![]() |
|
|||||||
| GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM Sınıf hareketinin güncel durumu ve devrimci mücadele ilişkisi |
|
|||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
TEKEL İŞÇİLERİ 12 EYLÜLLE VE KAPİTALİZMLE DOLAYLI OLARAK HESAPLAŞIYOR BİLİNCİNDE OLMASA DA Tekel işçileri dolaylı yoldan 12 Eylül ile onu gerekli kılan 24 Ocak Kararları ile hesaplaşıyor esasen. Zira 24 Ocak Kararlarının gereğidir özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, sigortasız çalışma, iş güvencesiz ve esnek çalışma, ucuz iş gücü, kadın-çocuk emeğinin sonsuz sömürüsü, boyun eğdirilmiş ve iğdiş edilmiş bir toplumsal yapı, direnç odaklarından soyut bir yaşam düzeni vs. Tüm bunlar 24 Ocak Kararları aracılığıyla IMF’nin TC’ye dayattığı ve uygulanmasını istediği olgulardı. İçe dönük ve yerli sermaye yaratmaya, onu büyütmeye dönük İthal İkameci sanayileşme modeli ile kesin çizgilerle ayrılan İhracata Dönük Sanayileşme Modelinin esas kılınmasının da doğrudan gerekleri ve sonuçları var idi. Bu elbette oldukça sessiz sedasız ve karşı konulmadan yapılmak istendi. Zira bu köklü ekonomik değişimin sonuçlarının sınıfsal olarak proletarya ile emekçileri ne derece zorda bırakacağı açık idi. Bu açıdan sınıf ve emekçilerin direnci kırılmalı, örgütlülükleri dağıtılmalı ve sınıf bütün olarak boyun eğdirilmeliydi. Süt liman bir ortama gereksinim de faşist 12 Eylül darbesi idi. Bu bir birini tamamlayan üçlü süreç sonunda elbette kaybeden proletarya ve emekçiler oldu. Bir yandan tüm emek örgütleri, direniş odakları bitirildi. Örgütsüz ve savunmasız kılındı. Ve sendikalılaşma ve örgütlülük oranları bugün sendikal yapılar daha yoğun olsa da; hala 12 Eylül öncesinin oldukça gerisinde seyretmektedir. Bu anlamda bile olsa kıyas kabul götürmez durum, 12 Eylül ile onun amaçlarını gerçekleştirme noktasında ne derece başarılı olduğu görülür. Bugün Tekel işçilerinin direnişine konu olan da budur esasen. Zira sendikal haklardan, ekonomik haklarına kadar; özelleştirme ve taşeronlaştırıp asgari ölüm ücretine karşılık kölece çalıştırma şartlarına kadar geniş yelpazede Tekel İşçileri bütün olarak 24 Ocak, 12 Eylül ve emperyalist kapitalizmin kölelik düzeni ile neoliberalizm diye tabir edilen şimdiki yapısının temeline karşı mücadele etmektedirler. Bunun farkında olsunlar ya da olmasınlar eylemlerin içeriği budur. Esasen kendisine devrimciyim diyenlerin bile farkında olmadıkları bir gerçektir bu durum. Oysa bu durum bilince çıkarılmalıdır. Bütün olarak emperyalist kapitalizmin tarihsel olarak Anadolu proleterleri ile emekçilerine dayattıkları ve uyguladıkları, amansız ve vahşi kapitalist düzeneğe mahkûm ettikleri bu durumu değiştirmeden ve bunlarla hesaplaşmadan ileri doğru yürünemez. Emperyalist kapitalizm, aynen doğuşundaki sancılarıyla ve iflah olmaz sömürü hırsıyla saldırısının sonuçlarıdır bunlar. Şimdi mücadele edilen de budur. Tekel işçilerinin bu noktadaki farkındalıklarının arttırılması kadar, genel olarak proletarya ve emekçilerin bu ve benzer konularda aydınlatılması faaliyetlerine gerekli değer, özen gösterilmeli ve verilmelidir. Tekel işçilerinin direnişi ve mücadelesi birçok bakımdan önem taşıdığı kadar ve belki de ondan da önemlisi aslında bu kapitalist dönüşüm ve onun sonuçlarına karşı verdiği mücadeledir. Ve bugüne kadar verdikleri kararlı, inançlı, ısrarlı, iradeli duruşları ile sendikal mücadelenin sınırlarını bile genişletmişlerdir. Zira sarı sendika ağalarını Genel Greve zorlayacak kadar kararlı, inatçı ve sonuna kadar diyerek sonuca dönük eylemleri zorlamışlardır. Bu da düzen içi sınıf mücadelenin nerelerde durup, nerede ilerleyeceğinin, sınıfın sınırları ile sınıf bilinci arasındaki makasın kendisine ilişkin bilgiler vermektedir kendince. Tekel işçileri ya da genel olarak proletarya farkında olsun ya da olmasın 4 Şubat ve öncesi ile sonrasının genel olarak anlamlı bir sınıf mücadelesi tarihsel çıkışı olduğu görülmek zorundadır. İlk kez bu kadar dirençli, ısrarlı, kararlı bir sınıf mücadelesi ile sözünü ettiğimiz burjuva karşı devrimci yapısına yönelik kapsamlı ve büyük- nispeten geniş bir mücadele verilmektedir. Bu ya da benzer anlamlarıyla söylenebilir ki; direnişin ve mücadelenin sonuçları ne olursa olsun, ister kazanımla ve isterse de kazanımsız olsun; sınıf mücadelesi açısından köklü bir çığır açılmıştır. Bütüne karşı mücadele edilmeden kısmi mücadeleler ya da kazanımlarla bir şeylerin ileri olduğu yere taşınamayacağı kavranmıştır. Sistemin bütününe lokal da olsa dokunmadan ve ona karşı mücadele edilmeden kazanım olamayacağı görülmüştür. Tekel işçileri sonucu ne olursa olsun düzenin buz dağlarını kırmış ve yürünmesi gereken yolu göstermişlerdir. Bundan sonra lokal ya da genel mücadele ve kazanımlar ile özgürlük-devrim- sosyalizm mücadelesi yolundan başka bir yol olmadığı görülmelidir. Görülüyor zaten. 02.02.2010 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 3 Kisi: |
|
|
#2 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
TEKEL İşçilerinin Direnişi…
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Administrator tarafından yazıldı. | 02 Şubat 2010 M. Can YÜCE / TEKEL işçilerinin direnişi 50. gününe girdi. 4 Şubatta gerçekleşecek Genel Grev-Eylem ile yeni bir noktaya geçeceği kesin gibidir. İşsizlik, özelleştirme ile birlikte kazanılan hakların gasp edilmesi karşısında direnişe geçen TEKEL işçileri, sergiledikleri kesin kararlılık ve inatla, ekonomik ve sosyal hak mücadelelerini, Türkiye siyasal gündeminin en önemli maddelerinden biri haline getirdiler. Gelinen noktada bu direniş, doğrudan hükümeti ilgilendiren ve onun tutumunu etkileyen bir politik konu haline geldi.CHP ve MHP ile bu eksendeki çevrelerin TEKEL direnişine ilgi göstermeleri, eylemdeki işçileri ziyaret etmeleri, destek beyanlarında bulunmaları, anılan direnişin haklılığını ve meşruiyetini gölgeleyemez. Bu anılan çevrelerin, sahte yaklaşımlarla bu direnişin politik etkilerini kullanmaya çalışmaları, yine anılan direnişin haklılığını ve meşruiyetini gölgeleyemez. Bu düzeyde gerçek veya sahte ilgilerin merkezi olmak, sadece o direnişin haklılığını, meşruiyetini ve politik-toplumsal etkisini gösterir. TEKEL direnişi, sendika yönetimlerini, onların uzlaşmacı ve derinişin önünü kesen yaklaşımlarını aşan nitelikler de kazandı. Bu çok önemli… Aslında 4 Şubat günü gerçekleşecek Genel Eylem-Grev kararı da bu gerçekliğin en somut göstergesidir. TEKEL işçilerinin kararlı, özverili ve cesaretli direnişi olmasaydı, böyle bir kararın alınması mümkün olmayacaktı. Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, Türkiye Kamusen, KESK ve geniş bir toplumsal kesimin desteklediği 4 Şubat Genel Grevi, vurguladığımız politik itilimin, etkinin bir sonucudur. Hükümeti sıkıştıran, belli tavizler vermeye zorlayan TEKEL işçilerinin direnişi, bir bakıma kendisini de aşan bir nitelik ve konum kazanmıştır. Bir hak mücadelesi olarak başlayan, gerçek hedefleri hala bu olan bu direnişin önemli sendikal, toplumsal ve politik sonuçlar doğurması, kendilerinin de, en azından başlangıçta, bekledikleri bir durum değildi. Başlangıç noktasıyla gelinen nokta arasındaki bu belirgin fark, direnişçi işçilerin politik, sendikal ve toplumsal bilinçlerinde, kendilerine ve geleceğe bakışlarında önemli bir deneyim, “değiştiren” ve öğreten bir süreç olmuştur. Birlikte, örgütlü, kararlı bir mücadele, her aşamasında kendisinin söz ve karar sahibi olduğu bir mücadele süreciyle “başarı”, sonuç alıcı veya etki yaratacak güç etkenleri arasındaki doğrudan ilişki ve bunun kapsamı bir kez daha kanıtlanmıştır. Başka bir ifadeyle, direnişi, direnişte kararlılık ve cesareti, sonuna kadar gitme gücünü koşullayan ve besleyen “Taban inisiyatifinin” kendisi olmuştur. En genel anlamda “Taban inisiyatifi” sürece damgasını vuran en temel itici güç olmuştur. Öyle olmasaydı TEKEL işçilerinin direnişlerini bu düzeye taşımaları mümkün olmazdı. Birlik, dayanışma, ama bunların da harcı olan her direnişçi işçinin her aşamada söz ve karar sahibi olması, bunu gerçekte uygulamaları direnişin büyümesinde ve kararlı bir biçimde sürdürülmesinde, sendika bürokrasisinin engelleyici ve iç boşaltıcı çabalarını aşmada en temel etken olmuştur. Bu direnişin en önemli derslerinde biri budur. Ortaya bir “program”, hedef ve amaç koymak, kuşkusuz çok önemli, hatta olmazsa olmaz nitelikte önemlidir. Bu, eylemin, direnişin yönünü ve niteliklerini belirler. Ama bunun tek başına yetmediği de çok açıktır. Direnişin birliği, işçilerin dayanışması ve ortak yürüyüşü de aynı düzeyde vazgeçilmez etkenlerdir. Ama bütün bu etkenlere ruh ve can katan, katacak olan, sürekliliğini sağlayan, kararlılık ve cesareti besleyen en temel unsur, işçilerin doğrudan inisiyatifi, her düzeyde ve aşamada, kendilerinin ve direnişin kaderi üzerinde söz ve karar sahibi olmalarıdır. Sendika bürokrasisi ve diğer engelleri aşmalarının en temel gücü de budur. Direnişin gücünün yaratılması ve geliştirilmesi, yine bu bağlamda olmuştur. Ortaya çıkan gücün, bundan sonra da bu tarzda ve “doğrudan taban inisiyatifinde” “yönetilmesi”, başarıda, başarının süreklileştirilmesinde en temel etkenlerden biridir. Hiç kuşkusuz bu durumun ve onun bilincinin kavranması ve kalıcılaştırılması önemlidir ki, bunu, salt bir direniş ve onun deneyimleriyle başarmak mümkün değildir. Öyle de olsa bu direnişin bu dersinin bilince çıkarılması, bugüne dek ortaya çıkan deneyimlerin, bir de bu deneyim ışığında incelenmesi ve tartışılması gerekir. Bu deneyimde “Taban inisiyatifi” belki de önceden ulaşılmış bir bilincin değil, belli zorunlulukların bir sonucu olmuştur. Öyle de olsa bu zorunlulukların bilincini oluşturmak, kendi yaşamı ve geleceği, eylem ve direnişi üzerinde doğrudan söz sahibi olmak, bunun gerçek anlamda işleyen araçlarını geliştirmek, işçi ve toplumsal hareket açısından, onun geleceği açısından çok önemlidir. Gelecek hakkında sözü olan sınıf ve toplumsal kesimlerin bu durumu ıskalamaları mümkün değildir. Günlük başarı kadar gelecek projesinin bugünden hayata geçirilmesi açısından da bu, olmazsa olmaz bir zorunluluk olmaktadır. İşleyen “İşçi Demokrasisi” budur; önemli olan bunu yaşayan bir bilince ve yaşam tarzına dönüştürebilmektir. Gücün kendisi ve geleceği kazanmanın sırrı burada gizlidir… 2 Şubat 2010
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#3 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
4 Şubat dayanışma grevinin gösterdikleri...
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Dayanışma grevinin dersleri ışığında genel grev-genel direnişe! Bundan birkaç ay önce işçi sınıfı ve emekçilerin bir genel dayanışma grevi yapacağı söylense kimse bu iddiayı ciddiye almazdı. Fakat 4 Şubat’ta işçi ve emekçilerin gündemi TEKEL işçileriyle dayanışma greviydi. Bu büyük sıçramayı yaratan, buzu kırıp yolu açan, TEKEL işçileridir. TEKEL işçileri, sınıf hareketindeki dağınıklığa ve genel umutsuzluk havasına aldırmadan direniş bayrağını yükselttiler. Nice saldırıya ve güçlüğe rağmen de direniş kararlılığını korudular. Böylece, safları dağınık işçi sınıfı ve emekçi hareketi için hem bir birleşme ekseni yaratıldı, hem de umutsuzluk havası büyük ölçüde aşıldı. Sonuçta dayanışma grevini gündeme alacak bir aşamaya varıldı. Peki, gündem yapılmış olması dahi kendi başına son derece anlamlı olan dayanışma grevi amacına ulaştı mı? Kuşkusuz TEKEL direnişinin sarsıcı gücüyle gündeme getirilen bu eylemin pratikte ne ölçüde başarıyla gerçekleştirileceği sınıf ve emekçi hareketinin siyasal-örgütsel düzeyi ile bağlantılı idi. Bugün hala da işçi sınıfı ve emekçiler siyasal açıdan oldukça geri ve örgütsel bakımdan büyük ölçüde atomize durumdadırlar. Üstelik sermaye iktidarı sınıf bilinci ve deneyimi ile tehlikeyi tüm açıklığıyla gördüğü için, hareketin önüne yeni engeller koymakta da gecikmemiştir. Öyle ki, 4 Şubat eylemi düzen cephesinden yapılan manevralar ve konulan yeni engellerle boğuşa boğuşa gerçekleştirilmiştir. 3 Şubat eylem kararının alınması üzerine bir uzlaşma ve işbirliği havası estirilmeye başlanmıştır. Böylece büyümekte olan sınıf kavgası yumuşatılmaya, saflar arasında belirsizlik yaratılmaya, hakların mücadeleyle alınacağı düşüncesinin karşısına dilenme düşüncesi çıkarılmaya çalışılmıştır. Sendika bürokratları bunun için hizmete koşmuşlar, hükümetle yaptıkları görüşmelere yönelik beklenti oluştururken, mücadele görevlerini bir yana itmişlerdir. Böylece bir süre için mücadelenin hararetinin düşürülmesini sağladıkları gibi, aynı zamanda 3 Şubat eylemine yönelik motivasyonu da zayıflatmışlardır. Bu nedenle, eylemin 4 Şubat’a ertelenmesi, eyleme yönelik hazırlıklar bakımından esasa ilişkin bir değişiklik yaratmamıştır. Ayrıca sermaye düzeni cephesi de eylemin amacına ulaşmaması için saldırılarını aralıksız sürdürmüştür. Gözdağı ve tehditlerle işçi sınıfı ve emekçiler TEKEL işçileriyle dayanışma görevlerinden alıkonulmaya çalışılmıştır. Eylemlere katılanlar hakkında işlem yapılacağına dair genelgeler yayınlanmış, THY’de olduğu gibi açıktan işten atma tehditleri savrulmuştur. Aynı zamanda Hak-İş ve Memur-Sen’in uşak ruhlu satılmış yönetimleri de eylemi moral açıdan kırmak üzere devreye sokulmuştur. Başlangıçta eyleme destek veriyormuş gibi yapan bu hainler, grevin hemen öncesinde geri çekilerek her zamanki uğursuz rollerini oynamışlardır. Dayanışma grevinin hayatı durduracak bir katılıma ulaşması bu koşullarda pek olası görünmüyordu. Hedefe en yakın katılım İzmir’de gerçekleşti. İlin sosyal-siyasal yapısına ve CHP’li belediyelerin hesaplı toleransına da bağlı olarak eylem burada belli ölçülerde amacına ulaştı. Fakat başta İstanbul ve Ankara’da olmak üzere diğer önemli merkezlerde hayat durmadı. Dayanışma grevine katılım sınırlı kaldı. Bu yönüyle eylemin hedeflerinin gerisinde kaldığı açıktır. Bununla birlikte, yapılan alan eylemlerine katılım oldukça güçlü ve yaygın oldu. Trakya’dan Kürt illerine, Sinop ve Giresun gibi Karadeniz illerinden Kütahya ve Denizli (bu ildeki gösteride işçi ve emekçiler polis barikatına yüklenecek bir militanlık örneği de verdiler) gibi sosyal-siyasal mücadele kültürü bakımından geri illere kadar, ülkenin dört bir köşesinde son derece yaygın kitle gösterileriyle işçiler, emekçiler ve öğrenciler TEKEL direnişiyle dayanışma içerisinde olduklarını gösterdiler. Belirtmek gerekir ki, ülke çapında hayatı durduracak bir dayanışma grevinin tam olarak hayata geçirilememesi, işçi sınıfı ve emekçilerin bir genel grevi başaracak yetenekten yoksunluğunu değil, henüz bu düzeyde bir bilinç ve örgütlenme düzeyine sahip olamadığını göstermektedir. Dolayısıyla, başta TEKEL işçileri olmak üzere ileri ve öncü işçiler açısından 4 Şubat eyleminden çıkarılması gereken sonuç, genel grevi unutmak değil, aksine böyle bir eylemi çok daha ciddi, hazırlıklı ve planlı biçimde gündeme almak olabilir. 4 Şubat eylemi bir genel grev provası sayılmak, işçi sınıfı ve emekçi hareketi de bu provadan ders çıkararak yetersizliklerine ve zayıflıklarına yüklenmek durumundadır. Buradan bakıldığında, bu yüklenmenin öncelikle TEKEL dışındaki diğer sınıf bölükleri cephesinden gerçekleştirilmesi gerektiği açıktır. TEKEL direnişinden öğrenerek ve önde duranlardan başlayarak biraraya gelmek, birleşik örgütlü bir güç olarak hareket etmenin koşullarını oluşturmak, 4 Şubat eyleminin ardından bugün önümüzde duran en acil ve önemli görevdir. Sendika bürokratlarının şu ya da bu biçimde sınıfı eylemsizliğe ittiği açık bir olguyken, TEKEL işçileriyle dayanışma eylemlerini yükseltmek ve giderek sermayenin hak gasplarına karşı TEKEL gibi direnmek bilincini yaymak, öncü olmanın temel kriteri haline gelmiştir. Öte yandan, sürecin kaderi, direnişin siyasal sınıf çizgisinde ilerlemesine, “sınıfa karşı sınıf” ekseninde büyütülmesine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu, en son atlatılan badirenin de gösterdiği bir temel ders olmuştur. Eğer TEKEL işçileri haftalardır sürdürdükleri direnişlerinden öğrendiklerine ve mücadeleye olan inançlarına sırt çevirmiş olsalardı, sermaye ve uşakları karşısında ayakta kalmaları pek mümkün olmayacaktı. Şimdi yaşananın bir sınıf kavgası olduğu ve sınıfın eylemli mücadelesi dışında başka bir çözüm yolunun bulunmadığı daha iyi anlaşılmaktadır. Bir diğer önemli nokta, direnişin siyasal bir sınıf perspektifiyle yürütülmesi gereği ve zorunluluğudur. Her şey bir yana bunu bizzat sermaye iktidarı işçilere adeta dayatmaktadır. Sermaye sınıfı ve hükümeti gelinen yerde artık açık siyasal sınıf kimliğiyle boy göstermektedir. Devlet kaynaklarının kriz bahanesiyle sermayeye nasıl aktarıldığı bilinirken, hükümetin işçilere sermayeye verilenin yanında devede kulak kalan haklarını vermek yerine devlet zorunu göstermesi tümüyle bu anlama gelmektedir. Sermaye sınıfı ve devlet yönetimindeki uşakları, TEKEL işçilerinin haklı taleplerini karşılamakta ayak diriyor ve zorbalığa başvurmaktan çekinmiyorlarsa, bunun temel nedeni, işçi sınıfı ve emekçilerin TEKEL’in açtığı yoldan ilerlemesinden duydukları korkudur. İşçi ve emekçilerin bu yoldan ilerleyerek sömürü zincirlerini kırmaya yönelme, İMF’siyle, polis copuyla, medyasıyla onyıllar boyunca yaratılmış koyu karanlığını yarma tehlikesidir. Bugün düzenin TEKEL işçisiyle sorunu budur. Böyle olduğu içindir ki, TEKEL işçileri ve bir bütün olarak işçi sınıfı, mücadeleyi bu bilinçle, sömürü düzenine ve onun efendilerine karşı siyasal sınıf perspektifiyle yürütmek gereği ve ihtiyacı ile yüzyüzedirler. Bu elbette TEKEL işçilerinin güncel ve somut taleplerini önemsizleştirmiyor. Direnişin somut talepleri nettir ve gelinen noktada TEKEL işçileri bu konuda kırmızı çizgilerini çekmişlerdir. Böylece ara bir uzlaşma formülü bulmak iddiasıyla gündeme gelebilecek girişimlerin önü alınmıştır. Bununla birlikte, TEKEL direnişi tüm emek cephesinin direnişi haline geldiği ölçüde, direnişin talepleri aynı zamanda zenginleşmeli, çeşitlenmeli ve genelleşmelidir. İş güvencesi ve yeterli ücret de içerisinde olmak üzere insanca çalışma ve yaşam koşulları gibi talepler yanında kıdem tazminatından özel istihdam bürosu gibi köleleştirici girişimlere kadar bir dizi saldırı bu süreç boyunca işlenmeli ve sınıfın acil gündemi haline getirilmelidir. Bunu siyasal sorunların ve taleplerin eylemin gündemine taşınması, işçi ve emekçilerin duyarlılıklarının bu eksen üzerinden yükseltilmesi tamamlamalıdır. Bu yapılabildiği ölçüde, mevzi mücadelenin kazanımları sınıfın mücadele hatlarının ileriye taşınması yolunda kullanılabilecektir. Bu, bugünden yarına hazırlık demektir. Sürecin sendika bürokratları tarafından yozlaştırılmasına engel olmak ve genel grev-genel direnişi örgütlemek için taban inisiyatifinin geliştirilmesi ve taban örgütlerinin oluşturulması kilit önemdedir. Taban inisiyatifi geliştikçe ve taban örgütlülükleri yaygınlaştıkça bunları işkolu, havza ve il düzeyinde merkezileştirmek bir başka temel önemde ihtiyaçtır. Böylece fabrikalar fabrikalara, bir mücadele bölüğü olarak birleşmiş işçiler diğer bölüklere bağlanmış olacak, taban inisiyatifi ve örgütlülük düzeyi yükseltildikçe sınıfın mücadele gücü ve kapasitesi de artacaktır. Bu sayede, işçi sınıfı ve emekçilerin sendika bürokratları üzerindeki basıncı da artacak, giderek hareketin kaderini işçi ve emekçiler belirleyebilecek hale geleceklerdir. Gün, TEKEL işçilerinin mücadele kararlılığı ve cüretiyle donanmak, engelleri aşa aşa sınıfın baharına yürümek günüdür! Safları sıklaştıralım, yumruklarımızı birleştirelim, sınıf kavgasını yükseltelim! Bağımsız, devrimci ve militan bir sınıf hareketini örgütlemek üzere ilerleyelim! (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/06, 05 Şubat 2010)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#4 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
Güvencesiz çalışmaya, geleceksiz yaşamaya karşı birleşelim... / KB
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Genel grev-genel direnişi örgütleyelim! İşsizliğin milyonları bulduğu mevcut koşullarda “Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!” talebi özelde kriz ortamıyla birlikte yakıcı bir şekilde öne çıkarken, TEKEL direnişi bu talebin savunulmasında örnek olmaktadır. TEKEL direnişi büyük bir kararlılıkla sürmekte, işçi ve emekçilerin desteğini alarak her geçen gün etki alanını genişletmektedir. 50’li günleri geride bırakan direnişte gelinen aşamada restler çekilmiş durumdadır. İşçiler tekrar başlattıkları açlık greviyle kendilerini bu kavgada ortaya sürmekte, bir yandan da “genel grev” sloganıyla sınıf kardeşlerini safına çağırmaktadır. Karşı taraf ise 4-C köleliğindeki ısrarıyla birlikte milyonlarca işsizi göstererek direnişi bitirmek, işçinin iradesini kırmak peşindedir. Sermaye hükümetinin “iyileştirilmiş 4/C” önerisine göre işçiler 11 ay çalışabilecek, daha önce olmayan kıdem tazminatı hakları ve 22 gün izinleri olacak. Bu şekilde kamu kuruluşlarında çalışan işçiler grevli toplu sözleşmeli çalışma hakkından da mahrum kalmış olacak. Sermaye hükümetinin sözcüleri işsizlik sopasını da kullanarak TEKEL işçilerinin “geçici personel” olmayı kabul etmemelerini eleştirmekte, Erdoğan ise “kusura bakmayın, yapılması gerekenin azamisini yaptık. Tüyü bitmemiş yetimin parasının emanetçisiyiz” diyerek TEKEL işçilerinin direnişini karalamaya devam etmektedir. Sermaye hükümeti birtakım yasa değişiklikleriyle kölelik yasalarını makyajlayarak bilinçleri bulandırmakta, direnişin işçi ve emekçiler nezdinde yarattığı sempatiye ve desteği kırmak istemektedir. Direnişin bundan sonraki seyri açısından en tehlikeli eğilim, iş güvencesiz bir formüle evet demektir. Genel anlamda TEKEL işçilerinde 4/C’nin kölelikle eşit olduğu konusundaki kararlılık 4-B gibi kölelik yasaları için de büyük oranda geçerlidir. Yine de, işçiler arasında yaşanabilecek olası bölünmelerin ve toplum genelinde direnişin haklılığına yönelik bu yıpratma çalışmalarının önüne geçebilmek için direnişin talepleri konusunda netlik sağlanmalı ve bu talepleri diğer sınıf bölükleriyle ortaklaştırmak için çaba sağlanmalıdır. Uzun bir süredir sermayenin isteği doğrultsunda çıkartılan yasalarla çalışma koşulları giderek köleleştirilmektedir. İşçi ve emekçiler iş güvencesiz, kuralsız, insanca olmaktan uzak çalışma koşullarına mahkum edilmektedir. Sınıfın kazanılmış hakları 4857 sayılı İş Yasası başta olmak üzere uzun süredir sistematik saldırılarla elinden alınmakta, sınıf ise bu süreçte örgütsüzlüğünden gelen edilgen bir tutumla bu süreçlere seyirci kalmaktaydı. Kölelik yasaları ve diğer sosyal yıkım yasaları geçerken sendika ağalarının bu sürece katkısı ise unutulmayacak ihanet örnekleriyle doludur. TEKEL direnişi köleleştirme sürecine vurulan bir darbe olmakta, köleleştirme ve sosyal yıkım saldırılarına karşı koyuş anlamında uzun süredir sınıftan beklenen bir tepki olarak anlamlı bir yerde durmaktadır. Bu anlamda 4/C somutunda kölelik yasalarına karşı gösterilen bu tepki büyütülmeli, eylemsel süreçlerle yaygınlaştırılmalı ve genel greve doğru ilerletilmelidir. Kölelik yasalarının iptali, güvenceli iş, grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı, insanca çalışma koşulları gibi taleplerden oluşan bir mücadele programı oluşturulmalı, genel grev çağrısı buradan hareketle toplama yayılmalıdır. Ancak o zaman TEKEL işçisi tüm işçi sınıfı için direnişin simgesi olabilir, kölelik koşullarına maruz bırakılan işçi ve emekçilerin eylemli mücadeleye çekilmesinde öncü rolünü üstlenebilir. Mevcut durumda bunun koşulları fazlasıyla vardır. Kuşkusuz sendika bürokratları eliyle örgülenebilecek bir süreç değildir bu. Çünkü onlar “genel grevin zemini yok” diyerek direnişin önünde aşılması gereken bir engel teşkil etmektedirler. Kuşkusuz, mücadele talepleri konusunda net tavır almayan, diğer sınıf bölüklerine bu mücadele talepleri için iş bırakma çağrısı yapmayan, dahası diğer sınıf bölüklerinin bu eylemini pasif destekçi konumda sınırlamak için özenle genel grev ifadesinden kaçan bu bürokratik engel aşılmadan genel grevin örgütlenme zemini olmaz. Bu iş ancak, başta TEKEL işçileri olmak üzere davasına sahip çıkan işçilerin ortak grev komitelerinde birleşerek işin başına geçmeleriyle mümkündür. Gelinen yerde TEKEL işçisi bu gücü potansiyel olarak içinde barındırmaktadır. Unutulmamalıdır ki, 4 Şubat iş bırakma eyleminin kararı bu basınçla alınmıştır. TEKEL kıvılcımı yangına dönüşmelidir! Sürecin başından beri işçiler, sendika bürokratlarının bildik tavırlarıyla pasif eylemler içinde sınırlandırılmak istendi. İçten gelen dinamikler bu şekilde eylemsizlik denilebilecek yönlendirmelerle engellenmeye çalışıldı. Ancak yine de gerek Abdi İpekçi’de işçilerce alınan tutum, gerekse vapur kaçırma, kendini ziricleme, yol kesme gibi eylemler bu sınırları zorlama iradesinin örnekleriydi. Kürsü işgali, Türk-İş işgali ve bu işgalin sürekli bir tehdit olarak hissettirilmesi ise sınırların aşılabilirliğini göstermekte, işçilerin kendilerine güvenlerini pekiştirmektedir. Gelinen yerde ise gecikmeli de olsa taban inisiyatifi giderek güçlenmekte, son günlerde yapılan uyarı yürüyüşleri ile bu güç sendika yönetimine de hissettirilmektedir. 50 gündür çadırlarda beklemeci ve oyalayıcı manevralarla yıpratılmaya çalışılan ve önceki süreci düşünülürse pek de deneyimli olmayan TEKEL işçilerinin bu manevralara geç de olsa yanıt üretebilmeleri direnişin güçlü yanını oluşturmaktadır. Ancak yine de pasif tutumdan çıkılamamış olması direnişin akıbeti açısından sorun teşkil etmektedir. Direnişin kararlılığını açlık grevine indirgeyen, hala pasif savunmacı tutumla direnişi göğüsleyen işçiler direnişi militanlaştırmak için yaratıcılığını kullanmalıdır. Bu anlamda yapılan yürüyüşler bu potansiyele işaret etse de henüz bunun olabilirliği yoktur. Genelde sendikanın “eyleme zarar vermeme, bir dalı bile incitmeme” argümanı etkili olmakta, direnişin büyüyen etkisini yavaşlatmaktadır. Direnme kararlılıklarını bireysel olarak oldukça net bir biçimde gösteren, işçiler bunu açlık grevini ölmü orucuna dönüştürme istekleriyle de anlatmaktalar. “Ölmek var, dönmek yok!” kararlılığı daha ileriye götürülmeli, bu güç sermaye sınıfına çevirmelidir. Direnişin akıbeti için, bu haklı davada, savunmacı konumdan çıkmak, sınıfın üretimden gelen gücü sayesinde sermayeye karşı saldırıya geçmek gerekmektedir. Neticede iki taraf iki sınıf arasındaki bir savaştır bu ve güçlü olan kazanır. Gücünü baskı ve zorbalıkta bulan sermayeye karşı, gücünü eylemli sınıf dayanışmasından alan ve grev silahını kullanan bir işçi sınıfı karşısında durabilecek bir güç yoktur. Sermaye sınıfının kölelik koşullarında güvencesiz ve geleceksiz bir yaşam dayatmasının önüne geçmek, genel grev silahının etkili bir şekilde kullanılmasıyla mümkündür. Genel grevin örgütlenebilmesi için TEKEL işçisinde açığa çıkan mücadele potansiyelinin diğer sınıf bölükleriyle buluşması, birleşik militan bir mücadele hattı ile sürecin örülmesi gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi için, tüm gücümüzle seferber olmalı, TEKEL kıvılcımını yangına dönüştümeliyiz. (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/06, 05 Şubat 2010)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#5 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
Kapitalizmin küresel krizi kimi teğet geçti... / KB
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Tayyip Erdoğan sömürücü sınıfların temsilcisidir! Kapitalizmin küresel krizi patlak verip dalgalar halinde dünyaya yayılmaya başladığı günlerde medya karşısına çıkan Tayyip Erdoğan, “kriz bizi teğet geçecek” gibi ulvi bir “kehanet”te bulunmuştu. Amerikancı AKP’nin şefini gülünç duruma düşürse de, bu sözlerde kısmi bir doğruluk payı vardı. Zira sermayenin sözcülüğünü yapan Tayyip Erdoğan, “bizi” derken, bu ülkenin işçi veya emekçilerini kastediyor değildi. O, her zamanki gibi mülk sahibi sömürücü sınıflar adına konuşuyordu. Bu açıklama ile verdiği mesaj açıktı: “Evet kriz var, ancak bunun faturasını biz, yani asalak kapitalistler sınıfı ödemeyecek.” Kapitalist/emperyalist sisteme göbekten bağlı bir ülke kriz dalgalarının basıncı altında kalmaktan kurtulamayacağına göre, kriz, faturayı ödemeyenleri “teğet geçecek!” Dolayısıyla mülk sahibi sınıflar adına siyaset yapan AKP hükümeti ile onun şefi Tayyip Erdoğan, krizin faturasını işçi ve emekçilere ödetmek için her yola başvurmuş, halen de aynı çizgide yoluna devam etmektedir. Krizin patlak vermesinden 8-9 ay sonra 1 milyonu aşkın işçinin işten atıldığı göz önüne alındığında, dinci-gerici AKP hükümetinin kapitalizmin yapısal sorunlarından kaynaklanan sarsıntının faturasını emekçilere ödetmek için nasıl da pervasızca saldırdığı kolayca anlaşılır. “Yandaş sermaye” diye tabir edilen AKP hükümetine destek veren kapitalistler ile diğer büyük şirketler hallerinden memnun olmalılar ki, Tayyip Erdoğan, “kriz teğet geçti” söylemini bir kez daha dillendirmeye başladı. ‘212 İstanbul Power Outlet Alışveriş Merkezi’nin açılışına katılan Tayyip Erdoğan, burada yaptığı konuşmada, “kriz teğet geçti” dediğinde dalga geçenlerin şimdi yeniden muhasebe yaptığını öne sürdü. “Hakikaten kriz teğet geçti. Bunu söylüyorlar. Özellikle finans kuruluşlarından bunu duyuyoruz. Vaka, gerçek budur. Umutsuzluğa kapılmadan, karamsarlığı el vermeden temkini elden bırakmadan yolumuza devam edeceğiz…” şeklinde konuşan Tayyip Erdoğan, “Kriz şartları içinde hiçbir zaman felaket tellalığına” prim vermediklerini iddia etti. Asalak kapitalistler adına konuşmanın rahatlığıyla bu sözleri sarf eden Tayyip Erdoğan, “benim vatandaşım”, “benim işçim”, “benim memurum”, “benim köylüm”, “benim esnafım” gibi demagojik söylemelere de çok meraklıdır. Tüm burjuva siyasetçi tayfası gibi profesyonel bir demagog olan Tayyip Erdoğan, işçi sınıfı ile emekçileri “esas düşman” olarak bellediği halde, demagojiye dört elle sarılmaktadır. Zira kullanabileceği en etkili silahlardan biridir demagoji. Aynı konuşmada, “Biz zaten IMF’nin ortaklarındanız. Ve IMF aslında bir akredite kuruluştur. Yani IMF ile münasebetleriniz sizi uluslararası camiada çok daha farklı yerlere taşır” şeklinde konuşan Tayyip Erdoğan’ın, “benim işçim, benim memurum” söyleminin kaba bir iki yüzlülük olduğu, IMF ile ilgili sözlerinden de anlaşılmaktadır. Zira IMF’nin tüm dünyada işçi sınıfı ve emekçileri hedef alan neoliberal saldırıların fikir babası olduğu herkesin malumudur. İşçi sınıfı ve emekçileri işsizlik ve sefilliğe mahkum eden, ücretlerin düşürülmesi için baskı yapan, kamu emekçilerinin sözleşmeli veya ücretli hale getirilmesini dayatan, taşeronlaştırmayı yaygınlaştıran IMF’nin ortağı olan bir hükümetin başında bulunan kişinin “benim işçim, benim memurum” söyleminin kaba riyakarlıktan başka bir anlam taşıması mümkün değil. Dahası bugünlerde 12 bin TEKEL işçisinin özlük haklarını gaspetmek için azgın saldırılarını sürdüren AKP hükümeti ile şefi Tayyip Erdoğan’ın, yeni zamlarla emekçilerin ümüğünü sıkmaya hazırlandığını ilan etmiş olması da, bu parti ile şefinin hangi sınıfa hizmet ettiklerini ayan beyan ortaya koyuyor. AKP hükümeti ile şefi Tayyip Erdoğan’ın direnen TEKEL işçilerine kin kusmaları da, sermaye sınıfını temsil ettiklerinin bir başka kanıtıdır. Sömürücü sınıfları temsil eden bir zihniyetten ise, direnen işçilere farklı tutum almasını beklemek abesle iştigaldir. “Kriz teğet geçti” vaazları veren Tayyip Erdoğan’la başında bulunduğu Amerikancı hükümet, asalak kapitalistler sınıfının çıkarlarını gözeterek hareket ediyor, buna göre konuşuyorlar. Hal böyleyken işçi sınıfı ile emekçiler de, direnen TEKEL işçilerinin açtığı yoldan ilerleyerek, “sınıfa karşı sınıf” bilinci ve kararlılığıyla sermayenin topyekûn saldırılarına karşı direnmelidirler. (Sosyalizm İçin Kızıl Bayrak, Sayı: 2010/06, 05 Şubat 2010
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#6 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
Selam olsun TEKEL’in direnen işçi kadınlarına!
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] 50 günü geride bırakan TEKEL direnişi kararlılıkla devam ediyor. Emekçi Kadın Komisyonları, TEKEL işçileri ile dayanışma amacıyla geçtiğimiz günlerde direnişin sesini, direnişteki kadınların rolünü çalışma yürüttükleri alanlarda emekçi kadınlara taşıdılar. TEKEL işçisi kadınlara gönderilmek üzere emekçi kadınlardan mektuplar aldılar. Kadınların en içten duygu ve düşüncelerinin, dayanışma mesajlarının yer aldığı mektuplar yapılan basın açıklaması ile 30 Ocak günü TEKEL işçisi kadınlara gönderildi. Emekçi kadınların kaleminden çıkan, duygu ve düşüncelerinin en yalın ifadesi olan onlarca mektuptan kesitler sunuyoruz... “Siz TEKEL işçilerinin kazanımı bütün işçi sınıfının kazanımı olacak!” Ben 403 gündür sendikal hakkı için direnen Sinter ****l Direnişçisi Lale Balta. Kendi direnişimden size binlerce selam yolluyorum, yüreğimiz inancımız sizlerle. Kadınların mücadelelerde önemli bir yeri var, bu direnişle geçen bir yılda bunu anladım. Evimizde oturup kocalarımızın, babalarımızın eve ekmek getirmelerini bekleyemeyiz artık. Çocuklarımızın geleceği için biz kadınların da mücadele etmesi gerekiyor. Çünkü bizler anayız. Ana yüreği her zaman çocukları için daha iyisini ister. Şimdi siz TEKEL kadınları bu ana yüreğiyle çocuklarınız için mücadele ediyorsunuz Ankara’nın soğuğunda. Her türlü zorluğa katlanıyorsunuz. Evinizden, çocuklarınızdan, eşinizden uzakta hakkınızı arıyor, ekmeğiniz için mücadele ediyorsunuz. Sizden daha onurlusu, daha gururlusu olabilir mi? Mücadelenizin coşkusu kararlılığınız, günümüz Türkiye’sinde bütün işçilere örnek oluyor. Bunca yıl damarımıza bastıkları, haklarımızı gasp ettikleri yeter. Biz işçiler sustukça daha çok çaldılar ekmeğimizden. Artık bu vurguna “dur” deme zamanı gelmiştir. TEKEL kadınları şunu asla unutmayın, sizin mücadelenizle işçiler daha da yüreklenmiş ve üzerlerindeki ölü toprağını atmışlardır. Yeniden dirilmenin zamanı gelmiştir. Zor günlerde yaşasak, insanlığımızı, kadınlığımızı unutsak da, direnişlerde şunu unutmayalım, biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakıyoruz. Ya bizi bu hallere düşürenler? Onlar böyle gururla çocuklarına bakabilecekler mi boğazlarından haram lokma geçerken. Bir yıl boyunca biz Sinter direnişçileri de bütün hukuksuzluklarla karşılaştık. Yasaların, polisin, devletin kimleri savunduğunu, kimlere hizmet ettiğini gördük. Ama hiç bir zaman yılmadık. İlk günkü kararlılığımızla hala onurumuza sahip çıkıyoruz. “Kadın olmam hakkımı aramama engel değil!” şiarıyla bir yıl geçmesine rağmen hala erkek yoldaşlarımla birlikte soğukta fabrikanın önünde bekliyorum. Siz TEKEL işçilerinin kazanımı bütün işçi sınıfının kazanımı olacak. Sinter’den TEKEL’e direniş kazanacak! Sinter ****l direnişçisi Lale Balta “Yüreğimiz ve kalbimiz sizinle!” İşçilerin bilinçli önderleri, yürüttüğünüz davada sizinle aynı yürekteyim. 1,5 aydır militan bir direnişte, bütün direnişler için örnek olacak bir militan duruş sergilediniz. Keşke sizinle aynı yerde olabilseydim, sizle birlikte davayı sürdürmek isterdim. Diğer işçiler de sizden bu örnek davayı alıp, gelecekte omuzlayacaklar, emek kavgası mücadelesini yürütecekler. Yüreğimiz ve kalbimiz sizinle. Biz kazanacağız! Direnen işçiler kazanacak! Ümraniye’den kadın ****l işçisi “Direnenleri coşkuyla selamlıyorum!” Merhaba arkadaşlar, Sizler tüm işçilerin sesi soluğu oldunuz. Mücadele etmek isteyip de birleşemeyen işçilere örnek oldunuz. Her yerde işçi emekçiler sizin direnişinizi konuşuyor. Yürekler bir olmuş sizinle beraber atıyor. Sizin kazanımınız tüm işçilere direnme gücü ve iradesi verecektir. Yıllar sonra belki de tarih sayfalarında sizlerin adı yazacaktır. İnanıyorum ki 45 gündür gece gündüz verdiğiniz mücadele, sergilediğiniz direngenlik boşuna olmayacaktır. Sizinle birlikte hakları ve onurları için direnen Entes, Esenyurt Belediye ve itfaiye işçilerini coşkuyla selamlıyorum. Gebze’den bir emekçi kadın “Düzene karşı omuz omuza, yürek yüreğe!” Bugün Ankara’da hava işçiden yana esiyor. Soğuk bedenleriniz titrese de, gür sesinizden, dik duruşunuzdan, onurlu mücadelenizden o kadar gurur duyuyorum ki anlatamam. Heyecanlanıyorum, sizinle birlikte umutlarım çoğalıyor. İşte diyorum işte işçinin gücü. Kızdırmaya görün nasıl da dize getiriyor tekelleri. Ne söylesem heyecanıma kifayetsiz gelecek biliyorum. Bilesiniz ki ben de Ankara’dayım. Herhangi bir Tekel işçisiyim sizinle. Aynı grevde, aynı grev çadırında, aynı soğuğa, aynı zihniyete ve aynı düzene karşıyız yan yana, omuz omuza, yürek yüreğe. Gebze’den genç bir kadın “Bize örnek oldunuz!” Tayyip ve sömürücüler gittikçe saldırganlaşıyor, her şeyi özelleştirip emeği ile geçinen biz işçileri işsiz bırakmayı, bir mendil gibi kullanıp atmayı istiyor. Fakat tahminleri gerçek olmadı. Siz TEKEL işçileri Türkiye’nin son on yılların en büyük direnişini sergilediniz, bize örnek oldunuz. Kadın-erkek onuru için mücadele eden TEKEL işçisi kadınlara İstanbul’daki tüm tekstil fabrikalarından, ****l fabrikalarından, üretimin olduğu tüm alanlardan selam gönderiyorum. Küçükçekmece’den tekstil işçisi kadın “Bir kadın işçi olarak onur duyuyorum!” Haftalardır televizyonda ve arkadaşlardan sizlerin haklarınız için nasıl mücadele ettiğinizi yakından izliyor ve kimi eylemlere katılıyorum. Özellikle kadın işçi arkadaşların direnişin en ön saflarında yer almalarından bir kadın işçi olarak onur duyuyorum. Sizlere buradan kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Küçükçekmece’den bir emekçi kadın
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#7 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
24 OCAK KARARLARI VE UĞUR MUMCUNUN KATLİNE DAİR
24 Ocak Kararlarının üzerinden 30 yıl, Uğur Mumcu’nun kontrgerilla devletince katlinin üzerinden ise 17 yıl geçmiş bugün itibarıyla. Günler geçmiyor gibi görünse de hızla akıyor yaşam, köprülerin altından habire sular akmaya devam ediyor. O günlerden bugünlere çok şey değişmiş durumdadır esasında. Zira her iki olay faşist kontrgerilla devletinin amaçları ile ağa babalarının çıkarları uğruna nasıl bir köklü değişimin yaşatılacağını, yaşamın her alanının dizayn edilebileceğini göstermişlerdir. 24 Ocak Kararlarının uygulanması için 12 Eylül Askeri Faşist darbesi organize edildi, yapıldı, tüm toplumsal kesimler susturuldu, sınıfın tüm örgütleri deyim yerinde ise dağıtıldı; siyasal açıdan insanlar idam edildi, işkence edildi, öldürüldü, cezaevlerinde yaşamları bitirildi. 24 Ocak Kararlarının uygulanması amacıyla yapılan darbenin sonuçları ve Kararların kendisinin sonuçları orta yerde olduğu gibi durmaktadır. 24 Ocak Kararları ekonomik-sosyal-kültürel-toplumsal bir köklü dönüşümü hedeflemekte idi. Ekonomik üretim modelinin değiştirilmesi yanında, Özelleştirme, taşeronlaştırma, örgütsüzleştirip tek tipleştirme, işsizliğin potansiyel olarak sınıfa karşı sürekli bir biçimde kullanılması, küresel kapitalizminin çıkarları gereği ucuz iş gücü potansiyelinin sonuna kadar özelde kimi emek yoğun sektörlerde kullanılması gibi süreçlerin yanında buna eşlik eden dejenerasyon, yozlaştırma, bencilleştirme, toplumsal ilişkileri yok etme ve psikolojik savaşın tüm olanaklarını kullanarak yığınları düzene bağlama hedeflenmiş ve bunda da önemli oranda başarılı olmuştur. Zira hala aynı çemberin kırılabildiği iddia edilemez. Yabancılaşmanın teknolojik, sosyal, dünyevi ve nihayetinde dinsel ayağının da yeşilce kullanılmasının sonuçlarının hala varlığını en üst düzeyde gösterdiği görülüyor. 24 Ocak Kararlarını, İMF ve emperyalist metropollerin dayatmalarının yerine getirilmesi açısından 12 Eylül faşist darbesi yapılmıştır. Bu eküriyi birbirinden ayırmak süreci anlamamaya götürecektir. Köklü dönüşümler, köklüce toplumsal yaşantının dönüştürülmesini de zorunlu kıldığındandır bu durum. Dümdüz ve traşlanmış bir alt yapısal ve üst yapısal koşullar olmaksızın bu kararların uygulanması zorlaşacak ve belki de uygulanamayacaktı. Egemenler işlerini garantiye alıp kendi memurlarına yeni görevler vererek, yeşil-haki elbiseler giydirerek hedeflerine ulaşmaya çalıştılar ve maalesef ki başardılar. 24 Ocak Kararları ihracata dönük sanayileşme modelinin esas alınması dolayısıyla örgütsüz, dağınık, yoz- yabancılaşmış, ekonomik-demokratik mücadelesinde bile korkaklaştırılmış, geri çekilmiş, şimdiye kadar devlet eliyle palazlanmış bir avuç sermaye grubunun devletin açık olanaklarını özelleştirme-taşeronlaştırma aracılığıyla dolaysız yapmasının önünü açtığı gibi; emek yoğun üretim açısından sektörlerde açlık-sefalet ücretlerine çalıştırılmayı dayattı. Sendikasız, sigortasız, kayıt dışı, kara para aklama araçları ile naylon fatura ve hayali ihracatları ülkenin gündemleri haline getirdi. Her bakımdan savunmasız bırakılmış toplumsal kesimlerin yaşamın her alanının da yalnızlaştırılması, birlikte-ortak hareketinin önüne geçmek için korkunç yatırımları bu uğruda yaptı. Görsel- yazılı medyanın tırmanışa geçmesi de anlamlıdır. 24 Ocak Kararları ve uygulanmasını bundan da geniş bir çerçevede ele almadan ülkeyi analiz etmek olanak dışıdır. Bu bakımdan 24 Ocak Kararları analizi ile onun sonuçlarına karşı mücadele etmeden kapitalizmin bu vahşi yüzünün ortadan tümüyle kaldırılıp, sosyalizme ulaşılması olanaksızdır. 24 Ocak 1993’te yine Ankara’da kontrgerilla devleti Uğur Mumcu’yu katletti. Devlet dışında kimsede bulunmayan ve tüm adreslerin faşist devletin kendisine işaret ettiği C -4 tipi bir bombayla katledilen Uğur Mumcu cinayeti ile faşist rejim, aslında şimdiki gelişmelerin toplumsal alt yapısını oluşturmaya adım atmıştır. Yıllardır döşemeye çalıştığı laik-anti laik, Kürt –Türk, Alevi-Sunni vs gibi temellere dayanan iç savaş stratejisinin bir parçası olarak organize edilen bu eylemin birçok bakımdan bağımsız gazetecilik kimliğinin getirdiği bilgilere ulaşmasının yanında, ondan daha da önemlisi böylesi bir çatışma ortamının yaratılmasına hizmet etmek amaçlı olduğu, yapay çatışmaların döşenmeye çalışıldığı görülür. Birçok amaçlı bu katliamın sonrasında bu çatışma ve iç savaş tarafları oluşturmaya dönük kullanılmaya çalışıldığı ve bu arada yeşil gerici hareketin kemikleştirilmesi amacı güttüğü de zamanla açığa çıkmıştır. Zira sonrası süreçte yeşil renkli gerici hareket giderek daha da büyümüştür, büyütülmüştür. Diğer yandan da sınıfsal bölünme yerine, yapay bölünmeler toplumsal yapıyı dinamitlemeye dönük bir süreçte olunmuştur. Kontrgerilla iş üstünde yakalanmış dahi olsa da; toplumsal psikolojik yönlendirme de sistem egemenleri başarılı olmuşlar gibi olsa da; zaman içinde gerçek failin faşist kontrgerilla devleti ya da ortaklığı artık gizlenemez bir gerçektir. Nitekim faşist Mehmet Ağar’ın Güldal Mumcu’ya verdiği yanıtın anlamlı olduğu çok açıktır.” Ortadoğu’da taşlar yerinden oynatılırsa kimlerin altında kalacağı belli olmaz”. Bu zaten cinayetin kim ya da kimler tarafından işlendiğinin açık itirafıdır. Ama görüne o ki, kontrgerilla devleti tasfiye edilmeden ve gerçek belge ve bilgilere ulaşılmadan vicdanen olanların kabulünün, resmi ispatı olamayacaktır. Dün olduğu gibi 24 Ocak Kararları ve kontrgerilla cinayetleri sürgit devam etmektedir. Mesela şimdi Tekel işçilerinin direnişinin odağı aslında 24 Ocak Kararlarına karşı verilen mücadeledir içerik olarak. İş güvenliği ve özelleştirme-taşeronlaştırma, 24 Ocak Kararlarının özlerinden birisidir. Ekonominin çeşitli birimlerini dışa bağımlı tutmak, tarım-hayvancılığın bitirilmesi- dışa bağımlı yapılması, ucuz işgücü ve emek yoğun sektörlerde öne çıkılması gibi. Zira şimdi Tütün sektörü ile içki sektörü de özel ellerde olduğu gibi, emperyalist tekellerin insafına komple terk edildiği için Tekel işçileri bu duruma düşmüştür. Bu güncel sınıf mücadelesi doğrudan 24 Ocak Kararlarına yönelmiştir esasen. Diğer yandan şimdilerde azgın faşist devlet terörüne eşlik eden Kürtlere, Romanlara ve kendinden saymadıklarına karşı linç ve sindirme hareketleri ile ona eşlik eden iç savaş senaryolarının sistemlice devrede olduğu açıktır. Nitekim her geçtiğimiz gün yeni yeni provokatif girişimlere sahne olmaktadır süreç. Örneğin eniştem beni niye öptü misali Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’e Emniyet Müdürlüğünce koruma tahsis edilmek istenmektedir. Gerekçe ise, her an saldırı olabileceği ve tehdit alması gibi. Saldırı için zemin yaratmaya çalışıyor faşist rejim. Kaos yaratabilecek eylemlerle halklar arasına uçurum koymaya çalışıyor. Aynen Hrant Dink’e öldürülmeden bir süre önce Valiliğe çağrılarak tehdit edilmesi gibi bir benzerlik bu. 24 Ocak Kararları, 12 Eylül 80 askeri faşist darbesi ve kontrgerilla devletinin amaçlı cinayetleri bir bütündür. Asla ve kesinlikle birbirinden ayrılamaz. Bu bakımdan bütün olarak emperyalist kapitalizmin ortadan kaldırılması ve yerine komünizme yürüyüşün ön adımı olan sosyalizm konulmadan ve gerekleri uğruna mücadele edilmeden ileriye doğru yürümek, başarılı olmak olanaksızdır. 24.01.2010 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#8 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
12 EYLÜL VE DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU
12 Eylül hala sürüyor demişiz daha önceki yazılarımızdan birinde. Evet . 12 Eylül hala yaşıyor ve sürüyor. Zira 12 Eylülü gerçekten anlamakta zorlananlar için görüngüler önemlidir, dışsal olarak devrime,devrimciliğe,sınıfa güncel saldırılarla yüzeyselleştiriyorlar bu sorunu. Oysa 12 eylül onlardan daha derinde bir yerdedir ve hala oralarda olmaya devam ediyor. Bu bakımdan 12 Eylülle hesaplaşmak, bütün olarak emperyalist kapitalizmle ve onun sağlamlaştırdığı , tüm emekçilere dikte ettirdiği faşist diktatörlükle hesaplaşmak anlamını taşımaktadır. Bu gerçeğin atlanması ve 12 Eylülle hesaplaşmayı yüzeysel bir düzeyde , tarihsel bir sürece hapsedip, onu Kenan Evren ya da diğer cuntacılarla özdeşleştirip, onlaırn yargılanması ya da ceza almaları üzerine kuran ; reformcu bir çizgi ya da davranışın 12 Eylülü algıladığından ve hesaplaşma niyetinden kuşku duymak oldukça doğru bir tespit olacaktır. Denebilir ki, buradan başlayarak ilerlemek lazımdır. Kısmen alınan başarılar, ya da düşmanın tavizler verir düzeye getirmek bir başlangıç noktası olabilir. Belki de. Ama bunu kimin, nasıl, hangi biçimde ele aldığı oldukça önemlidir. Mesela bunu ifada eden birisi eğer reformcu, düzen içi bir kimlik ve yaşam biçimine tabi ise, ondan bunun ilerilere taşınabileceğini beklemek kesinlikle olanaksızdır. Bu bakımdan yüklenen anlamlar , eylemin gerçekte içeriği konusunda bize fikirler vermektedir. 12 Eylül bu ülkede sadece faşist rejimin sağlamlaştırılması, gelişen işçi sınıfı ve emekçi hareketi bastırmak amacıyla yapılmış bir darbe değildir zira. Ondan daha da kapsamlı hedefleri vardır 12 Eylülün. Zira gerçekte ciddi bir işçi sınıfı hareketinden söz edebilmiş olsa idik ve de darbenin sadece buna dönük olarak icra edildiğini düşünmüş olsa idik; kısmen çeşitli düzeylerde direnişler olsa da ; genel olarak ciddi bir direnişten söz etmek, 12 Eylülü gerileten bir mücadeleden söz etmek olanaksızdır. Buradan çıkarılması gereken ilk ders; şimdiye kadar iddia edildiğinin aksine 12 Eylül sadece işçi sınıfı ve devrimci hareketi bastırmak amaçlı değildir. Zira bu kadar kısa sürede ve çarçabuk kontrol edebileceği bir hareket için büyük bir örgütlenme , büyük bir darbeye ihtiyaç duyulmaz idi. Diğer yandan , 12 Eylül yine çeşitli biçimlerde faşist devletin kontrolü elden kaçırdığı, bu elden kaçırma karşılığında daha sıkı bir çalışmaya girmesi gerektiği, bunun da ancak yaprakların kımıldamadığı bir alt yapıya ihtiyaç duyduğu varsayımıdır. Bu da yanlıştır tek başına ele alınırsa. Dikkat edilirse 12 Eylüle gelinen sürecin bütün olarak bakıldığında örgütlendiğini, sivil faşist hareketin kullanımından siyasal cinayetlere kadar amaçlar uğruna bir çalışma örgütlendiği ve bundan da oldukça başarılı olunduğu görülecektir. Bu da ikinci derstir 12 Eylül açısından. Zira faşist diktatörlük 1970 ler başından itibaren devlete hakim kılındı. Ve de o güne kadar tek tek uygulamalar olarak görülen faşizan uygulamalar, genel olarak devlet politikası halini aldı. Bu da faşist rejimin inşasının 12 Eylülle başlatıldığını, faşist devletin restore edilmesi gereğinin 12 Eylülü sağladığını yalanlar niteliktedir. Kısacası bu iki açıdan bakıldığında 12 Eylülün bu iki sorunu aşan bir içeriğinin olduğunun kavranmış olduğunu görmek lazımdır. Bu da bütün olarak Türk Tekelci kapitalizminin değişim yönünün ihtiyaçlarıdır. Zira o güne kadar uygulanagelen İthal İkameci Sanayileşme Modelinin terki ve yerine İhracata Dönük Sanayileşme modelinin konulması demek olan 24 Ocak 1980 kararlarının bunda temel faktör olduğu gün gibi açığa çıkacaktır. Çıplak, nesnel, ön yargısız bir gözle bakıldığında. Zira bu iki model arasında gerek teorik bakımdan ve gerekse de pratik bakımdan ihtiyaç duyulan ortam oldukça farklıdır. Diğer yandan ürettiği sonuçlar ve sorunların ele alınması da farklıdır. 12 Eylülün temel amacı 24 Ocak kararları ile birlikte, Anadolu topraklarında kapitalizmin bir modeli ile diğerini değiştirmek idi esas olarak. Bugüne kadar uygulanmış modelin tasfiyesi ile yeni modelin egemen kılınması açısından oldukça tumturaklı, sessiz, sedasız bir ortama, örgütsüz bir proletaryaya, direnişsiz bir realiteye, yaprakların dahi kımıldamadığı sessiz sükun bir çerçeveye ihtiyaç duyuluyordu . Zira esasen model değişiminin en büyük yıkıcı etkisinin sınıf üstünde olacağı, bütün olarak bundan önceki tüm kazanımlarının ve elde ettiklerinin yok edilmesi demek olan bu köklü değişim açısından bu ortama kesinlikle ihtiyaç vardı. Zira yeni model , taşeronlaştırma, özelleştirme, sigortasızlaştırma, sendikasızlaştırma vs gibi işçi sınıfının mücadele ile kazandıklarının geri alınmasını gerektiriyordu. Esnek çalışma, çalışma koşullarının gevşetilerek tüm koşulların piyasa koşullarına göre düzenlenmesi, kronik işsizlikle işçi sınıfının “terbiye edilmesini”, tüm kazanılmış sosyal-demokratik-sendikal-kültürel hakların gaspını, kamu hizmetlerinden nispeten “ sosyal “ olarak yararlanan yoksulların, emekçilerin ve proleterlerin bundan sonraki süreç içinde “piyasaya bağlı paralı hizmet” alması vs gibi bir çok olguyu birlikte, beraber getiriyordu. İşte bu köklü radikal değişimler elbette hiçbir bakımdan toplumsal muhalefetin olamayacağı bir ortamda gerçekleştirilmeliydi. İşte 12 Eylülün gerçek nedeni budur. Yoksa iddia edildiğinin aksine “devrimci mücadele çok büyüktü, onu yok etmek için yapıldı” vs gibi gerçeklerle kesin olarak uzak yanlış değerlendirmeler hareketin kendisine zarar vermekten, olanı olduğundan fazla gösterip kendisine görev biçemeyenlerin işi olacaktır. Nitekim tüm istatistiki verilere bakıldığında, enternasyonal düzeyde emperyalizmin ihtiyaç duyduğu ve sömürgelere taşıdığı sektörlerdeki büyümeye ( Tekstil,otomotiv,kimyasal sanayi,tüketim malları üretimi vs gibi sektörler TC açısından değerlendirildiğinde ) tanık olunduğu gibi ardından da taşeronlaştırma, özelleştirme, sendikasız ve sigortasız çalıştırma ile işsizlik ile yoksulluk,sefalet,açlığın boyutlarını izlemek olanaklıdır. (Bundan öncesinde proğram taslağına zemin oluşturacak bir çalışmamız olan PROLETARYANIN GENEL GÖRÜNÜMÜNE BİR BAKIŞ adlı makalede dileyenler maddi veriler dahil, bu köklü değişime ilişkin notları bulabilirler ) 12 Eylül ,işte bunlar açısından kritik bir dönüm noktası olmuştur. 12 Eylülün esas amacı , bu köklü değişimin yaşanacağı ortamı yaratmak idi. Gerek yasalar gerekse de pratik uygulamaların “rahatça” yapılabileceği bir ortam yaratmak idi amaçları. Diğer yandan sürecin “bonusları” da var idi. Ki bu da işçi sınıfının örgütsüzlüğü, sınıf bilincinden uzaklaştırılması ve bilişsel olarak ta burjuvazinin ve vahşi kapitalizmin gölgesinde kendine yabancılaştırılması idi. Bu “bonusları da” oldukça iyi bir biçimde gelişen teknoloji ve medya aracılığıyla iyi kullanan işbirlikçi tekelci burjuvazi , gelişip serpilmeye, vahşi kapitalizmin ilk gelişme çağlarındaki “iştahıyla” saldırılarını arttırmaya başladı. Elbette medya yanında örgütlü bir biçimde geniş proleter yığınların kendilerinden uzaklaştırılması çalışmasının en büyük destekçisi olarak devreye “din” de oldukça iyi bir biçimde konuldu. Başından beri cuntacılar tarafından iyi bir biçimde kullanılan din, sonraki yıllarda emperyalist sömürgecilerin de desteğiyle; yığınların vahşi kapitalizme karşı çıkmalarının önüne en büyük engel olarak çıktı. Dinin siyasal olarak kapitalizmin emrine girdiği özgül bir süreç yaşandı ve hala da o ve sonuçlarıyla birlikte yaşamaya “alıştırılan” bir emekçi topluluğu ile yaşam sürmektedir. İşte 12 Eylül ve amaçladığı tablo ile sonuçları. Bizimde komünist devrimciler olarak mücadele ettiğimiz olguların yaratıcısıdır 12 Eylül. Sadece bizi yok eden kıyan, süren,savuran değildir 12 Eylül. Bütün olarak ekonomik yapıyı, onun bileşenlerini ve iki temel sınıftan olan proletaryanın temel dokusunu değiştirendir 12 Eylül. 12 Eylülün en yıkıcı sonucudur işçi sınıfının dokusu ve yapısıyla oynaması. Onun tarihsel birikimlerini, kazançlarını bir çırpıda yok edip, tarihsel geçmişiyle bağlarını yok etmesi, kuşaklar arası geçişin önünü tıkaması ve sonrasında da geçmişi ile geleceği arasındaki köprüleri hemen tamamen kapaması, onun taşıyıcıları ile arasına da kullandığı bir sürü araçla tıkaç görevi oluşturacakları öne sürüp sürekli bir biçimde zamanı geriye sardırırmışcasına proletaryayı “esir köle” durumuna düşürmek çabasında oldukça başarılı olmuş bir süreçle karşı karşıyayız. İşçi sınıfı açısından Anadolu toprakları kadar , dünya ölçeğindeki emperyalist rekabet ve “görev paylaşımının “ dayattığı ve çıkarların yön verdiği bu süreç sonunda , kendisi için sınıf olma bilincini bir yana koyalım ; kendinde bir sınıf bilincinden bile söz etmek olanaklı olmamıştır. İşte 12 Eylülün en büyük “becerilerinden” biridir bu durum. Halende en çok uğraştığımız sorundur bu. Tüm bu açılardan bakıldığında işçi sınıfı ve proletaryanın devrimci yolu bakımından önemli olanların nasıl öne çıktığı görülecektir. Tespitler, sorun analizleri kendi içinde Proletaryanın Devrimci Yolunun da nasıl bir çizgide ilerlemesi gerektiği konusunda yeterli fikirler vermektedir yeterince. Devrimci Proletarya , 12 Eylül ve onun sonuçlarından en fazla muzdarip olan sınıftır. En fazla zarar görmüş kesimdir. Örgütsüz, silahsız,her bir şeysiz bırakılmıştır. Devrimci Proletarya , bu bağlamda en aşağıdan en yukarıya düzenin saldırdığı ve kendisinden aldığı tüm silahları kuşanmak zorundadır. Devrimci Proletaryanın Yolu, ancak 12 Eylülün bu yarattığı tahribatları analiz ederek ona karşı bir mücadele pratiğini soluksuz yaşama geçirmekten geçebilir.12 Eylülü bugüne kadar basit olarak teğet geçenlerin aksine Devrimci Proletaryanın Yolu , onun ekonomik-teorik-ideolojik-sosyal-kültürel vs alt yapısını, amaçladıklarını, hedefledikleri noktasında başardıklarını esas alarak bu süreci aşabilir. Devrimci Proletaryanın Yolu, kendi çapında İhracata Dönük Sanayileşme Modeli ve onun sonuçlarını bir bütün olarak hedef tahtasına oturtmak zorundadır. Sendikasızlaştırma,Taşeronlaştırma,Özelleştirme,si gortasız çalışma, iş güvencesiz ve kadın-çocuk emeğinin öne çıkarıldığı, işsizliğin bir silah olarak kullanıldığı vahşi kapitalist koşuları hesaba katan; düşmanın taktiklerine karşı kendi taktiklerini yaşama geçirecek bir yol çizmediğinde asla başarılı olamaz. Devrimci Proletaryanın Yolu aslında , düşmanın analizini yaptıktan sonra açık olmasına rağmen bizler açısından da oldukça nettir. 12 Eylül ancak bu sözünü ettiğimiz koşullarda aşılabilir. 12 Eylülü aşmak demek devrime yelkeni kesin olarak döndürmek demektir. Bilinç bulanıklıklarına meydan vermeden ilerlemek demektir Devrimci Proletaryanın Yolu. 10.09.2009 Mahmut Halil CAN ( Sendiren) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#9 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
BİR KARA MİLAT:12 EYLÜL 1980
Tarih 12 Eylül 2007.Ülkede bir çok bakımdan milat olarak kabul edilen,algılanan 12 Eylül askeri faşist darbesinin üzerinden tamı tamına 27 yıl geçmiş.Dile kolay tam 27 yıl.O gün doğanlar,yaşama gözünü açanlar şimdi orta yaşlara vardı,varacak.O karanlık miladın karanlık bulutları hala ülkemizin üzerinde dolanıp durmaktadır.27 yıl geçmesine rağmen,ülkede hala 12 Eylül her yerde varlığını sürdürmek bir yana,daha bir sağlamlaştırmıştır yerini. O karanlık milatla hesaplaşılmadan,ülkede değişim-dönüşüm-ilerleme kesinlikle olanaklı değildir.Dünya üzerinde bir çok ülke bu karanlıklara maruz kalsa da,yıllar sonra bu karanlıkla hesaplaşarak,kendi yolunu ileriye doğru çizdiler.Portekiz,İspanya,Yunanistan,Şili,Arjantin vs sayamadığımız bir çoğu.Bir çoğu bu hesaplaşmayı başardığı için demokratik anayasal burjuva parlamentarizme vardılar.Bir çoğu hala tam da hesaplaşabilmiş değildir.”Muz cumhuriyetleri” diye anılan biz gibi ülkeler ise,hala hesaplaşmanın başlangıcına dahi adım atmış değiliz.Her karanlığın bir aydınlık yarını vardır.Tünelin ucundaki gerçek ışığa ulaşmak,ancak karanlığın sorgulanmasıyla başarılabilir.Sorgulama,sonuçlarını mutlaka üretecektir. 12 Eylül üstüne yazılıp çizilenler,bu ülkede rutinin önüne çıkmadı şu ana kadar.Kabaca rakamlar,uygulamalar ve sonuçları üzerinde yoğunlaşan kaba yorumlar,ayrıca gerek ulusal ve gerekse de uluslar arası anlamda öncesi-sırası-sonrası ile ele almayan yüzeysel vurguları öne çıkaran değerlendirmeler yapıldı.12 eylül ile hesaplaşmak sadece ,12 Eylülü yapanlar ile hesaplaşmak değildir,ki bu anlamda bile hesaplaşılmamıştır,bir bütün olarak 12 eylüller ve onları yaratan koşullar,sonuçları ve düzenle hesaplaşmaktır.12 eylülcülerin yargılanması ve onların kamu vicdanının ötesinde mahkumiyeti olsa olsa bu anlamda çok basit bir başlangıçtır sadece. (Başından belirtelim ki, bu makalenin ana amacı 12 eylülü bütün yönleriyle detaylandırmak ve her bir gerçeğin altının kalın çizgilerle çizilmesi değildir.Her ne kadar yüzeysel olsa da ,kimi belirgin başlıkları öne çıkarmak ve aslında başlı başına kitaplara konu olabilecek bağlantıların ve de sistemin ana noktalarının vurgulanmasıdır.Kimi gerçeklerin ve üstünde durulmadan geçilen kaba demagojik söylemin ötesine vurgulama yapmaktır.Bir anlamda da zihinsel jimnastikle,sürecin kavranması ve ulusal-uluslar arası stratejik ve taktik bütünlüğün parçalarına değinmek-bu anlamdaki paylaşımların önünü açmaya çalışmaktır.Beri yandan,şu vurgunun altını çizmektir:12 Eylül bir çok bakımdan milattır,dönüm noktasıdır,köklü dönüşüm ve değişimin adıdır…) 12 Eylüle gelinen sürece kısaca bakarsak,belki neden yapıldığının da altını çizmek için fırsat bulmuş oluruz.Ciddi bir devrimci-örgütlü muhalefet varlığı.düzen dışı hareketin yığınsal etkinlik ve gücü(Her ne kadar sonrası süreçte bu durum ciddi abartıların varlığına işaret etse de)Ekonomik-siyasal-sosyal anlamda nesnel devrimci durumun tüm unsurlarının egemenliği,Yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri.Ulusal ve uluslar arası anlamda ekonomik olarak dibe vurmuşluk-kriz.Uluslararası emperyalist politika ve uygulamaların eskisi gibi sürdürülebilir olmayışı.Ülkede buna eşlik eden ekonomik kriz vs.Tüm bunlar bir araya geldiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğinden hareketle,emperyalist-kapitalist metropoller ve onların kurum ve organizasyonları aracılığıyla darbe devreye sokuldu.Öncesinde hazırlanan,birebir devreye sokulan senaryolarla,provokasyon ortamıyla darbe meşru kılınmaya çalışıldı.12 Eylül 1980 gecesi start verildi. Bu karanlık milatın amaç ve hedefleri: Birincisi;sisteme egemen güçlerin yönetememe krizini çözmekti amaçları.12 Eylülle birlikte bu sorun adım adım çözüldü.Ama,şu gerçeğin altını çizmekte yarar var ki ,bu darbe ya da bundan sonra olacaklar mevcut kapitalizmin yapısal krizini çözemez. İkincisi,ithal ikameci sanayileşme modelinden ihracata dönük sanayileşme modeline geçiş için alınan 24 Ocak kararlarının(IMF ve ABD emperyalizminin dayatmasıyla) uygulanması için süt liman bir ortam yaratmak.bu köklü ekonomik dönüşümün en uygun ortamdı darbe.Zira bu yıkım süreci ve tahribatının şimdiki sonuçlarına bakarak,12 Eylülün sisteme ne kadar yararlı ,verimli ,uygun bir ortam sunduğunu görmek olanaklıdır. Üçüncüsü,1971 ile askeri faşizmin kurumsallaşması sürecinin 1980 darbesi ile tamamlanmış olması.Faşizmin tahkimi ve sağlamlaştırılması ve de devlet olarak örgütlenmesinin tamamlanmış-bitirilmiş olması.MGK,derin devlet ve kontrgerillanın rolü,askeri ve polisin devlet-kamu nezdindeki rolü ve durumu vs… Dördüncüsü,düzen dışı-düzen içi tüm toplumsal muhalefetin bastırılması,ezilmesi.doğal olarak,uygulana gelecek ekonomik-sosyal-kültürel-siyasal politikalara muhalefet edecek kimsenin bırakılmaması,sindirilmesi. Beşincisi,tamamen içi boşaltılmış,insani-sosyal-kültürel değerlerinden uzaklaştırılmış,yabancılaştırılmış-yozlaştırılmış-beyinleri dumura uğratılmış;geçmiş ve gelecekle bağları koparılmış bir güruh yaratmak. Altıncısı,toplumsal ve devrimci-demokratik ve ekonomik mücadelelerle kazanılmış bir çok hakkın gaspı,tırpanlanması.Düşen kar oranlarının yükseltilmesi,mücadele odaklarının ortadan kaldırılması,tüm direnç merkezlerinin yok edilmesi.Tüm muhalefet odaklarının yasaklanması. Yedincisi,ABD’nin yeşil kuşak projesi ve sonrasında BOP’un orta ve uzun vadede yaslanacağı ayakları yaratmak,gereken alt yapının döşemelerini sağlamak.. 12Eylül Neler Yaptı? 1.12 Eylülcülerin ekonomik anlamda ilk adımları 24 Ocak kararlarının uygulanması oldu.İthal ikameci modelden ihracata dönük sanayileşme modeline geçişte 12 Eylül milat olmuştur.Ve bu süreç taşeronlaştırma,özelleştirmeler,işçi kıyımları,sendikasızlaştırma,yoksullaşma,açlık-sefaleti vs getirdi.bugün emeğin en ucuz elde edildiği,”sosyal devlet” ya da “ kolektif kapitalist olan devletin” tamamen iğdiş edilip tamamen “ özel “ devlete geçildiği;sendikal ve demokratik örgütlülüğün dibe vurduğu,asgari ücret ve altında çalışanların toplam çalışan nüfusun en az %60 ‘ına denk geldiği,iş güvencesi ve “sosyal” güvenliğin tamamen ortadan kaldırıldığı ve tüm bu uygulamaların ”resmi” olmasa da meşru kılındığı bir ortam yaratıldı.Bu kapitalist sisteme “vahşi” ön eki bile az gelmektedir bizce… 2.Tüm bunları yaşama geçirmek için,tüm muhalif hareketin yok edilmesi,sindirilmesi,bitirilmesi gerekiyordu.O da yapıldı.Milyonlarca insan göz altına alındı,işkence gördü,fişlendi.Onbinlercesi cezaevlerine dolduruldu.Yüzlercesi işkencehanelerde,cezaevlerinde,sokaklarda vahşice katledildi.Onlarcası sahte mahkemelerin sahte yargılamalarıyla idam edildi.Milyonlarca insan her açıdan sakat bırakıldı.Tüm toplumsal muhalefet organları,dernekler,sendikalar,partiler kapatıldı,yasaklandı.Yüzlerce dergi,gazete kapatıldı,susturuldu,Onbinlerce insan işlerinden edildi,açlığa terk edildi.Kürtler üzerinde uygulanan sömürgeci faşist baskı daha sistematik-katmerli hala getirilip sürdürüldü.Asimilasyoncu ve ırkçı faşizan sömürgeci zulüm eşi benzeri görülmemiş uygulamaların altına imzasını attı.(dışkı yedirme vs.) 3.Faşist cunta,tüm bu uygulamalarını yasal ve anayasal zeminde resmileştirmeyi ihmal de etmedi.1982 faşist anayasasını ****zori olarak,tamamen baskı,tehdit ve şantajla emekçilere onaylatmaya çalıştı ve onaylattı.Tüm demokratik-ekonomik kazanımlar,fiili mücadelenin tüm günlük-siyasal-demokratik-ekonomik mevziler anayasa ve yasalarla tırpanlandı.Ve tüm kurum ve kuruluşlarıyla faşist rejim tamamen kurumsallaştırıldı.Faşist rejim tahkim edildi.Tam bir asker-polis devleti yaratıldı. 4.Amerikancı yeşil kuşak projesinin(daha önceden planlanıp uygulamaya geçilen) ürün olarak,Türkçülük-Turancılık politikasının yerini,Türk-İslam sentezi devlet politikası ve felsefesi aldı.Zaten laik olmayan TC ,tamamen yeşil kuşatmanın egemenliğine bırakıldı.Günlük yaşamdan eğitime,sermayenin “yeşillendirilmesinden”,beyinlerin “afyonla” uyutulmasına kadar kaderci,geleceksiz,ufuksuz,günübirlik yaşayan,faşist-gerici beyinler yaratıldı. 5.Emek-insan-sol adına ne varsa yok edilerek,kapitalist vahşetin en boyutlusu yaşatılarak;emek yoğun-kadın ve çocuk emeğinin en uç düzeyde sömürülmesine kapılar ardına kadar açıldı. 6.İnsani tüm değerlerin ortadan kaldırıldığı,tipik 3 F (Futbol,Fuhuş,Fiesta kuralı-İspanyol faşist diktatörü Franco’nun iktidarının uzunluğunun nedeni olarak saydığı bütünlük)kuralının yaşamda tek hakim duruma getirildiği,dejenere-yoz-gerici bir yaşam tarzı temel alındı.Eğitim-günlük yaşam ve de kitle iletişim araçları bu kurala göre dizayn edildi.Her türlü ahlaksızlık,namussuzluk,hırsızlık,yolsuzluk,olumsu zluğun meşru sayıldığı ve övüldüğü ve de hatta resmileştirildiği bir toplumsal ortam yaratıldı.Değer erozyonu,kimliksizlik,geçmiş-gelecek bağlantılı kuşaklar arası olumlu aktarımlar için bağlar kesildi,yok edildi. 7.Faşist terör politikası ile birlikte emperyalist kapitalizm ve onun ekonomik-siyasal organlarına kölece bağımlılık,yaşamın tüm alanlarına sinmiş sömürgeci,kan emici ilişkilerin meşru-yasal ve fiili saldırılarının olağan karşılanması sonucunu doğurdu. Sonuç : 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesi hala sonuçlarıyla birlikte orta yerde durmakta olup,hala canlı bir cenazedir.Bu cenazeyi kaldırmak lazımdır.Bu cenaze ancak ve ancak nihai olarak,devrimle kaldırılabilinir. 12 Eylül generalleri bırakın yargılanmayı,hala “bir bilen” olarak anılmaktadırlar,hala onlara “dokunulamamaktadır”.12 Eylülün öz evlatları sermaye-partiler-siyasal ve ekonomik egemenler hala generalleri “şükranla,saygıyla” anmaktadırlar.Onlara “ minnetlerini” sunmaktadırlar.ABD’nin “bizim çocukları” darbeyi yaptıklarından bu yana halen,her alanda egemenliklerini sürdürdüğü için,ABD emperyalizmi ve onun yerli uşakları ne kadar övünse azdır. Halklar ve emekçi sınıflar üzerine serilen ölü toprağı ve giydirilen deli gömleğini ilk parçalayıp atan Kürt ulusal mücadelesi oldu.Ekonomik içerikli proleter hareket,öncü güçlerin yetersizliğinden dolayı mücadelesini ileriye taşıyamadı.Her adımdan daha da geriye savrularak ,daha ağır koşullara boyun eğmek zorunda kaldı.Doğru çıkışlar yapamayan devrimci-demokrat ve komünist devrimci hareket,her ne kadar kimi kalkışları olsa da 12 eylülü parçalayıp paçavraya çevirmeye gücü yetmedi,yetiremedi ve de gerçek bir hareket halini alamadı. Hala 12 Eylül anayasası,yasaları ve onun faşist devleti egemendir.Hala Demoklesin kılıcı gibi emekçi sınıfların kafasında yeni 12 Eylül tehditleri sallanıp durmaktadır.Öcülerle tehdit edilip ;yığınlar -emekçi sınıflar göbekten düşmanları olan ordu-bürokrasi ve egemen sınıfların kucağına itilmeye çalışılıp ;aynı zamanda karşı devrimci darbelerle ürkütülmeye çalışılmaktadır. Proleter devrimci hareket,hala kendi kanalını yaratmış durumda değildir.Öncü hareket ve gruplar,hala 12 Eylülü doğru değerlendirmiş olmayıp;eleştirel ve öz eleştirel bakışla hesaplaşma yapılmış değildir. Belirtmeliyiz ki,12 Eylül hesaplaşmasının başlangıcı 12 Eylül generallerinin yargılatılmasından başlayıp,tüm sonuçlarını ortadan kaldıracak devrimle taçlandırılarak bitecektir.12 Eylüllerin ortadan kaldırılması,karanlıkların tümüyle tarihsel arenadan kopartılıp aydınlık geleceğin kurulmasından geçtiği açık ve alenidir.Her 12 Eylülde geriye bakıldığında,devrim-özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin daha da güçlü-ileri ve somut düzeylere ulaşmış olduğu görülmeli ve gözlenmelidir.Bugüne kadar başarılamayan,yapılamayan bir şey için hem felsefi,hem kafa yapısı,hem de teorik-ideolojik-pratik olarak 12 Eylül 2007 tarihi de devrimci-demokrat ve komünist devrimci hareket için milat kabul edilmelidir.12 Eylül 1980 ve 12 Eylüller ile hesaplaşmak,devrimci mücadeleyi yükseltmekle olanaklıdır.HAYDİ MÜCADELEYE. 12 Eylül 2007 Mahmut Halil Can (Sendiren) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#10 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
12 EYLÜL HALA YAŞIYOR
12 eylül askeri faşist darbesi üzerinden 28 yıl geçmesine rağmen,12 Eylül her bakımdan varlığını her yerde ve her alanda sürdürmeye devam ediyor.Askeri faşist darbenin yapılış gerekçelerinin hepsine ulaşması bile 12 Eylül askeri faşist darbesinin sonuçlarını ortadan kaldırmaya yetmiyor.Zira 12 Eylül;kurumsallaştırılmış faşist diktatörlüğün tümüyle sağlamlaştırılması ve yaşamın her alanında hakim kılınması temel amacıyla hareket etmiş olup;bugüne bakıldığında yine varlığını sürdürmesinin her türden alt yapısının mevcudiyeti ile tüm kurum,kuruluş,örgütlenme,anlayışla yolunun açık olması anlaşılır bir durumdur.Bugünkü Kontrgerillanın bir parçası olan Ergenekon vs hep 12 Eylülün çocukları ve üzerine en sağlam oturdukları zemindir.Tüm diğer darbelerde zayıf halka olarak kalan bu faşist devletin öz çekirdek organı,gerek 12 Eylülün hazırlanması sürecinde,gerekse anında ve sonrasında nasıl gelişip serpilmiştir her birimizin gözü önündedir. 12 Eylül,tüm toplumsal muhalefet hareketlerini tırpanlamış,yeni ekonomik düzenin gerektirdiği gibi süt liman bir ortamı sağlamıştır.24 Ocak kararlarına direnecek odakların tasfiyesi,devrimci mücadeleye geçici boyun eğdirilmesi,toplumsal muhalefet hareketlerinin korkunun hegemonyası altında sindirilmesi,Generallerin düzeninin sağlamlaştırılması,kontrgerillanın tek yetkili güç odağı olarak mevzilendirilmesi,MGK gibi burjuva demokrasilerinin bire bir düşmanı olan bir yapının anayasal bir çerçeveye oturtulması,gençliğin YÖK gibi her bakımdan faşist bir yapının cenderesinde tutulması,işçi sınıfının tüm demokratik-sendikal-ekonomik kazançlarının ortadan kaldırılması,Kürt halkının sömürgeci zulüm altında inletilmesi sürecinin derinleştirilmesi,emekçi köylülüğün emperyalist politikalar gereği adım adım yok edilmesi vs gibi onlarca sonuca imza atmıştır 12 Eylül faşist askeri darbesi. 12 Eylül askeri faşist darbesini tüm diğer darbeler ve muhtıralardan ayıran temeller de bu elde edilmek istenen ve zamanla elde edilen sonuçlarda gizlidir.Bu bağlamda 12 Eylül tüm diğer darbeleri aşan bir nitelik ve içeriğe sahiptir.Bu anlamda 12 Eylül daha önceki bir makalemizde ifade ettiğimiz üzere bir milattır. Bugünkü süreç hep 12 eylülün sonuçlarıdır. Mesela yeşil gericilik ve sermayenin büyütülmesi,resmileştirilmesi süreci 12 Eylüle dayanmaktadır.Anımsanırsa;Rabıta’nın ülkede açıktan ilk girişimlerinin olduğu dönemdir bu dönem.Faşist Evren’in açıktan savunduğu Rabıta,o günden sonra ülkede açıktan ve yasal olarak var olmuştur.Yine ,12 Eylül faşist darbesi ile birlikte İmam Hatip Liseleri çığ gibi açılmış;faşist gericiliğin bugünkü kadroları o günden bu yana hızla yetiştirilmiştir.Bugün ülke yönetiminde söz sahibi olan kadroların ezici çoğunluğu tam da bu sürecin ürünleridir. Yine ekonomik olarak dışa bağımlılık süreci ve ihracata dönük sanayileşme modeli esas alınmış;özelleştirme-taşeronlaştırma,işçi kıyımı,sendikasızlaştırma,sigortasız-sendikasız işçi çalıştırma,asgari ücretle açlık sınırlarında insanlık dışı yaşamı dayatma,ücret farklılıkları yaratarak sınıfı bölerek yönetme,devrimci mücadeleye karşı siyasal-pratik-politik-psikolojik araçlarla yığınlar arasında derin uçurumlar oluşturma,Dünya Bankası ve İMF politikalarının harfiyen uygulandığı tamamen sömürgeciliğin denetiminde göstermelik olarak olsa bile bağımsızlıktan söz edilemeyeceği bir ülkenin yaratılması;tarımsal politikalarda da tamamen uluslar arası tekellerin arzuları yerine getirilerek yoksul ve küçük köylülüğün bitirilmesi ,hızlı ve yoğun bir yoksullaşma karşısında hızlı ve yoğun bir zenginleşme ve ara sınıfların hızla aşağıya-proletaryaya kayışının hızlandırılması vs gibi ekonomik-sosyal-kültürel sonuçlarda 12 Eylülün eseridir. Yine askeri faşist 82 Anayasası ile bugünkü faşist uygulama ve kuruluşların,kurumların temeli sağlamlaştırılmış;kısmi demokratik haklar ve kurumsal örgütlenmeler yasaklanmış;her türlü hak arama girişiminin önü yasal-anayasal engellerle sınırlanmış,tüm demokratik-sendikal örgütlenmeler yasaklanmış ya da terbiye edilerek düzene ayak uydurması sağlanmış,asker-polis örgütlenmesi tamamen faşizan bir tarz esas alınarak bu esasın dışına çıkabilecek her türlü girişim başından engellenmiş,kamu kurum ve kuruluşlarında da keza aynı yasal-fiili faşizan uygulamalar meşru kılınmış,insani her türden başkaldırışın bile –kıpırdanmanın bile ne türden baskı ile karşılandığı empoze edilerek korkunun hükümranlığı gerçek kılınmıştır 12 eylül ile birlikte.Zira bugün de hala aşılabilmiş değildir bu anlamıyla da 12 Eylül. Diğer yandan tüm devrimci-demokrat,komünist devrimci,muhalif tüm örgütlenmeler karşı devrimci faşist terör ile yok edilmiş,sindirilmiş,pasifize edilmiştir.Yaprakların bile kımıldamadığı bir düzen özlemi 12 Eylül ile birlikte gerçek kılınmıştır. Kürt Ulusal Özgürlük mücadelesi,tarihin her döneminden daha fazla baskı-kıyım-katliam-yasak görmüştür.Kürt halkı,kendi dilini sokakta bile kullanamaz hale gelmiş olup;bu bile başlı başına en ağır işkence ve yok edimin gerekçesi haline gelmiştir.Bu azgın faşist saldırılar döneminde,sürecin en dinamik ve en az darbe alan kesimi olan KUKM-PKK; tüm bu ağır baskıların ve dizginsiz faşist terörün öfkesinin Kürt Ulusunda yarattığı başkaldırma ruhuna da yaslanarak,savaşarak büyümüş-gelişmiş ve muhalefetin lideri olmuştur. Gençlik YÖK ile tüm dinamizmini yitirecek bir biçimde cenderelerde sıkıştırılmış;depolitizasyon-apolitizasyon için elden gelen tüm çaba gösterilerek;tüm araçlar devreye sokularak gençlik mücadeleden uzak tutulmaya çalışılmıştır. Siyasal-pratik-ideolojik olarak üstünlüğü ele geçiren 12 Eylül faşist diktatörlüğü ;ardından psikolojik-sosyal-kültürel atağını da sürdürmüş;özel TV’ler,radyolar,yazılı basın,günlük politikalarla süreci-gündemi belirleme ve yığınları sürü haline getirerek istediği gibi yönlendirmeyi de başarmıştır.Dini en iyi biçimde kullanarak,bugünkü sürecin boyutlarıyla yaşanmasının temeli de keza 12 Eylüldür. 12 Eylül yukarıda sıraladığımız tüm sonuçların nedeni kadar sonucudur da.Tüm sonuçlarıyla 12 Eylül hala yaşamaktadır.Varlığını tüm biçimleriyle,generallerin yargılanamaması dahil sürdürmektedir. Bu bağlamda 12 Eylül ile hesaplaşmak,düzeni tümüyle ortadan kaldırmakla eşdeğerdir.Demokratik olarak 12 Eylülün tasfiyesi ise,ancak sosyalizmin inşası ile olanaklıdır.12 Eylül tümüyle tasfiye edilmeden sosyalizme dönük mücadele etmek olanaksızdır.Zira 12 Eylül,emperyalist kapitalizmin sınıfa ve onun öncülerine dönük en kapsamlı ve nihai faşist saldırılarından biri ve en önemlilerindendir.12 Eylül Faşist diktatörlüğün kurumsallaşmış ve kurumsallaşmasının sağlamlaştırılmış halidir.Düzenin ,kolektif yönetsel organı olan devletin adıdır.Faşist devlet tasfiye edilmeden ,emperyalist kapitalizm tasfiye edilemez.Zira,egemenliğin birincil ön koşulu iktidarın ele geçirilmesidir.Üst yapı yok edilip-faşist devlet-yerine proletaryanın diktatörlüğü inşa edilmeden alt yapısal kapitalist tasfiye olanaksızdır. 12 Eylül ve onun sonuçlarına karşı mücadele;Özgürlük ve Sosyalizm için mücadele etmektir.Devrim için kavga vermektir.Her gün sonuçlarıyla daha fazla can yakan 12 Eylüle karşı HAYDİ MÜCADELEYE. Mahmut Halil Can (Sendiren) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| bilincinde, dolayli, dolaylı, eylülle, hesaplaşiyor, hesaplaşıyor, işçileri, kapitalizmle, olarak, olma, tekel |
| Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Tekel işçileri mücadelenin yolunu gösteriyor yolları döşüyor sendika ağalarını zorlam | Mahmut Halil CAN | SENDİKALAR VE KİTLE ÖRGÜTLERİ | 74 | 02-21-2010 05:12 PM |
| Darbe planları havada uçuşadursun tekel işçileri mücadeleye ışık tutmaya devam ediyor | Mahmut Halil CAN | EKONOMİK-SİYASAL KOŞULLAR-KAPİTALİZMİN GÜNCEL DURUMU VE SOSYALİZM | 42 | 02-12-2010 06:44 PM |
| Tekel işçileri devrimci proletaryanın mum ışığı oluyor | Mahmut Halil CAN | GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM | 69 | 01-12-2010 06:54 PM |