![]() |
|
|
#211 |
|
Referandumun resmi sonuçları açıklandı
23 Eylül 2010 - Resmi sonuçlara göre Türkiye genelinde 52 milyon 51 bin 828 kayıtlı seçmenin 38 milyon 369 bin 99’u oy kullandı. Katılım oranı yüzde 73.71 oldu. 21 milyon 787 bin 244 kişi evet oyu kullanırken 15 milyon 856 bin 793 kişi hayır oyu verdi. Resmi sonuçlara göre evet yüzde 57.88, hayır yüzde 42.12 olarak belirlendi. Sendika.Org
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
|
#212 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9065 Mesajina 14739 Tesekkür Aldi |
REFERANDUM SONRASI SOL SİYASET
12 Eylül referandumu �EVET� oylarının açık ara üstünlüğüyle sonuçlandı. Geçen bir hafta içinde tüm taraflar �evet�, �hayır� ve �boykot� oranları üzerinden, çoğu kez sayıları farklı biçimde toplayıp değerlendirerek yorumlar yapmaya çalıştılar. Oysa yapılması gereken, sayılardan çok kampanya döneminde ve referandum sonrasında ortaya çıkan siyasal tabloyu değerlendirmek ve gelecek için bir yol haritası çıkarmaktır. Özellikle sol tanımı içinde yer alan tüm kesimlerin buna şiddetle ihtiyacı vardır. Sayıları yorumlamak veya kendi dışındakilerle aradaki duvarları tahkim etmeye çalışmak yerine, yapılması gereken budur. Referandumdan, hatta TBMM�deki görüşmelerden çok önce başlayan bir şekilde sürece damgasını vuran iki tez oldu. İktidar, değişim ve demokratikleşmeyi, CHP�nin başını çektiği muhalefet ise AKP�yi engelleme fikrini siyasal faaliyetlerinin ana konusu haline getirdiler. CHP, engelleme gerekçesini yaşam tarzı savunusu üzerinden izah ederken, solun diğer kesimleri liberalizmin engellenmesi fikrini öne çıkardılar. �Hayır� diyenler referandumu yanlış bir tutumla güven oylamasına çevirdi ve kaybetti. Sonuçta AKP Hükümeti, referandum öncesinden daha güçlü bir konuma geldi. Herkesin gördüğü aşikar siyasal sonuç bu olmakla beraber, Anayasa değişikliği bundan çok daha önemli ve kalıcı siyasal sonuçlar doğurdu. Birincisi, toplumsal talepler doğrultusunda bir hedefi işaret etmeyen, zamanın ruhunu yakalamayan politik kampanyaların başarısızlıktan kurtulmasının mümkün olmadığının bir kez daha görülmesidir. Aslında bu yeni bir durum değildir. Sol, yıllardır izlediği ve sadece direnmeyi esas alan stratejisi sonucunda, büyümek yerine küçülmeye devam etmektedir. �Evet� oyu veren, hatta daha öncesinde seçimlerde AKP�ye oy veren iki kişiden birinin dürtüsünün şeriat arzusu veya liberalizmin kutsanması olmadığı açıktır. CHP�nin ve MHP�nin damga vurduğu �hayır� hattı, topluma daha iyiye ulaşma umudu verecek bir hedef gösterme yerine, var olanı korumayı önermiş ve bu durum nedeniyle toplumun geniş kesimleri tarafından statükocu olarak algılanmıştır. Kampanyanın son dönemlerinde bu algıyı değiştirme yönündeki çabalar da yeterli olmamıştır. �Hayır� gerekçesi olarak değişikliklerin yetersiz olduğunun, hatta 12 Eylül darbesini devam ettirdiğinin öne sürülmesi, referandumu 12 Eylül darbesi ile özdeşleştirmeye varan eleştiriler, 12 Eylül Anayasası�nı değiştirme vaatleri ve genel af söylemlerinin hemen tamamı bu algıyı ortadan kaldırmayı hedefleyen çabalar olmakla birlikte, başarısız kalmışlardır. Anayasa değişikliği sürecinin ortaya koyduğu ikinci önemli siyasal sonuç ise, toplumun geniş kesimlerinin değişimden yana olmasıdır. Bu yorumun tek nedeni �EVET� oylarının % 58 olması değildir. Kimi �EVET� savunucularının yanlış ve toptancı bir yaklaşımla statükocu, darbeci diye tanımladığı �HAYIR� oyu verenlerin de önemli bir bölümü aslında değişimden yanadır. Statükonun politik savunucusu CHP dahil olmak üzere, �HAYIR� savunucusu örgütlerin kampanya döneminde makas değiştirerek Anayasa değişikliklerinin yetersizliğine vurgu yapmaya çalışması bu nedenledir. Değişim taleplerini başka bir yöntemle ifade eden �BOYKOT� kesimini de dikkate alırsak, hemen her seçimde sandığa gitmeyen % 15�lik kesim dışında, politik olarak tutum alan % 85 oranındaki seçmenin önemli bir bölümü değişim istediklerini açıkça göstermiştir. Üçüncü ve en önemli sonuç ise siyaset alanında �mıntıka temizliğinin� tamamlanmasıdır. Bilindiği gibi herhangi bir rejimin toplumsal hegemonyasını sağladığı ve kendisini yeniden ürettiği üç temel araç bulunmaktadır: İlmiye, askeriye ve adliye. Bu üç kurum, bu anlamda en gelişkin demokrasilerde dahi siyasetin sürekli içindedir ve tümüyle siyaset dışına çıkmaları eşyanın tabiatına aykırıdır. Ne var ki, bu dolaylı, ideolojik dolayımla kurulan bir ilişkidir ve bu kurumlar siyasal alanın asli aktörü konumunda olamazlar. Ülkemizdeki anomali, bu kurumların siyasetin doğrudan aktörleri haline gelmeleriydi. Demokratik normlara aykırı olan, ancak Soğuk Savaş dönemi koşullarında �kabul edilebilir� olan bu durum dünyanın yeni döneminde sırıtmaya başladı. Yıllardır sürmekte olan iktidar kavgası sürecinde önce YÖK, sonra ordu adım adım olması gereken konumlarına itildi ve siyasetle ilişkileri dolaylı hale geldi. Adliye ise statükonun son temsilcisi olarak bu alanda asli oyuncu olmaya devam etti. Son Anayasa değişiklikleri ile bu durum da sona erdi. Üç �İYE�nin yeni döneme uygun bir konuma doğru itilmesi ve siyaset alanında mıntıka temizliği gerçekleşmiş oldu. Diğer yandan tek başına ele alındığında olumlu kabul edilebilecek olan bu temizliğin, ülkemiz siyasetinin özgün koşulları nedeniyle bir dizi riskli sonuca yol açabileceğinin de görülmesi gerekmektedir. Bu saha düzenlemesi sonucunda siyaset alanında önemli bir boşluk ortaya çıkmış durumdadır. SOLUN YAPMASI GEREKENLER Siyasal alanda iki merkezi gücün, AKP Hükümeti ve Kürt hareketinin dışında etkin bir aktör kalmamış durumdadır. Politik ve toplumsal muhalefetin güçsüzlüğü nedeniyle bu boşluk tehlikeli gelişmelere yataklık etme potansiyeli taşımaktadır. Kürt sorununun geldiği aşama dikkate alındığında, bu ikili oyunun yaratabileceği riskleri görmek için siyasetçi olmaya bile gerek yoktur. Gerçek özgürlük, eşitlik ve demokrasiye ulaşabilmek için solun bu boşluğu doldurmaya talip olması, sadece siyasal partiler vasıtasıyla değil, toplumsal muhalefet örgütleri aracılığıyla da siyasal alana katılması gerekmektedir. Bu katılımı etkin kılabilmek için de, topluma gerçekleşebilir bir gelecek sunmayı ve bu geleceğin gerçekleşebilir olduğu umudu ve güvenini vermeyi becerebilmesi şarttır. Ülkemizin içinde bulunduğu süreç bu müdahalenin ilk adımının Kürt sorunu üzerinden olması gerektiğini göstermektedir. Oyunun iki ana aktörü AKP Hükümeti ve Kürt hareketinin kendi politik stratejileri doğrultusunda atacağı adımlara seyirci kalmak yerine eşitlik, özgürlük, adalet ve emek eksenli bir çözüm için inisiyatif almayan bir solun önümüzdeki süreçte kendisini büyütebilmesi ve toplum için bir umut haline gelebilmesi ne yazık ki mümkün gözükmemektedir. Açıktır ki, bu süreç sadece bu iki ana güç arasında şekillenmeyecektir. MHP ve CHP gibi siyasal partiler ve düşük yoğunluklu çatışma ortamından beslenen güçler başta olmak üzere bütün aktörler, gelişmeleri kendi politikaları doğrultusunda belirlemek için tüm güçleriyle çaba harcayacaktır. Zaman zaman gerilimlerin tırmanmasını görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu tabloya bakınca, seçim sürecinde Anayasa�nın tekrar değiştirilmesi, barajların kaldırılması vb. konuların etrafında sert politik tartışmaların, hatta kapışmanın yaşanacağını öngörmek kehanet olmasa gerektir. Bu süreç içinde CHP�nin statükocu politikalarla, toplumun değişim talebine kendince yanıt verme çizgisi arasında gidip gelmesi mümkündür, hatta bunun kimi örnekleri de referandum sürecinde açıkça görülmüştür. Sol, bu süreci ıskalamamak, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet ve kardeşlik gibi kavramların savunuculuğunu geri almak, yeniden kazanmak zorundadır. Bu sürece seyirci kalmak, içinde yaşadığımız güçsüz ve dolayısıyla etkisiz konumun uzun bir dönem daha devamı sonucunu doğuracaktır. Bundan kurtulmanın yolu sadece �hayır� demekten ve mevzi direnişlerle sınırlı bir mücadele hattıyla yetinmekten vazgeçerek, mağdurların, ezilenlerin ve emekçilerin sınıf ve kimlik eksenli taleplerini içeren bir değişim projesini oluşturmak ve bu talepler etrafında mücadele etmekten geçmektedir. Sol böyle bir projeyi hayata geçirebilecek tarihsel birikime sahiptir. Ne var ki, solun çeşitli kesimlerinin referandum sürecinde geliştirdikleri dışlayıcı dilin açıkça ortaya koyduğu yarılmanın bu birikimin kullanılmasına ne kadar izin vereceği de kocaman bir soru ve sorun olarak karşımızda durmaktadır. Solun tüm kesimleri bu anlamda ciddi bir sınavla karşı karşıyadır. �Bu sınavdan soruları çalarak geçmeyeceksek, şimdiden çalışmaya başlamakta yarar var.� (*)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#213 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9065 Mesajina 14739 Tesekkür Aldi |
Boykot değiştirir
Başbakan R. T. Erdoğan'ın Amed mitingi, referandumda “evet” seçeneğinin içinin ne kadar boş olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu her şeyden önce, Başbakan'ın konuşmasının içeriğinin boş olmasıyla ilgili. Diğer taraftan, çevre illerden taşınan “bindirilmiş kıtalar”a rağmen alanın boş olmasıyla ilgili. Başbakan'ın konuşmasının çerçevesini şoven baskılanma belirledi. Meydanlarda ve reklam kampanyalarında bolca dillendirilen demokrasi ve özgürlük nutuklarına rağmen, Erdoğan ve partisinin şoven statükoya ne kadar bağlı olduğu tekrardan görüldü. “Açılım” üzerine koparılan bunca fırtınaya rağmen, Erdoğan'ın konuşması, 2005'te yaptığı konuşmanın çerçevenin bile gerisine düştü. Konuşmasında Erdoğan, Kürt sorununu, ateşkesi ve somut talepleri görmezden geldi. Bol bol birlik ve beraberlikten söz etti; BDP Eşbaşkanı S. Demirtaş'ın benzetmesiyle “tur operatörleri” gibi, Diyarbakırlılara Diyarbakır'ı anlattı. Erdoğan'ın 2011'de “yeni anayasa” vaadi ise, referanduma sunulan paketin içeriğinin boş olduğunun bir başka kanıtıdır. Koparılan fırtınaya rağmen Erdoğan ve AKP de değişiklik paketinin hiçbir şeyi çözmeyeceğinin farkındadır. AKP ve liberal işbirlikçileri, değişiklik paketiyle ikna edemediklerini, yeni anayasa vadiyle ikna etmeye yönelmişlerdir. AKP ile CHP'nin, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu'nun anlaşamadığını da kim söylemiş? Peki ya Bahçeli'nin... Onlar “şiir gibi” anlaşıyorlar işte. Kurulu düzenin savunusu ve ırkçı şovenizm onları nasıl da buluşturuyor! Kılıçdaroğ'lu ne diyor? Boykot “evet”e hizmet eder. Erdoğan ve liberal marabaları ne diyor? Boykot “hayır”a hizmet eder. Peki Bahçeli ne diyor? Evet de deseniz, hayır da deseniz sandığa gidin... Bakın işte, ne de güzel anlaşıyorlar. Boykot onları nasıl da birleştiriyor. Irkçı şovenizm onların uzlaşma zeminidir. Burjuvazinin değişimcisi de, statükocusu da bu şoven statükonun esiridir. Erdoğan'ı bunca sıkışmışlığa, Kürtlerin 'evet'ine bu kadar muhtaç olmasına rağmen, Amed'de dut yemiş bülbüle çeviren de bu statükodur. Kılıçdaroğlu'nun 'hayır'ında ne hayır var? İktidar mücadelesi ve çıkar temelinde AKP karşıtlığı var. AKP'ye tepkili ve onun toplumsal gerici politikalarından ürkmüş ve ürktürülmüş kesimlerin AKP karşıtlığı üzerinden, siyasal gericiliğin faşist statükosuna sıkı sıkıya bağlama arayışı var. Darbe anayasasının ve 12 Eylül düzeninin tek bir vidasını bile yerinden oynatmama arayışı var. Siyasetini değiştiremeyen, değiştirme yönelimi ve iradesi bulunmayan Kılıçdaroğlu ve CHP'si, parlatılan “değişimci lider” imajıyla başta Aleviler olmak üzere AKP'nin ürküttüğü kesimleri siyaset gücüne dönüştürmeye çalışıyor. Anayasa tartışmalarında Kılıçdaroğlu ve CHP'nin nasıl bir anayasa istediğini; Kürtlerin, Alevilerin, diğer ezilen toplumsal kesimlerin özgürlük isteğini nasıl karşılayacağına dair tek bir söz duyan var mı? 'Hayır', Alevilere ve diğer ezilen kesimlere ne kazandırıyor? Toplumsal ve siyasal taleplerine dair bir kazanım mı elde edecekler, bu talepleri elde etmenin koşulları ve siyaset gücü mü açığa çıkacak? CHP, Alevileri ve demokratik kamuoyunu onlarca yıldır kandırıp düzene bağlamadı mı? Dün İnönü, Ecevit, Baykal; bugün Kılıçdaroğlu... Değişen ne oldu? Boykot neyi değiştirir diye mi düşünüyorsunuz? O zaman Erdoğan'ın Amed mitingine tekrardan bakın. Referandumdan sonra ne tartışılacak? Evet mi, hayır mı, yoksa boykot mu? Boykot oylarının nasıl hesaplanacağına dair daha şimdiden yapılan tartışmalara bir bakın. AKP'nin “halkı tehdit ediyorlar” yalanına sarılması ne anlatıyor? Boykot neyi değiştirir; apolitikliğini mi, yoksa yaşanan panik havasını mı görüyorsunuz? AKP'nin ve diğer düzen partilerinin büyük bir ürküntüyle bugünden referandum sonrasını tartışmalarının bir anlamı yok mu? Amed mitingi ve Erdoğan'ın içeriksiz konuşması, haftalardır sürdürülen “Kürtler son anda evet diyecek” sisli havasını da dağıttı. Kürt halkının boykot iradesini ve tavrını herkesin anlayacağı biçimde netleştirdi. Şimdi Kürt illerinde boykot'un yüzde 50'yi aşmasının siyasal sonuçları üzerine düşünün. Öyle toplam üzerine düşünmeye bile gerek yok. Amed'in yanına birkaç ili eklemeniz bile yeterli. Sonra, Kürt halkının boykot tavrının yanına Alevilerin, işçi ve emekçilerin, ezilen toplumsal kesimlerin anlamlı bir kesiminin sandığa gitmedikleri bir sonucu düşünün. O zaman 'evet'in de, 'hayır'ın da kazananı nasıl mutsuz ettiğini göreceksiniz. O zaman, sandığa gitmemenin/boykotun ezilenler adına, ezilen toplumsal kesimlerin siyasal ve toplumsal çıkarları adına nasıl bir siyaset gücü kazandığını göreceksiniz. Burjuvazinin evet/hayır oyununa yedeklenmenin kader olmadığını göreceksiniz. AKP'nin 'evet'inin de, CHP ve MHP'nin 'hayır'ının da 12 Eylül darbe anayasasını onaylamak olduğu şimdi çok daha net görülüyor. Fakat onlar bu oyunu oynamayı sürdürecektir. Bu, onların varlık nedenidir. Peki, bizim 'evet/hayır'cılarımıza ne demeli? Onlar, “yüksek siyaset” adına nasıl bir apolitikliğe sürüklendiklerini ve burjuva siyasetine yedeklendiklerini görebilecekler mi? Peki, demokratik alevi hareketinin örgütlü güçleri, ilerici işçi ve memur sendikaları ve demokratik kuruluşlar... Anayasa referandumu, 'sol' ve ilerici güçlerin yaşadığı ideolojik ve politik savrulmayı gösterdi. AKP siyasetinin, ilerici güçleri liberal ya da ulusal çizgide kırılmaya zorladığı ve bu kırılmayı örgütlediği, Ergenekon tartışmalarından sonra, referandum zemininde tekrardan açığa çıktı. Vakit geç değil. İşçi sınıfı ve ezilen toplumsal kesimlerin, ilerici, sosyalist öncülerinin bu duruma son vermeleri için hala fırsat var. Boykot, değiştirir. Boykot, ezilenlerin bağımsız iradesini ve eylemini örgütler. ATILIM
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#214 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9065 Mesajina 14739 Tesekkür Aldi |
Referandum sonrası düzen siyaseti - EKİM
![]() [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]Batılı büyük haber ajansları Türkiye’deki referandumun sonuçlarına ilişkin haber yorumlarında, sonucun emperyalist merkezlerde büyük bir memnuniyetle karşılandığını özellikle vurguladılar. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamaya göre, referandumun hemen ertesinde Başkan Obama başbakan Tayyip Erdoğan’ı bizzat arayarak kutladı ve sonucu Türk demokrasisinin zaferi ilan etti. Aynı doğrultuda açıklamalar, “evet” desteklerini daha referandum öncesinde açıkça ortaya koymaktan geri durmayan AB çevrelerinden de geldi. Yapılan tüm resmi açıklamalarda sonuçtan duyulan memnuniyet dile getirildi. İçerde de durum farklı olmadı. Referandumun hemen sonrasında günlerce üst üste “tarihi rekor”lar kıran İstanbul Borsası aradan geçen haftalara rağmen hala da hızını alabilmiş değil. Kendi başına bu bile büyük sermaye çevrelerinin sonuca ilişkin tutumu hakkında yeterli bir fikir vermektedir. Nitekim sermaye medyası durumu daha ilk günlerde “Piyasalar ‘evet’i çok sevdi” başlıklarıyla özetlemişti. Referandum sonuçlarının “gelecek yılki seçimlerde tek parti hükümeti olasılığını” güçlendirdiğini, bunun da “siyasal belirsizlik riskinin ortadan kalkması” anlamına geldiğini, piyasalardaki coşkun sevincin kaynağının bu olduğunu söyleyen büyük borsa simsarları, böylece “piyasalardaki popülist politika endişelerinin törpülendi”ğini, “bu durumun ekonomi politikasına olan güveni” daha da pekiştirdiğini sözlerine eklediler. Düzenin iç ve dış efendileri üzerinden yansıyan bu tablo, AKP eksenli dinsel gericilik cephesinin referandumda elde ettiği başarının ana kaynaklarından birini tüm açıklığı ile ortaya koymakla kalmıyor, bugünkü koşullarda AKP’nin onlar için hala esas seçenek olduğunu da bir kez daha teyid ediyor. Düzen siyasetinin bugünkü tablosuna bakıldığında ve düzen muhalefetinin içinde bulunduğu durum gözetildiğinde bu şaşırtıcı da değildir. AKP, bugünün koşullarında hala da emperyalizmin ve büyük burjuvazinin politikalarını etkili biçimde uygulayabilecek en uygun siyasal güçtür. Ekonomi ve sosyal yıkım politikalarından başta Kürt sorunu olmak üzere iç ve dış “açılımlar”a ve emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği bölgesel rollere kadar bu böyle. Borsa simsarlarının referandum sonuçlarının heyecanıyla dile getirdiği gibi, AKP onlar için herşeyden önce “siyasal istikrar” demektir ve halihazırda bunun güvencesi onun tek başına iktidarıdır. Referandum sonuçları onun bunu bir dönem daha başarabileceğini göstermiştir onlara ve onlar da bir dönem daha AKP iktidarı ile işleri götürmek kararındadırlar. Referandum sonrasının tüm işaretleri açıkça bu yöndedir. Önümüzdeki bir yıldan az zaman içinde durumu kökten değiştirecek beklenmedik gelişmeler yaşanmadığı sürece bu tercihte bir değişiklik olması için ortada bir neden görünmemektedir. Düzenin dış ve iç efendilerinin hala da AKP üzerinden süren bu büyük mutabakatı kuşkusuz ortada sorunlar olmadığı anlamına gelmemektedir. Tersine, içerde büyük burjuvazinin TÜSİAD eksenli kesiminde ve dışarda ise başta ABD olmak üzere emperyalist çevrelerde, AKP hakkında ciddi bazı endişeler vardır ve AKP elde ettiği güce paralel olarak pervasızlığını artırdıkça bu endişeler de büyümektedir. Bunlar uygun biçimlerde seslendirilmekte ve AKP’den güven verici davranışlar beklentisini ortaya koyan uyarılara konu edilmektedir. Onlar için sorun, AKP destekçisi AB şeflerinden birinin açıkça söylemekten geri durmadığı gibi, “limitlerin aşılmaması”dır. Bununla her ne kadar halen herşeye rağmen “limitler”in aşılmadığı söylenmek istense de, gerçekte AKP’nin belli konularda “limitler”i zorladığı, yer yer de aştığı, bununsa içerde ve dışarda rahatsızlıklar yarattığı bilinmektedir. Dışarda İsrail ve İran sorunları, içerde devletin ele geçirilmesindeki ölçüsüzlük ve bunun haksız rekabete, özellikle de büyük sermayenin el değiştirmesine dayanak yapılması, bu arada din referanslı gerici uygulamalar ile islami hayat tarzının rejimin ve toplumun yerleşik dengelerini zorlayacak ölçüsüzlüklerle dayatılması, bu endişenin şu sıralar öne çıkan başlıca öğeleridir. Bu nedenledir ki AKP’yi çizgiye çekmeye, “limitler içinde” tutmaya yönelik açık gizli çabalar içerde ve dışarda sürmektedir. Emperyalist odakların ve işbirlikçi büyük burjuvazinin düzen muhalefetine yaklaşımı da bu çerçevede şekillenmektedir. Onlar için yeni lideri ve yönetimi ile birlikte ana muhalefet partisi CHP’nin şu dönemki asli misyonu, AKP’yi dengelemek ve “limitler içinde” tutmaktır. CHP’deki liderlik değişiminin hemen ardından eski İsrail dışişleri bakanlarından Sholomo Ben-Ami tarafından dile getirilen bu görüş, Kılıçdaroğlu’nun referandum sonrası AB temasları sırasında Avrupalı sosyal-demokrat şefler tarafından da açıkça yinelendi. Belli rahatsızlıklarına rağmen bugünkü durumda AKP’den vazgeçemeyen ABD’de de tüm hesapların bu doğrultuda olduğuna kuşku yok. Nitekim bu ABD Kongresi raporları üzerinden kamuoyuna yansımış da bulunmaktadır. Emperyalist ve siyonist çevrelerin yeni CHP yönetimine bu yaklaşımını içerde de büyük burjuvazinin esas çekirdiğini oluşturan TÜSİAD temsil etmektedir. Referandumun ortaya çıkardığı tablo düzenin iç ve dış efendilerinin bu yaklaşımını ayrıca kesinleştirmiştir. Yeni bir dönem daha yola AKP ile devam edilecek, fakat yeni yönetimiyle CHP’den de daha etkili bir dengeleme aracı olarak yararlanılacaktır. Yeni yönetimiyle birlikte CHP ise başından itibaren AKP’yi iktidar yapan ve iktidarda tutan güçlere güven vermek, böylece onlar için esas tercih konusu haline gelmek çizgisi izlemektedir. Yeni lider olarak öne sürülüşünün daha ilk adımında sermaye sınıfını “ekonominin kamu görevlileri” olarak yaldızlayan Kemal Kılıçdaroğlu, o günden bugüne bu yaklaşımını özenle korudu. Bütün bir referandum kampanyasını esası yönünden sosyal demagoji eksenine oturttuğu halde, sosyal sorunların kaynağına ve dolayısıyla çözümüne ilişkin olarak ucu sermaye sınıfına dokunacak tek kelime etmemeye özel bir dikkat gösterdi. Aynı şekilde ABD emperyalizmini ve İsrail siyonizmini rahatsız edecek hiçbir söylem kullanmadığı gibi AB bayraktarlığını AKP’den almak iddiası ile de ortaya çıktı. Bunlara başta Kürt sorunu olmak üzere gündemdeki “açılımlar” konusunda sergilenen “yapıcı” ılımlılık ile düzen siyasetinin çeşitli sorunlarının çözümünde diyaloga ve uzlaşmaya yatkınlığını sergileyen tutum ve jestler de eklenebilir. Bütün bu söylem, tutum ve davranışlar üzerinden verilmek istenen mesajın içerde ve dışarda ilgililer tarafından algılandığından, olumlu karşılandığından ve geleceğe yönelik hesaplar çerçevesinde değerlendirmelere konu edildiğinden kuşku duymamak gerekir. Bunun böyle olduğu çeşitli biçimlerde dışa da yansımaktadır; TÜSİAD çizgisindeki medyanın tutumundan AB şeflerinin söylemlerine ve ABD Kongresi raporlarına kadar... Fakat düzenin iç ve dış efendileri için asli tercih nedeni haline gelebilmek için bu kadarı yeterli değildir. Yeni çizginin parti tabanı ve partinin çekirdek seçmeni tarafından ne denli benimsendiğinin henüz yeterince açık olmaması bir yana, bütün bunları hükümet olmaya yetecek bir seçmen desteği de tamamlayabilmek durumundadır. Oysa CHP’nin bu alanda halihazırdaki sınırları bellidir ve anayasa referandumu da bunun bir kez daha görülmesine vesile olmuştur. CHP’nin bu alandaki hadikapına bir çözüm olarak gelecek seçimlerin ardından MHP ile muhtemel bir koalisyon hükümeti, AKP hükümetlerinin sekiz yıllık ağırlığından bıkıp yılmış ulusal-laik kesimler için bir umut, bir çıkış yoludur kuşkusuz. Ne var ki halihazırda bunun gerçekleşme şansı son derece zayıftır. Ayrıca dışarda emperyalist odaklar ve içerde tüm kesimleriyle büyük burjuvazi, böyle bir çözüme kesin olarak karşıdır. Bunun öncelikli nedeni ise hiç de bir siyasal istikrarsızlık etkeni olarak görülen koalisyon hükümetlerine karşıtlık değildir. Bundan da önemli olanı, düzenin efendilerinin bugünkü öncelikli gündemleridir ve bunların çözümünde MHP’nin olanaktan çok engel olarak görülmesidir. İçerde Kürt açılımı ve dışarda Kıbrıs, Güney Kürdistan ve Ermenistan açılımları kudurgan şovenizmin geri plana itilmesini, milliyetçi tutum ve söylemlerin yumuşatılmasını, buna ilişkin kırmızı çizgilerin değiştirilmesini gerektirmektedir. Oysa bunlar MHP’nin asli varlık zemini ve siyasal beslenme kaynaklarıdır. MHP “açılımlar”a uyum sağlarsa varlık nedeniyle çelişir ve siyaseten kendini tüketir. Karşı çıktığında ise, ki halihazırdaki politikası budur, bu durumda kendisine bugünün koşullarında muhtemel hükümet oluşumlarının bir parçası olmak şansı tanınmaz. Nitekim tanınmıyor da. Referandum sonuçları üzerinden özellikle hırpalanmasının gerisinde de bu var. Bu MHP’nin gözden çıkarıldığı değil fakat bugünün öncelikli sorun ve ihtiyaçları karşısında geri plana itildiği anlamına gelir. Kuşkusuz koşulların değişmesi ve yeni ihtiyaçların (örneğin tehdit edici bir sosyal hareketliliğin) ortaya çıkması durumunda yeniden önplana çıkarılmak üzere. Halen AKP eksenli gericilik cephesinin referandumda elde ettiği açık başarının meyvelerini siyasal ve sosyal planda devşirmek üzere kolları sıvadığı bir dönemden geçiyoruz. Yeni bir anayasa düzenlemesi ihtiyacı, daha büyük ve sinsi hesaplara dayandığı için, şimdilik genel seçimler sonrasına bırakılmıştır. Üstelik ana muhalefetin ve Kürt hareketinin bu konudaki ısrarlı istemlerine rağmen. Ana muhalefetin bu konuda yapabileceği fazlaca bir şey yoktur. Oysa Kürt hareketi bugünkü konjonktürde özellikle AKP karşısında önemli kozlara sahiptir ve bunları onu açmaza almak üzere pekala kullanabilir. Ama bu alanda ne yapacağı, nasıl davranacağı henüz açıklık kazanmış değildir. Referandumu önceleyen süreçte gizli görüşmeler ve vaatler üzerinden Kürt hareketine “eylemsizlik süreci”ni kabul ettirmesi, AKP için gerçek bir nimet oldu ve referandumda elde ettiği başarıda önemli bir rol oynadı. Şimdi AKP aynı avantajı genel seçimler öncesinde elde etmek istiyor ve bunu da seçim sonrasında gündeme gelecek ve Kürt sorununun çözümünü de içerecek yeni bir anayasa vaadiyle yapıyor. Bunun bir aldatmaca olduğuna zerre kadar kuşku yok ve tüm açıklamaları gösteriyor ki Kürt hareketinin temsilcileri de bunun bilincindedirler. Henüz belirsiz olansa, seçim öncesi sürecin avantajını kullanarak AKP’yi açmaza alıp almayacakları, bu kez onun bu apaçık oyununu bozup bozmayacaklarıdır. Bu kez diyoruz, zira son sekiz yılda gerçekleşen dört seçim öncesinde her seferinde “seçim sonrası” denilerek aldatıldıklarını bizzat Abdullah Öcalan kamuoyuna açıklamış bulunmaktadır. Yeni bir anayasa AKP’ye, demokrasinin sınırlarını genişletmek ya da Kürt sorununu çözmek için değil, fakat son sekiz yılda elde ettiği siyasal ve toplumsal kazançlara hukuki bir biçim vermek için gereklidir. Rejim içi çatışmanın son sekiz yıllık bilançosu bugün ortaya egemenler arası yeni bir güçler dengesi çıkarmıştır ve gündemde bu yeni güç dengesine anayasal bir ifade vermek vardır. Nitekim buna önce devletin “gizli anayasası”ndan başlanmış, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi yeni güç dengesini yansıtacak biçimde yeniden düzenlenmiş, güncellenmiştir. Şimdi sırada benzer bir revizyonun resmi anayasa üzerinden de gerçekleştirilmesi var. AKP hizmetindeki amerikancı liberallerin sistemli biçimde pompaladığı ve reformist solun da kendi cephesinden katıldığı (katılmakla kalmayıp daha bir de bilimsel kavramları iğdiş ederek bunu “kurucu meclis” talebine vardırdığı) yeni anayasa talebinin gerçek mahiyeti işte budur. AKP, referandumdan aldığı yeni güçle daha pervasız davranmakta, işleri kendi gündemlerine ve önceliklerine göre götürmeye bakmaktadır. Referandumla gerçekleştirilen değişikliklerin merkezinde yüksek yargı üzerinde denetim kurmak vardı ve halen gündemdeki adımlardan ilki ve en önemlisidir bu. Yeni CHP yönetiminin desteği ile türbanın üniversitelerde serbest hale getirilmesi ve bu kez kamu yaşamının öteki alanlarında da serbestleştirilmesinin tartışmaya açılması, siyasal ve moral açıdan önemi büyük bir ikinci adımdır. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin güncelleştirilmesi ve tüm Cumhuriyet dönemi boyunca “iç tehdit”ler içinde görülmüş “irtica”nın artık bir tehdit olmaktan çıkarılması, yine siyasal ve moral anlamı son derece önemli bir üçüncü adımdır. Muazzam boyutlarda bir örgütsel ağa, yüzbinlerce kişiyi bulan bir din görevlileri ordusuna ve dev bir bütçeye sahip Diyanet üzerinden gündelik toplumsal hayata çok yönlü müdahalenin bizzat Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından gündeme getirilmesi ve meşrulaştırılmaya çalışılması, dikkatle izlenmesi gereken bir dördüncü adımdır. Daha da çoğaltılabilecek tüm bu girişimler bir arada dinsel gericiliğin Türkiye toplumunun üzerine yeni düzeyde bir ağırlık olarak çöktüğünün ilk işaretleridir. Devletin ele geçirilmesi ile toplum hayatına dinsel esasların dayatılması bir arada gitmektedir. Daha önce de ifade ettik; büyük burjuvazinin bir kesimi bu adımların hiç değilse bir kısmından kuşkusuz rahatsızdır ve olanaklı olduğunca bunu dengelemeye çalışmaktadır. Fakat bunu halen esasa ilişkin bir sorun olarak görmediği, AKP’nin hizmetleri yanında bunları önemsiz bulduğu, katlanabilir sınırlar içinde saydığı da bir gerçektir. Bunu son zamanlarda gündemdeki sorunlar üzerine sık sık görüş açıklayan ve bu doğrultuda kamuoyu oluşturmaya çalışan TÜSİAD’ın tavırları üzerinden de açıkça görmek mümkündür. TÜSİAD çizgisindeki bir gazetecinin referandum sonrasında Türkiye’nin önümüzdeki “10-15 yıllık falı”na bakarken gördükleri bu konuda ayrıca açıklayıcıdır. Bu daha ne ki diye sözlerine başlayan ve “İlerde, çok daha dindar, daha doğrusu dindarlığın yaşamın günlük ritmini çok daha fazla etkilediği bir Türkiye ile karşı karşıya geleceğiz...muhafazakar yaşam toplumun büyük bölümünü etkisi altına alacak” diyen yazar ardından ekliyor: “Ancak laik-demokratik sistemden hiçbir zaman vazgeçilemeyecek...” Bunu görmenin toplumun laik kesimlerinde de bir rahatlama yaratacağını, böylece toplum yaşamının bu yeni denge üzerinden yeni bir istikrar kazanacağını bildiren ‘fal’ın asıl anlamlı mesajı ise sonuç bölümünde: “Bugünkü gidiş sürdürülebilirse, Türkiye gelecekte bu bölgenin en zengin ülkesi olacak. Hele Kürt sorununu şu veya bu şekilde yatıştırmış bir Türkiye’nin önü açıktır. Yeter ki, iç koşullar ve uluslararası konjonktür değişmesin. Türk toplumunun zenginleşme dürtüsü, dışa açılma olanaklarının artması ve iç istikrar kolay kolay bulunamayacak avantajlardır…”(Mehmet Ali Birand, 15 yıl sonra Batı'ya mesafeli dindar bir Türkiye, 23 Eylül 2010). Bunları bir yazarın geleceğe dönük bir beyin jimnastiğinden çok büyük burjuvazinin AKP’den kısmen rahatsız kesiminin olayların muhtemel gidişatına bakışı ve gelecek perspektifi olarak okumak gerekir. Demek ki önemli olan ekonominin (buna sömürü ve soygunun da diyebiliriz) bu çizgide götürülmesi, halen AKP ile sağlanan iç siyasal istikrarın korunması ve bu arada Kürt sorununun denetim altına alınmasıdır (Kürt sorununu şu veya bu şekilde yatıştırılması, diyor yazar). Bu Türkiye’yi bölgenin lider ülkesi (elbette büyük burjuvazi hesabına!) yapacaktır. Bunun bedeli toplumun daha muhafazakar hale gelmesi olsa bile sonuçta iş bir rejim değişikliği düzeyine varmayacaktır (“Ancak laik-demokratik sistemden hiçbir zaman vazgeçilemeyecek...”). Bu böyleyse eğer, bu durumda toplumun dinsel gericilik kullanılarak “daha muhafazakar” bir çizgiye çekilmesi, büyük burjuvazi için bir sorun olmaktan çok bugün için bir olanaktır da. “Ilımlı islam” çizgisinin içerdeki misyonu olarak da anlayabiliriz bunu. Bu gerçek, emperyalizmin ve büyük burjuvazinin Türkiye’de olayların gidişine, bu çerçevede AKP eksenli dinsel gericiliğe bakışını değerlendirirken özellikle gözönünde tutulmalıdır. Tüm bunlardan kendiliğinden çıkan sonuç ise şudur: Dinsel gericilik sermayenin elinde devrime karşı etkili bir dalga kırandır, dün olduğu gibi bugün de, yeter ki rejimin dengelerini temelden sarsmayacak sınırlar içinde tutulabilsin. Dolayısıyla dinsel gericiliğin bugün toplum yaşamının üstüne bir ağırlık olarak çökmesi, hiç de düzenin değil ama aşılmak üzere tümüyle devrimin bir sorunudur. Devrimin dinsel gericiliğe karşı etkili olabilecek biricik gerçek silahı ise, devrimci sınıf mücadelesidir; işçilerin ve emekçilerin eylemli mücadele süreçlerine çekilmesidir, pratik mücadele süreçleri içinde birleştirilip eğitilmesi ve örgütlenmesidir, siyasal mücadele sahnesinde bağımsız devrimci bir güç haline getirilmesidir. Reformist sol kaynaklı sözümona toplumda büyüyen demokratik anayasa talebine sahip çıkmak, ağırlık koymak ve bunu da “kurucu meclis” talebiyle birleştirmek üzerine liberal gevezeliklerin kararttığı temel önemde sorun da budur. Bu, AKP eksenli dinsel gericiliğin kendi anayasa planı üzerinden manüple ederek gündemleştirdiği bir adıma dolgu malzemesi olmaktan başka bir şey değildir. Halihazırdaki anayasada işçilerin sendikal örgütlenmesi anayasal bir hak olduğu halde bugünün Türkiye’sinde işçilerin onda dokuzu sendikalaşma olanağından yoksundur ve halen her sendikalaşma girişiminin onda dokuzu toplu tensikatlarla sonuçlanmaktadır. Bu gerçeğe anayasa referandumu öncesinde değinmiş ve bunu burada herhangi bir yinelemeyi gereksiz kılacak şu düşüncelerle dile getirmiştik: “Komünistler için referandumda boykot taktiğinin anlamı ve işlevi, yalnızca rejim içi çatışmanın tarafı ve dolgu malzemesi olmayı kesin bir biçimde reddetmek değil, aynı zamanda her türden anayasal hayallere karşı işçilerin ve emekçilerin bilincini ve eylemini devrimci bir çizgide geliştirmek demektir. İşçi sınıfının ve emekçilerin birleşik örgütlü gücü ve mücadelesiyle elde edilip korunmadığı sürece, yasal ya da anayasal hiçbir sözde hakkın gerçek yaşamda gerçek karşılığı olamaz. Bilimin genel gerçeklerinin ötesinde bunu bize siyasal yaşamın gündelik olayları döne döne göstermektedir, tam da şu sıralar izlemekte olduğumuz gibi. Anayasa referandumu üzerinden hak, hukuk ve demokratikleşme üzerine bunca lafın edildiği bu aynı günlerde, salt halen anayasada mevcut bir hakkı kullanarak sendikalaştıkları için, ****l ve nakliyat işçilerinin karşı karşıya kaldıkları saldırılar bunun son derece açıklayıcı örnekleri olarak durmaktadır önümüzde. “Bu aynı saldırılar karşısında işçilerin ortaya koydukları direnme kararlılığı ise, çıkış yolu kadar çıkışa dayanak olacak temel sınıfsal güce de işaret etmektedir. Çıkış yolu örgütlü sınıf mücadelesi, temel dayanağı ise işçi sınıfı hareketidir.” EKİM (EKİM, Sayı: 268, Ekim 2010) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] sitesinden alınmıştır...)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#215 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9065 Mesajina 14739 Tesekkür Aldi |
Referandum: T.C'nin restorasyonu – Volkan Yaraşır
* Tez-Koop-İş Sendikası Genel Eğitim Danışmanı - Yazar Referandum, T.C.nin yeni*den yapılanma sürecinde önem*li bir adım oldu. Bir dizi iç ve dış gelişmenin önünü açtı. İç poli*tikadaki olası gelişmeleri şöyle tanımlayabiliriz: Yasama-yürüt-me-yargı sistematiğinde özellik*le yürütmenin belirleyiciliğinin artması ve başkanlık sisteminin altyapısının oluşturulması yö*nünde adımlar atılabilir. Ayrıca "pasif devrim" diye de tanımla*nan, siyasal İslam'ın önce top*lumu kuşatıp, oradan politik iktidara doğru yürümesi ve nü*fuzunu hızla yaymasının önü açılmış oldu. Siyasal gericiliğin gündelik hayata daha etkin müdahale etme olanakları çoğaldı. Kapita*list entegrasyonun önündeki engellerin kaldırılması ve özellikle devletin yeniden işlevlendirilmesi yönünde son derece önemli zeminler doğdu. Devlet bir yandan "gece bekçisi" olarak konumlandırılırken, öte yandan "hayırsever kapitalizmin" inşasının en önemli unsuru olarak devreye gir*di. Dış politikada ise T.C.nin bir bölgesel güç olarak daha atak bir şekilde davranması, risk alması ve agresif politikalar izlemesi olasıdır. Bu politi*kalar özünde, emperyalizmin aktif taşeronluğuna ve lejyonerliğe dayan*maktadır. Referandum önümüzdeki orta vadedeki sürecin gelişmelerine ışık tutmaktadır. AKP iktidarının, bu sürecin en önemli aktörlerinden biri olarak devrede olması muhtemeldir. Bu süreç, bir yanıyla emperyalist-kapitalist sisteme tam angajman sürecidir. ÇİN ÇALIŞMA REJİMİ DERİNLEŞİYOR Bütün bu gelişmelerin işçi sınıfına yansıması ise, sistematik bir kar*şı devrimdir. TC. dışarıda agresyon politikaları izlerken, içeride sınıfın boyunduruk altına alınması, örgütsel gücünün dağıtılması ve kimliğinin dejenerasyonu yönünde adımlar atacaktır. Bu süreç bir yanıyla da Çin çalışma rejiminin derinleştirilmesidir Daha bugünden sermayenin kı-dem-ihbar tazminatının gasbı, asgari ücretin bölgeselleştirilmesi, toplu sözleşme düzeninin işlevsizleştirilmesi, sistematik güvencesizleştirme ve esnekleştirme politikalarını gündeme getirmesi boşuna değildir. Sendikal örgütlenmelere yönelik, Salazar faşizminin korporatist devlet yapılan*masına benzer düzenlemeler gündemdedir. Ayrıca çalışma yaşamında, "hayırsever kapitalizmin" temel payandalarından biri olacak klerikal (din*sel ya da ruhani) ve kliyentalist (himayeci) organizasyonların devreye sokulması muhtemeldir. Özellikle kapitalist kriz sınıfa yönelik yukarıda belirttiğimiz saldırıların daha da sertleşmesini beraberinde getirecektir. FABRİKA İŞGALLERİ ANTIKAPITALIST BİLİNCİ BESLER İşçi sınıfı, içine girdiği karşıdevrim sürecini ancak devrimci kimyasını ve enerjisini açığa çıkartacak pratikler yaratmasıyla aşabilir. Bu anlamda Çel-Mer fabrika işgali ve UPS direnişi önem taşımaktadır. Çel-Mer fab*rika işgali, krizin birinci evresindeki Gürsaş, Tezcan, Brisa, Sinter fabrika işgallerinden farklı bir şekilde hayata geçirildi. Taban örgütlenmesine da*yanan Çel-Mer işgali dört gün sürdü. İşçiler 12 metrelik vinçlerde işgalle*rini gerçekleştirdi. Direnişçi işçiler içeride çalışan işçiler tarafından aktif biçimde desteklendi. İşgalin sarsıcı etkisi yapılan protokolle de kendini dışa vurdu. Protokole valilik ve ilçe kaymakamlığı imza attı. Fabrika işgal kültürü antikapitalist bilinci olağanüstü derecede besler. İşgalin kendisi zaten kapitalizmin ruhu olan özel mülkün ilgası demektir. Ve bir vampir olan sermayenin kalbine hançer saplanmasıdır. Ayrıca işgal, sermayenin bir toplumsal ilişki biçimi olduğu da düşünüldüğünde, sermayenin sosyal ve toplumsal tahakkümünü kıran bir içeriğe sahiptir. KARGO GREVİ ÖNEMLİ UPS direnişi de bulunduğu sektör itibariyle bir çekim merkezi oluş*turmaktadır. UPS, uluslararası bir tekeldir ve UPS deki bir örgütlenme, beraberinde tüm sektörün örgütlenmesinin önünü açacaktır. Kargo ve taşımacılık sektörü son derece kritik bir sektördür. Burada gerçekleşecek bir grev, sermayenin manevralarını kıracak niteliktedir. Çünkü kargolar hem ham madde hem de mal taşımaktadır. Anayolların kargo TIR'larıyla kesilmesi, kargo uçaklarının kalkmaması malın pazara, ham maddenin fabrikaya ulaşmasını engelleyecektir Böylesi bir eylem artı değer döngü*sünü bloke ederken, değerin transferinizde engellemektedir. Bir anlamda sınıf hareketindeki yeni bir grev taktiğidir. 1997'de ABD'de gerçekleşen UPS grevi, bu gelişmenin somut örneği oldu. Ayrıca 2001'de Arjantinde barikatçıların ya da işsiz işçiler hareketinin gerçekleştirdiği eylemler ben*zer sonuçlar yarattı. LOKAL EYLEMLER YAYGINLAŞACAK Önümüzdeki dönemde sınıf hareketinde lokal eylemlerin yaygınlaş*ması büyük bir ihtimaldir. Sorun, bu eylemlerin birleşik bir güç haline getirilmesi, sınıfın kin ve öfkesinin ortak bir mecraya akıtılmasıdır. Bu anlamda Çel-Mer fabrika işgali gibi eylemler ve metropollerdeki yaygın*lıkları itibariyle UPS gibi direnişler önem taşıyacaktır. Sermayenin kar*şıdevrim stratejisine, Çin çalışma rejimine, sistematik esnekleştirme ve güvencesizleştirmeye karşı; iki, üç daha fazla Çel-Mer ve UPS'nin yaratıl*ması yaşamsal önemde olacaktır. Önümüzdeki 160 bin ****l işçisini ilgilendiren MESS toplu sözleş*mesi, sınıf hareketinde yeni bir dalgalanmanın habercisi olabilir. Ayrıca 2011'deki 300 bine yakın kamu işçisini ilgilendiren toplu sözleşme süre*ci de, sert sınıf mücadelelerine sahne olabilir. Görev, işçi sınıfının taban örgütlenmeleri aracılığıyla kolektif aksiyonunu açığa çıkartmaktır. Önü*müzdeki dönem göze göz, dişe diş bir mücadelenin yaşanacağı bir dö*nemdir. Bu anlamda her devrimcinin, her komünistin yapması gereken aklını, ruhunu ve yüreğini, kısaca varlığinı işçi sınıfıyla bütünleştirmek olmalıdır. Atılım / 13.10.10
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
![]() |
| Anahtar Kelimeler: 12 eylul, akp, basari, bdp, boykot, chp, degerlendirmeler, emep, kaybedenleri, kazananlari, kurt halki, mhp, odp, referandumun |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| değerlendirmeler, ile, kaybedenleri, kazananlari, kazananları, referandumun |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Tikb platformundaki bölünme üzerine değinmeler ve değerlendirmeler | Mahmut Halil CAN | GÜNCEL TARTIŞMALAR VE DEVRİMCİ TUTUM SORUNU | 12 | 01-14-2010 06:16 PM |
| Tarihin görkemli kaybedenleri!- Serdar Eroğlu(firatnews.eu) | Mahmut Halil CAN | FELSEFE VE POLİTİKA | 0 | 06-26-2009 04:31 PM |
| Muhtıra, Seçimler, Değerlendirmeler...-P. SESİ | A.E.Bahadır | POLİTİK HAREKETLER,PROĞRAMLARI VE TAKTİKLERİ | 0 | 08-26-2007 10:43 AM |