DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı  
İletişim Anahtar Kelimeler Devrimci Siteler Konularım Cevaplarım Radyo Tüzük Radyo Neden Ateşhırsızı Anasayfa

Geri git   DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı > İŞÇİ SINIFI VE DEVRİM > GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM

GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM Sınıf hareketinin güncel durumu ve devrimci mücadele ilişkisi


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorlar
Cevaplar
59
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
1319
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 06-21-2010, 07:27 PM   #51
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

Açılım gensorusu mecliste



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
(20.06.10) - TBMM Genel Kurulu’nda 24 Haziran Perşembe günü BDP’nin Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında verdiği “açılım” gensorusu görüşülecek.
Gensoruda Başbakan hakkında “Hükümetin, verilen sözleri yerine getirmediği, hedefleri yakalamada başarısızlığa uğradığı, ’açılım’ derken ‘ayrımcılık’ yaptığı, gizli dinlemelerle yargıyı siyasallaştırdığı, muhaliflerine baskı kurduğu” argümanları yer alıyor.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-21-2010, 07:31 PM   #52
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

PKK'dan 'orta yoğunluklu savaş', toplumsal doku dayanıklılık testinde - Cevdet Aşkın




KUZEY IRAK GÜNCESİ
20 HAZİRAN 2010 SAAT: 17.00
PKK'nın cumartesi günü Şemdinli'deki Tekeli taburuna yönelik saldırısı, örgütün uzun zamandır hazırlık yaptığı ve 1 Haziran'dan itibaren ilan ettiği ‘aktif savunma' döneminin ilk ‘orta yoğunluklu savaş' uygulamasıdır.
Bu konseptin daha önce 2007 Dağlıca, 2008 Aktütün saldırılarıyla örneklerini sergileyen örgütün, TSK'nın en yoğun askeri baskıyı uyguladığı bir bölgede büyük çapta bir güç toplayarak etkili bir saldırı gerçekleştirmesi kamuoyunda ve siyaset dünyasında şaşkınlık yarattı.
Oysa bunun böyle olacağı çok önceden belliydi. Çünkü PKK daha mart ayının başında yaşanacakların sinyalini vermişti.
1 Mart 2010 tarihli ‘Kalkan sinyali verdi, PKK baharda saldırıya geçecek' başlıklı Kuzey Irak Güncesi'nde alıntılanan örgütün üst düzey yöneticilerinden Duran Kalkan'ın sözleri, geliyorum diyen kanlı tablonun habercisiydi.
2010 yılının çok büyük bir mücadeleye tanık olacağını ileri süren Kalkan, "Kış boyunca yürüttüğümüz eğitim ve hazırlık çalışmalarını toparlıyoruz, baharla birlikte büyük bir mücadeleye dökeceğiz" ifadesiyle örgütün planlamasını yeterince açığa vuruyordu.
Kuzey Irak Güncesi'nin o tarihten beri özellikle de mayıs ayı içinde çok sık olarak dikkat çektiği gibi PKK'nın geçmiştekinden hayli farklı şekilde saldırıya geçeceği ve bu saldırı döneminde şaşırtıcı taktikler kullanacağı besbelliydi.
Önümüzdeki dönemde TSK'nın uzun zamandır hazırlığını yaptığı Kuzey Irak'a yönelik kapsamlı harekâtlara başlaması, örgütün de bu çizgiyi devam ettirmesi ve kentleri de içine alacak şekilde şiddeti tırmandırması şaşırtıcı olmayacaktır.
Türkiye'nin toplumsal dokusunun ciddi şekilde dayanıklılık testinden geçeceği bir döneme girilirken her iki taraf açısından da mecburi istikamet olan bu çatışmaların hiç olmazsa elinde silah olanlarla sınırlı kalmasını ve buna özen gösterilmesini istemek, gelecek nesiller açısından bir borç oluyor.
Referans / 21.06.10
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-21-2010, 07:51 PM   #53
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

TÜSİAD: Devlet hesabını vermekle yükümlüdür

21.06.2010 - 16:47 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]


Hakkari'de gerçekleşen saldırının ardından bir açıklama da TÜSİAD'dan geldi. TÜSİAD Başkanı Boyner, çeşitli kesimleri sert bir dille eleştirdiği konuşmasında, "devlet vatandaşının yaşama hakkını korumak için gerekli tedbirleri almakla sorumludur" dedi.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Başkanı [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...], "[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] vatandaşının yaşama hakkını korumak için gerekli tedbiri almakla sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getiremiyorsa hesabını vermekle de yükümlüdür diye konuştu."
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, TÜSİAD ve [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) tarafından [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]'da bir otelde düzenlenen 'Bölgesel Kalkınma ve İş Dünyasının Rolü' konulu toplantının açılışında yaptığı konuştu. "Terör bugün itibariyle [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]'nin yeniden en önemli gündem maddesi haline gelmiştir" diyen Boyner, sözlerine şöyle devam etti:
"[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] burada terörü artık lanetlemek, şiddeti kınamakla yetinemeyeceğim. Zaten sorunun artacağının önceden bilinmesinden, demokratikleşmeyi istemeyen gizli güçlerin varlığından, iç ve dış dengede hükümetin ayar problemlerinden, hiçbir fikrimiz olamayan istihbarat zafiyetinden, silahlı kuvvetlerin terörle mücadeledeki deneyiminden, [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]'dan terörle mücadele yorumu bekleyenlerden, sürekli [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] referansı vermekten kendini kurtaramayan partiden, henüz adımları somutlaşmadan yok olmaya yüz tutmuş açılımlardan da sadece bahsedemeyeceğim" dedi.
Boyner, artık bugün sözün bitmekte olduğu, herkesin sabrının son noktaya vardığı bir durumda olunduğunu savunarak, şunları söyledi:
"Silkinip, terörü normalleştiren, 'zaten 30 yıldır var' diyerek toplumu, terörü ve terörün iniş çıkışlarını bir korku filmi gibi ürpertiyle, ancak kanıksatarak seyrettiren anlayışa hepimizin 'dur' demesi gerekiyor. Terörle mücadele tüm heceleriyle Türkiye'yi yatay kesen bir konudur, hepimizin konusudur. Hep birlikte üzerimize düşen sorumlukları almak durumundayız. Ancak kuşkusuzdur ki devlet, yöneticileriyle kurumlarıyla ve oluşturduğu altyapısıyla bu mücadelenin öncelikli sorumlusudur. Gelişmiş ülke olmanın en önemli ölçütlerinden biri vatandaşının yaşama hakkına verdiği değerdir. Devlet, vatandaşının yaşama hakkını korumak için gerekli tedbiri almakla sorumludur. Bu sorumluluğunu yerine getiremiyorsa, bunun hesabını vermekle de yükümlüdür."

"Devletin sorumluluğu gerekli tedbirleri almaktır"

"Hayatını kaybeden vatandaşların, gencecik askerlerin yakınlarının acısını paylaşmakla sorumlu olan yapının 'toplum' olduğunu" söyleyen Boyner, şöyle devam etti:
"Devletin sorumluluğu ise sadece acıları paylaşmanın ötesinde, bu acıların oluşmasını önlemek için gerekli tedbirleri almak, gerekli adımları atmaktır. Bugün tek yapılacak iş [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] partisiyle [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] partileriyle kurumlarıyla tek bir söylemden oluşan partiler üstü bir anlayışla geri dönüşü olmayan bir yol haritasının süratle kamuoyu ile paylaşılması ve hemen uygulamaya konulmasıdır. Bunun dışındaki hiçbir söylemi değerlendirmenin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Bu girişimi geciktirmenin faturası çok ağırdır ve herkesin kaybedeceği bir sürece ülkenin sürüklenmesidir. Türkiye'nin gelişmesine ve iyileşmesine sürekli zarar veren, bugün başka mecralara da taşınan terörle etkin mücadele gereği açıktır."
Ümit Boyner, bugün şiddetten beslenen, şiddetten güç bulan her kim varsa onlarla mücadele etmenin şart olduğunu, tüm vatandaşlar gibi gündeminin birinci maddesi terör olan bir ülkede değil, terörün gündem dışı olduğu bir ülkede yaşamak istediklerini ve huzur aradıkların söyleyen Boyner, "İş dünyası olarak yukarıda yalın olarak talep ettiğimiz girişime her türlü katkıyı geçmişte olduğu gibi bugün de vermeye hazır olduğumuzu, ancak sürecin çok yakın takipçisi olacağımızı da belirtmek isterim" diye konuştu.
(soL [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Haber Merkezi)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-21-2010, 07:55 PM   #54
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

Şiddet politikasının mantığı / Ferhat BARAN
Ferhat BARAN

NEWROZ

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]Ulusal hareketin varmış olduğu düzey, eğer politikada stratejik bir değişiklik yoksa, daha açık bir ifadeyle bağımsızlık talebinin güncelleştirilmesi gibi bir düşünce yoksa, bu tarz bir silahlı mücadeleyi çoktan aşmıştır.

İsrail’in, Gazze’ye yardım taşıyan gemilerden Mavi Marmara’ya uluslararası sularda seyrederken saldırıp birçok insanın ölümüne ve yaralanmasına sebep olması üzerine Başbakan Erdoğan, AKP grup toplantısında yaptığı konuşmada bu saldırıyı “devlet terörü” olarak niteleyip oldukça sert bir tepki gösterdi ve doğal olarak Türkiye kamuoyunun duygularına tercüman oldu. Denilebilir ki İsrail, bu terör eylemiyle, Hamas’ın iktidarından bu yana kazanmış olduğu uluslararası desteği ciddi derecede riske etti. Hamas, kimliği nedeniyle, İsrail’in birçok haksız saldırısı karşısında dünya kamuoyunun sessiz kalmasına neden oluyordu, fakat bu kez durum farklı ve İsrail, belki de ilk kez Filistinli olmayan sivillere karşı zor kullandığı için uluslararası kamuoyu nezdinde ciddi bir açmazla karşı karşıya.
Başbakan Erdoğan, grup toplantısındaki konuşmasında, “Osmanlı toprağı” olarak gördüğü ve lideri olmaya çalıştığı Arap aleminin duygularını okşayacak tarzda İsrail’in tutumu karşısında sessiz kalmayacaklarını ve dünya kamuoyuyla birlikte bu saldırının hesabını sormanın yollarını arayacaklarını belirtmenin yanı sıra bir başka laf daha etti; konuşmasını bitirmeden sözü PKK’nin İskenderun’daki saldırısına getirdi ve “ama” diyerek başlayıp “teröre karşı tavizsiz mücadelemiz devam edecektir” dedi. Ve bu beyanıyla şu ünlü “analar ağlamasın” sözünün ne kadar İsrail politikasına denk düştüğünü de kanıtlamış oldu. İsrail-Filistin probleminde şiddet politikasının yararsızlığına işaret eden Erdoğan, Kürt sorununda çözümün şiddetten geçtiğini ilan etmiş oldu. Artık görünür bir gelecek boyunca “analar ağlayacak” ve bütün bunlara sebep olarak her zaman şiddet kullanmış olan devlet değil, ateşkesi bitirdiğini ilan eden PKK gösterilecek!
Henüz oturduğu koltuğa alışmamış da olsa politik jargonu çoktan ezberlemiş görünen II.Kemal da Erdoğan’dan geri kalmadı ve bu iki olay arasında bağlantı olabileceğini ima ederek daha şimdiden kamuouyunu, İsrail aleyhtarı duygularından yararlanıp, PKK’ye yönelik olası kanlı saldırıların destekçisi haline getirmenin zeminini oluşturmaya başladı. Ya da devlet, İsrailvari bir eyleme imza atarsa, yani sivilleri de hedef alan bir saldırı meydana gelirse, daha şimdiden gerekçeleri oluşturulmuş oldu ve bunu hazırlayan ‘açmaz’lar içindeki rejimin ‘umut’ haline getirdiği biri ise daha da etkin olacağı muhakkaktır.

Politika değişikliğinin gerekçesi

Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir, sözü artık vecizleşmiştir, ne anlama geldiğini bilmeyen politikacı yoktur. PKK’nin ateşkes sürecinde savunmaya dayalı şiddet taktiği nasıl bir politika idiyse, ateşkese son verdiğini ilan ederek saldırıya geçmesi de bir politikadır. Fakat ulusal hareket açısından günümüz koşullarında gerçekten buna gerek olup olmadığı ciddi biçimde ele alınıp incelenmesi gereken bir konudur. Gerçekten politik mücadelenin araçlarını değiştirmenin zamanı gelmiş midir? Bu soruya olumlu anlamda bir yanıt vermek zorlama olacaktır. Son zamanlarda tanık olduğumuz kitlesel eylemler böyle bir mücadele yönteminin gerekli hale geldiğini desteklemiyor, tam tersine çürütüyor. Kitleler, devlet tarafından yapılan operasyonların durdurulması için ciddi bir yoğunluk olarak yollara dökülmüşse, yeni yöntemler icat etmek, bu kitleleri evlere hapsetmek anlamına gelmez mi? Ya da mevcut koşullar altında yani “orta yoğunluklu savaş” ortamında kitleler kendi tarzlarında müdahale edebilecekler midir? Bu bir zorunluluk olarak mı gündeme geliyor, yoksa bilinçli bir tercih midir? Elbette ki devlet, hiçbir zaman şiddeti elden bırakmadı. Ateşkes zamanında bile bildiğini ve yararına olanı yapmaktan geri kalmadı. Fakat yapılan açıklamalar bu “fiili durum” karşısında “zorunlu bir adım” olarak değil, bilinçli bir tercih olarak sunulmaktadır. Mesela “Mayıs ayında çok şey olacak...” gibi. Dahası, politikanın araçları değiştirildiğine göre, bu, siyasal hedeflerin de değiştiği anlamına mı geliyor? Doğal olarak her siyasal hedef, farklı bir mücadele yöntemi gerektirmektedir. Örneğin, amacınız parlamenter mücadele yoluyla birtakım kültürel haklar elde etmek ise, bunu silahlı yöntemlerle gerçekleştiremezsiniz.Tercih ettiğiniz mücadele yöntemi ile talep ettiğiniz haklar arasında bir uyum olmak durumundadır. Değilse, aynı politik amaçlar neden farklı yöntemler gerektirdi? Bu, somut şartlardan ve ülke gerçeklerinden mi kaynaklanıyor, yoksa uluslararası konjonktürün zorunlu bir sonucu olarak mı gündeme geliyor?

Anlaşılır sebepler var mıdır?

Bu soruları çoğaltmak mümkün. Belki bu sorulara verilecek yanıtlarımız da vardır, fakat önemli olan anlaşılır yanıtlar vermektir. Devlet açısından şiddet politikasının anlaşılır sebepleri mutlaka vardır. Basit neden; eğer devlet, asırlık bir sorunu hep şiddet yöntemiyle bugüne kadar çözümsüz hale getirmeyi başarmışsa, mevcut durumda başka bir çözüm yöntemine hazır olmadığına göre, yeniden geçmişe rücu etmesi oldukça anlaşılırdır. Bununla sonuca varamasa da zaman kazanacağını bilmektedir ve ayrıca eğer bir “çözüm” olacaksa, bunu, şiddet yoluyla en geri düzeyde haklar tanımak suretiyle yapmaya çalışacaktır. Devletin şiddet politikasında ısrar etmesi için bunlar yeterli argümanlardır, fakat ulusal hareket açısından politikanın araçlarını değiştirmesi için bu netlikte geçerli argümanlar yoktur. Ya da varsa bunları açıklamak durumundadır.
Mesela, son zamanlarda basına yansıyan ve Öcalan’a mal edilen “olumlu bir yaklaşım olmazsa, ben çekiliyorum” sözü, ateşkes sürecini bitirmenin gerekçesi yapılmaktadır. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyoruz, fakat PKK’nin bundan hareketle mi yeniden silahlı mücadele yöntemini benimseyip benimsemediğini açıklaması gerekmektedir. Olumlu bir yaklaşım sağlamak için mi bu yöntem benimseniyor? Her şeyden önce şunu belirtmekte fayda var: Hiçbir savaş, barışı amaç edinerek başlamaz. Her savaş, barışçıl yöntemlerin tükendiği ya da barışçıl yöntemlerin sonuç vermeyeceği yargısına dayanır ve karşı tarafı etkisizleştirmeyi amaçlar. Etkisizleşen taraf, zorunlu olarak barışı kabul eder ama galip gelen tarafın koşulları altında...
Ulusal hareket, tarihteki örneklere bakarak, barışçıl yöntemlerin sonuç vermeyeceğini, zaten bunun için yasal bir ortam da olmadığını bilerek şiddet yoluyla kendisini sorun olarak ortaya koydu, fakat dünyadaki değişiklikler nedeniyle siyasal olarak geri düşüp düzenin sınırları içinde bir çözüme razı olduğunu deklare etti. Benimsemiş olduğu mücadele yöntemi, devletin şiddet uygulamasına karşın, barışçıl ve parlamenter yöntemdi. Bildiğimiz kadarıyla bu amacından da vazgeçmiş değil. Yani siyasal talepleri hala olduğu gibi durmaktadır.
Öyleyse bu “orta yoğunluklu savaş” sürecinin amacı, net olarak ortaya konulmak durumundadır. “Olumlu bir yaklaşım” sağlamak için midir? Eğer öyleyse bu olumlu yaklaşımın ne olduğu açıklanmalıdır. Örneğin Öcalan tarafından oluşturulan “Yol Haritası” gibi olmamalı, silahlı mücadeleye yeniden dönülmesinin siyasal amacı açıkça deklare edilmelidir. “Olumlu yaklaşım”ın ne olduğu, onu dile getirenler dışındaki insanlar tarafından da bilinmelidir.

Kitlesel mücadele esas olmalıdır

Öyle görünüyor ki müphem sebeplere dayalı bir anlayışla sürdürülen silahlı mücadele, yeniden ateşkes sürecine girildiğinde, şimdikinden daha fazla bir siyasal kazanım sağlamamış olacaktır. Çünkü deklare edilmiş yeni bir siyasal hedef yoktur. Bu değişiklikle amaç siyasal bir kazanım elde etmek değilse, herhalde yararlı yöntem, sadece Ortadoğu’daki siyasal etkinliğini arttırmak ve bu amaçla da İsrail’i yanlış yapmaya zorlayan TC’nin sözde “barışçı” siyasetinin nasıl demagojik olduğunu deşifre etmek için silahlı değil, barışçıl mücadele yöntemlerini yükseltmek olurdu. Böylece, İsrail karşısında barıştan sözeden TC, içeride savaşı sürdürmenin ne kadar zor olduğunu anlamış olurdu.
Ne yazık ki bütün yanlışlarına karşın hala egemenliğinden taviz vermeyen TC’nin bu statüsünde yanlış mücadele yöntemlerinin payı büyüktür. Yıllardır büyük fedakarlıklarla ayakta kalan halkın, örneklerin ortaya koyduğu gibi, barışçıl mücadele yöntemlerine daha yatkın olduğu anlaşılmıştır. Ulusal hareketin varmış olduğu düzey, eğer politikada stratejik bir değişiklik yoksa, daha açık bir ifadeyle bağımsızlık talebinin güncelleştirilmesi gibi bir düşünce yoksa, bu tarz bir silahlı mücadeleyi çoktan aşmıştır. Başarılı bir mücadele için ulusal çapta birlikler ve bunlara dayalı mücadele yöntemleriyle Türkiye halkıyla birlikte yürümenin yollarını aramak, her türlü rutin hale gelmiş silahlı mücadeleden daha etkin ve sonuç alıcı olacaktır.

NEWROZ 134
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-27-2010, 02:09 PM   #55
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

İşçi sınıfı hareketi, yeniden kardeşleşme sürecinin motoru olabilir mi?* –Ferda Koç [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] 26 Haziran 2010 - Ferda Koç Tekel direnişinde Kürt illerinden gelen işçilerle, Türkiye'nin diğer illerinden gelen işçiler arasında kurulan sınıf kardeşliği, Kürt-Türk ayrışmasına karşı işçi sınıfı içerisinden gelişen olumlu bir alternatif olarak algılandı. Direnişteki Kürt işçilerin ulusal kimliklerinin, bir direniş, örgütlülük ve kararlılık unsuru olarak öne çıkması, Batı'da, özellikle orta büyüklükteki ve Kürt göçü alan kentlerde yaygın olan “Kürt düşmanı” ırkçılıktan etkilenen Tekel işçilerinde sarsıcı bir bilinç değişikliğine neden oldu. “Kürtlük ve hatta PKK'lilik”, (en azından) direniş boyunca “müfrit” bir özellik değil, direnişe güç, kararlılık, militanlık ve sıkı birliktelik özelliklerini taşıyan olumlu bir nitelik olarak algılandı. Türk Tekel işçilerinin bilincinde bir “Kürt açılımı” meydana geldi.

Türk Tekel işçilerinin bilincinde yaşanan bu “Kürt açılımı”, Kürt işçilerinin bilincindeki “ırkçı Türk işçi” imgesinin mutlak ve değişmez bir temele dayanmadığını da gösterdi. Kürt Tekel işçileri, 3 ay gibi kısa bir süre içinde, Trabzonlu işçinin “Pe-Ka-Ka'lu kardaşu” olabildiğini hayretle gördü.

Irkçılığın ve şovenizmin etkisindeki Türk işçisinin isyan halindeki Kürt'ü “düşman” olarak algılamadığı, olumladığı bu özel durumun “genelleştirilebilmesi” halinde, Kürt sorununun çözüm sürecinin önündeki en önemli engellerden birinin, yoksul, emekçi halk içindeki “Türk-Kürt ayrışması” yönündeki eğilimin aşılabileceği ve işçi sınıfı kardeşliği temelinde bir “yeniden kardeşleşme süreci”nin gündeme gelebileceği düşünülebilir. Belki de bu nedenle Tekel direnişine destek eylemlerinin en gözde sloganı “Her yer Tekel, her yer direniş” oldu.

Peki ama bu “özel durum” nasıl genelleştirilebilir?

Yanıt ilk bakışta kolay: “Tekel direnişi gibi direnişleri çoğaltarak”.

Ancak Tekel direnişi gibi direnişleri çoğaltmak o kadar da kolay değil.

Her şeyden önce Tekel direnişinin dayandığı somut ilişki temeli, neo-liberal yeni sömürgecilik politikaları tarafından uzunca bir süredir tasfiye edilmekte olan “geçmişte kalmış” bir ilişkiler manzumesinin son örneklerinden. Tekel, Türkiye'nin dört bir yanında birimleri bulunan bir “ulusal işletme” ve bir “tarım sanayii kompleksi”. Tekel'in özelleştirilmesi süreci, “parçalama”, “daraltma”, “kapatma” gibi unsurlarıyla hem Tekel işçileri açısından, hem tütün köylüsü açısından, hem de bu tarım sanayii kompleksinin can verdiği irili ufaklı “yerel çarşı”lar açısından akut yıkıcılıktaki ögeleri dayatıyor.[1] Bu nedenle Tekel direnişi, doğası gereği, ülkenin dört bir yanında aynı anda direnişteki işçiler lehine ortak bir duyarlılık oluşturma yeteneğinde. Bu ortak duyarlılık ortamı, ülkenin dört bir yanındaki etnik ve dinsel eksenli ayrışma eğilimlerinin tersine bir “birleşme”, “yakınsama” eğilimini yaratıyor.

İkincisi, Tekel işletmelerinde çalışan işçiler “bölgesel” olarak birbirlerinden “farklı” yerel koşullara sahip olmakla birlikte, ezen ve ezilen ulustan işçilerin iş sürecindeki konumları birbirlerinden belirgin bir farklılık göstermiyor; hepsi aynı statü ile çalışıyorlar ve aynı güvencesizleştirme tehdidiyle karşı karşıyalar. Tekel direnişinin Kürt ve Türk işçilerini ortak bir dava etrafında bir araya getirmesinde bu maddi temelin belirleyici önemi bulunuyor.

Diğer taraftan Türkiye işçi sınıfının bugünkü somut kuruluşu incelendiğinde, ezen ve ezilen ulus ilişkilerinin sınıf içi hiyerarşi ve rekabete etkili bir biçimde katıldığı görülüyor. “Kürt İşçiliği”, güvencesizleştirme kuşatmasının ve aşağı doğru sınıf içi rekabetin önemli bir bileşeni durumunda. Tekel işçilerinin “öz savunma” eylemi Türk ve Kürt işçilerini “ortak çıkarlar” etrafında bir araya gelmelerine kendiliğinden bir temel sunarken, Türkiye işçi sınıfının geri kalan kısmında, sınıf bilincinden uzak bir biçimde oluşan kendiliğinden öz-savunma eğilimleri, ezen ve ezilen sınıflardan işçiler arasındaki ırkçı, milliyetçi ayrışmaları derinleştiren rekabetçi yapılarda somutlaşabiliyor.

Dolayısıyla, Tekel direnişinin açığa çıkardığı “kardeşleşme potansiyeli”nin Türkiye işçi sınıfının geri kalan kitlesi içinde ortaya çıkarılabilmesi basitçe “işçi sınıfı hareketinin yükseltilmesi” ile “kendiliğinden” sağlanabilecek bir sonuç değil. İşçi sınıfı hareketini bir “yeniden kardeşleşme” dinamiği haline getirebilmek, işçi sınıfı ve ırkçılık sorununu daha yakından ele almayı, Türkiye işçi sınıfı içindeki milliyetçi ayrışmaların temel mekanizmalarını saptamayı, Türkiye işçi sınıfı hareketinin karşı karşıya olduğu bugünkü “yeniden kuruluş” sürecini bir “kardeşleşme süreci” olarak yaşamanın sorunlarını ve olanaklarını ortaya koymayı ve bu değerlendirmeler üzerinden “kardeşleşme” amacına uygun, politik, ekonomik-sendikal ve ideolojik-kültürel stratejiler üretmeyi ve uygulamayı gerektiriyor.

Türkiye İşçi Sınıfı Hareketi ve Irkçılık
İşçi sınıfı hareketi ile “ırkçılık” arasında dışlayıcı bir ilişkinin olduğuna dair tezler, tarihsel gerçekler tarafından da ülkemizde yaşanan pratik tarafından da doğrulanmıyor.

Avrupa'daki ırkçılık hareketinin toplumsal tabanında önemli bir unsuru işçi sınıfı oluşturuyor. Yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, anti-islamizm, renkli ırk düşmanlığının, yalnızca “işsiz” veya işsizlik sınırındaki işçiler içerisinde değil, örgütlü işçiler içinde de nüfusun diğer kesimlerine göre daha yaygın olduğu öteden beri biliniyor.

Ülkemizdeki örgütlü işçi hareketinde güçlü bir ırkçı eğilimin bulunduğu da reddedilemeyecektir. Türk-İş'te (ve hatta DİSK'te) MHP'lilerin yönetiminde bulunduğu sendikalar azımsanacak sayıda değiller. Örgütlü işçi hareketindeki ırkçılık, yalnızca MHP'li sendikalarla da sınırlı değil. “Sosyal Demokrat”, hatta Sosyalist ve Marksist olduğunu ileri süren sendikal yönetimlerin de açık veya örtük ırkçı söylemler kullandıkları, ırkçı kampanyalara “büyük bir gönüllülükle” katıldıkları durumlar hiç de nadir değil. Bunun tabandaki ırkçı eğilimlerin bir yansıması olduğu da bilinen bir gerçek.

Daha hafif olmakla birlikte benzer bir durum, Kamu Çalışanları Hareketi'nde de yaşanıyor. Türkiye'de kamu çalışanlarının sendikal hak mücadelesinin öncü örgütü olan KESK'in, açıkça bu mücadeleyi baltalamak için kurulan “kontra sendikalar” karşısında azınlığa düşmesinde, örgütlü ve örgütsüz kamu çalışanlarına yönelik şovenist istismarın önemli bir payı olduğu biliniyor.

Genel olarak işçi sınıfı içerisinde ve özel olarak da örgütlü işçi hareketinde ırkçılığın ve şovenizmin bu gelişmesinde etkili olan faktörleri incelediğimizde tek etkenin, (devletin egemen sınıfların propaganda aygıtları veya dinsel kültürlenme vb.) geleneksel popüler ideolojik yapılardaki şovenizm gibi “işçi sınıfına dışsal faktörler” olmadığını görüyoruz. Irkçı ve şoven eğilimlerin son dönemdeki gelişiminde, işçi sınıfının sınıfsal yaşantı, yapı ve ilişkiler de etkili bir maddi temel oluşturuyor.

Şovenizmi himaye ve teşvik eden sınıfsal yaşantıların başında elbette zorunlu askerlik sistemi ve “şehit cenazeleri” geliyor.

Varlıklı ailelerin çocuklarını kısmen de olsa cephe hattına gitmekten alıkoyabilmeleri nedeniyle, “şehit” cenazeleri, daha çok yoksul ailelerin evlerine geliyor. Cephe hattındaki yoksul gençlerin askerlik hizmeti boyunca ağır bir şoven-militarist propagandaya maruz kaldıkları ve şiddetli bir stres ortamında bu propagandayla kültürlendikleri de bir başka gerçek. Çocukları cephe hattında bulunan ailelere de yansıyan bu propaganda ortamı, yoksul halk içindeki şovenizm eğilimlerini güçlendiriyor. “Şehit” olan ve sakat kalan askerlerin sayıları arttıkça, cenaze törenleri ve askere uğurlama törenlerinde simgesel dışavurumlarını gördüğümüz bir popüler şoven ideolojik atmosfer özellikle askerlik çağına yaklaşan gençler ve aileleri içinde etkili oluyor.

Yoksul “Türk” halkı[2] içinde şovenizmin gelişmesine temel oluşturan bir başka unsur da “Kürt Göçü”nün çeşitli veçhelerinden oluşuyor. Kürtlerin, geçim araçlarını yitirerek göç ettikleri kentlerde yaşama tutunabilmek için sergiledikleri toplumsal aktivite ve direncin, bu şehirlerin yerleşik yoksullarının yaşam alanları üzerinde göreli daraltıcı bir etkide bulunması kaçınılmaz bir sonuç olarak gündeme geliyor. Örneğin kent rantının bölüşüm sürecinde bu çelişki, Türk yoksulları içerisinde Kürt düşmanlığını geliştirdiği gibi Kürt göçmenleri içinde de “cemaatleşme” ve “gettolaşma” olgularını teşvik ediyor.

Yoksul Türk halkı içinde “Kürt düşmanlığını”, yoksul Kürt halkı içinde ise “Türk'e kapalı” tutumu körükleyen bu gibi “iç çatışma dinamikleri”nin işçi sınıfının iç ortamına yansıyan “çevreselfaktörler olarak önemi yadsınamaz. Ancak, işçi sınıfı içindeki Türk-Kürt ayrışmasının “sınıf hareketi” ile aşılmasına yoğunlaşmış bir bakış açısıyla hareket edildiğinde bu “çevresel” ayrışma etkenleri konumuzun ikincil ilgi alanlarını oluşturmaktadır.

İşçileşme Sürecinin Kürt Segmenti veya Kürt İşçilik Sorunu[3]
Türkiye işçi sınıfının Kürt-olmayan kesimleri içinde Kürtlere karşı gelişen olumsuz duyarlılığın temelinde Türkiye’deki işçi sınıfı oluşumunun son 30 yılına damgasını vuran “Büyük Proleterleştirme Süreci”nin ta kendisi bulunmaktadır.

Neo-liberal yeni sömürgecilik politikalarına bağlı olarak gelişen bugünkü proleterleştirme sürecinin, “dirençsiz”, “dayanıksız”, “yaralanabilir”, “otorite altına alınabilir” toplum kesimlerine odaklandığı bilinmektedir. Ezilen bir halk olarak Kürtler, bu özelliklerin birçoğunu birlikte taşımaları nedeniyle, proleterleştirme sürecinin temel bileşenlerinden biridir.

Proleterleştirme sürecinin “Kürt segmenti” ile bu sürecin diğer unsurları arasındaki ilişkilere damgasını vuran etnik ayrışma ve saflaşma, genişleyen emek pazarındaki rekabetçi “fay hatları”nın en önemlilerinden birini oluşturmaktadır.

Kürtlerin, yaşanmakta olan büyük proleterleşme sürecine katılımları, ulusal baskı politikalarının doğrudan veya dolaylı etkisi altında gerçekleşmektedir. “Kürt Proleterleşmesi”, bir yandan Türkiye'deki bütün yoksul halk sınıflarını konu alan proleterleşme sürecinin genel özelliklerini paylaşırken, diğer yandan da “Kürt sorunu”nun özgün bir yansıması olarak cereyan etmektedir. Ulusal baskı siyaseti, Kürtlerin hem mülksüzleştirilmesi, hem emekgücü pazarıyla yüzyüze gelmeleri, hem de istihdam özelliklerinde şekillendirici bir unsur durumundadır. [4]

a- Kürtlerin Proleterleşme Sürecine Katılım Özellikleri
Bilindiği gibi proleterleştirme süreci, yoksullaştırma-mülksüzleştirme, parasal olmayan geçim biçimlerinin tasfiyesi ve sonuç olarak tek geçim aracının emek-gücünü satmak olduğu bir zorunluluk durumunun yaratılmasına dayanır. Kürtler için bu süreç kısmen Türkiye’nin bütününde yaşanan genel koşulların, kısmen de ulusal baskı politikalarına bağlı özel koşulların bir ürünü olarak yaşanmaktadır.

Kürtlerin proleterleştirme sürecinin ilk adımı olan “yoksullaştırma-mülksüzleştirme” süreçlerini başlıca iki ana grupta inceleyebiliriz.

Ekonomik araçlarla mülksüzleştirme: Toprağın miras yoluyla parçalanması, geçimlik üretimi yıkıma uğratan genel koşullar, tarım sanayii makasının açılması, tarımsal üretimin geleneksel form ve unsurlarının yerini kapitalist form ve unsurlara bırakması, eğitim ve sağlık koşulları açısından ailenin geleceğine ilişkin kaygılar gibi çok sayıda genel koşul, Türkiye'nin diğer kırsal alanlarında olduğu gibi Kürt kırsal nufusunu da geçim araçlarından koparmaktadır.

Bu genel mülksüzleştirme mekanizmaları, Kürt bölgelerinde Batı'dakinden kısmen farklı sosyal şekillenmelere neden olmaktadır. Bu farklılaşmanın öne çıkan temel nedenleri, mülksüzleşen kitlenin sosyo-kültürel özellikleri ve bölgesel sermaye birikimi temelinin özel cılızlığı olarak dikkat çekmektedir.

Politik araçlarlarla mülksüzleştirme: Diğer yandan, 1984'ten bu yana süren savaş sürecinde uygulanan, yaylaya çıkma yasağı, mayınlama gibi “güvenlik önlemleri” ve özellikle 1993-1999 yılları arasında gerçekleştirilen köy yakma ve boşaltma operasyonları ile koruculuğa zorlama gibi “devlet terörü” olarak adlandırılan uygulamalar bölgesel ekonomik yıkımın bir başka vechesini oluşturmaktadır.

Kürt kırsal nüfusu, Batı'ya oranla daha kalabalık ailelerden oluşmaktadır ve okur yazarlık oranları yine Batı'ya oranla düşük düzeydedir (özellikle kadınlarda okur yazarlık oranlarının düşüklüğü dikkat çekici seviyelerdedir). Kendi toprağında veya kiraladığı topraklarda tarım yapan Kürt köylüsü için “aile emeği”, emek sarfının bariz ve köklü bir biçimde baskın özelliğini oluşturur.

Diğer yandan Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde sanayii ve hizmetlere dönük kamu yatırımları öteden beri kısıtlıdır. Özel sektörün bölgeye ilgisi ise “madencilik” gibi alanlarda dahi güçlü olmamıştır. Bölgedeki para ekonomisinin başlıca kaynakları, elektronik eşya, çay, tütün, akaryakıt kaçakçılığı gibi[5] “yasadışı ticaret”, bölgede görev yapan memurlara ödenen maaş ve tazminatlar, Batı'ya ve yurtdışına göç etmiş işçilerin ailelerine gönderdiği paralar ve geçici işçilik yöntemiyle aktarılan gelirlerden oluşmaktadır. Bu nedenle bölgedeki para ekonomisi üretime bağlı olmadığı için sermaye birikimine dönüşebilmesi için kaydadeğer bir temele de sahip değildir. Bu nedenle, ortaya çıkan ucuz emek potansiyelinin katılabileceği bir yerel sermaye birikimi döngüsü de yoktur.

GAP gibi büyük sulama ve tarım projeleri ile bölge insanının büyük ölçekli istihdamına geçileceği ileri sürülüyor ise de, bu tip projelerin yatırımcılarının yerel ve uluslararası tekeller olduğu bilinmektedir. Tekelci sermaye tarafından, “yerinde sömürülecek” olan Kürt köylüsünün ucuz emeğinin “yerel sermaye birikimi”ne dönüşmesini beklemek de doğru değildir.

Diğer yandan bölgede çeyrek yüzyıldır süren savaş koşulları gerekçe gösterilerek bütün kamusal yatırım programları durdurulmuş, savaş sürecine ilişkin harcamalarda ise bölgedeki sınırlı sayıdaki “işbirlikçi” nemalandırılmıştır. Bölgenin küçük ve orta boy sanayii, tarım-sanayii kompleksi ve ticaret olanakları 25 yıl öncesiyle kıyaslandığında önemli ölçüde gerilemiştir.

Sonuç olarak Kürt köylüsünün “mülksüzleştirilme süreci”, Türkiye'nin diğer bölgelerinde de olduğu gibi, bir “yerel sermaye birikimi süreci”ne hizmet etmemekte ancak bir “yerli işbirlikçilik” ağı içerisinde dahi değerlendirilememektedir.

Kürt köylüsü, tıpkı Türkiye'nin geri kalan bölgelerinde olduğu gibi, zorunlu gereksinimlerinin parasallaşması ile yüzyüze gelmektedir. Temel gereksinimlerin karşılanmasında yaşanan parasallaşma, bölgenin ekonomik yapısındaki yetmezlik nedeniyle son derece şiddetli bir “yoksulluk” durumuna yol açmaktadır. Bu durum, bölgedeki para ekonomisinin üretim döngüsü ile tanımlanmasını olanaksız hale getirmekte ve dilencileştirme politikalarının başarısı için çok uygun bir zemin hazırlamaktadır.

Bu genel çerçeve içinde ücretli iş ilişkisine yönelen yoksul Kürt nüfusu, Türkiye'deki proleterleşme sürecinin önemli bir kaynağı olarak emek pazarının kapısına dayanmaktadır. Bunlardan geçici veya sürekli olarak göç etme imkanına sahip olanlar emek pazarının aktif unsurları olurlarken, “dilencileştirme” politikalarının nesnesi olarak Diyarbakır gibi “rezervasyon” şehirlerinde biriken veya köylerinde “bekleyen” çalışabilir nüfus da “pasif işgücü” kaynağı olarak “yeni emek pazarı”nın parçaları durumuna gelmektedirler.

b- Kürtlerin İşçileşme Biçimleri
Kürt köylüsünün yöneldiği ücretli işlerin tasnifi Türkiye'deki proleterleşme sürecinin Kürt segmentinin kendine özgü niteliklerini anlamamız ve Kürtlerin ve Kürt sorununun “yeni işçi hareketi”nin geleceğindeki yerini algılayabilmemiz açısından önem taşımaktadır.

Kürtlerin işçileşme sürecine katılım biçimlerini etkileyen önemli bir unsur, yerleşim özelliğidir.

Geçici aile işçiliği, geçici işçilik, gurbetçilik ve göçmenlik, Kürtlerin yerleşim özelliğine göre şekillenen işçilik biçimlerinin başlıcalarıdır.

Kürtlerin işçileşme sürecini belirleyen bir diğer unsur, geleneksel "işçileşme mecraları"dır.

Kürt işçileşme sürecinin birinci büyük mecrasını "ucuz, sınırsız ve esnek aile emeğiyle tanımlı ırgatlık" oluşturmaktadır.

Geçici tarım işçiliği, öteden beri Kürt kır yoksullarının önemli bir geçim unsuru olmuştur. Pamuk toplama mevsiminde Güneydoğu köylerinden Urfa ve Adana'ya göç, bölgesel bir antite durumundadır. Bu köklü “geçici işçilik” ilişkisi etrafında kendine özgü bir kapitalist sömürü ve hiyerarşinin oluştuğu bilinmektedir. Geçici tarım işçiliğinin sevk ve idaresinde cemaat ve aile bağları belirleyici bir rol oynamakta, “Elçilik Sistemi”, Kürt tarım işçilerinin sermayenin hizmetine sokulmasında“yarı-feodal” denilebilecek özel bir işçi simsarlığı sistemi olarak öne çıkmaktadır.

Tarımsal üretimin neo-liberal yeni sömürgecilik politikaları temelinde yeniden yapılandırılması sürecinde ortaya çıkan “geçici tarım işçisi” ihtiyacının karşılanmasında bu “geleneksel temel”, yoksullaştırılan-mülksüzleştirilen Kürt köylüsüne emek pazarında göreli bir “avantaj” sağlamıştır. Akdenizde ve Ege'de yaş sebze, meyve, üzüm, zeytin ve tütün toplayıcılığında, Marmara'da sebze, meyve ve fındık toplayıcılığında, Karadeniz'de fındık, çay ve tütün toplayıcılığında ihtiyaç duyulan “ucuz tarımsal emek” içerisinde “Kürt aile emeği”nin payı büyük ölçeklere ulaşmıştır.

“Geçici tarım işçiliği”ne talebin patlamasında, uluslararası gıda ve tarımsal endüstri tekellerinin Türkiye tarımını yeniden yapılandırma programlarının rolü belirleyicidir. Uluslararası gıda tekelleri ve bunların arkasındaki mali sermayenin Türkiye tarımında oluşturduğu sömürü çarkının işletilebilmesinin önemli bir temeli “serbest bırakılmış” Kürt aile emeğidir.

Bu noktada, neo-liberal tarım politikalarıyla köşeye sıkıştırılan Türk orta köylüsünün “ucuz Kürt emeği” aracılığıyla ayakta durabilmesi ve ücret gelirine zorlanan küçük köylünün ise “ucuz Kürt emeği”ne karşı düşmanlık beslemesi Batı'daki kırsal nüfus içinde oluşan “ırkçı toplumsal blok”un önemli bir dayanak noktası olmalıdır. Ancak küçük ve orta köylü arasında kurulan bu “ırkçı ittifak”, çelişkili bir birlikteliktir. Birinciler için ırkçılık “Kürt aile emeği ile rekabet”in bir yansıması iken, ikinciler için ırkçılık bir “emek denetimi yöntemi”dir.

Kürt işçileşme sürecinin ikinci büyük mecrasını "ölümcül tehlikesi yüksek ve ağır işler" oluşturmaktadır.

Geçici inşaat işçiliği, Kürtlerin işçileşme sürecinin ikinci büyük alanıdır. %90'lar seviyesinde taşeronlaştırılan ve geleneksel olarak güvencesiz çalışmanın en köklü ve “sarsılmaz” alanı olan inşaat sektöründe de “Geçici Kürt işçiliği”nin özel bir konumu bulunmaktadır.

Hızlı ve yüksek oranlı kentleşme, iç ve dış ticaret hacmindeki büyüme, dev enerji nakil hatlarının ve baraj komplekslerinin yapımı, Türk inşaat firmalarının dışa açılması ile inşaat sektöründe, vasıfsız ve düşük vasıflı geçici işçi ihtiyacı patlaması yaşanmaktadır.

“Taşeronlaştırma”nın bu en geleneksel sektöründe Kürtler, kan bağına veya köylülük, hemşehrilik gibi cemaat bağlarıyla küçük taşeron timleri oluşturmakta “üstün bir başarı” göstermektedir. Ataerkil bağların güçlülüğüyle ve genellikle biraz daha iyi Türkçe bilen bir “çavuş”un yönetimiyle sağlanan iş disiplini, kalabalık ailelerin sağladığı istihdam esnekliği ve zor ve tehlikeli işlere uyum sağlamakta sergilenen ortak yetenek bu “başarı”da rol oynayan etkili unsurlardır.

Benzer bir durum, (son krizde önemli ölçüde sarsılmış olmasına karşın) tersanecilik alanında, gemi yapım, onarım, boşaltım ve yükleme işlerinde de izlenmektedir.

Kürt işçiliğinin bu alanlardaki yoğunlaşmasının ciddi bir “ırkçılık dinamiği” oluşturmaması dikkat çekicidir. Bunda, yapılmakta olan işlerin yer altı madenciliği ile eşdeğer ölçüde ağır ve tehlikeli işler olmasının belirli bir rolünün olduğu söylenebilir. Diğer yandan, Kürt işçilerinin inşaat ve tersanecilik sektöründe emek pazarına aile, akrabalık, hemşehrilik ağları vasıtasıyla katılmalarının bu gruptaki işçilere özel bir savunma yeteneği kazandırdığı da görülmektedir.

1990'lı yıllardan itibaren izlenen kirli savaş politikaları ile birlikte yaşanan büyük göç hareketleri, Kürt işçileşme sürecinin "olağan" ilerlemesine politik bir itilim kazandırdı. Yalnızca 3000'in üzerinde köyün yakılması ile 1, 5 milyona yakın Kürt köylüsü önce bölgesel göç merkezlerine, arkasından da Adana, Mersin, İzmir, İstanbul başta olmak üzere Türkiye'nin batısındaki büyük sanayi ve ticaret merkezlerine göç etti. Bu nüfus kaybı bölge ekonomisindeki genel yıkımı da hızlandırarak, ekonomik nedenlerle mülksüzleşmenin tırmanışa geçmesine ve politik göç dalgasının ekonomik göç dalgasıyla katlanmasına neden oldu.

Batıdaki büyük sanayi ve ticaret kentlerinin varoşlarına yerleşen Kürt göçmenleri, yeni "esnek" çalıştırma modelleriyle işe koşulmaya aday bir hazır kitle olarak ortaya çıktı. Sanayii ve hizmet alanlarının deregülasyonunda etkili bir manivela olarak kullanılan "taşeronlaştırma" modelinin yaygınlaştırılmasında, bu "hazır kitle" ve temas halinde olduğu çeşitli türdeki "cemaat" ilişkileri etkili bir rol aldı. Birçok kamusal hizmet kurumunun alt işlerinin parçalanması ve taşeron şirketler eliyle yürütülmesinde ihtiyaç duyulan vasıfsız işgücü kaynağını, başlarında "kendi dillerinden anlayan" küçük Kürt patronlar olmak üzere yeni göç etmiş Kürt işçiler sağladılar.

Büyük ölçekli kamusal ve özel işletmelerde vasıfsız ve az vasıflı işlerin taşeronlaştırılması, Kürt göçmenleri için yeni göç alanlarında tutunmanın ulaşılabilir yolu olurken, güvenceli işçiler için "taşeron işçisi" bir "tehdit" olarak algılanıyordu. Böylece "Kürt işçiliği" deregülasyon politikalarının toplumsal dayanaklarından biri olarak, özelleştirilen KİT'lerin ve büyük özel sermaye işyerlerinin işçileri ve bunların örgütlenmeleri ile açık bir gündelik çıkar çatışması içinde gelişti. "Güvenceli Türk İşçi"ye karşı "Güvencesiz Kürt İşçi"nin neo-liberal deregülasyon politikaları çerçevesindeki bu karşı karşıya gelişlerinde, hiçbir sınıf deneyimine ve dolayısıyla sınıf bilinci ve örgütlenmesine sahip olmayan Kürt işçinin gündelik çıkarının ötesine geçen bir "tarihsel sınıf bilinciyle" hareket etmesi elbette beklenemezdi. Asıl büyük çarpılma "örgütlü" işçi tarafında ortaya çıktı. Sendikal bürokrasi, toplu sözleşme düzeninin çekirdek bir işçi grubuyla sürmesi karşılığında deregülasyon politikalarına teslim oldu. Güvenceli işçi gurubu daralıyor, ama sendikaların aidat gelirlerinde ciddi bir düşme yaşanmıyordu. Kimi yerlerde sendikacıların taşeron şirketlerin gizli ortakları olarak yetkili oldukları işyerlerinin taşeronlaştırılan hizmetlerini sağladıkları dahi görüldü. Örgütlü işçiler ise zaman içinde sendikal bürokrasi ile çıkar birliği oluşturdular. Güvencesiz işçilikle mücadele etmek yerine, sendikal bürokrasinin kuyruğuna takılarak, güvencesiz işçiliği, kendi "ayrıcalıklı" konumlarının güvencesi saymaya yöneldiler.

Sendikal bürokrasi açısından güvencesiz işçiler, örgütlenmesi imkansız, "işçi" niteliği taşımayan "geçici" unsurlardan ibaretti. Örgütlü işçiler için ise güvencesiz işçi, onun "hizmetine verilmiş", üzerinde otorite icra edilecek, ağır, zahmetli vasıf gerektirmeyen işler üzerlerine yıkılacak "hizmetli" olarak görülüyordu. Bahis konusu olan Kürt işçi olduğunda, bu hiyerarşik çalışma ilişkisinin ezen-ezilen ulus ilişkilerinin bir gerçekleşme kanalı olacağı da ortadadır.

Ancak Kürt işçiliğinin gelişim süreci, yalnızca "güvenceli işçi" ile "Güvencesiz Kürt işçisi" arasındaki güncel çelişkiye yol açmakla kalmadı. Türkiye'deki çalışabilir tüm nüfusu içine alan işçileşme süreci, Kürt işçileri, güvencesiz işçilik alanındaki diğer işçilerle de emek pazarında rakip olarak karşı karşıya getirdi.

Bilindiği gibi, geçici, kısmi, aşırı çalışmaya dayalı güvencesiz istihdamda, cemaat (community) ağları emek pazarında rekabet üstünlüğü sağlayan işlevsel mekanizmalardır. "Kürt işçilerin" geleneksel istihdam mecralarından edindikleri deneyimlerin de yardımıyla, aile, akrabalık, hemşehrilik vb. üzerinden geliştirdikleri cemaatlerle emek pazarında belirli bir rekabet yeteneği elde edebilmektedirler. Ancak diğer işçi gruplarıyla oluşturdukları rakip varoluşlar, kolayca ulusal kimlikleriyle özdeşleştirilmekte ve şovenist reaksiyona zemin hazırlamaktadır.

Türk ve Kürt İşçilerinin Kardeşleşmesi ve Yeni İşçi Hareketi
Bu kısa dökümden de kolayca anlaşılabileceği gibi, halk kesimleri içindeki ulusal kimlik eksenli ayrımlaşma, dışlama ve şovenizm eğilimleri, yeni işçileşme sürecinin gelişme özellikleriyle örtüşme içindedir. Bu gerçek kavranmadan, "işçi kardeşliğinden halkların kardeşliğine uzanan bir doğru çizgi çekebilmek" olanaklı değildir.

İşçi sınıfının yeniden oluşum sürecini işçi sınıfı hareketinin yeni tarihsel döneminin gelişme zemini olarak ele aldığımızda, Türkiye işçi sınıfı hareketindeki ayrımcılık, dışlayıcılık ve ırkçılık gibi gerici ideolojik ve siyasi eğilimlerin temelinde işçilerin gündelik ve yerel çıkarlarının da bulunduğu ihmal edilemez. Türk ve Kürt işçilerin geleceğe yansıyacak "kardeşleşmesi"nin başlıca yolu, açık ki, şu an karşı karşıyaymış gibi görünen bu gündelik ve yerel çıkar ayrışmasının "sahteliğini" ortaya koyan hak mücadelelerinin örgütlenmesinden geçmektedir.

Güvencesizliğe karşı mücadele edip, güvencesiz çalışmaya zorlamanın en önemli aracının ulusal baskı siyaseti olduğunu görmezden gelmek mümkün değildir. Ölümcül çalışma koşullarına karşı mücadele ederken, ölümcül koşullarda çalışmaya aday olan işçilerin ulusal kökenlerinin gözardı edilerek yalnızca "hayat"ın savunulabilmesi mümkün değildir. Tarımsal yıkıma karşı mücadele edip, neo-liberal tarımsal düzenin üzerine kurulduğu geçici tarım işçisinin paçavradan çadırıyla örtülen Kürt göçertmesini gözardı etmek mümkün değildir.

"Oluşmakta olan yeni işçi hareketinin ilerici öncülerinin görevi, yeni işçi haretinin taleplerini ‘Kürtçeye çevirmek’, yani Kürt işçileşme sürecinin özgünlüklerini de içine alacak bir yaklaşımla zenginleştirmektir" dediğimizde kastettiğimiz şey, güvencesiz işçiliğe karşı mücadelenin, ulusal baskı siyaseti de dahil, Türkiye toplumundaki bütün eşitsizlik ve baskı mekanizmalarına karşı açılmış bir mücadele bayrağı olduğu gerçeğidir.

Bir diğer sorun, Tekel direnişi sırasında, Kürt işçilerin örgütlenmeye ve direnmeye yatkınlıklarıyla Türk işçileri üzerinde yarattıkları sempati momentinde yakalamanın yeni işçi hareketinin gelişim sürecindeki yolunun nereden geçtiğinin bulunmasıdır.

Kürt emekçisinin örgütlenme ve direnme yeteneğini, güvencesizliğe ve insanlık dışı çalışma koşullarına karşı bir emek hareketinin gelişmesine kanalize etme; toplumsal eşitlik mücadelesini "bir ulusal kimlik ögesi" haline getirme yolunda atılacak adımlar bu bakımdan son derece büyük önem taşımaktadır.

Bu noktada, "ulusal kurtuluş hareketinin, sınıf mücadelesiyle çeliştiği"; neo-liberal yeniden yapılanma stratejilerinin, Kürtlerin ulusal kültürel mevzilerinin gelişiminin önünü açtığı gibi Kürt burjuva milliyetçiliğine özgü saçmalıkların karşısına, ulusal özgürlük hareketinin esas olarak bir yoksul halk ve emekçi hareketi olduğu gerçeğine dayanan bir ulusal-toplumsal kurtuluş hareketi modelinin üretilmesi gereğinin altı çizilmelidir.

Öte yandan işçileşme sürecinin Kürt segmentini, yeni dönemin işçi sınıfı hareketinin kurucu bir unsuru haline getirmenin bir diğer yönünü ise "hak mücadeleleri" alanı ile ilgilidir.

Eğitim, sağlık, enerji, su, barınma, ulaşım gibi temel haklar için mücadelenin birer "proleter hak mücadelesi" niteliğini taşıdığı, Tayyip Erdoğan'ın da kabul ettiği bir gerçektir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin, enerjinin, suyun, ulaşımın piyasalaştırıldığı, barınma hakkının kent rantına kurban edildiği bir kamusal hizmet profilinin oluşumuna karşı Türk ve Kürt yoksullarının ortak hareketi, yeni işçi hareketinin gelişim özelliklerine büyük bir hızla yansıyacaktır. Kamusal hizmetlerin piyasalaştırılması için yapılan "yerelleştirme"lerin, Kürtlerin "yerel iktidarlarını güçlendirebileceği" beklentisiyle, kamusal hizmetlerin neo-liberal yıkımına göz yumulamayacağının en kolay kavrayacak olanlar, yoksul Kürt emekçileridir.

Türk ve Kürt işçilerinin kardeşleşme momenti, Türkiye'nin son 30 yılına damgasını vuran büyük işçileşme sürecinin temel bileşenlerinden olan Kürt işçileşme sürecini karşılayan özgül bir emekçi tutumunun, yeni işçi hareketinin kurucu unsuru olarak toplumsal mücadele sahnesinde yerini almasıyla yakalanabilecektir.

Dipnotlar:
1. Bu çerçevede düşünüldüğünde “Tekel Direnişi”, Türkiye Sosyalist Hareketine göründüğü kadar “görkemli ve başarılı” bir direniş değildir. Tekel direnişine neden olan sermaye saldırısını Zonguldak Taş Kömürü ocaklarına yönelik saldırıyla kıyaslamak belki olanaklıdır, ancak Tekel Direnişi'ni, Zonguldak'ın çarşısını ve köyünü ayağa kaldıran ve “demokrasi” talebini ekonomik talebin yanına yerleştiren Zonguldak direnişi ile kıyaslayabilmek mümkün değildir. Tam tersine Tekel'in özelleştirilmesi sürecine karşı direnişte, Tekel işçileri ve ona önderlik eden Tek Gıda İş sendikası, bir tarım sanayii kompleksi olarak Tekel'in ifade ettiği büyük toplumsal hareket potansiyelini değerlendirememiş, hatta sanki bundan kaçınmıştır. Tekel'in tasfiyesine karşı direniş “Tekel Vatandır Vatan Satılmaz” sloganıyla, devletin “yüksek katlarına” mesaj vermeyi öne alan milliyetçi ve “devletçi” bir tarzda ve işyeri bazlı eylemlerle yürütüldü. Tekel'in özelleştirilmesinin kabullenildiği bu sürecin sonunda Tek Gıda İş Genel Başkanı Mustafa Türker, Petrol-İş, Hava-İş ve Yol-İş gibi sol ve sosyal demokrat eğilimli sendikaların oluşturduğu listenin karşısında, Mustafa Kumlu'nun AKP destekli listesinden Türk İş Genel Sekreterliğine aday oldu. Tek Gıda-İş, Kumlu listesinin 60 dolayında oy farkıyla seçilmesinde belirleyici rol oynadı. Birçok ayrıntının eklenebileceği bu sürecin sonrasında ortaya çıkan ve “Tekel Direnişi” olarak adlandırılan 2010 yılındaki 3 aylık direniş, kendisini olası toplumsal müttefiklerinin çoğundan “yalıtmış” bir işçi grubunun “güvencesizleştirmeye” karşı direnişi olarak yaşanmıştır.

2. Bu ifadeyi, etnik bakımdan “Türk” olmamasına, (Laz, Çerkez, Gürcü, Boşnak, hatta Kürt olmasına) karşın, kendisini Türk olarak tanımlayan tüm halk kesimlerini de içine alan bir “ortak ulusal kimlik hissiyatını” deyimlemek için kullanıyorum. Bir geri besleme ilişkisi içinde, bu kesimlerin “ulusal kimlik hissiyatı”nın “Kürt ve/veya Kürt Özgürlük Hareketi düşmanlığı” temelinde oluştuğu da bir başka gerçektir. Bu noktada, kendilerini “Kürt” olarak değil de “Alevi” olarak tanımlayan ve “asıl Türklerin Aleviler olduğu iddiasıyla kendisini Türk sayan hatırı sayılır bir Kürt-Alevi kesiminin varlığı da dikkat çekicidir.

3. Kürtlerin proleterleştirilmesi sürecinin bütünlüklü bir çözümlenmesi elbette bu makalenin çerçevesini çok aşan kapsamlı bir konudur. Böylesi bir çözümlemeyi doğru olarak yapabilmenin çok sayıda güçlüğü de bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Kürtlerin proleterleştirilmesine ilişkin temel süreçlerin bilimsel inceleme konusu haline getirilebilmesinin kendisidir. Bu noktada ülkemizde işçilerin ve yoksul halkın sosyal hareketlerinin kayıt altına alınmasındaki genel güçlükler ve bu hareketlerin etnik ve bölgesel bazda incelenmesinin önündeki “yasal” kısıtlamaların rolü önemlidir. Diğer yandan, yıllardır gözlerimizin önünde yaşanan bu kapsamlı sürecin, akademi tarafından araştırma konusu yapılmayışı “anlaşılır” olmakla birlikte, konunun Ulusal Özgürlük Hareketinin aydın unsurları tarafından da incelenmemiş olması özellikle kaydedilmelidir. Bizim bu makaleyle amacımız, konunun dörtbaşı mamur bir çözümlemesini yapmaktan çok, konturlarını ortaya koymaya çalışmak ve yeni işçi sınıfının oluşum sürecinin Kürt sorunu prizmasından incelenmesi gereğine dikkat çekmektir.

4. Ulusal baskı siyasetinin bu süreçteki özgün rolü, “Büyük Proleterleştirme Süreci”ne karşı sınıfsal direnişin “Kürtçeye tercüme edilmesini” zorunlu hale getirmektedir. Bu zorunluluğun karşılanmasından ise “işçi sınıfının bütünsel ve tarihsel çıkarını temsil etme” iddiasını taşıyan bütün siyasi ve sendikal özneler sorumludur. Kürt özgürlük hareketinin “konuya ilgisizliği” mazeretinin arkasına saklanılamaz.

5. Uyuşturucu, sigara ve silah kaçakçılığı öteden beri bölgenin bir gerçeği olmasına karşın, bu “ticaret” alanı önemli ölçüde devletin kontrolündedir. Bu “kaçakçılık” türünden büyük kazançlar elde edenlerin çok küçük bir kısmı “yerel” unsurlardır. Bölge insanı bu alanda yine “ucuz emek” kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Zaten “isimlendirilme” biçimleri de (ırgat, köylü) bu gerçeği yansıtmaktadır.

* Bu makale daha önce, Mayıs 2010'da 'nota bene' yayınlarından çıkan Tekel Direnişinin Işığında Gelenekselden Yeniye İşçi Sınıfı Hareketi adlı kitapta yayınlanmıştır.
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-29-2010, 06:22 PM   #56
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

Türk ordusuna ait savaş uçakları defalarca Güney Kürdistan sınırını geçip saldırılar düzenliyor. İran ordusu karadan sınır ötesine geçip karargah kuruyor ve şimdi de Türk ordusu kapsamlı bir kara operasyonuna girişiyor.


Türk devleti Kürt ulusunun özgürlük mücadelesine karşı saldırılarını arttırarak sürdürüyor. Yaklaşık bir yıl önce AKP hükümeti aracılığıyla „Kürt Açılımı“ söylemiyle başlatılan sürecin gelinen aşamada, daha fazla gözaltı, tutuklama, ve sınır ötesi operasyonlarla gerillaların katledilmesi anlamına geldigi daha da iyi anlaşılmıştır.
Nisan 2009`dan bu yana yüzlerce seçilmiş Kürt siyasetçi, onlarca „taş atan çocuk“, kadın ve yaşlı tutuklandı-tutuklanmaya devam ediyor. Yine Mart 2010`dan bu yana başlayan askeri operasyonlar artarak ve genişleyerek sürüyor. ABD eliyle verilen istihbaratlar doğrultusunda Türk ve İran askerleri sadece HPG gerillalarını değil, Kürt köylerini, yerleşim birimlerini hedef alıyor, bahçeler-tarlalar da talan ediliyor.
Türk ordusuna ait savaş uçakları defalarca Güney Kürdistan sınırını geçip saldırılar düzenliyor. İran ordusu karadan sınır ötesine geçip karargah kuruyor ve şimdi de Türk ordusu kapsamlı bir kara operasyonuna girişiyor. Tutuklanan Kürt siyasetciler için Türk mahkemeleri müebbet hapis isterken, İran cok sayıda Kürt savaşçısını idam ediyor.
Türk devleti, Kürt halkının barış için uzattığı eli tutmak yerine, Kandil`den gelen barış grubunu tutukluyor. Her türlü eyleme ve talebe şiddetle karşılık veriyor. Bu saldırılar karşısında direnmekten başka yolu kalmayan Kürt halkı ve onun silahlı gücü gerilalar da taleplerinin karşılanması için olanca gücü ve iradesiyle savaşıyor.
Uluslararası arenada Filistin`in onurlu kavgasını sözde sahiplenen AKP, sorun Kürt halkı olunca katliamı reva görüyor. Kendi Filistinini görmezden geliyor. İsraille aynılaşıp; „çocuk katletmesini“ iyi biliyor.
Kürt halkınının bu onurlu ve haklı mücedelesi karşısında uluslararası dayanışmayı yükseltmek, insanım diyen herkesin görevidir. Bu insani ve tarihsel görev doğrultusunda sizleri de sesini yükseltmeye ve bu dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.
Ablukaya Son! Kürt Ulusuna Özgürlük!
Yaşasın Halkların Kardeşliği!
Yaşasın Enternasyonalist Dayanışma!

DÜZENLEYENLER
IGIF
ITIF
Zürich Halkevi,
BIR-KAR,
Sosyalist Gelecek,
Alinteri
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 06-29-2010, 06:23 PM   #57
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

Kürt Parlementer Mahmud Osman Türkiye'de tartışılan Irak’la sınırın yeniden belirlenmesi konusunda Kürdistan Bölgesi’nin bu tarz bir fikre kesinlikle karşı olduğunu belirtti.


Kürdistan İtifakı Listesi üyesi Parlementer Mahmud Osman Türkyede tartışma konusu yapılan Irak’la sınırların yeniden belirlenemsi ile ilgili olarak sorulan bir soruya “Biz kesin bir suretle Irak ve türkiye sınırında bir değişime karşıyız. Zaten bu sadece bir varsayım ve resmi olarak bize iletilmiş bir şey yok”dedi.
Osman “ Kürdistan Bölgesi şiddeti desteklemiyor. Eğer şiddete başvuruluyorsa da kesinlikle karşıdır. Bu Türkiye olsun yada PKK olsun fark etmez” açıklamasında bulundu.
Basında çıkan haberlere göre Türk hükümetinin Irak’la türkiye sınırlarının yeniden belirlenmesini tabel edecekmiş. PKK savaşçıları üzerinde baskısını artıra bilmek için.

29 Haziran 010-Peyamner News
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-04-2010, 06:25 PM   #58
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

Yeni çatışma ortamı ve sınıf hareketi cephesinden barındırdığı tehlikeler... / KB



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Şovenizm zehrine karşı en etkili silah sınıf bilincidir!



PKK’nin 1 Haziran’dan itibaren ateşkesi bozarak silahlı eylemlere hız vermesi Kürt sorununda yeni bir döneme girildiğinin işaretlerini verdi. Sermaye devleti Kürt hareketinin çıkışını bir kez daha vahşi bir terör ve pompalanan şovenizm ile karşılamak için kolları sıvadı. Sınıf hareketinin yükselme eğilimi gösterdiği bir süreçte yaşanan bu gelişme, sürecin çok dikkatli biçimde ele alınmasını ve işçi sınıfının şovenizm zehrine karşı hazırlanmasını gerektiriyor.
Sınıf hareketi ve şovenist kudurganlık
Şovenizmin dünya genelinde burjuvazi tarafından sınıf mücadelesini yozlaştırmak ve sınıf bilincini köreltmek için hedefli ve planlı biçimde kullanıldığı biliniyor. Özellikle kriz dönemleri gibi işçi sınıfının kitlesel biçimde işsiz kaldığı, sefalete sürüklendiği dönemler şovenist zehrin işçi sınıfına bulaşmasının da zeminini artırıyor.
Sınıf bilincinin gerilediği dönemlerde, yaşanan sömürü ve sefaletin sorumluluğu kapitalizme/burjuva sınıfına değil farklı bir etnik ya da dini kökenden gelen topluluklara yüklenir. Almanya ve İtalya’da en uç örneklerini gördüğümüz faşist yükselmeler bununla bağlantılır. Sınıf kininin şovenist histeriye dönüştürülerek gerçek hedefini yitirmesi sonucu yaşanan yozlaşma insanlığın da yitirilmesine yolaçmaktadır. Dünyanın en güçlü komünist partilerinden AKP’nin sınıf tabanının yanlış politikalar sonucu nasıl da Nazi partisinin tabanına dönüştüğü tarihsel bir veridir.
Türkiye’de II. Paylaşım Savaşı yıllarında Nazi etkisiyle kurulmaya başlanan faşist örgütlenmeler özellikle ‘70’li yıllarda devrimci yükselişe karşı düzenin tetikçiliğini yaptılar. Ancak bu dönemdeki politizasyon şovenizmin işçi sınıfı içerisinde yayılmasını büyük ölçüde bloke etti. Reformist hareketlerin denetimindeki sendikalarda örgütlenmiş olan işçi sınıfı ülke genelindeki antifaşist atmosferin de etkisiyle şovenizme geçit vermedi.
12 Eylül yenilgisi ile birlikte yaşanan dağınıklık ve sınıfsal mevzilerin yitirilmesi ise şovenizmin sınıf saflarında boy vermesi için önemli bir imkan yarattı. Bu süreçte Türkiye sol hareketinin aldığı yenilgiye rağmen Kürt ulusal uyanışı yaşanmakta ve Kürt halkı sermaye devletine karşı zorlu bir mücadele vermekteydi. Özellikle ‘90’larda savaşın derinleşmesi ile birlikte Türk devleti savaşı çok yönlü sürdürmeye başladı. PKK’ye karşıtlığı üzerinden Kürt düşmanlığı ve şovenizm alabildiğine körüklendi ve “terörist” edebiyatı gündeme hakim oldu.
Ancak aynı döneme denk gelen bahar eylemleri şoven havayı dağıtmada önemli bir rol oynadı. Sınıfın hak arama mücadelesini yükseltmesi şoven kudurganlığı bir nebze engelledi. Ancak bu süreçte gerek Kürt ulusal hareketi, gerekse Türkiye sol hareketi cephesinden yapılan yanlışlar bahar eylemlerinin geri çekilmesiyle birlikte şovenizmin tırmanmasına yol açtı. Bu süreç 2000’li yıllarda Kürtler’e dönük linçlere kadar vardı.
Şovenizmin yükselme zemini
Bugün gelinen yerde, bir yanda Kürt hareketinin reformist düzlemde de olsa demokratik hak ve istemleri için verdiği silahlı bir mücadele var. Bu mücadele, tüm eksiklikleri ve yanlışlarıyla birlikte meşruluğunu koruyor.
Yine kapitalizmin krizinin faturasının ödetilmesi ile birlikte işçi sınıfı ve emekçiler bugün büyük bir yıkımın eşiğinde. Sermayenin saldırıları hiç olmadığı kadar boyutlanmış, 12 Eylül döneminde dahi cesaret edilemeyen hak gaspları birbiri ardına yürürlüğe konmuş durumda. Böylesi bir süreçte işçi sınıfının biriken tepkisi, TEKEL ve sınırlı direnişler dışta tutulursa, hala da beklenen düzeye ulaşamadı. İşçi kitleleri arasındaki huzursuzluk ve örgütlenme arayışı kendini ortaya koysa da, henüz yeterli değil. Bu zayıflık şovenist önyargılar ve yükseltilen savaş ile birleştiğinde, sınıf hareketi açısından önemli tehlike sinyalleri veriyor.
Başta Ege kıyıları olmak üzere çeşitli merkezlerde Kürt işçilere dönük saldırılar sınıfın şovenizm zehrinden nasıl etkilendiğinin de göstergeleri. Yaşadıkları sömürünün sistemin kendisinden ve asalak burjuvaziden kaynaklandığını göremeyen, sınıf olmanın bilincine ulaşamayan işçi ve emekçiler, sorumluluğu Kürt sınıf kardeşlerine atıyor. Göç etmek zorunda kalan Kürt işçiler linç edilmeye çalışılıyor, bu yapılırken de kaba bir “terör” edebiyatına sarılınıyor.
Bu gibi örnekler, sınıfın tepki ve arayışının, doğru bir örgütlenme ve mücadele hattıyla birleşemediğinde, ne gibi felaketlere sebep olabileceğini de gösteriyor.
Tabii burada ulusal hareket ile sınıf hareketi arasındaki ilişkiyi de kısaca ele almak gerekiyor. Yıllardır Kürt hareketinin mücadelesine işçi sınıfı cephesinden etkin bir destek sunulamadığı biliniyor. Zaten hayli geri durumda ve henüz ekonomik istemleri için bile mücadele vermekten geri duran işçi sınıfının Kürt sorunu gibi siyasal ve geldiği yer itibariyle karmaşık bir sorunda taraf olmasını beklemek bugün için hayli zor.
Kürt hareketi de sınıfın mevcut geri bilincinin etkisiyle sınıfa tamamen sırtını dönmüş ve Türkiye işçi sınıfını müttefik olarak görmekten vazgeçmiş durumda. Ulusal hareketin bugünkü çizgisi pek çok taktiksel yanlışı da besliyor ve bu işçi sınıfının şovenizm tuzağına düşmesini kolaylaştıran bir rol oynuyor. Örneğin, bir maden ocağının patronu ile yaşanan bir sorunun ardından gerillaların maden ocağını taramasını, dahası bunu ülke gündemine oturan maden cinayetlerinin hemen ardından gerçekleştirmesini anlamak mümkün değil.
Yine TEKEL sürecinde yaşanan Türk-Kürt kardeşleşmesi tüm ülkede yankılanırken, Kürt hareketinin temsilcilerinin TEKEL Direnişi’ne müdahil olmamaları, halkların kardeşliğini yükseltecek ve şovenizmin panzehiri olabilecek önemli imkanların nasıl kaybedildiğini gösteriyor.
İdeolojik çizgiyi politikaya dönüştürme sorumluluğu
Sınıf hareketinin şovenizmin zehrini bertaraf edebilmesini sağlamak, her şeyden önce Kürt sorunu ile sınıf hareketi arasında diyalektik bağı doğru kurabilmekten geçiyor. Doğru bir ideolojik yaklaşımla ulusal sorunu ele almak ve ajitatif cümlelerle yetinmeden politik bir muhteva kazandırmak gelinen yerde büyük önem taşıyor.
Kürt sorununun gerçek çözümünün işçi sınıfı ile birlikte gerçekleştirileceği sınıf devrimcileri tarafından sıklıkla vurgulanıyor. Sınıf hareketinin geriliği koşullarında böyle bir siyasal propagandanın karşılık bulamayacağını belirtmiştik. Ancak yükselme eğiliminden bahsedildiği yerde, sınıf hareketinin siyasal taleplere açık hale geleceğini de biliyoruz. Burada sorunu sınıfa siyasal bilinç taşımak ile birlikte ele almak gerekiyor.
Eğer çatışma ortamı derinleşir ve sermaye devleti bir kez daha ‘90’lar benzeri bir savaş konseptini devreye sokarsa, yükselme eğilimi gösteren sınıf hareketi açısından bu önemli bir eşik olacaktır. Sınıf devrimciliği de bu eşiğin aşılması sürecinde sınanacaktır. İdeolojik çizgimizin somutlandığı politikaları sınıfa taşımak, şovenizm tehlikesine karşı çok boyutlu mücadele vermek, taktiksel hatalara karşı Kürt hareketine sorumluluklarını hatırlatmak ve devrimci saflarda şimdiden gerekli uyanıklığı yaratmak gerekiyor.
Verilecek mücadelenin somutlanması için sınıf hareketine damgasını vuran TEKEL Direnişi’ne bakmakta fayda var. Direniş sürecinde şovenizmin en güçlü olduğu yerlerden biri olan Ordu’dan işçiler ile Diyarbakırlı Kürt işçilerin birlikte halay çekmesi sıklıkla gündeme geldi. Dahası, devletin “aralarında PKK’liler var” propagandası işçiler tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Direniş “İşçilerin birliği, halkların kardeşliği” şiarının somutlanması oldu, omuz omuza birlikte direnen işçiler tek kinlerinin sınıf kini olduğunu öğrendiler.
TEKEL örneği sınıfın şovenizmi elinin tersiyle iterek mücadelesini yükselttiği son derece olumlu bir örnek oldu. Bunu sınıfın tüm bölüklerine yayma görevi önümüzde duruyor.
(Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/26, 02 Temmuz 2010)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-04-2010, 06:27 PM   #59
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

Sermaye düzeninin Kürt sorununda iflası derinleşiyor… / KB



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Çözüm devrimde, kurtuluş sosyalizmde!


Çatışmaların tırmanması ve ölümlerin artması Kürt sorununu yeniden gündemin ilk sırasına yerleştirdi. Sorunun “çözümü” için düzen güçleri değişik tespit ve önerilerde bulunuyor. Kimi olağanüstü hal istiyor, kimi profesyonel ordu, kimi de sınır ötesi harekât! Son günlerde düzen cephesinden yaşanan iflasın bir yansıması olarak farklı sesler de çıkmaya başlamış bulunuyor.
Kürt sorunu kapsamındaki gelişmeler hafta boyunca tansiyonun sürekli artmasıyla devam etti. KCK operasyonları ile çeşitli Kürt illerinde gözaltı ve tutuklama terörüne başvuran sermaye devleti, Milli Güvenlik Kurulu toplantısından, “Ülkenin birlik ve bütünlüğünü hedef alan tehdit bertaraf edilene kadar mücadeleye devam” kararıyla çıktı. MHP ise, OHAL isteğini ırkçı-şoven açıklamalarla bir kez daha dile getirdi.
Kirli savaş uygulamaları yeniden devrede
Sermaye devletinin giderek militaristleşen söylemlerine paralel olarak Türk ordusu kirli savaş uygulamalarına yeniden sarıldı. Elazığ Karakoçan’da çatışma sonrası köylüler taranarak 70 yaşındaki bir kadın katledildi, dört köylü de yaralandı. Aynı günün sabahı, Batman’ın Hasankeyf İlçesi’ne bağlı Keçeli ve Palamutlu köyleri “güvenlik” gerekçesiyle askerler tarafından ateşe verildi.
Bilindiği üzere, 15 Ağustos 1984’te PKK’nin başlattığı gerilla savaşının ardından Türk ordusu Kürdistan’da karakol kurmadığı köy ve mezra bırakmadı. Yüzbinlerle ifade edilen ordunun yanısıra özel harekât timleri, polis ve korucu ile devlete ait kontra örgütlenmelerin Kürt halkına yaşattıkları bugün bazı yönleriyle açığa çıksa da, bunlar buz dağının ancak görünen yüzüdür. Bu dönemde gözaltı, işkence, faili meçhul cinayetler, köy boşaltma, yıkma-yakma ve göçertme politikaları yaygın biçimde uygulanmıştır.
Kürdistan’da fiili OHAL manzaraları ve askeri sevkiyat
OHAL tartışmaları sürerken, yaşananlar Kürdistan’da zaten fiili bir OHAL’in uygulandığını gösteriyor. 1990’lı yıllarda vahşet görüntülerinin altına imza atan Türk devleti, 2010 yılında da aynı görüntüleri yaşatıyor. Çatışmalarda yaşamını yitiren gerillaları panzerler arkasında sürükleyen, kulak ve burunlarını kesen, yaralı ele geçirdiklerini vahşi yöntemlerle infaz eden TSK, benzer yöntemlerle tekrar gündemde.
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde çıkan çatışmada yaşamını yitiren üç HPG gerillasından Bayram Dün ile Gümüşhane’de çıkan çatışmada yaşamını yitiren Hamit Ulaş’ın Diyarbakır’a getirilen cenazelerinde insanlık dışı uygulamalar bunu açık bir şekilde görsteriyor.
Bölgedeki askeri hareketlilik artarken, ‘90’lı yılların uygulamaları da devreye konuluyor. Askerler Bitlis’in Hizan, Tatvan ve Güroymak ilçelerine bağlı bazı köylerde yaşayan Kürt köylülerinin köyün dışına çıkmaları halinde karakola bildirmeleri konusunda uyarıldı.
Şemdinli’den Derecik, Tekeli ve Aktütün karakollarından da sınır hattına asker ve mühimmat taşınıyor ve bölgeye özel birlikler gönderiliyor.
Son MGK toplantısından ise “Terörle mücadeleden taviz verilmeyecek” mesajı çıktı. Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Ferit Güler, Gediktepe olayı sonrasında gündeme gelen hudut birliklerinin profesyonel askerlerden oluşturulması kapsamında bir ön çalışma başlatıldığını söyledi.
Tutuklama terörü sürüyor!
Hakkari’de 23 Haziran’da yapılan KCK operasyonunda gözaltına alınan 9 kişiden 5’i Van’da çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandı. Hakkari’de 13 Haziran’da yapılan KCK operasyonunda ise 12 kişi tutuklanmıştı. Böylece Hakkari’de son 15 gün içinde 18 kişi tutuklanmış oldu.
Öte yandan KCK üyesi oldukları iddiasıyla tutuklanan 1500 Kürt siyasetçi için üç günlük açlık grevi eylemi yapan 9 eski DTP il ve ilçe yöneticisine, toplam 11 yıl 7 ay hapis cezası verildi, 5 yıl “siyaset yapma yasağı” getirildi. DTP eski il başkanı ile Akdeniz ilçe başkanı ve ilçe yöneticileri hakkında, “izinsiz toplantı ve gösteri düzenlemek”, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet etmek”, “suç ve suçluyu övmek” iddialarıyla Mersin 1. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından açılan dava sonuçlandı. 9 DTP’liye 1’er yıl 3 ay hapis cezası ve 5 yıl siyasetten men cezası verildi.
Kürt öğrencilerine lince devam!
Sermaye devletinin devreye soktuğu faşist provokasyon ve linç saldırıları çeşitli kentlerde yayılarak devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesi’nde iki öğrenci 15 kişilik sivil faşist grubun satırlı saldırısına uğramış, Şerzan Kurt ise Muğla’da faşistlerin saldırısı sonucunda katledilmişti. Bunlara son olarak Giresun Üniversitesi Tirebolu Mehmet Bayraktar Meslek Yüksekokulu’nda gerçekleştirilen ırkçı faşist saldırı eklendi. Saldırıya uğrayan Kürt öğrencilerin polis tarafından ifadeleri alınırken, saldırıyı gerçekleştiren faşistlere ilişkin ise herhangi bir işlem yapılmadı.
Dinci gericilik işbaşında!
Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır’da 32 sendika ve dernekten oluşan “sivil toplum kuruluşu” ortak bir basın açıklaması yaptı. Grup, “Yeterrrrr! Susturun silahları. Kan, acı ve gözyaşı üzerine medeniyet kurulamaz” yazılı ve “Katılımcı STK’lar” imzalı pankart açtı. Basın açıklamasında, “Anlaşılan odur ki 26 yıldır kana doymayanlar, bir 26 yıl daha kan akıtarak var olma çabasındalar” denildi ve PKK’nin silahları bırakması istendi. “Hiç kimse bizim adımıza kan dökmesin, kan dökerek hak talebinde bulunmasın, hak talep ederken haksızlık yapmak meşru değildir” denilerek, muhataplık tartışması başka bir noktaya çekilmeye çalışıldı.
Başbakanın çok beğendiğini ifade ettiği açıklamayı yapan “katılımcı STK”ların yarısını AKP güdümündeki Memur-Sen’e bağlı Diyarbakır’daki sendika şubeleri oluşturuyor. Geri kalanı da Fethullah Gülen cemaatine bağlı dernekler, vb...
Ölen asker yakınlarından devlete artan tepki
Elazığ’ın Karakoçan ilçesinde geçtiğimiz günlerde çıkan çatışmada yaşamını yitiren Hakkâri Çukurca nüfusuna kayıtlı Jandarma Er Süleyman Akan’ın ailesi, yaşananlara isyan etti. Aile üyeleri cenaze töreni sırasında Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na tepki göstererek akan kanın durdurulmasını istediler. Cenaze töreninde Akan’ın bir akrabası, “Gurur duymalısınız” diyen komutana, “Hiçbir ölümle gurur duymuyoruz. Ben ölüyorsam, ben yaşamıyorsam, bu vatan sağ olmayacak. Artık vatan sağ olsun demeyeceğiz.” sözleriyle tepki gösterdi.
Düzen güçlerinde Kürt sorunu gerginliği
TÜSİAD, çatışmaların tırmanması üzerine şaşırtıcı gelebilecek öneriler sıralıyor. Kapitalist patronlar Öcalan’ın “çözüm” tartışmalarına katılmasını, Anayasa’da “Bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu” ibaresinin yer almasını tartışabiliyor. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner’in “Türkiye’de susması gereken yegâne unsur silahlardır” açıklamasından sonra Öcalan’ın muhatap alınması fikri dahi dile getirilebiliyor. Başbakan ise, operasyonların minimuma düşmesini PKK’nin silah bırakması şartına bağlıyor. Tüm bunlar, Kürt sorunu için “çözüm” olarak öne sürülen politikaların iflas ettiğinin kanıtıdır.
Yaşananlar bir kez daha göstermektedir ki, sermaye devleti Kürt sorununu çözme güç ve yeteneğinden yoksundur. Kürt halkının taleplerini elde etmesi ancak, Kürt ve Türk halklarının birlikte hareket etmesiyle mümkündür. Bu da işçi ve emekçi kitlelerin öncü kesimleri ile ilerici ve devrimci güçlere önemli sorumluluklar yüklemektedir. Sorunun gerçek ve kalıcı çözümünün biricik yolu devrim ve sosyalizm mücadelesini büyütmekten geçmektedir.
(Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/26, 02 Temmuz 2010
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-04-2010, 06:28 PM   #60
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5345
9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Savaş bezirgânları ve ırkçı faşist koro hep bir ağızdan vurun kürtlere diyorla

“Kürt açılımı” fiyaskosu ve kriz tehdidi sermaye iktidarının açmazlarını derinleştiriyor... / KB



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
Saldırıları dizginlemek için meşru militan mücadele yükseltilmelidir!


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “yakında güzel şeyler olacak” şeklindeki açıklamasından bir süre sonra ilan edilen “Kürt açılımı”, ilk aylarda Kürt halkı ve toplumun bazı kesimlerinde bir takım beklentiler yaratabilmişti. Ancak bu beklentilerin ömrü uzun olmadı. Zira “açılım”ın bayraktarlığını yapan AKP hükümetinin, diğer sermaye partileri ile devletin bürokratik ve militarist aygıtlarının şeflerinden pek de farklı olmadığı, onlarla aynı zihniyeti taşıdığı kısa sürede görüldü. İlk aylarda temelden yoksun “iyimser tablolar” çizen Tayyip Erdoğan ve müritleri, umulandan da erken bir dönemde dümeni ırkçı-şovenizm çığırtkanlığına kırdılar. Böylece yarattıkları yanılsamayı kendi elleriyle yıkmış oldular.
Fiyasko AKP’nin yanısıra Amerikancı sermaye iktidarınındır!
Tantanalı bir biçimde ilan edilen “Kürt açılımı” ile asıl amaçlanan Kürt hareketinin tasfiye edilmesidir. Bazı göstermelik adımlar atılsa da, sermaye iktidarının kimi sözcüleri bu kirli niyeti açıkça beyan etmekte sakınca görmediler.
Bu durumu fark eden Kürt hareketinin liderleri, tasfiyeye karşı direneceklerini ilan ettiler. Tek taraflı fiili ateşkesin bitmesiyle çatışmalar yeniden alevlendi.
“Açılım” gösterisinin sahnelenmeye başlamasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen, Kürt sorununun çözümü konusunda kayda değer tek bir adım atmayan sermaye iktidarının bu iddialı hamlesi de fiyaskoyla sonuçlanmış oldu.
“Etkin taşeronluk” önünde bir engel kabul edilmesine rağmen, Kürt sorununa düzen içi iğreti bir çözüm bile üretemeyen Ankara’daki Amerikancı takımı, beceriksizliğini bir kez daha sergilemiştir. Kürt hareketinin düzen içi çözüm talebinde ısrarcı olmasına rağmen sergilenen bu beceriksizliğin bir nedeni, işbirlikçi burjuvazi ve onun devletinin bu konuda kendine güvenmemesi ise, diğeri de egemen sınıfların siyasi, askeri ve bürokratik alandaki temsilcilerinin ırkçı-inkarcı zihniyetle malul olmalarıdır.
Bu fiyasko yalnızca yüksekten atan dinci-gerici AKP hükümetinin hanesine değil, Amerikancı sermaye iktidarının da hanesine yazılmıştır. Aralarındaki iktidar çatışmasına rağmen gerici güç odakları savaş ve ırkçılık diline hızlı dönüş yapma noktasında güçlük çekmemişlerdir.
Kürt hareketine “taşeron” yaftası asanlar emperyalistlerin kapılarını arşınladılar
Savaş diline sarılan Tayyip Erdoğan ve müritleri, birden PKK’nin “dış güçlerin taşeronu” olduğunu keşfettiler. Kürt halkının ulusal özgürlük ve eşitlik taleplerini, bu uğurda onlarca yıla yayılan direnişini yok sayan bu zihniyetin temsilcileri, böylece kendi kendilerini rezil etmiş oldular. Zira onlar, 60 yıldır ABD emperyalizmi adına tetikçilik yapan bir rejimi temsil ediyorlar. Ülkeyi halkların celladı NATO’nun üsleriyle donatmakla kalmayan işbirlikçi sermaye iktidarının temsilcileri, ABD’nin “etkin taşeronu” olabilmek uğruna da Washington’daki efendilerin huzurunda takla atıp duruyorlar.
Bu arada G-20 zirvesi için Kanada’nın Toronto kentine giden Erdoğan’ın, ABD Başkanı Barack Obama ile yaptığı görüşmenin temel gündemlerinden biri, yine Kürt hareketinin tasfiyesi idi. İlişkilerdeki gerginliğe rağmen baş başa görüşen Erdoğan ile Obama, PKK’nin tasfiyesi konusunda anlaşmakta güçlük çekmiş görünmüyorlar.
Daha önce de, Irak’taki işgalci ABD ordusunun anlık istihbarat sağladığını ilan eden Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı, bunu bir övünç vesilesi yapabilmişlerdi. Görüldüğü üzere, Kürt hareketi karşısında ne zaman açmaza düşseler, Washington’daki efendilerinden yardım dilenmeye koşuyorlar.
Belirtmek gerekiyor ki, ABD emperyalizmi de, Türk burjuvazisi ile devletinin bu “ayak bağı”ndan kurtulmasını istiyor. Zira içeride rejimi istikrarsızlaştıran köklü sorunlar olduğu sürece, “etkin taşeronluk” rolünü amaca uygun bir şekilde yerine getirmenin mümkün olmadığını biliyorlar. Nitekim ilişkilerdeki gerilim henüz aşılamamışken, Obama-Erdoğan görüşmesinde Kürt hareketine karşı işbirliğini pekiştirme eğiliminin ağır basması, “etkin taşeronluk” önündeki engellerin temizlenmesi hesabından bağımsız değildir.
Krizin ve düzenin açmazlarının bedeli kapitalistlere ödetilmelidir!
Amerikancı rejim her ne kadar “etkin taşeronluk” hevesleri peşinde koşsa da, pek çok açmazla karşı karşıya bulunuyor. Kapitalizmin küresel krizinin yeniden derinleşme tehdidi “Demokles’in kılıcı” misali tepede sallanırken, işsizlik had safhaya ulaşmış, dış borç ise 300 milyar dolara dayanmıştır. Rejimin bu açmazlarını aşabileceğinin hiçbir belirtisi ortada yokken, Kürt halkına karşı savaşın yeniden hortlatılması, varolan sorunları daha da derinleştirmekten başka bir sonuç yaratmayacaktır.
Kokuşmuş kapitalist düzenin açmazları döne döne kabarık faturalar üretiyor. Hal böyleyken burjuvazinin sürekli palazlanması, dolar milyarderlerinin sayısının artması, düzenin açmazlarından kaynaklanan faturaların işçi ve emekçilere ödetilebilmesi sayesinde mümkün olmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçiler kapitalist sömürü ve köleliğe karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmediği sürece bu durumun değişmesi olası değildir.
Birikmiş sorunlara ek olarak kapitalizmin küresel krizinin derinleşme eğiliminde olması ile Kürt halkının ulusal özgürlük ve eşitlik özlemlerinin bastırılması amacıyla savaşın hortlatılması, önümüzdeki dönemde işçi ve emekçilerin önüne sürülecek faturaların daha da kabaracağına işaret ediyor.
Savaş ve ırkçılık dilinin öne çıkarılması, artan faşist devlet terörü, demokratik ve sosyal hakların gaspını pekiştirecek yeni hazırlıkların gündemde olması… Tüm bunlar, işbirlikçi sermaye iktidarının daha kapsamlı saldırılara hazırlandığını gösteriyor.
Bu saldırıları püskürtebilmek için, işçi sınıfı ile emekçilerin ileri öncü kesimleri, ezilen Kürt halkı ile ilerici-devrimci güçler sermaye iktidarına karşı birleşik militan eylemler örgütlemenin yollarını aramalıdırlar. Saldırının aynı merkezden yönetilmesi, ilerici ve devrimci güçlerin ortak hareket etme zeminini güçlendirmektedir. Aynı güçlerin saldırısına maruz kalanlar, bu saldırıya karşı birleşik ve militan bir mücadeleyi örgütleme sorumluluğuyla da karşı karşıyadırlar.
(Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/26, 02 Temmuz 2010)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Anahtar Kelimeler: , , , , , , , , , , , ,


Bookmarks

Etiketler
ağizdan, ağızdan, bezirgânlari, bezirgânları, bir, diyorlar, faşist, hep, irkci, koro, kürtlere, savaş, vurun, ırkçı


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Tasmalarından salınan itler devrede kontrgerilla provokasyonları ırkçı-faşist saldırı Mahmut Halil CAN EKONOMİK-SİYASAL KOŞULLAR-KAPİTALİZMİN GÜNCEL DURUMU VE SOSYALİZM 36 01-12-2010 06:44 PM
Sınıf ırkçı faşist provokasyonla düzene bağlanmaya çalışılıyor Mahmut Halil CAN EKONOMİK-SİYASAL KOŞULLAR-KAPİTALİZMİN GÜNCEL DURUMU VE SOSYALİZM 25 11-01-2009 02:45 PM
Emperyalist kapitalizmin göbeğinde ırkçı-faşist-kapitalist şov Mahmut Halil CAN ANA KITA SINIF HAREKETLERİ VE MÜCADELE 6 10-02-2009 06:02 PM
Faşist rejimin kürdistan ve kürtlere dönük manevraları ile tarihsel hesaplaşma Mahmut Halil CAN TARTIŞMA PALTFORMU 1 06-25-2009 05:43 PM


WEZ Format +3. Şuan Saat: 01:25 AM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.7 Beta 1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Zoints SEO v2.3.2Ateshirsiz.Com
Sitemap
152, 153, 11, 16, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 52, 159, 54, 57, 123, 58, 60, 61, 64, 88, 89, 90, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 105, 106, 107, 198, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 199, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 126, 124, 125, 127, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 145, 146, 147, 164, 158, 160, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 196, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 195, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240,