, devletin koyduğu vergilerden daha fazlasını talep ederek, artığın bir kısmını kendilerine ayırıyorlardı. Fakat çoğu durumda köylüler, buralardan yeni yerlere göç edip yeni toprakları tarıma açarak ve bunun vergisini merkezi otoriteye vererek bu toprakların tasarrufunu elde ediyorlardı.
Yerel güçlerin etkinliğinin artmasını önleyemeyen, zayıflamış olan saray, 18. Yüzyılın başlarından itibaren iltizam sistemine geçti. Bu sistem belli bir bölgede, toplanacak verginin en fazla miktarını peşin ödemeyi taahhüt edene vergi toplama hakkı verilerek işliyordu. Bu kişilere de mültezim deniyordu. İltizam ömür boyunca veriliyor ve mültezimler iltizama verilen toprakları devlet müdahalesi olmaksızın yönetme hakkını elde ediyorlardı. Taşra ayanını oluşturan bu kişiler, devlet otoritesini temsil ederek tarımsal artığa el koyarken ticareti de ellerine almaya başladılar. Gittikçe şehir ekonomilerine de hakim olmaya başlayan ayanın, sarayın tüm direnişlerine karşı siyasi gücü de arttı. Merkezi hükümetin bulunduğu saray, şehirlerde oluşan ayan meclislerinin gücünü tanımak zorunda kaldı. 1807’de iktidarı ayanla paylaşmanın resmen tanındığı Sened-i İttifak kabul edildi. Bu dönemde, toplanan vergilerin ancak üçte birinin merkezi hükümete ulaştığı bilinmektedir.
Bu tarihten sonra olaylar tekrar tersine dönmeye başladı. Rumeli ayanıyken Mısır’a vali olarak atanan Mehmet Ali Paşa, yerel özerkliğiyle elde ettiği büyük gücü, merkezi iktidarı elde etmeye yöneltti ve iyice zayıflamış imparatorluk ordularını yenilgiye uğratarak İstanbul’a kadar geldi.
Bu mücadelede çeşitli imtiyazlarla, batı devletlerinin ve özellikle İngiltere’nin desteğini alan Osmanlı Devleti, oluşturduğu yeni orduyla Mehmet Ali Paşa’yı bozguna uğrattı. Bu ayanın da sonu oldu. Bu vesileyle padişah, ülkedeki tüm ayanı, hüküm sürdükleri bölgelerin dışına sürerek, maiyetlerini dağıttı. İltizamın kontrolü bütünüyle merkezi otoriteye geri dönerken, ayanın miras yoluyla devredebildiği bir hak olmaktan çıkarıldı.
Özellikle toprak yapısındaki bu geri dönüş ve otoritenin ve tüm denetimin merkezi devlette toplanması Anadolu ve yakın çevresinde tamamıyla gerçekleşirken, imparatorluğun uç bölgelerinde, ayanın siyasi gücünün etkisiyle milliyetçi hareketler gelişmeye başladı. Ayan mahalli ve buralarda yeni yeni ortaya çıkan şehirli sınıfların çıkarlarını temsil ediyordu ve bu noktada, çok milletli bir imparatorlukta milliyetçilik ve ayrı devlet eğilimleri gelişiyordu.
Özellikle Anadolu’da ayanın sonu, klasik feodalleşme yönünde bir gelişimin, feodal, aristokrat bir sınıfın doğuşunu da dumura uğratmıştır.
Bunun çeşitli nedenleri vardır. Ayan en güçlü olduğu dönemde bile, önemli ölçüde merkezin kopyası olmaktan ileri gidememişti. Esas gelirlerini devletin vergilerini toplama işinden elde ediyorlardı. Vergi toplama hakkı feodal mülkiyet hakkına yaklaşmış ve köylülüğün bağımsızlığı tehlikeye düşmüş olsa da, merkezi otoritenin böyle bir gelişmeye karşı direnci ve her zaman toprağın tasarrufunda bağımsız bir köylülüğe duyduğu ihtiyaç bu dönüşümü engellemiştir. Köylülüğün çözülmesini destekleyecek hukuki ve siyasi bir güç gerçekleşmemiş, bu yüzden topraksız serfler ve tarım işçileri oluşmamıştı. Devlet bütün aygıtlarıyla, merkezi iktidarını yerel güç odaklarıyla paylaşmamak için bağımsız köylü statüsünü destekliyordu. Köylülük de yerel ayanın baskılarına karşı arkasında devletin olduğunu bilerek, önemli oranda, yeni yeni toprakları tarıma açarak, devletin topraklarının tasarruf hakkı olarak tek yükümlülüğü yıllık öşür ödemek olan bağımsız üretici varlığını sürdürüyordu.
19. yüzyıla gelindiğinde, yerel güçlerin karşısında, sarayın, merkezi mutlak egemenliği yeniden tesis edildi. İmparatorluk yeniden, küçük köylülük ve Saraya tabi hiyerarşik bir dizilişle bürokrasiye dayanan klasik sisteme döndü. Çeşitli girişimlere rağmen, özel mülkiyet biçiminde büyük toprak sahipliği kalıcı olarak gerçekleşmediğinden ve bir üretim tarzına dönüşmediğinden, yerel feodallere dayanan bir feodalizme geçiş denemeleri başarısız kaldı. Devlet ve toplum arasındaki hayatın her alanına yayılan bu dolaysız ilişki, o günden bugüne uzanan bir çizgide, bürokrasinin toplumsal yaşamdaki önemli rolünü, halkın devlete karşı beslediği ‘korku ve saygı” duygularının temelini de bize anlatmaktadır.
OSMANLI BÜROKRASİSİNİN ROLÜ

Yabancılara tanınan imtiyazlı durumların dışında, iktisadi artığa el koyuş, vergi yoluyla, bürokrasi tarafından gerçekleştiriliyordu. El konan artık, yol, su dışında yeniden üretim için değil, sarayın ve onun hizmetindeki/emrindeki devlet memurlarının, bürokrasinin tüketimi ve lüks harcamaları için kullanılıyordu.
Bu bürokrasiyi, sistemin siyasi ve ideolojik yeniden üretimine hizmet eden idari, askeri, adli ve dini kurumların elemanları oluşturuyordu.
Devleti ve sistemi koruma ve meşruluğunu sağlamak için, savaş zamanları –sıkça– toplanan büyük köylü taburlarının yanısıra profesyonelleşmiş bir orduya sahip olan imparatorluk, güçlü ideolojik kurumlara da sahipti. Bunların en önemlileri ise adli ve iç içe geçen ilmi-dini kurumlardı.
Adli sistemin kurumları, oldukça saygın ve kararlarının tartışılmadığı kurumlardı; herkesin refahının, ancak adil bir idareyle sağlanabileceğinin ve bu adilliğin de ancak Kadılar eliyle sağlanabileceğini telkin ederlerdi.
Dini-İlmi kurumlar ise, padişahı, yaşamın aksamadan işlemesi için tanrı vergisi, her şeye kadir bir güç olarak sunarlardı. Bu sistemde devlet görevlileri her zaman kendilerine ‘paternalist bir bilgelik’ vehmederlerdi. Devlet ‘büyüklerinin’ baba, halkın ise çocuk, kul olarak içselleşmesinin etkileri bugün bile kuvvetle sürmektedir. En büyüğünden en küçüğüne tüm devlet görevlilerinin, bürokrasinin, üstünlüğü ve bilgeliği tartışılmazdı. Bu işlev ve toplumsal hegemonya, el konulan toplumsal artıktan pay alma işinde bürokrasiye her zaman önemli kolaylıklar sağlamıştır.
Bu bürokrasinin oluşturduğu merkezi otoritenin, iktisadi ve toplumsal dönüşümlere, varolan artığın başkaları tarafından temellük edileceği ve paylaşılacağı ve bundan ötürü de yönetimsel egemenliklerini kaybedecekleri endişesinden dolayı şiddetle karşı koymuş olmaları doğaldı.
Ama bürokrasinin, belki kendi içinde çatışarak da bir bölümünün, imparatorluğun zayıflaması koşullarında, art arda kaybedilen savaşlar sonucu sistemi idame ettirmenin mümkün olmadığını fark ettiği koşullarda, ellerindekini tümüyle kaybetmemek için, iktisadi ve sosyal dönüşümlere kendi kontrollerinde öncülük etmeye çalışması da doğaldı. 18. yüzyıldan itibaren büyük bir borç yükü altına giren İmparatorluk, Avrupa ülkelerinin iktisadi ve politik dayatmaları sonucu kapitalizmle ilişkilere adım adım girmeye başladı.
KAPİTALİZMİN GİRİŞİ

19. yüzyılda büyük çiftliklerin sayısı ihmal edilebilir büyüklükteydi. Bunun en büyük nedenlerinden birisi, ücretli işçiliği veya boğaz tokluğuna çalışmayı kabul edecek mülksüzleşmiş bir köylülüğün olmamasıydı. Kapitalist tarıma elverişli şartlar yoktu. Özellikle Batı Anadolu’da ihracata yönelik kapitalist çiftlikler kurmayı deneyen gayrimüslimler, işleyecek toprağı kolayca bulabildikleri halde, ucuz ve devamlı iş gücü bulamadıklarından bunda başarılı olamadılar. Kendi topraklarını işleyen köylüler, çoğunlukla en fazla ortakçılığa yanaşıyorlardı.
İmparatorlukta pazarlanan artık ürünün küçük üreticiler arasında yayılmış olması, ticari faaliyetin de paralel olarak yayılmasına yol açıyor, irili ufaklı binlerce tüccar, köylülerin ürettiği artık ürünün alım satımıyla uğraşıyorlardı. Böylece ticaret sermayesi, büyük işletmelere değil de küçük üretime eklemlenmiş olmasından dolayı hakim unsur olarak gelişmeye başladı.
Ticari faaliyet, mevcut artık ürünün alım satımıyla mümkün olamayacağından, bazen zor, bazen özendirmelerle köylüler istenen ürünleri üretmeye yönlendiriliyordu.
Köylülüğün kendi kontrolünden çıkıp pazara yönelmesinden hoşnut olmayan bürokrasi ile tüccarlar arasında ciddi çatışmalar yaşanmasına rağmen, tamamına yakını ayrıcalıklardan yararlandırılmış gayrimüslimlerden oluşan tüccarlar, devlete verdikleri borçların ve Batılı ülkelerin desteğiyle bu çatışmadan kazançlı çıkıyorlardı.
İltizam da bir başka biçimde geri dönüyordu. Saraya borç veren İstanbullu bankerler, bunun karşılığında belli bir bölgede, bazı vergileri toplama hakkını alıyorlardı. Sonra bu hakkı, bölgedeki kişilere devrediyorlardı. Bunlar da genellikle kasabalı nispeten zenginler, tefeciler oluyordu.
Ticari ilişkilerde, yine Avrupalıların dayatması sonucu ilan edilen Tanzimat’la birlikte, yabancıların mülk sahibi olması, özel mülkiyetin önemli ölçüde dokunulmazlığı kabul edildi. Bu süreçte, bu ayrıcalıklardan yararlanmak üzere özellikle, batı bölgelerine, ticaret ve toprakta üretim yapmak üzere dışarıdan yabancılardan oluşan yoğun bir göç yaşandı.
Liman şehirlerinde yabancı şirketlerin acentaları açılmaya başladı, Selanik, İstanbul ve İzmir gibi şehirlerde komprador bir nüfus gelişti ve zenginleşti. Ticari faaliyetteki bu yeni yapılanmada, önemli değişimler geçirseler de bürokrasi ve pazarla bütünleşmeye başlayan küçük köylülük varlıklarını korudu. Özellikle liman bölgelerinde gelişen ve ihracata yönelik yeni bir üretimin örgütlenmeye başlamasıyla, bürokrasinin taşradaki merkezlerini oluşturan ticaret şehirlerindeki müslüman zanaatkar ve tüccar sınıf çöküş yaşadı. Çünkü bu kesim daha az vergi veren ve çeşitli dokunulmazlıkları olan yabancı ve gayrimüslim tüccarlar karşısında tutunamıyorlardı.
Yabancı sermaye olarak gelen ticaret sermayesi, merkezi otoritenin direnci nedeniyle de, geleneksel yapıyı dönüştürememiş, köylülüğü mülksüzleştirip proleterleştirememiştir, bu nedenle de tarımsal kapitalizm girişimi başarısızlığa uğramıştır.
Bununla beraber de, doğrudan yabancı sermaye yatırımları genellikle ticaret sermayesinin ihtiyaçlarına hizmet eder tarzda oluştu. Yabancı yatırımların en büyük bölümü demiryolları ve limanlara yapıldı. Bunlar için bile yerli işgücü bulunamadığından, Anadolu dışından genellikle de Yunanistan’dan işçi getirilmek zorunda kalındı.
Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu ile kapitalizmin iktisadi bütünleşmesinde hakim unsurun ticaret olduğunu gösteriyor. İmparatorlukta, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 50’sini Fransız sermayesi oluşturuyordu ve bunun da yüzde 75’i demiryolları ve limanlara yatırılmıştı. yüzde 25 olan Almanya’nın payının ise, yüzde 85’i demiryollarına, yüzde 5’i limanlara yatırılmıştı. Bu paylardan belli bir kesim de belediye hizmetlerine gidiyordu. Şehirlerde tren, elektrik ve vapur hizmetleri tamamıyla yabancıların elindeydi.
Tüketim malları üretiminde yabancı sermayeye pek rastlanmıyordu. Ticareti yapılmayan çimento gibi bir kaç **** için yatırım ise yerli ve yabancı sermaye ortaklarınca gerçekleştiriliyordu. Yerli ortaklar ise tamamıyla gayrimüslim ticaret sermayeleriydi.
20. yüzyılın başında imalat sektörü önemsenmeyecek orandaydı. 10’dan fazla işçi çalıştıran işyeri sayısı en fazla 100 civarındaydı, bunlar da Selanik, İstanbul ve İzmir etrafında toplanmıştı. Bunların tamamına yakınının sahibi yabancı ve gayrimüslimdi. Bu çok küçük sanayi alanının işçilerinin çok büyük bölümü de gayrimüslimlerden oluşuyordu.
BÜROKRASİNİN BÖLÜNMESİ

Emperyalizme eklemlenme döneminde, Osmanlı bürokrasisi ile yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz gelişen burjuvazi arasındaki çatışma hep varoldu ve ilişkiyi belirleyen zorunluluklar ve bürokrasinin o anki çıkar hesapları oldu.
Osmanlı İmparatorluğu hiçbir dönem klasik bir sömürge olmadı. Aksine kendisinin güçlü bir sömürgeci imparatorluk ve güçlü bir devlet geleneğinden geliyor olması, aynı zamanda güçlü bir siyasal gelenek ve bürokrasi yaratmıştı. İmparatorluğun üretim ilişkilerini dönüştürmemiş olması ve son dönem peşpeşe gelen yenilgiler, kapitalizmle ilişkisini emperyalist ülkelerin zorunlu dayatmaları ve onlara bağımlılık içinde kurmasına yol açtı.
Ayrıca o dönem emperyalist ülkeler arasındaki güçlü rekabet ve bunların imparatorluğa eşzamanlı girişleri, Osmanlı bürokrasisine geniş bir manevra alanı sağlamış ve göreli de olsa gücünü ve özerkliğini sürekli kılmasına neden olmuştur. Sivil bürokraside çalışanların sayısının 19. yüzyılın sonunda askerler ve saray memurlarının dışında 100 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Bu süreçte bürokrasi içinde de değişim ve farklılıklar oluşmaya başlamıştı. Kaybedilen savaşlar sonrasında yapılmak zorunda kalınan anlaşmalar, bürokratlar arasında, Avrupa diplomasisinin karmaşık ittifak ve denge politikalarıyla haşır neşir olan bir kesim yarattı. Daha çok sivil bürokrasiden oluşan bu grup, gittikçe dini görevlilerden farklılaşmaya ve laik bir tutumu benimsemeye başladılar. Bunlar, zayıf bir konumda uluslararası politikaya girmek zorunda kalan devlet için en önemli kesimi oluşturmaya başladılar.
Bürokrasinin “entelektüel” kısmını da oluşturan bu kesimini, yurtdışında veya yeni kurulmuş okullarda yüksek öğretim görmüş olanlar oluşturuyordu. Bunlar devlete hizmet için açılmış askeri veya teknik okullarda okumuşlar ve devlet idaresi için yetiştirilmişlerdi.
Bürokrasi içinde başlıca amaçları iç çatışmalara ve dış baskılara karşı devletin ıslahı, devleti kurtarma ve güçlendirme olan Osmanlı aydını tipi gelişmişti. Toplumsal yapıyı dönüştürürken kendi ayrıcalıklı konumlarını da korumak güdüsüyle hareket eden bu devlet aydını tipi varlığını hala korumaktadır.
Bu kesimin başlıca niyeti, İmparatorluğu yeniden güçlendirerek merkezileştirmekti. Bunun da ancak o dönem için Avrupa’nın büyük devletlerinin desteğiyle yapılabileceğini düşünüyorlardı. Bu açıdan zorunlulukların yanı sıra, Avrupa devletlerinin taleplerine gönüllü karşılıklar da verdiler. Bütünlüklü bir toplumsal projeden yoksun olan bu kesim, batılılaşmayla, devleti korumanın yanısıra refahın da sağlanabileceğini düşünüyorlardı.
Kısa bir süre sonra hayal kırıklıkları başladı. İşlerinden olan ve yıkıma uğrayan müslüman zanaatkar ve tüccarların durumunu düzeltmek için, Levanten sınıfın Osmanlı yasaları karşısındaki ayrıcalıklı konumlarını, yeniden merkezi denetimin altına alma çabaları, emperyalist devletlerin karşı koyuşları karşısında başarısız oldu.
1875’te devletin iflas ederek, hazinenin yabancılara devredilmesini sağlayan Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu; 1878’de Rusya’ya kaybedilen savaş sonrası yapılan Berlin Anlaşmasıyla, Rusya’ya Osmanlı devletinin içişlerine müdahale hakkı tanınması; İmparatorluğun özellikle uç bölgelerinde yoğunlaşan emperyalist rekabet sonucu İngiltere ve Fransa’nın Osmanlının toprak bütünlüğünü desteklemeyişi ve kendi etkinlik alanlarındaki azınlıklara daha fazla ayrıcalık talepleri bürokrasi içinde Batı ülkelerine olan güveni gittikçe sarsıyordu.
SARAY BÜROKRASİSİNİN DİRENİŞİ

Bu dönemde bürokrasi içinde, muhafazakar kesim güç kazandı, bunlar batılılaşmaya karşı islamiyeti toparlayıcı bir unsur olarak kullanarak geleneksel devleti yeniden yüceltmek için yoğun bir çabaya giriştiler. Bu dönemde, padişahı da arkasına alan bu bürokratik kesim, kitleler üzerinde ciddi bir ideolojik başarı kazandı. Bu muhafazakarlık, özellikle müslüman tüccarların ve zanaatkarların yoğun desteğini sağladı. Bu durum halkın önemli bir kesiminde bugün bile devam eden Abdülhamit sevgisinin kaynağıdır.
Dünya kapitalizminin krize girmesinin avantajlarıyla da başarı şansı bulan bu tutumun, uzun süre devam edebilmesi mümkün değildi. Emperyalizmle bu derece karmaşık ilişkilere girilmişken ve ekonomik olarak dışarı bu kadar bağlanmışken bu muhafazakar kanada karşı, daha önceki liberal kanadın bir kesiminin evrimleşmesiyle ortaya İttihat ve Terakki’nin gelecekteki kadrolarını oluşturacak Jön Türk hareketi ortaya çıkmaya ve gelişmeye başladı.
Asıl olarak, Fransız Comte’çularından etkilenen Jön Türklerin fikirleri radikal pozitivizmden besleniyordu. Mutlakıyetçiliğe karşı ve muğlak bir iktisadi bağımsızlık fikrine sahiptiler. Yine bu ekibin içerisinde, buna uyumlu İtalya ve Almanya’daki List’çi “milli ekonomi” taraftarları da vardı. Fakat Jön Türklerin, devleti hemen ele geçirebilecek güçlerine rağmen, Osmanlı’da milli ekonominin kurulmasını sağlayacak toplumsal taban, buna uygun sanayi burjuvazisi yoktu.
Bu anlamda fikirlerine rağmen, Jön Türklerin hareketi, bir iktisadi programın uygulanmasına değil, ‘devleti kurtarmayı’ amaçlayan siyasi eylemciliğe tekabül ediyordu. Söylemleri ve fikirleri itibariyle, o dönemki muhafazakarlara karşı, emperyalist devletlerin özellikle de İngilizlerin sempatisini kazanıyorlardı. Artık, Osmanlı bürokrasisi içinde burjuva aydını bir akım olarak ortaya çıkıyordu.
ABDÜLHAMİT’İN ALMANCILIĞI

19. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında da kızışan emperyalist rekabet, azınlıklar üzerindeki egemenlikleriyle de sürmekteydi. Bu sıralarda Almanya da sahneye girmekteydi. Almanya’ya ayrıcalıklı bir ilişki kurabileceği tek aday mülümanlar kalmıştı. Almanya Abdülhamit’in islamcı politikasını desteklemeye başlamıştı. Osmanlı sarayı da Almanya’ya azınlıklara arka çıkmadığı ve müslüman sömürgesi olmaması dolayısıyla sempati ile bakıyordu. Alman burjuvazisi için Osmanlı imparatorluğu hem coğrafi yakınlığı, hem kaynak bolluğu açısından cazipti.
Osmanlı ile Almanya arasındaki politik ilişkiler hızla gelişirken, ticaretteki İngiliz ve Fransız egemenliğinden dolayı, iktisadi ilişkiler daha ağır ilerliyordu.
Kıyı bölgelerindeki İngiliz ve Fransız yatırımları mevcut üretimi değerlendirmeye çalışırken, Alman sermayesi sanayi Almanya’sına yiyecek ve hammadde sağlamayı öngören uzun vadeli bir planlamaya girişti. Kayzer 1898’de Anadolu turuna çıkarak kendisinin dünyadaki 300 milyon müslümanın ve onların halifesi olan padişahın en yakın dostu olduğunu ilan etti. Ardından, uzun yıllar sonra getiri sağlayacak ve ülkenin üretim ve ticaretinin niteliğini değiştirmeye yönelik proje kapsamında Deutsche Bank, Anadolu demiryolu imtiyazını aldı. Alman mali sermayesinin temsilcisi Deutche Bank güdümünde, Alman şirketleri Anadolu demiryolları çevresinde yerleşenlere kredili tarım makineleri satmaya, örnek çiftlikler kurmak ve tarımı modernize etmek için cazip kampanyalar düzenlemeye başladı. Bu anlamda, Alman hükümeti, imparatorluğun bütünlüğünü destekleme, merkezi güçlendirme politikalarını da sürdürüyordu.
1889-1913 arasında Alman sermayesinin doğrudan yatırımlar içindeki payı yüzde 20’den yüzde 30’a çıkarken İngilizlerin payı yüzde 23’ten yüzde 13 e düştü.
İTTİHAT ve TERAKKİ’DEN CUMHURİYET’E

Tüm bu gelişmelere karşı, çıkarları İngiltere, Fransa ve azınlıklarla çakışan ve bürokrasi içinde önemli bir güç olarak varlığını sürdüren Jön Türklerin siyasi yapılanması olan İttihat ve Terakki, bu güçlerin desteğini alarak 1908’de darbeyle iktidarı ele geçirip padişaha boyun eğdirdi. Bu gelişme ilk anda Alman yanlısı islamcılığın yenilgisi olarak karşılandı. İttihatçılar İngiliz yanlısı olduklarını gizlemiyorlar, önemli mevkilere İngiltere’yle yakın ilişkili memurlar getirilirken, İngiltere ile ittifaka girmek istiyorlardı.
Bu durum 1. Paylaşım savaşına kadar sürdü. Bu kısa süreçte İttihatçılar Fransa’nın ama özellikle de gözdeleri İngiltere’nin aleyhte tutumlarından büyük hayal kırıklığı yaşadılar. Emperyalist rekabet ve çıkarlar, daha fazlası için, taraftarları olan İttihatçılara karşı bile komplolara girişiyordu.
1909’daki İngiliz elçiliğinin desteklediği 31 Mart Vakası; Bulgaristan ve Yunanistan’ın imparatorluğun Avrupa’daki topraklarına saldırılarına İngiltere’nin tarafsızlık adına destek vermesi ve Fransa ve İngiltere’den yeni borç alma girişimlerinin sonuçsuz kalması; bunların Arap vilayetlerine ilişkin politikaları; Üçlü İtilaf’a girme istemlerinin, Almanya’nın savaş nedeni sayabileceği endişesiyle İngiltere ve Fransa tarafından reddedilmesi, İttihatçıların elini ayağını bağlamaktaydı.
İttihat ve Terakki hükümetine, artık tarafsızlığın olanaksızlaştığı bir dönemde İttifak devletlerine katılmaktan başka çare kalmamıştı. O dönemde İttihat ve Terakki Merkez Komitesi’ndeki, kaybedilmiş toprakların peşinde belki de tek Alman taraftarı olan Enver Paşa’nın istediği, merkezin büyük çoğunluğuna karşı gerçekleşti.
İttihatçılar başlangıçta, iktidara gelmeden önce, ülkenin çeşitli etnik ve dini grupları arasında eşitlik ve federasyon fikrini savunan Osmanlıcılar olarak ortaya çıkmışlardı. Ama bu fikirler iktidarda, emperyalist devletlerin gerçekliğiyle karşılaşınca paramparça oldu.
İttihatçıların iktidarının ilk günlerinde tam bir rönesans yaşandı. Azınlıklar, islamcılar, sosyalistler yayınlarıyla, dernekleriyle tam bir serbestiyet kazanmışlardı. Sonraki günlerde, İngiltere ve Fransa’ya karşı yaşanan düş kırıklığı, ayrıca azınlıkların, emperyalist güçlerle birlikte ayrılıkçı hareketlere girişmesi, Yunanistan’ın Rumların yoğun olduğu bölgeleri ilhakı, İttihatçıları hızla Türk milliyetçiliği politikasına yöneltti. İmparatorluğun korunması için, Anadolu’daki müslüman Türkler hem en büyük hem de en sadık gruptu. Emperyalist savaş İttihatçıların bu politikalarını geliştirmelerinde önemli işlev de gördü.
İttihatçıların, savaş dönemindeki ilk kararları, kapitülasyonların kaldırılmasıydı. Aynı zamanda yabancılara ayrıcalık sağlayan mevzuat kaldırılarak, bu konumları sona erdirildi. Osmanlı burjuvazisi azınlıklardan ve yabancılardan oluştuğu için güvenilemezdi. Milli bir iktisat politikası ve milli bir devlet için yerli bir burjuvazinin yaratılması gerekiyordu. Bu yüzden o zamana kadar memurluk ve köylülük dışına pek çıkmamış olan müslüman Türk nüfus içerisinden müteşebbisler oluşturmak zorunluydu. Bu anlamda İttihatçılar, olmayan yerli burjuvaziyi yaratmak ve buna uygun kapitalist burjuva bir toplum yaratmak için burjuvazinin temsilcileri olarak iktidardaydılar.
İlk elden en kolay başarı sağlanacak alan ticaretti. Savaş dönemi olduğu göz önüne alınırsa, en küçük ayrıcalığın bile büyük karlara yol açacağı aşikardır. Osmanlı hükümetinin ihtiyaçlarının yanısıra, Almanların savaş ihtiyaçları için bir satın alma komisyonu İstanbul’daydı ve Anadolu demiryolu da bitmiş olduğundan ihtiyaçlarını Anadolu’dan karşılayabiliyorlardı. Bu durum, kıtlık beklentisi ile de birleşince oluşan talep, karaborsa ve devlet himayesiyle müslüman Türk tüccarların ticari karlarının birikimini olağanüstü arttırdı.
Siyasi olarak başlatılan müslüman müteşebbisleştirme çabasında, özellikle taşrada, müslüman işadamları parti örgütlerinin himayesi altında bir araya getiriliyor ve yine ticarete yönelik “milli” şirketler kurduruluyor, çoğunlukla da, yerel İttihat ve Terakki örgütünün üyeleri yeni şirketlerin ortakları oluyordu.
Müslüman Türk tüccarların yanında, belli bir dış güçle özdeşleşmediklerinden, ayrılıkçı bir grup olmadıklarından dolayı Musevi işadamları da şartlara uyan bir ticaret burjuvazisiydi ve bu grup da savaş dönemi iktisat politikalarıyla desteklendi. Bunun bir nedeni de 1908’den önce İttihat ve Terakki’nin merkezi, bir Yahudi kenti olan Selanik’ti ve İttihatçılara hem fikri hem kadro olarak önemli katkıları olmuştu.
Yine savaş döneminde, Düyun-u Umumiye’nin işlevi sona erdirilmiş, İtilaf devletlerine olan borçlar dondurulmuştu. Fransız-İngiliz ortaklığı olan ve 1863’te aldığı imtiyazla merkez bankası işlevini gören Osmanlı Bankası’nın da faaliyeti durdurulmuştu. Bu yolla para politikası uygulama imkanı bulunmuş, büyük miktarda kağıt para basılmıştı. Bu da hükümete, altın lira karşısındaki değer kaybına karşın yine de büyük bir satın alma gücü sağladı. Bu rakam 1850 ile 1914 yılları arasında alınan borç toplamının dörtte üçünü buluyordu.
Savaş dönemi boyunca, daha önce yok olma noktasına gelen taşra kökenli müslüman tüccarlar, hızla büyük tüccar haline gelerek buralardaki etkinliklerini geliştirdiler ve asker-sivil bürokrasiyle iç içe Kurtuluş Savaşının da en önemli öznesini oluşturdular.
EMPERYALİZMLE EL ELE MİLLİ MÜCADELEYE

Emperyalist savaş 1918’de bitmiş olsa da Türkiye için 1923’e kadar sürdü. İttifak devletlerinin yenilgisi, İtilaf devletlerini, aralarındaki rekabet nedeniyle Osmanlı topraklarının paylaşılmamış kısmı olan Anadolu’da belirsiz bir politikayla yüz yüze bırakmıştı. Öncelikle Anadolu’nun İtilaf yanlısı padişah ve sadık yandaşlarından oluşan bir hükümete bırakılması ağırlıklı görüştü. İtalya, güneyden işgale girişince, İngiltere de Yunan yayılmacılığını desteklemiş, İngiltere’nin egemenliğini sınırlama peşindeki Fransa da işgale girişmişti.
Savaştan sonra, İttihatçılar ya tutuklanmış ya kaçmışlardı. İşgalle, özellikle de Yunan ordularının Anadolu içlerine doğru ilerlemesi ile birlikte, İttihat ve Terakki kadroları ve yerel etkinlikleri fazla olan müslüman ticaret burjuvazisi ve yerel eşraf çıkarlarını korumak amacıyla değişik yerlerde yeraltı direnişi örgütlemeye giriştiler. Bunlar o an için birbiriyle ilişkisiz ve çok sağlam olmayan örgütlenmeler olsalar da sonrası için gerekli ilişkiler ağını ve silahları temin ettiler.
İttihat ve Terakki’nin önemli kadrolarının kaçmış olması siyasi bir önderlik boşluğu yaratmıştı. Yönetim kadrosunda bulunmamasına karşı, İttihat ve Terakki içinden gelen, Çanakkale savunmasında adını duyurmuş, başarılı bir komutan olan Mustafa Kemal toparlayıcı bir isim olarak öne çıkıyordu. İstanbul’daki çeşitli girişimlerin ardından, Saray tarafından Doğu Orduları Müfettişliği için gönderildiği Anadolu’da yerel eşraf temsilcileriyle yaptığı özel görüşmelerin ardından, Mustafa Kemal, direniş hareketinin önderliğine soyundu. Direniş hareketi İttihat ve Terakki’nin taşra teşkilatlarının ve müslüman burjuvazinin katılımı ve yerel direniş odaklarının toparlanmasıyla güç kazandı. 1920’de Ankara’da yeni bir hükümet ve çoğunluğunu İstanbul Meclisi’nin mebuslarından, bürokratlardan ve taşra eşrafından oluşan bir meclis kuruldu.
19 yüzyıldan sonra Osmanlı bürokrasisi, dış politikada oldukça ustalaşmıştı. Emperyalistler arası çıkar çatışmalarından yararlanmaya dayalı ve dengeli bir dış politika uygulama geleneği, bunların bir devamı olan milli mücadele kadrolarının da temel politikası olmuştu. Yine bu politika devam ettirildi. İktidarını iyice yitirmiş Padişah ve çevresinin yerine, Emperyalistler, Ankara hükümetini muhatap olarak kabul ettiler.
Emperyalist devletler arasındaki rekabet ve bu devletlerin kamuoyundaki savaş bıkkınlığı, Anadolu’nun hemen yanı başındaki Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi’nin bir bütün olarak emperyalist devletlerde yarattığı tedirginlik Ankara hükümeti için önemli avantajlardı. Ayrıca, Ankara Hükümeti’nin programı, emperyalist ülkeler için hiç de kabul edilemez değildi.
Kurtuluş Savaşı olarak anılan dönemde, emperyalist ülkelerle, milli mücadele güçleri arasında bölgesel bazı çatışmalar dışında bir savaş yaşanmadı. İtalya ve Fransa, Ankara hükümeti ile belli imtiyazlar karşılığında hemen bir ateşkes anlaşması imzalayarak işgal ettikleri bölgelerden çekildiler, hatta bunlar İngiltere himayesindeki Yunan işgaline karşı Ankara’ya destek verdiler. Sovyet iktidarı da, anti-emperyalist gördüğü milli mücadeleye desteğini sundu. Bu arada, bu politikaya uygun olarak da Sovyetler’deki, TKP’nin sekreteri Mustafa Suphi ve yoldaşları, milli mücadele içerisinde yer alan yandaşları ve Ekim Devrimi’ne sempati duyan geniş bir kesimle birleşerek, milli mücadeleye yön vermek isteğiyle yurda dönerken, Mustafa Kemal’in emriyle öldürüldüler.
Gizli görüşmeler sonucu İngiltere de, çıkarları gereği Yunanistan’a olan desteğini çekti. Bu andan itibaren Türk-Yunan savaşı olarak süren çatışmalarda zafer için Türkiye’nin önünde hiçbir engel kalmadı.
LOZAN’LA KURTARILAN KİMDİ, NEYDİ?

1923’te İtilaf devletleriyle Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalanan Lozan Anlaşması, hem İtilaf devletlerini hem de Türkiye Cumhuriyeti’ni memnun ediyordu.
Bu anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki’nin başlattığı batılılaşma sürecinin bir devamı olduğunu kanıtlıyordu. Yarı-sömürge ilişkisi anlamında, emperyalist ülkelerle iktisadi ilişkilerde bir değişiklik yaşanmıyordu. Olan, ticaretteki ve emperyalistlerle aracılıktaki rollerin azınlıklardan müslüman Türk tüccarlara aktarılmasıydı.
Kısacası herkes memnundu. Milli mücadelenin ekonomik ve ideolojik programının önderliğini yapan müslüman Türk ticaret burjuvazisiydi. Varolan üretim ilişkileri nedeniyle gözleri azınlıkların elindeki ticari ve komprador ilişkilerde onların yerini almaktı. Bu açıdan varolabilmeleri ve birikimlerini arttırabilmeleri varolan emperyalizmle bağımlılık ilişkilerinin kendi elleriyle sürdürülmesindeydi.
Milli mücadelenin siyasi ve askeri önderliğini yürüten bürokrasi de memnundu. Onlar da sınırları oldukça daralmış da olsa bir devlet olarak merkezi otoriteyi güçlü bir biçimde yeniden oluşturmuşlar ve ayrıcalıklı toplumsal konumlarını yeniden tesis etmişlerdi.
Emperyalist devletler açısından, fazla bir değişiklik olmuyordu. Örneğin Lozan Anlaşması’nın bir maddesine göre, Türkiye Osmanlı borçlarının önemli bölümünü ödemeyi taahhüt ederken, yine, Türkiye 5 yıl boyunca Osmanlı dış ticaret rejimini uygulayacaktı ve bu da zaten emperyalizmin Türkiye’deki etkinliğini pekiştirmek için yeterli bir süreydi. Emperyalist ülkelerin özellikle iktisadi talepleri, Lozan Anlaşmasının iki oturumu arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde, milli mücadelenin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomideki temel sınıfı müslüman Türk ticaret burjuvazisinin onayı alınarak kabul edildi. 5 yıl boyunca gümrüklerin yükseltilmemesi ve Osmanlı dış ticaret rejiminin uygulanması emperyalist ülkeler ve artık bu ticareti kompradorlaşma anlamında doğrudan yürütecek Türk ticaret burjuvazisinin çıkarlarını yansıtan en önemli karardır.
ARANAN KAN BULUNUYOR

1906 sayımına göre, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki nüfus 15 milyondu. Bu nüfusun yüzde 10’u Rum, yüzde 7’si Ermeni, yüzde 1’i Musevi’ydi. yüzde 80’in üzeri ise müslümandı. 1927 nüfus sayımına göre ise 13.6 milyon olan nüfusun sadece yüzde 2.6’sını gayrımüslümler oluşturuyordu.
Bu durum belkemiğini azınlıkların oluşturduğu ekonomik hayatın önemli ölçüde tahrip olduğunu gösteriyor. Sovyetler, Bulgaristan ve Yunanistan’dan göç ve mübadele yoluyla ülkeye gelen, büyük bölümü pazara yönelik tarım ve ticarette yetişmiş müslüman Türk muhacirler bu tahribatın daha da büyümesini önlemişlerdir.
Savaş sırasında ve sonrasında, azınlıkların bıraktığı önemli ölçüde servet el değiştirdi. Azınlıkların bıraktıkları işlere, mülklere ve topraklara müslüman tüccar ve işadamlarından oluşan yerel eşraf ve toprak sahipleri el koyuyorlardı. (Gerçi, Lozan Anlaşması hükümlerine göre bu mallar kamulaştırılıp, ülkeye mübadele yoluyla gelen muhacirlere verilmesi gerekiyordu ve bir kısmı böyle oldu.) Bunların bölüşümüne merkezi siyasi otorite, yani bürokrasi karar veriyordu ve milli burjuvazinin politikalarına ve milli mücadelede takınılan tavra uygun olarak bu duruma göz yumuluyordu. Yeni devlette bürokrasi ile yerli tüccar sınıf arasındaki bu ayrılmaz ve karşılıklı bağımlılığa dayanan ilişkinin ilk biçimi bir anlamda, bu terkedilmiş mülk ve işyerlerinin yeniden temellükü sırasında ortaya çıkmıştır.
Savaştan sonra, ekonomik temeli elinde bulunduran azınlıkların gitmesinden ve kalan az sayıdakinin üzerinde de tam bir egemenlik kurulmasından sonra, asıl olarak müslüman Türk burjuvazisinin çıkarlarını temsil eden bürokrasinin karşısında hedeflerine ilerlemede kendisine engel olabilecek ciddi bir sınıfsal güç kalmamıştı. Merkezi otoritenin, devletin vesayeti altında zenginleşmesine izin verilen ticaret burjuvazisi, bu dönemde bürokrasiyle hiçbir çatışmaya girmedi. Bunun karşılığında da para kazanma ayrıcalığını aldı. Yerli burjuvazi hızla büyümesine karşı, henüz siyasi alanı ve bürokrasiyi doğrudan belirleyecek biçimde rüştünü ispatlamamış, bu anlamda siyasi bir güç konumuna gelememişti. Savaş öncesi dönemde gayrimüslim burjuvazisi yoluyla olgunlaşmaya başlayan burjuva kültür ve gelenekler de yok olmuş, yerli burjuvazi için tamamen yabancı şeylerdi.
Bürokrasi ise, hayalindeki ekonomik ve sosyal anlamda batılılaşmayı gerçekleştirebilmek, burjuva toplumu inşa edebilmek için üstyapı reformlarına girişti. Bu reformlar aynı zamanda nesnel olarak kapitalist ilişkilerin gelişmesinin de önünü açacak nitelikteydi. Bu dönemde, Ankara Hükümeti için iki ciddi gelişme aynı anda yaşandı.
İlki milli mücadelenin başladığı günlerde, ortak çıkarlar için ertelenen bürokrasi içindeki ciddi görüş ayrılıklarının açıktan ortaya çıkması ve sert muhalefetlerin gelişmesiydi. Bürokrasi içinde, “Devleti kurtarma” formülü etrafında gerçekleştirilmiş olan konsensus, devletin kurtarılması ve devamını da bir ölçüde garantiye almasıyla bozulmaya başlamıştı. Bundan sonraki idare ve reformlar konusunda ciddi çatışmalar başlamıştı.
Diğeri ise, Milli mücadele yıllarında destekleri alınan İmparatorluğun bir vilayeti olan Kürdistan’daki Kürt aşiretleriyle belli talepler etrafında yapılan anlaşmalardı. İlk mecliste Kürdistan vekilleri sıfatıyla kendi taleplerini dile getirmek için yer almışlardı. Savaş sonrası Cumhuriyetin ilanından sonra, bürokrasinin merkezi otoriteyi güçlü bir biçimde kurmasının ardından, tüm bunlar hasıraltı edilerek Kürtlere karşı inkarcı bir tutum takınılarak, yeni devletin yapıştırıcı unsuru olarak katı bir Türk milliyetçiliği benimsendi. Bu aynı zamanda emperyalist güçlerin Kürdistan’ı paylaşma politikalarında Türkiye’ye düşen pay ve rolle de ilgiliydi kuşkusuz. Taleplerinin gerçekleştirilmesi bir yana, inkara uğrayan Kürtler 1925 başında Şeyh Sait önderliğinde ayaklandılar. Ayaklanma kanlı bir biçimde bastırıldı. Büyük bir katliam ve tehcir gerçekleştirildi.
Aynı yıl, asıl olarak Kürtlerin taleplerini bastırmak amacıyla ve dolayısıyla kendi içinde ortaya çıkan muhalefeti yok etmek için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı, İstiklal Mahkemeleri kuruldu ve sıkıyönetim ilan edildi.
Kürtlere yapılanların ardından, en sağından en soluna kadar, Milli mücadelede önemli roller üstlenmiş ama, Kemalist kesime girmemiş tüm kadrolar ve muhalefet katledilerek, sürülerek ve pasifize edilerek yok edildi. Tüm siyasi partiler ve kurumlarla birlikte sendikalar da kapatıldı. Muhalif yayınlar susturuldu.
Kemalist kadrolar artık devlet idaresinin tek ve muhalefetsiz sahibiydiler. Bu arada planlanan reformlar da katı biçimler içerisinde gerçekleştiriliyordu. Örneğin, Şapka Kanununa muhalefet nedeniyle 70 kişi asılmıştı.
Batılılaşma yönündeki reformların gerçekleştirilmesi konusunda, önemli niceliğini eski İttihatçı kadroların oluşturduğu bürokrasinin tasfiye edilen kesiminin Kemalistlerle pek bir sorunu yoktu. Bu onların da en büyük hayaliydi. Hatta 1900’lü yılların başında hukuki ve idari alandaki reformlar, Cumhuriyet döneminden daha az değildi. 1908 Anayasası’nın parlamenter rejime katkısı, Cumhuriyetin sağladığından çok daha fazlaydı. 1908, 1912 ve 1914’teki meclisler, etnik çeşitlilik gösteriyor ve temsil niteliğini taşıyordu. Ayrıca bu dönemdeki meclis çalışmaları mebusların yetkinliği, ciddiyeti ve kapsamı açısından Cumhuriyet meclisine göre çok daha ilerideydi.
Reformların hızı, biçimi ve kapsamı konusunda Kemalist kadrolar, ülkede zaten süren emperyalizme yarı sömürge biçimde bağımlı bir kapitalizmin gelişmesine yol açacak, emperyalizmin ve ülkede bu ilişkinin sürdürücülüğüne talip yerli burjuvazinin taleplerine ilişkin dönüşümleri, –kendi çıkarlarına uygun olarak da– daha radikal ve otoriter bir biçimde gerçekleştirmeye çalıştılar.
En önemli ve zor olan dönüşüm, padişahlığın ve halifeliğin kaldırılmasıydı. Halifeliğin kaldırılması, özellikle Emperyalistlerin, barış görüşmelerindeki önemli taleplerinden biriydi. Müslüman ülkelerin kendi aralarında paylaştırılarak, sömürgeleştirilmesi veya sömürgeleştirilme girişimleri için, bu ülkeleri dini bir himaye altında tutacak, onları birleştirebilecek bir kurumu istemiyorlardı. Özellikle Abdülhamit’in dini restorasyonculuğunun Arap vilayetleri de dahil halk arasında –bugün bile islami kesimlerde süren– büyük destek bulması ve kısmi başarı kazanması, emperyalist ülkeler için örnek bir deneyimdi.
Ayrıca emperyalizmin ülkeye girmesiyle yıkıma uğrayan geleneksel sınıflar ve kurulu düzen için islamiyet siyasi otoriteye ve modernizme karşı birleştirici bir ideolojik unsur işlevi görüyordu. İslamiyet, esas olarak içsel yapısı itibariyle de devletsiz varolamayacağından hiç bir zaman devletten bağımsız olarak örgütlenmemişti. Bunu keşfeden Osmanlı Padişahları da müslüman ülkeleri kendi topraklarına katıp sömürgeleştirdikten sonra, bu durumu rahatça sürdürebilmek için hilafeti İstanbul’a taşıyıp, kendilerini halife yaparlarken, hanedanlık son dönemler de dahil kendini hiçbir zaman ‘milli’ bir hanedan olarak göstermemişti. Tüm İmparatorluk halklarının ortak kimliği müslümanlıktı.
Kapitalizmi kendine yön seçmiş bir yönetici sınıf için bu durum hem nesnel olarak hem de öznel olarak kabul edilemezdi. Bunun yerine duruma uygun laik-milliyetçi bir ideolojik çizgi konuldu. Bu, şartlar gereği ancak otoriter bir tarzda, zorla gerçekleştirilebilirdi. Ama bu otoriter laiklik, devletin, islamiyeti kendi kontrolü ve denetimi altında ve çıkarları doğrultusunda başka bir biçimde üretmesine ve kullanmasına engel değildi elbette.
Öte yandan, devletin bu militan laikliği, o ana kadar toplumu bir arada tutan ve oldukça sağlam olan dini ideolojinin geleneksel anlamda reddi anlamına geliyordu. Bu durum toplum ve devlet arasında bir ayrılığa yol açmıştı. Ortaya çıkan bu ayrılığı doldurmak için yeni bir ideoloji olarak milliyetçilik en önemli form oldu. Artık herkes kendini, yeni ulus devletin ulusundan yani Türk kabul edecekti. Bunun için bürokrasi her türlü geleneksel özgünlüğü ve mahalli özelliği yok etmeye girişti. Ulustan daha dar veya daha geniş birimler veya görüşler şiddetle karşı karşıya kaldı. Bütün reformların başvurduğu ideolojik örtü milliyetçilik oldu. Böylece Kürtler de Türk yapılırken, azınlıkların önemli bölümü de Türkleştirildi.
DÜNYA KRİZİNE DOĞRU KEMALİST DEVLETÇİLİK

Cumhuriyetin ilk yıllarında üst yapıda bu gelişmeler olurken, iktisadi yapı eski sürekliliği üzerinden yeni dönüşümler yaşıyordu.
1925’te Fransız-İngiliz ortaklığı olan Osmanlı Bankası yenilenen imtiyazı ile para basma tekelini yine eline almıştı.
Savaş kayıpları ve azınlıkların kaçmasıyla, tarımsal işgücünde yüzde 20’ye varan önemli bir kayıp yaşanmıştı. Bu kayıp bir ölçüde, büyük bölümü ticari tarımla uğraşan vasıflı 1 milyonun üzerindeki muhacirlerle giderilmişti.
Bunun yanında artık emperyalist sermaye ve yatırım akışının önü de açılmıştı. Ağırlıklı olarak aracılık rolü oynamasına karşın, İmparatorluk döneminde oldukça güçlenmiş olan azınlıklardan oluşan komprador Osmanlı burjuvazisi, yabancı sermaye açısından engelleyici bir rol oynuyordu. Azınlıkların yerine geçen yerli ticaret burjuvazisi devlet desteğiyle hızla gelişmesine rağmen, bu rolü oynayabilecek güçte değildi. 1920’lerden sonra yabancı sermaye, sadece ticari girişimler yoluyla değil, bankalar aracılığıyla ve sanayi yatırımlarıyla da doğrudan ülkeye girdi. 1923-1929 arasında bütün kredilerin dörtte üçünü yabancı bankalar sağlarken, sanayi şirketlerine yapılan yatırımlar içinde de yabancı sermayenin payı Türklerin payının iki katıydı. Ayrıca bazı yabancı firmalar, devletten belli malları ithal etme ve iç pazarda satma tekelini almışlardı.
Yine bu yıllar arasında devlet himayesindeki ayrıcalıklı konumlarıyla, Türk ticaret burjuvazisi de birikimini arttırıyordu.
1929’a kadar süreç aşağı yukarı bu minvalde devam etti. 1929 dünya krizi Türkiye Cumhuriyeti açısından da hem siyasi hem ekonomik önemli değişim ve dönüşümlere yol açtı.
1929’daki dünya krizi, tipik bir ihracat ekonomisi görünümündeki Türkiye ekonomisini de derinden etkiledi.
Türkiye’nin ihraç mallarının fiyatları hızla düştüğünden, bir döviz krizi ortaya çıkmıştı. Türk lirasının değerinin düşmesi borç yükünün artmasına yol açtı ve ticaret sektöründe iflaslar yaygınlaştı. Ticaretin merkezi olan İstanbul ve İzmir’de 1930 yılında binden fazla firma iflas etmişti.
Bunun ilk etkilerinden biri ticaret kredisine bağlı olan pazara yönelik tarım kesiminde hissedildi. Vergilerini ve borçlarını ödeyemeyen köylüler, topraklarını yok pahasına elden çıkarmaya ve bir kısmı toprakları gittikçe büyüyen toprak sahiplerinin çiftliklerinde ortakçılığa başladı.
Bu dönem emperyalist ülkelerin girdiği krizden ötürü, krizin etkisindeki Türkiye için emperyalizmden görece bağımsızlaşılmasını sağladı. Ticaret sermayesinin zayıflaması, bürokrasinin etkinlik alanını daha da arttırdı. O zamana kadar yabancı sermayeli Osmanlı Bankası’nın sürdürdüğü döviz işlemlerini kontrol edip elinde toplamak için Hükümet tarafından 1930’da Merkez Bankası kuruldu.
SERMAYENİN YÖN DEĞİŞİMİ, TİCARETTEN SANAYİYE

Ülkedeki krizin sorumlusu olarak Türk lirasına karşı spekülasyon yapan tüccarlar ve rezervlerini döviz olarak tutan yabancı bankalar görülüyordu. Yine 1930’da Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin kuruluşu alınacak yeni önlemlerin yönelimini tespit etti. Bu cemiyetin amacı tasarrufu teşvik etmek, yerli malların üretim ve tüketimini özendirerek ithal malların tüketimini azaltmak ve ithal ikameci bir sanayiye geçiş yapmaktı. Bu dernek özel bir dernek olmasına rağmen, bütün mebuslar üye kaydedilmişti. Artık ülkenin yeni gözdeleri, cılız olan sanayi burjuvazisi ve buraya geçiş yapması için desteklenen hükümetin yakın olduğu ve yeterli birikime sahip ticaret burjuvazisiydi. 1930’da gerçekleştirilen Sanayi Kongresi ile bu durum tescil edildi ve bunun üstyapısal dönüşümleri için ipuçları ortaya çıktı. 1931 CHP Kurultayı, siyasal düzeni tek partili bir rejim olarak tanımlarken, “Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdi ve içtimai hayat için işbölümü itibari ile muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telakki etmek esaslı prensiplerimizdendir” diyerek, “sınıf mücadelesinin yerini içtimai nizam ve tesanüt temin” etmeyi karar altına aldı. Ayrıca dış işlemlerin sıkı bir biçimde denetlenmesi ve sanayiin devletçi politikalarla korunması savunuluyordu.
Yarı-resmi banka konumundaki İş Bankası, kredileri, tüccarlardan, kayırılan sanayicilere kaydırdı. İç ticaret hadleri sanayi malları lehine değiştiğinden hammaddelerin fiyatları düştü. Ticaretteki daralmayla iflas eden köylülüğün bir bölümü şehirlere göç ettiğinden, proleterleşme ve işsizlik arttı. 1931’de nüfusu 800 bin olan İstanbul’da 100 bin işsiz vardı. Bu daha az ücret ve daha fazla sömürü demek olduğundan sanayi burjuvazisinin karlarını arttırdı. Ücretleri daha da düşürme teşebbüsleri, bu dönemde işçilerin direnişlerine ve grevlere yol açmıştı. İşçilerin kısmen lehine bir iş kanunu hazırlayan bakan istifaya zorlanmış ve tasarı iptal edilmişti. 1932’de İstanbul’da bütün işçilerin parmak izlerinin alınması gibi kararnameler çıkarıldı. 1934 ve 1938 arasında işçilerin gerçek ücretleri yüzde 35 oranında geriledi.
Krizin hissedildiği 1927’de Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarılmıştı. Bu kanunla asgari bir ölçeğe ve teknolojiye sahip olan sanayiciler (ki bunlar, genellikle ithalatı yapılmayan malları üretmeye yönelik büyücek ticaret burjuvalarıydı), gümrük muafiyetlerinden, arazi hibelerinden kamu ihalelerinde yabancılara karşı kazanma garantilerinden faydalanıyorlardı. O an için çok önemli olmayan bu kanun, krizden sonra uygulamaya girişilen politikalarla birleşince bu kişilere önemli bir avantaj sağladı ve sanayi sermayesinde önemli bir yoğunlaşma yaşandı. Örneğin 1939’da firma başına gayrı-safi üretim 1932’nin 2.5 katına ulaşırken, bunlar bütün sanayi işçilerinin dörtte birine sahiptiler.
Sanayi hammaddesi ürünlerin desteklenmesine paralelolarak pazar için üretim yapan büyük toprak sahipleri de desteklenmeye başlandı. Traktör ithalatı için hazine yardımı, Buğday Koruma Kanunu’nun çıkarılması, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin kuruluşu büyük çiftçileri korumaya ve geliştirmeye yarayan düzenlemelerdi.
Kriz yıllarında toplam yabancı sermaye yatırımları gerilerken, yabancı sermayeli firmaların sayısı bankacılık ve ticaret sektöründe azalmış, sanayi sektöründe ise artmıştır. Dış ticaret, Fransa ve İngiltere ile düşerken Almanya ile büyük ölçüde artmıştı. 1931 ile 1936 arasında ihracatta İngiltere’nin payı yüzde 18’den yüzde 5’e, Fransa’nın yüzde 12’den yüzde 3’e düşerken Almanya’nın payı yüzde 10’dan yüzde 51’e yükseldi. İthalatta da benzer bir gelişme yaşandı.
1929’dan itibaren demiryolları, kibrit tekeli ve diğer imtiyazlar ile birlikte kamu hizmeti veren yabancı şirketler satın alınarak millileştirilmeye başlandı. Buradan büyük sonuçlar çıkaran o günün ve bugünün ‘sol’cuların es geçtikleri şey, devletleştirmenin özellikle emperyalistler tarafından da istendiği ve bu konuda baskı bile yapıldığıdır. Birincisi bu sektörlerdeki karlar önemli ölçüde azalmakta ve emperyalistler zarar etmekteydiler. İkincisi bu devletleştirmelerin karşılıkları yine emperyalistler tarafından belirleniyor, buradan elde ettikleri parayı, daha karlı sektörlere yatırıyorlardı. Örnek verilmesi gerekirse, devlet, yeni yaptığı demiryollarının kilometresini 115 bin liraya mal ederken, oldukça eskimiş ve bir o kadar da tamir bedeli gerektirecek demiryollarının kilometresine kamulaştırma bedeli olarak 95 bin lira gibi yüksek bir rakam ödenmiştir.
Ardından 1934’teki Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’yla, ithal ikameci bir sanayi için daralan ithal olanaklarından ötürü zorluk yaşayan özel sektör üretimine ucuz ara mallar üretmek amacıyla devletin toplam 15 fabrika yapması planlandı ve yapıldı. Bunun ne için yapılacağı, devlet sektörünün ne işe yarayacağı ve yaradığı, Birinci Sanayi Planı bölümünde açıkça ifade edilmişti: “Bu programa hususi teşebbüs erbabı tarafından tesisine imkan görülmeyen sanayi şubeleri ithal edilerek devlet veya milli müesseselerin teşebbüsü olarak kurulmaları düşünülmüştür. Ancak bu ara sanayi, hususi teşebbüs ve sermaye erbabına da çok geniş ve faideli endüstri imkanları bahşedecektir. Devlet teşebbüsü ile kurulacak ana demir sanayi hususi müteşebbislerin yeniden tesis edecekleri makine, tel, çivi, döküm boru, cıvata, vida, vesaire fabrikalarına ve sanayie ucuz ve kolay tedarik edilir yarı mamul emtia verecektir. Yeni bez dokuma sanayimiz, mevcut milli fabrikalarımızın inkişaflarına bir pay bıraktığı gibi pamuk, ip ve halat,kadife, pelüş, kordela, şerit, pasmanteri eşyası ve pamuk örme sanayine de yeni faaliyet imkanları bahşedecektir.”
Bu dönem yine sanayi ve banka sermayesinde önemli bir yoğunlaşma yaşanmıştı. 1932’den 1941’e kadar sanayi işletmelerinin sayısında üçte birlik bir azalma olurken, işletmelerdeki motor gücü ve üretilen malların değeri üç kat artmıştı. 1939 yılında en büyük 113 işletme üretimin yüzde 73’ünden fazlasını sağlıyordu.
Bankacılıkta ise İş Bankası ve Ziraat Bankası’nın denetlediği sermaye rezervleri, toplamın yüzde 72’sini oluşturuyordu.
Bu dönemde, özel teşebbüsün sanayiye yönelik istihbaratını sağlayan, sanayi burjuvazisine geçmesi gereken alanları kollayan İş Bankası’nın işlevine değinmekte özel yarar var. İş bankası, Cumhuriyetin İktisat Vekili eski bir sivil İttihatçı olan Celal Bayar tarafından, yerli burjuvaziye devlet kredilerinin aktarılması amacıyla kurulmuştu. 1929 kriziyle birlikte önemi ve işlevi olağanüstü arttı. 1930’da milli bankaların ülke sanayii içindeki bütün iştiraklerinin yüzde 50’si İş Bankası’na aitti. 1937’de milli bankalardaki toplam mevduatın yüzde 40’ını elinde tutuyordu. Bu dönemde sanayi burjuvazisi ile bürokrasi arasında ilişkiyi sağlıyordu. 13 Yönetim Kurulu üyesinin tamamı milletvekiliydi. Burjuvazi bu bankayı, bürokrasi ile yapılacak pazarlıklarda işlevli bir kurum olarak da kullanıyorlardı. Bu bir anlamıyla rüşvetti tabii ki. İş Bankası’nın iştiraki olan bütün şirketlerin yönetim kurulu üyeleri arasında yüksek bürokratlar ve milletvekilleri vardı. Bürokratların yönetimlerinde yer almadığı büyük bir sanayi kuruluşu yok gibiydi. 1931- 1940 arasında kurulan şirketlerin yüzde 74.2’sinin kurucuları bürokratlardı.
Böylece bürokrasi ve sanayi burjuvazisi ele ele vermişlerdi. Bu burjuvazinin serveti ve birikimleri hızla artarken, bürokrasi de siyasi gücünü ve etkinliğini arttırıyordu. Bu dönem, sermaye sınıfıyla devlet ‘sınıfı’ arasındaki uyumlu yaşamın en şaşaalı günleri oldu.
Dünyada kriz sürerken, emperyalist ülke kapitalist sınıfları ölüm kalım savaşı verirken, yine bu yüzden emperyalizmle bağımlılık ve sömürü ilişkilerinin zayıfladığı bu dönemde, Türkiye’deki sanayi sermayesi önemli artışlar kaydediyordu.
Bu ekonomik ve siyasal tablo içerisinde 1930’lu yıllar, hala çok cılız da olsa gelişmeye başlayan işçi sınıfı ve küçük köylülük üzerindeki baskıların da yoğunlaştığı dönem oldu. İtalyan faşizminden ödünç alınan yasalarla, işçiler ve emekçiler üzerinde büyük bir baskı kuruldu.
Dünya krizi döneminde Türkiye’nin Almanya ile ticari ilişkileri artmaya başlamıştı. Bu siyasal olarak da bürokrasi ve sermaye sınıfı açısından Almanya’ya sempatinin artmasını sağlamıştı. Bu o dönem uygulanan milli iktisat politikalarına, milliyetçiliğe ve tek parti yönetimine de denk düşüyordu.
SAVAŞ VE SANAYİ BURJUVAZİSİNİN PALAZLANMASI

1933’ten sonra Faşist Almanya’nın iktisadi planları, çökmüş olan uluslararası pazarın yerine takas ve kliringe dayalı ikili anlaşmaları koymaya çalışıyordu. Bu Türkiye’nin de işine geliyordu. Savaştan hemen önce Türkiye’nin dış ticaretinde Almanya’nın payı yüzde 50 civarındaydı. Bu ikinci emperyalist savaş sırasında da az çok devam etti. Fakat buna rağmen, Türkiye savaşta tarafsızlığını ilan etmiş ve bunu politik alanda başarıyla uygulamıştı. Türk bürokrasisinin dış politikadaki dengeciliğinin geleneksel ve başarılı bir geçmişi vardı. Bu yüzden İngiltere ve Amerika Türkiye’nin ihraç mallarını yüksek fiyatlardan alıyorlardı.
Savaş döneminde, işçi sınıfı daha da ağır baskılara maruz kalırken, ürettikleri ürünün bir bölümüne ve çift hayvanlarına el konması, üretilen ürüne yeni vergiler ve seferberlik sonucu köylülük yeni bir yıkıma uğruyordu. Bu durum daha sonraki yıllarda kendini açıktan gösterecek köylülerin CHP’den geleneksel uzaklaşmasını açıklayan önemli bir etmendir.
Dünyada yaşanan savaş nedeniyle savaş ekonomisinin uygulanması sonucu, Türkiye savaş sırasında emperyalist ülkelerin ihtiyaçlarının artmasına binaen, ihracat fazlası vererek rezervlerini arttırdı. Bu durum, zaten azalmış olan yerli üretimin daha da az bir bölümünün ülke içinde tüketilmesine yönelik, 1939 ile 1945 arasında yüzde 350’ye varan tipik bir savaş dönemi enflasyonunun yaşanmasına neden oldu.
Savaş dönemi, sanayi sermayesinin kazançlarını arttırırken, ondan daha fazla ticaret sermayesi karlı çıkıyordu. Büyük meblağlar tutan devletin savaş ihtiyacı ihalelerinden, karaborsa, vurgunlar ve ticari spekülasyondan büyük paralar kazanıyorlardı. Bürokrasi bu duruma müdahale edebilecek araçlara sahip değildi. Birikimin başka ellerde de yoğunlaşması, görece fakirleşen bürokratların bir kesimiyle, vurgun imkanları pek olmayan ve artık oldukça gelişmiş olan sanayi sermayesini rahatsız etmişti. Genel kıtlık ve yoksulluk, hükümet aleyhtarlığına dönüştürüldü. Hükümet de hemen çözüm geliştirdi. Sayıları epey azalmış da olsa, güvenlikleri o zamana kadar Lozan anlaşmasıyla sağlama alınmış ve İstanbul’da yoğunlaşan gayrimüslim ticaret burjuvazisine cephe alındı. Bunlar 1930’lardan sonra ekonominin seyri nedeniyle İstanbul çevresinde özellikle dokuma alanında önemli sanayi yatırımlarına da girişmişlerdi. Bütün tüccarlar gibi bunlar da savaş döneminde kazançlarını daha da arttırmışlardı.
Tam da savaş döneminde, şovenizmin ve milliyetçiliğin en hassas olduğu dönemde, kitleleri azınlık aleyhtarı duygularla kışkırtmak ve bunu iktisadi adalet talepleriyle birleştirmek hükümet için kolay bir çözüm oldu.
1942’de Varlık Vergisi Kanunu çıkarıldı. Varlık vergisinin yüzde 70’i İstanbul’dan elde edildi ve toplanan verginin yine yüzde 70’ine yakınını sayıları çok az olan gayrimüslimler ve yabancılar ödedi. Gayrimüslimlere uygulanan vergi oranı müslümanlara uygulananın 10 katıydı. Gayrimüslim işadamlarının büyük çoğunluğu işlerini ve mülklerini yok pahasına satmak zorunda kaldılar. Bu birikimler devlete önemli bir gelir aktaran bürokrasiye ve artık ticareti de ele geçirmeye başlayan sanayi burjuvazisine önemli kazançlar sağladı. Buna rağmen, savaş sonrası bu kanunun sürmesinin yarattığı ideolojik ve iktisadi etki, sanayi burjuvazisi ile bürokrasinin arasında ciddi gerilimler doğurdu.
ABD’NİN SAHNEYE ÇIKIŞI

Artık savaşın sonucu belli olduğundan, biraz geç kalmış olarak 1945 Şubat’ında Türkiye Miğfer devletlerine savaş ilan etti.
Galip güçler arasında, Sovyetler Birliği ve başını ABD’nin çektiği emperyalist kamp arasında soğuk savaş yılları başlıyordu.
Hükümet, bir muhalefet partisine ihtiyaç olduğunu ve 1946’da seçimlerin yapılacağını ilan etti. Bunun asıl olarak iki nedeni vardı.
İlki, jeopolitik konumundan ötürü de Türkiye üzerinde ekonomik ve asıl olarak da siyasi olarak hegemonyasını oluşturmaya girişen savaştan en büyük emperyalist güç olarak çıkan ABD, komşu Sovyet ‘tehdidine’ karşı Türkiye’ye iktisadi ve askeri yardım yapmaya karar vermişti. Yeni dönem uyarınca, “hür dünya” olarak, devletçilik ve tek parti uygulamalarına karşı talepleri vardı.
Diğeri ise, artık sanayi burjuvazisi, özellikle savaş sonuna doğru, büyük bir birikime ulaşmıştı ve devletçi politikalara karşı, bürokrasi ile arasına mesafe koymaya başlamıştı. Çok açık karşı konmasa da artık vesayet istenmiyordu. 10 Eylül 1946 tarihli Akşam gazetesinde savaş yıllarında Türkiye’de 2 bin milyoner ailenin doğduğu yazıyordu. Yine o dönemin İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Bülteni, işadamlarının yüzde 300 ile yüzde 1000 oranında kar ettiğini açıklıyordu. Böyle bir durumda, burjuvazi varolması için kaçınılmaz olan emperyalizmle işbirliğini doğrudan kurmak istiyordu.
İktidar kendi gücüne çok güvendiğinden, ekonominin işleyişine yeterince vakıf olmamanın getirdiği, burjuvazinin tavrına ilişkin hesap hatasından bu talepleri hemen kabul etmişti. Onların beklediği, devletçilikten biraz vazgeçip, ekonomiye biraz özerklik kazandırıp, sistemin esas olarak aynı kalmasıydı.
1946 seçimleri, öncesi ve sonrasıyla iktidar için büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Muhalefet partisi olan DP kısa bir örgütlenme dönemine karşın büyük bir güce erişmişti. Seçimler sonucu çeşitli hilelerle CHP içindeki merkezi bürokrasi yerini korudu. Seçim hileleri sonucu mecliste küçük bir grup olan muhalefet, büyük güce sahip olduğunu ispat etti.
Bu durum karşısında hükümet belli tavizkar politikalar geliştirdi. Yeni ekonomi politikaları Amerikalı uzmanlara hazırlatıldı. Din alanında eski militan laiklikten tavizler verildi. Ama bunların hiçbiri yetmedi ve yeni bir siyasi çözümün gerekliliği kaçınılmazdı.
1950 seçimleri siyasi bir dönüm noktası oldu. Bürokrasi ve siyasetçi birbirinden ayrıldı. Siyaset seçkinlerin işi olmaktan çıkarıldı. Siyaset sınıfların doğrudan temsilcileri ve talepleri etrafında örgütlenmeye başladı.
DP muhalefetinin iki temel savı vardı. Biri devlet müdahalesi karşısında pazarı savunan iktisadi özgürlük, diğeri de toplumsal taban bulabilmek ve merkezin ideolojik-siyasi hegemonyasını kırabilmek için, mahalli gelenekleri savunan, zorla baskı altına alınmış dinin özgürlüğüydü.
Burjuva platformunu oluşturan DP, kitlelere kontrol altındaki fiyatlardan, ezici vergilerden, ürüne el koyan jandarmadan, devlet korkusundan kurtulmayı vaat ediyordu.
1950’de 20 milyon olan nüfusun yüzde 80’i köylüydü ve bunların büyük çoğunluğu yıkıma uğrayan küçük üreticiydi. Şehirlerde ise en yaygın alan kendi adına serbest çalışmaydı. Sanayide bile işçilerin yüzde 37’si ya kendi işlerinde ya da aile şirketlerinde çalışıyorlardı. İşverenler için çalışan ücretli işçilerin sayısı 400 bin civarındaydı. Bu nüfus yapısında, görüldüğü gibi çoğunluk, basit pazar fikrine bağlanmaya uygun küçük üreticilerden oluşuyordu.
Büyük çoğunluk, sadece kendisine zulmeden bürokrasiden kurtulmak için değil, iktisadi kalkınmadan ve kişisel zenginleşmeden de ‘özgürce’ faydalanmak istiyordu.
Savaş sonrası dünyanın yeni hakimi ABD sermayesi ABD hükümeti eliyle, Avrupa için bir kalkınma programı geliştirmişti. Türkiye de 1957’de bu programa dahil edildi. Bu şekilde “hür dünya”nın bir parçası haline getirilen Türkiye’ye, askeri ve liberalleşme biçiminde iktisadi bağımlılık karşılığında hibe ve yardım yapılacaktı. 1946 ile 1950 arasında Türkiye’ye giren ABD fonları, GSMH’nın yüzde 3’üydü ve bu ithalatın yüzde 270 artmasına yol açmıştı. En büyük artış tarım makinelerindeydi. Bu Amerikalı uzmanların planlarının bir sonucuydu. Türkiye ekonomisi, emperyalizmin yarı-sömürgesi ilişkisini, tarıma ve tarıma dayalı bir sanayi üzerinden sürdürmeliydi. Ayrıca hükümetten, kamu kaynaklarını karayollarına ve diğer altyapı projelerine tahsis etmesi isteniyordu.
Yeni ekonomi reçetesi, bütün toplumsal kesimlerle birlikte, yoksulluk içinde kıvranan küçük üreticilerin de refahının yükseltilerek pazara yani kapitalizme aktif katılımlarının sağlanmasını öngörüyordu. Bu köylülerin de istemlerine tekabül ediyordu.
Bu yolla ekonominin desantralizasyonu, savaş sırasındaki enflasyonun sağladığı itici güçten yararlanan pazara daha çok açılmış bölgelerdeki kasaba tüccarları ile büyük çiftçilerin özlemlerine de denk düştü.
Amerikan yardımları, pazar sorunları içinde olan ABD ekonomisinin ihraç ettiği yol yapım makineleri ve 15 bin traktör alımıyla ABD ekonomisine geri dönüyordu. Ulaşım pazara girişi kolaylaştırdı, tarım makineleriyle yeni topraklar tarıma açılarak üretim hızla arttırıldı.
YENİ DÖNEM: ÇOKPARTİLİLİK; YENİ SEÇİM: DP

Amerikan reçeteleri, artık emperyalizmle doğrudan ve daha karlı bir ilişki geliştirecek olan burjuvazi önderliğinde, etkinlikleri oldukça artan büyük toprak sahiplerinin, orta ve küçük üreticilerin özlemleri birbirleriyle çakışıyordu. Bu durum ekonomik alanda Demokrat Parti’ye önemli bir toplumsal destek sağlıyordu.
Diğer yandan DP, ideolojik alanda da dine özgürlük sloganı ile önemli bir oy ve kitle desteği olan köylülüğü, küçük-burjuvaziyi yanına çekiyordu.
Kemalizmin laisizmi aslında başarılı olmamıştı. Hem islamın kendi içsel yapısı itibariyle toplumsal yaşamı siyasi yapıdan ayırmak mümkün olmadığından, hem de zaten böyle bir sosyo-ekonomik yapıya sahip olunmadığından otoriter ve militan bir laisizm gelişmişti. Laikliğin genel anlamı din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması iken, bu Türkiye’de dini hayatın bürokratlarca ve bürokratik düzenlemelerle, yani devlet tarafından sıkı bir biçimde kontrol altında tutulması olarak gerçekleşmişti. Bu nedenle, baskılar karşısında, sürekli geleneklerine ve dine sarılan kitleler, hep irtica etiketiyle cezalandırıldı ve korkutuldu.
DP’nin elindeki bu güçlü ideolojik silaha karşı, CHP’li bürokratlar, yeni din okulları açarak, ilköğretime din dersi koyarak ve türbelerin ziyaret edilmesi yasağını kaldırarak yanıt vermeye kalkıştılarsa da halk üzerindeki uzun yılların birikimini kaldırmaya yetmedi.
1950 seçimlerini çeşitli hilelere rağmen kazanan DP iktidarı, dünya konjonktürünü de arkasına alan burjuvazinin kazandığı bir muharebeydi. Bürokrasinin vesayeti altında gelişmekten ötürü siyasal alanı doğrudan belirleyemeyen bir burjuva sınıfa dayanan kapitalizmden, rüştünü ispat etmiş, pazara çok daha sağlam bir biçimde bağlanmış burjuva kapitalizmine geçiliyordu.
Bu temelde işbirlikçi tekelci burjuvazinin ortaya çıkması doğrultusunda burjuvazinin ayrışma süreci gelişiyor, sınıf iktidarının bir parçası olan siyasi iktidar olarak da devlet iktidarı, oligarşinin oluşum süreciyle yeniden biçimleniyordu.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında siyasi iktidar, bürokrasi ile müslüman ticaret burjuvazisi arasındaki ilişkiye dayanıyordu. Bu ittifak içerisinde, burjuva toplumun kurucusu, bu anlamda da burjuvazinin temsilcisi olsa da hem Osmanlıdan devralınan miras ve hem de bu burjuvazinin zayıf olması nedeniyle siyasetin oluşturulmasında bürokrasi hakim konumdaydı. Yine Osmanlıdan geldiği biçimiyle, küçük üreticilik olarak köylülüğün yaygın oluşu ve bunların pazarla ilişkisinin doğrudan tüccarlar eliyle kurulması, büyük toprak sahiplerinin iktisadi ve siyasi bir güç olarak ortaya çıkmasını engelliyordu. Bu durum da, egemen ittifaka, toprak ağalığının önemli bir muhalefetiyle karşılaşmadan sanayileşme politikası olanağı vermişti.
Osmanlıdan geldiği gibi Türkiye’nin de hakim olarak küçük üretime dayalı bir tarım toplumu olarak ortaya çıkışı, Türkiye’nin sürecinde iktisadi ve siyasi gelişiminin özgünlüğünü önemli ölçüde belirlemiştir. Kürdistan dışarıda bırakıldığında, toprağın eşitsiz dağılımı ve büyük toprak sahipliği hep varolsa da, siyasi ve hukuki çerçevenin uygunluğu ve tarıma açılabilir boş toprakların bolluğu köylülüğün büyük ölçekte varlığını koruyabilmesini sağlamıştır.
1929 dünya krizi sırasında gelirlerin aşırı azalmasına karşın vergilerin aşırı artışı nedeniyle yoksul, küçük köylülerin topraklarını ve iş araçlarını elden çıkarıp, özellikle ortakçılık ve kiracılık biçiminde ve ayrıca tabii ki tefecilik yoluyla toprak sahiplerine bağımlılıklarının arttığı bir dönem yaşandı. Bu dönem toprak sahiplerinin gelişimleri sanayileşme sonrası ve ona bağlı olduğundan, siyasi iktidara katılımları çok kısmi olarak gerçekleşti. Ama hala önemli bir köylü kitlesi geçimlik üretime geri dönüp kendi toprağını işlemeye devam etti.
Savaş sonrası, Amerikan politikalarının belirleyiciliği ve traktör sayısındaki önemli artış, tarımın önemini arttırdı. 1946-1950 arası 1200’den 43000’e çıkan traktörlerin ve yeni teknolojinin çok büyük bölümü doğal olarak büyük toprak sahipleri tarafından kullanılmaya başlanınca ortakçılık ve kiracılık konumları kalkanlar, hızla mülksüzleşmediler, yeni toprakları tarıma açtılar. İşgal edilen devlet topraklarıyla baş edemeyen hükümet, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkararak 400 bini aşkın aileye 3 milyon hektarın üzerinde toprak dağıtarak tapulandırdı.
Büyük toprak sahiplerinin elindeki topraklarda tarım kapitalizmi gelişiyordu, Türkiye’nin neredeyse hiç bir yerinde, topraklarını büyütseler de büyük toprak sahipleri, köyleri ve köy topraklarını ele geçiremedi. Aksine hakim eğilim köylü mülkiyetinin genişlemesiydi. Sahiplerinin işlediği ‘işletme’ sayısı 1950’de 2.3 milyonken, 1952’de 2.5, 1961’de 3.1 milyona ulaşmıştı. Topraksız köylü ailelerinin oranı ise 1950’de yüzde 16 iken 1960’ta yüzde 10’a düşmüştü. Köylüler, karayolu ağının hızla genişlemesi nedeniyle de küçük **** üreticileri olarak kapitalist pazarla hızla bütünleşiyorlardı.
Tarım söz konusu olduğunda Çukurova’nın özgünlüğünü belirtmek gerekir. Bugün bir avuç olan Türkiye tekelci sermayesinin çoğunluğunun birikimlerini sağladığı yer ve zaman 1950’li yılların Çukurova’sıdır. Pamuğun dünya ekonomisinde çok önemli olduğu 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Ermeniler buralarda ticari amaçlı pamuk tarımını geliştirmişlerdi, Ermeni tehcirinden sonra, buralar büyük toprak sahiplerinin eline geçmişti. Ayrıca bir dönem sonra buralarda çitleme, diğer bölgelerde görülmeyecek büyüklükte yaygındı. 1950’lerde pamuk yine büyük önem kazanmıştı. Pamuk tarımında sadece mevsimlik işçiye ihtiyaç duyulduğundan, çitleme bol kazanç sağladı ve tek bir hasatla bile büyük servetler kazanıldı. 1950’lerde Adana’nın nüfusu iki kat artmış, kentin sembolü Cadillac’lar olmuştu. Çok kısa bir dönemde önemli birikim sahibi olanlardan bir kısmı pamukçuluktan, çırçır fabrikalarına, iplik sanayiine ve tekstilciliğe geçtiler. Türkiye ekonomisine biçilen rol sayesinde de gelişimlerini uzun sürede de en fazla arttıran az sayıda aile oldular.
1950-1960 dönemindeki sanayi yatırım projelerinin çoğunu, Amerikan finans kurumlarının ve Dünya Bankası’nın girişimiyle kurulan Türkiye Sınai ve Kalkınma Bankası finanse ediyordu. Türk sanayii, artık emperyalist dünya ekonomisinde kendisine biçilen role göre doğrudan denetleniyordu.
1955’ten sonra talebin ve dünya fiyatlarının düşmesiyle, tarımsal üretim ve ihracat yüzde 15, kişi başına gelir ise yüzde 11 azalmıştı. Bu ABD’den daha çok borç, ABD’ye özellikle de siyasi olarak daha çok bağımlılık demekti. Soğuk savaş şartlarında Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakol rolünü daha çok benimseyen TC, önce Kore’ye asker yolladı, ardından NATO’ya katılarak, ABD’ye askeri üsler tahsis etti.
İhracat azaldığından ve alınan borçların gittikçe daha büyük bölümü borçları geri ödemeye ayrıldığından, ithalat da 1952’ye göre 1956’da yüzde 30 azaldı.
İthalat üzerine kısıtlamalarla, ithal ikameci sanayi hızla büyüyerek karlarını hiç bir engellemeyle karşılaşmadan dilediğince arttırdı. Bu kısa dönemde, sanayiin milli gelirdeki payı yüzde 10’dan yüzde 16’ya yükselirken, tarımın payı yüzde 49’dan yüzde 43’e gerilemişti.
Şehirlerde, hızla gelişen hizmet sektörü ve sanayi ile 1951-1953 arasında yüzde 23 arasında büyüyen inşaat sektörü, önemli bir istihdam alanı yarattı. Bu da şehirlere önemli bir göç dalgası yarattı. 1950’lerin ortasında 10’dan fazla işçi çalıştıran fabrikalardaki işçi sayısı 163 binden 324 bine yükseldi. 1950-1960 arasında en büyük dört şehrin oranı yüzde 75 arttı. Gecekondulaşma yayıldı.
Şehirlere doğru olan bu yoğun göç, mülksüzleşme sonucu olmamıştı. Sanayi ve hizmet sektöründe istihdamın kısa bir sürede büyük ölçüde artması, kolayca iş bulunabilmesi, ek kazanç olarak görülüyordu ve köylüler aileden bir veya bir kaçını şehre yolluyorlardı. Bunların toprakla bağları kopmuyor, hasat zamanları köye dönüyorlardı. Bu durum Türkiye işçi sınıfının da bugüne kadar gelen süredeki niteliğini anlatmaktadır.
1960 DARBESİNİN TAŞLARI DÖŞENİYOR

Ekonominin büyük bir borç yükü altına girmesine, kaynakların daralmasına rağmen, DP iktidarı oy potansiyelini oluşturan tarım kesimini, köylülüğü gözardı edemiyordu. Burjuvazinin, popülist politika şikayetleri ilk o zaman başladı. DP iktidarı tarım kredilerinin, fiyat destekleme programlarının, kamu yatırımlarının arttırılmasını içeren enflasyonist bir finans politikası izliyordu. Bu da para basılması yoluyla Merkez Bankası’nca karşılanıyordu.
DP iktidarında kalkınmacılık ve dizginlenmemiş pazar ekonomisi kuralları, buna uygun bir küçük burjuvazinin yaygın olduğu toplumda fırsatçılık, zorbalık ve tipik bir “Vahşi batı” zihniyeti hakim oluyordu. Devletin, iktisadi özgürlük adına geçmiş dönemden işgal ettiği alanlardan geri çekilmesi tehlikeli boşluklar yaratmaya başlamıştı.
1950’lerin sonuna doğru sanayi burjuvazisi, enflayonist büyüme yoluyla ve emperyalizmle işbirliği içinde ciddi bir birikim sahibi olmuştu. Başı bozuk bir pazar ekonomisi, toplumsal tehlikeler ve kendine akacak kaynakların popülist politikalarla heba edilmesi, sanayi burjuvazisinin gözünde DP iktidarını, küçük-burjuvazinin temsilcisi durumuna sokmuştu. İstedikleri, elde ettikleri avantaj nedeniyle bundan sonra birikim sürecinin devlet denetiminde kendi lehlerine sürdürülmesiydi.
ABD ve OECD Türk masası da, içerdeki işbirlikçileri gibibu politikalardan rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı. Yardımın devam ettirilmesi karşılığında DP hükümetine 1959’da (daha sonraki IMF paketlerinin öncüsü sayılabilecek) bir istikrar programı kabul ettirdiler. Burada, Menderes’in devletçiliğe özgü sayarak hep eleştirdiği planlama talep ediliyordu. Menderes istemeye istemeye olsa da bir planlama komisyonu kurmak zorunda kaldı. Ama bu durum da sanayi burjuvazisinin güvenini tazelemeye yetmedi.
1950’lerin ikinci yarısından sonra sanayi burjuvazisi kendi politikaları için doğrudan politik alana müdahale etmiş ve Hürriyet Partisi kurulmuştu. DP’den kopan genç, eğitimli ve teknokratlardan oluşan bu parti, siyasal alanda cisminden daha büyük bir etki yapmıştı. Bu parti daha sonra CHP’ye katıldı ve bu seçkin kadrolar CHP içerisinde önemli organlara gelerek CHP’nin yeni programının oluşturulmasında da belirleyici oldular. Toplumsal hegemonyasını daha oluşturamamış olan sanayi burjuvazisi bu yolla, yönünü özellikle askeri bürokrasi içinde hala önemli bir etkisi olan Milli Şef İsmet İnönü önderliğindeki CHP’ye çevirmişti. Çıkarları, yoksullaşma olarak DP iktidarı sırasında önemli ölçüde zedelenen sivil asker bürokrasi, subaylara çantasını taşıtan Menderes’in DP’si tarafından iyice hırpalanan ordu mesajı almıştı. Çıkarları çakışan sivil-asker bürokrasi, sanayi burjuvazisi ve emperyalizmdi. 27 Mayıs 1960’ı kaçınılmaz kılıyordu.
İşbirlikçi sanayi burjuvazisinin reorganizasyon projesi, planlamacı Kemalist bürokrasinin belli bir kesiminin ve bir ölçüde aydınların özlemlerine denk düşerken, bu dönemde yoksullaşmış ama siyaset sahnesinde yerini almamış cılız işçi sınıfının kısa ve kısmen orta vadeli çıkarlarına da uygun gözüküyordu. 27 Mayıs 1960, bunların yarattığı bir yanılsamayla, sol için yanıltıcı değerlendirmelere konu olmuştur. 1961 Anayasası ile gerçekleştirilen dönüşümler, emperyalizmin ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarları doğrultusunda çatışmalı da olsa yarı-sömürge bir ülkede burjuva devletin ve burjuva siyasal yapının gerçekçi bir anayasal çerçevesini de oluşturuyordu.
Yabancı sermaye faaliyetine izin verilmesiyle, darbeden sonraki bir sene içinde, önemli miktarda yabancı sermaye, kredi, yardım ve doğrudan yatırım olarak geldi. Örneğin ABD 1960’ın sadece Ağustos ayında bağış olarak –tabii, ithal edilen sanayi mallarının karşılığı olarak kendisine dönmek üzere– 34 milyon dolar verdi.
Yabancı Sermaye Yatırımını Teşvik ve İnceleme Komisyonu’nun faaliyete geçişiyle hızlanan yabancı sermaye girişi, bunlarla zaten varolan işbirliğini daha fazla geliştirme ve dönüştürme imkanına sahip sanayi burjuvazisinin irileriiçin de tekelleşme imkanının yolunu açtılar.
1960 darbesini gerçekleştiren ordu da bir iç bütünlüğe sahip değildi. Değişik siyasal görüşlere sahip olan, devletçi veya orta sınıfın çıkarlarına yakın 14 MBK üyesi tasfiye edildi. Bunların içinde Türkeş ve daha sonra TİP milletvekili olan Muzaffer Karan da vardı.
ABD, darbecilere, orduyu yeniden yapılandıran bir proje sundu. Yokluk içinde yaşayan çok sayıda subay yerine varlık içinde az sayıda subaydan oluşan bir komuta kademesi öneriliyordu. Kısa sürede 235 general ve 5 bin subay emekli edildi. ABD’nin somut katkılarla da sunduğu bu proje, soğuk savaş döneminde hem SSCB’nin komşusu olan hem de önemli bir jeopolitik bölgede bulunan istikrarsız bir ülke subaylarının, sadece devlet dolayımından bürokratlar olarak değil, yaşam tarzları ve bunun yaratacağı bilinç olarak da kapitalizme entegre edilmesine dayanıyordu. Bu amaçla 1961’de kurulan OYAK, ordu mensuplarına çok ucuz hizmet ve mal sunarken, hızla yerli ve yabancı sermaye ile ortaklıklar kurarak üst kademe subaylarının ve ailelerinin, –aile fertleri ve emekliliklerinde kendileri olarak bu şirketlerin yönetim kurulu üyelikleri vasıtasıyla– ‘refahlarını’ hızlıca arttırdı.
Kısacası 1960 sonrası süreç, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yaşamında, yaptıkları ve yapamadıklarıyla bugüne gelen sürecin önemli yapıtaşlarını koydu.
KAYNAKÇA

DİE Yıllıkları
Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi
Faroz Ahmad, İttihat ve Terakki, Sander Yayınevi, 1971
Y.N.Rozaliyev, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişme Özellikleri, Onur Yayınları, 1978
Y.N.Rozaliyev, Türkiye’de Sınıflar ve Sınıf Mücadeleleri, Ant Yayınları, 1970
Ç. Keyder, Dünya Ekonomisi İçinde Türkiye, İletişim Yayınları, 1985
E.J. Zurcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 2000
Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları, V Yayınları, 1989
L. Carl Brown (Derleyen), İmparatorluk Mirası, İletişim 2002
Sina Akşin (Yayın Yönetmeni), Türkiye Tarihi, c. 2, 3, 4, Cem Yayınları, 2000
F. Başkaya, Paradigmanın İflası, Doz Yayınları, 1991
S. Yerasimov, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Belge, 1986
Ş. Pamuk, Osmanlı Ekonomisi ve Dünya Ekonomisi, Yurt Yayınları, 1984
Y. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi




[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-01-2009, 10:25 PM   #30
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Neo- faşizmin yeni elbisesi kemalizm

'Kemalist Paranoya' Hakkında - Aydemir Güler

22/03/2009


AKP’ci solculuğun düzey kaybetmesine üzülecek değilim. Ancak dolaylı bir kaygı dile getirebilirim. Karşınızdaki düzeyin sıfırın altına düşmesi, sizin de üretme güdülerinizi köreltebilir. Bu tuzağa düşmemek gerek. Zira AKP solculuğunun entelektüel kaliteye gereksinimi yok. Çeşitli odaklardan üfürülen havaya yelken açarlar olur biter. Kalite bize lazım. O yüzden bunların düzeysizliği, bize kurulmuş bir tuzaktır.
AKP’nin kontrollü ama hızlı biçimde yükselttiği Osmanlıcılığı görmezden gelip, TKP’nin bu tehlikeye işaret eden argümanlarına Kemalist paranoya diyenler var. Tayyip Erdoğan’la aynı ağzı konuşan bu sol müsveddeleri, kendi liberal literatürlerinden de bihaberdirler ve bazı şeyleri hatırlatmak bize düşmektedir.
Aşağıda bir sol-liberal yazardan, günümüz AKP solcuları için hatırlatıcı alıntılar bulunmaktadır:
… bu perspektifin doğmasında rol oynayan unsurlar imparatorlukların yıkılmasının ardından kurulan devletlerin yol açtığı karamsarlık ve bıkkınlık, imparatorluk tarihinin karşı-olgulara dayalı olarak ‘iyimser bir okuması’ ve gerçekleşmemiş alternatiflere ilişkin bir nostaljidir. Söz konusu yaklaşım şöyle özetlenebilir: Bütün uyrukların eşit vatandaşlık haklarının bulunduğu, etnik ve bölgesel otonominin tanındığı anayasal bir düzen imparatorlukları yok olmaktan kurtarabilirdi, böylece dünya milliyetçilik ve ulus-devletin aşırılıklarını yaşamak zorunda kalmazdı.” (ilk yazıldığı tarih: 1997)
AKP solcuları için tercüme edelim mi?
Liberal yazarımız herhangi bir rezerv koymasa da, biz “hiç olmazsa kimi imparatorluklar” diye bir sınırlayalım: Yazar “hiç olmazsa kimi imparatorluklara” özlemle bakmaktadır.
Cumhuriyet ile ulus-devlet kuşkusuz bir ve aynı şey değildir. Ancak en azından bizim tarihsel somutluğumuzda böyle bir denklik var. Dolayısıyla cumhuriyetin aşırılıklarının ve zararlarının imparatorlukla önlenebileceği iddia edilmektedir.
Burada Cumhuriyet Türkiye’sinde gözlenen devlet geleneğinin Osmanlı geçmişinin doğrudan bir uzantısı olmadığını savunuyorum. Osmanlı devlet-toplum ilişkisi son dönemlerinde değişmişti ve Türkiye artık bir önceki, klasik Osmanlı modeline dönüyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş, devletten bağımsız olarak ekonomik hayatlarını sürdürme kapasitesine sahip güçlü bir burjuvazinin oluşumunu sağlayabilecek bir gelişmeyi tersine çevirmişti. Cumhuriyet devleti, geç dönem Osmanlı devletiyle kıyaslandığında, çok daha az hesap veren bir devletti, dolayısıyla daha otokratik ve keyfi idi. Üstelik, toplum da hem kendisini devlet karşısında koruyacak hukuki çerçeve açısından, hem de özerk düzenlemeler için gerekli sivil toplum kurumları bakımından çok daha zayıf bir konumdaydı.” (ilk yazıldığı tarih: 2003)
Tercümeye devam edelim.
Liberal yazarımız daha fazla hesap veren, yani denetlenebilen, daha az otokratik yani daha özgürlükçü, daha az keyfi yani hukuk devleti niteliğine yakın olarak gördüğü Osmanlı’yı cumhuriyete tercih etmektedir.
Burada ilginç olan bir diğer nokta ise şudur: Günümüz Türkiye’sinin baskıcı uygulamalarının kaynağını cumhuriyet öncesinden aldığı tezi yaygın bir tezdir. Ceberrut, Asyatik devletin yeni biçimlerde yaşamını sürdürdüğü tezi, aynı zamanda Türkiye’de ciddiye alınır bir tarihsel ilerleme, burjuva devrimi, kapitalistleşme yaşanmadığına bağlanır. Böylece bugün sosyalizmden falan söz etmek saçmalık derecesine düşecek, önce “adam gibi” bir burjuva demokrasisi gerektiği yolunda bir ezber kurulacaktır.
Liberal yazarımız ise, aynı sonuca bağlanabilen ama bundan çok daha kuvvetli bir tez bulmuş. Yukarıda onu yazıyor: Buna göre kötü cumhuriyetten hareketle geç Osmanlı karalanmamalıdır. Olsa olsa klasik veya erken Osmanlıya çıkartılabilir fatura. Ama Osmanlının sonlarına gölge düşürülmemelidir.
AKP’nin Osmanlıcılığını bir komünist fantezisi ilan eden AKP solu, kendi liberal düşünsel kaynaklarını, çok değil son birkaç yılın kitaplarını bile okumamaktadır. Oysa burada yalnızca birine değindiğimiz bu yazılarda ne cevherler var!
“...Bütün bunların sonucunda artık devletlerin içişleri dokunulmaz olarak görülmüyor, yapabilecekleri şeyler ciddi olarak kısıtlanıyor, yeni global normlar öne çıkıyor… Demek ki dünya insanlarının ulusal devletlere ayrılmış olarak yaşaması yerine dünya normlarına göre yaşayabilmeleri bir ideal olarak benimsenmeye başlandı.” (ilk yazıldığı tarih: 2001)
Osmanlı’nın son dönemlerinden mi söz ediliyor, yoksa içinde bulunduğumuz çağdan mı? Her ikisine uyuyor. Biz iki dönem arasındaki benzerliklere işaret ettiğimiz zaman hem Kemalist hem paranoyak oluyoruz. Sol-liberal bir yazıcı, 2001’de, yani Amerikan emperyalizminin sonrasında devletlerin içişlerinin dokunulmazlığını büsbütün geçersiz ilan edeceği meşhur 11 Eylül olayının vuku bulduğu yıl, bu benzerliği alenen savunduğu, altına Çağlar Keyder diye imzasını attığı, kitabını da malum İletişim yayınları bastığı zaman bir şey olmuyor…
Evet; yukarıdaki alıntılar Keyder’in Memâlik-i Osmaniye’den Avrupa Birliği’ne adlı kitabının 2005’te yapılan üçüncü baskısından. Sayfalar da sırasıyla 22, 110 ve 220.
Çok ilişkili olmayabilir; ama bu, adı tumturaklı kitaptan bir alıntı daha yapmama izin verin: “Jön Türkler… ekonomiyle ilgili konularda şaşırtıcı bir biçimde bilgisizdi ve benzeri Üçüncü Dünya devrimci hareketleri içinde en az anti-emperyalist nitelik taşıyan hareketti.” (s.36)
Komünistlerde gizli kalmış Kemalist paranoya avına çıkanlar, biraz daha az yazıp biraz daha fazla okumalılar. Bizim hakkımızı teslim etmek için de değil, hani. Örneğin bahsi geçen kitabı okurlarsa, göğüslerini gere gere Osmanlıcılık trenine atlayabilecekleri gibi, Jön Türkleri, -var olmak için kendinden önce “iki dünya”nın kurulmasına ihtiyaç duyan- Üçüncü Dünya hareketleri arasına katmak türünden “yaratıcılıkları” da daha pervasızca gösterebileceklerdir. Yani, eğer okurlarsa, düzeylerinin yükseleceğini varsaymanın pek sağlam bir temeli yoktur.

SOL HABER PORTALINDAN ALINMIŞTIR
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Anahtar Kelimeler: , , , , , , , , , , , , ,


Bookmarks

Etiketler
elbisesi, faşizmin, kemalizm, neo, yeni


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Futbol:faşizmin Yönetmedeki Aracı Mahmut Halil CAN FELSEFE VE POLİTİKA 59 05-11-2012 09:38 PM
Türkiye’de Milliyetçilik ve Faşizmin Tarihi... Abdurrahman Üzülmez Mahmut Halil CAN TÜRKİYE DEVRİM TARİHİ 0 06-28-2009 06:46 PM
Liberal sol için bir pusula ya da islami demokratik faşizmin işçi sınıfı ile imtihanı Mahmut Halil CAN GÜNCEL GELİŞMELER VE SINIF TAVRI 0 09-02-2007 09:33 AM
Liberal sol için bir pusula ya da islami demokratik faşizmin işçi sınıfı ile imtihanı Mahmut Halil CAN GÜNCEL GELİŞMELER VE SINIF TAVRI 0 08-21-2007 03:23 PM


WEZ Format +3. Şuan Saat: 10:29 AM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.7 Beta 1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Zoints SEO v2.3.2Ateshirsiz.Com
Sitemap
152, 153, 11, 16, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 52, 159, 54, 57, 123, 58, 60, 61, 64, 88, 89, 90, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 105, 106, 107, 198, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 199, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 126, 124, 125, 127, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 145, 146, 147, 164, 158, 160, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 196, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 195, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240,