![]() |
|
|||||||
| GÜNCEL SINIF HAREKETİ VE DEVRİM Sınıf hareketinin güncel durumu ve devrimci mücadele ilişkisi |
|
|||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
ULUSAL SORUNLAR NEZDİNDE KLİK ÇATIŞMALARI ŞİDDETLENİYOR
İÇ SAVAŞ PLANINA DİKKAT ÇÖZÜM SOSYALİZMDEDİR Egemen klikler çatışması giderek daha fazla şiddetleniyor. Bu çatışma tüm boyutlarıyla daha da açılıp saçılarak ilerleyecektir. Bir yandan hükümet etmekte olan ABD emperyalizminin BOP’ unun uygulayıcısı AKP kliği ile yine ABD emperyalizmine göbekten bağımlı olsa da, ülke ve bölge sorunları konusunda farklı düşünen ve eylem hattını geçmişin devamı niteliğinde gören faşist CHP, MHP ve kısmen ordunun kliği artan oranda şiddetlenen, şiddeti arttıkça ve kırılmalar yaklaştıkça keskinleşecek bir çatışmanın içine girmiş bulunuyorlar. Ermenistan ile imzalanan protokolle birlikte Azerbaycan’ın tepkisine karşılık faşist koalisyon ile karşıtı faşist AKP kliği birbirine girerken ve ardından da Azerbaycan’ın bayrak krizini tırmandırması ile birlikte köşeye sıkışıp geri adım atmak durumunda kalan egemen klik; faşist cephenin direnişini kırmayı beceremediği gibi; klasik Türk sömürgeci faşist diktatörlüğünün söyleminin ötesine çıkmaktadır. Ermenistan ( ABD emperyalizmi ) ile Azerbaycan ( Rusya emperyalizmi ) arasında sıkışmış bir biçimde yoklayarak ilerlemektedir. (Bazen bu ilişkiler sistemi tersine de dönebilmektedir. Dengeler ve taşla yerli yerine oturmadığı için tabi ki.) Bu girift ve net olmayan ilişkiler yumağında ince ayarlar peşinde olan Türk sömürgeciliğinin sorunun kendisine kalıcı çözüm bulmak niyetinde olmadığı ve de olmayacağı kesinlikle açıktır. Ermeni soykırımı ve tarihsel gerçeklerle hesaplaşılmadan ve eşit koşullar içinde tartışılmadan sorunun kendisinin çözülmesini beklemek ham hayaldir. Olsa olsa süreci daha da ağırlaştıran ve tarafgirliği koşullayan bir gelişime açık olacaktır. Bu da halkların birbirine yakınlaşmasını değil; tam tersine daha da uzaklaşmasını beraberinde getirecektir. İsrail ile şu anda yine Arap kamuoyuna dönük politik bir atmosfer oluşturmaya çabalayan, gerçekte Filistin Halkının özgürlük – bağımsızlık ve halkların kardeşliğine dönük talepleriyle örtüşmeyen tatbikat iptali, Ayrılık dizisi krizi vs gibi nedenler egemen kliğin gerek iç gerekse de dış politik etkinlik araçlarını arttıran, göz boyamaya dönük, klasik burjuva psikolojik harekât manevrasıdır. Zira Türk sömürgeci faşist rejimi asla ve kesinlikle İsrail’e kafa tutamaz ve de onu dıştalayan bir adım atamaz. ABD emperyalizmi ile İsrail egemenliğinin bölgesel politik çıkarlarına hizmet etmeyen bir hükümetin fazla yaşayamayacağını AKP ya da diğer partiler gayet iyi bilmektedirler. Goldstone raporu ve nasıl oylandığı, içeriğinin ne olduğu; diğer yandan İsrail’in Gazze saldırısının “savaş suçu “ olduğu tartışılmalı iken; tartışmanın ya da kriz diye adlandırılan ve gerçekte halkları oyalama, gerçekleri gizleme amacı taşıyan bu gündem operasyonu gerek İsrail ve gerekse de Türk egemenlerinin işine gelmektedir. Nitekim çar çabuk Ayrılık dizisi “makaslanmış” olup , “tarihsel ortağın” gönlü alınmıştır. Ardından da tatbikat değil de, bir iki gizli kontrgerilla operasyonları yapılır ve bu göstermelik konularda “ayrılıkların” üstüne sünger çekilmiş olur. Kıbrıs sorunu daha önceki bir yazımızda sözünü ettiğimiz üzere şimdilik “uykuya “ bırakılmıştır. Zaten görüşmelerin sürecin önündeki engelleri kaldıramayacağını, emperyalist kapitalistler ile bölgesel sömürgecilerinin elini çekmediği bir sorunun çözülmesi de imkânsızdır. Belki Yunanisyan’ın derinleşmesi ( Ki sınıf hareketi oldukça güçlenmeye başlamıştır.) Kıbrıs’a bir nebze de nefes aldırıp; TC’yi geri çektirtebilir. Ama bu ihtimal şu anki koşullarda oldukça zayıftır. Diğer yandan PASOK’un seçimlerden galip gelmiş olmasından medet uman Kıbrıslı sosyal demokrat partilerin halklar nezdinde hayaller yumağı oluşturabileceği de açıktır. Buna karşın, sorunun kendisinin çözülmesinin bu düzen içinde olamayacağı açık ve net bir biçimde görülmüştür, görülecektir. Velhasıl uykuya yatırılmış Kıbrıs sorunu görüşmelerinin ne şimdi ne de sonra bir “açılıma” tabi olamayacağı açıktır. Gelelim günün en öne çıkan ve tüm dünyanın dikkatlerini bir anda üzerine çeken bölgesel olmayı aşmış Kürt Ulusal sorununa. Güney Kürdistan ‘ dan gelen “barış elçileri” ile gündeme sımsıcak biçimde oturan sorunun kendisi, yeni gelişmelere gebe olmaya devam edecektir. Faşist devletin kendisinin organize edemeyeceği kadar çaplı bir geniş planın parçasıdır sürecin kendisi. Zira öncesinden planlandığı, nerden ne kadar insanın geleceği, hatta Bakanlar ağzından daha gelecek rakamların verildiği, ardından da 1999 ‘daki sürecin aksine tutuklanma olmadan ( Ki faşist devlet kendi yaptığı yasayı çiğnemiştir. Etkin Pişmanlık Yasasına muhalefet suçu işliyor! devletin kendisi ) ve de devasa büyüklükteki gösteri, miting ve karşılamalara gösterilen müsamahaya bakarsanız orta yerde gerçekten ciddi bir oyunun olduğunu söylemek herhalde abes kaçmayacaktır. Burada sözünü ettiğimiz olgu Kürt Halkının kendi temsilcilerine sahip çıkması, savunması ve onlara kucak açması değildir. Tam tersine faşist rejimin kendisinde hiçbir değişiklik ve esneme olmamasına rağmen; bu gelişmeleri yorumlamaktır yapmaya çalıştığımız. Kürt Halkı ile KUKM ‘ni temsil eden PKK’nin nasıl iç içe olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Faşist devletin bu ve benzeri gelişmelere göz yummasını planın bir parçası olarak yormakta yarar vardır. Zira ağzı salyalı faşist CHP ve küçük ortağı MHP’nin kışkırtma dolu sözcükler ile Kürt Halkına ve liderliğine saldırması da bu önsezimizi güçlendirmektedir. Faşist düzen partileri hep bir ağızdan ırkçı-sömürgeci- faşist söylemlerini keskinleştirip saldırıya geçmeleri, bu oyunun diğer bir parçası gibi orta yerde durmaktadır. Daha önceki yazılarımızdan birinde bunu ele alıp sözünü etmiş idik. Sürecin ardındaki ABD ‘nin iç savaş planının en önemli parçasının ayaklarını Kürt- Türk iç savaşı oluşturmaktadır. Halkların duygu ve düşüncelerini istedikleri gibi yönlendirerek, biçimlendirerek; onlar arasına kalın sınırlar çizmeye çalışacağı, onların saflarını ırksal- ulusal cephede keskinleştirerek çatışmalara zemin hazırlama peşinde olduğunu iddia etmiş idik. Gelişmeler sürecin bu yönde kaşındığını, bu yönde hazırlıklar ile kontrgerilla cumhuriyetinin sağlamlaştırılması noktasında hareket ettiğini göstermektedir. Ortada olan bir açılım ya da bir açık Kürt Ulusal Sorunu çözüm harekât planı olmadan ortalığı “barış oldu, oluyor “ gibi oldukça iyimser söylemlerle bulandırmak ise akıl dışıdır. Zira gerçek olan bir şey var ki; bu planın esası PKK’yi tasfiye etmektir, PKK’yi silahından, gerçek kurtuluşa giden yoldan çevirip düzen içinde bitirmektir. Onlarca yazımızda ifade ettik. Yine söylüyoruz. Sürecin adı ve eyleminin içeriği budur. Bunu görmek için Allame olmak gerekmiyor. ABD emperyalizmi ve onun işbirlikçi TC’sinin amacı kesinlikle PKK’yi tasfiye etmek ve Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesini bitirmektir. Kürtlerin bir daha kafasını kaldıramayacak kötü bir noktaya getirip, savaşla kazanılan mevzilerin bir biri geri alınmasına dönük adımların sıklaştırılmasıdır. ABD emperyalizmi ile onun şimdiki hükümeti AKP ‘nin Kürtlerin özgürlüğü-eşitliği-dili ve kültürünü yaşatmak istediğini savunmak en amiyane deyimiyle aptallıktır. Bask ülkesi ile ETA’nın şu andaki İspanya’daki durumuna bir göz atmak neler söylemeye çalıştığımızı görmek için yeterlidir aslında. Silahların sustuğu ortamda İspanyol sömürgeciliğinin ne derece saldırgan bir biçimde, Bask insanının üstüne gittiğini görebilecektir insanlarımız bakmasını bilene. Ve de ulusalcı bir bakış açısının asla Ulusal sorunların çözüm bakış açısı olmayacağını da. ABD emperyalizmi ve onun uşaklarının göstermelik “açılımlar” ile demokratikleşmesi ve de kabuk değiştirmesi olanaklı değildir. Bu aynen bu sene Nobel Barış Ödülünün Obama’ya verilmesi gibi komik bir duruma işaret eder sadece. Dünyaya savaş, sömürü, baskı, kıyım, yoksulluk, açlık, sefalet götüren ve veren ABD Başkanlarına Barış ödülü verilmesi nasıl halklarla alay etmekse; Kürt ulusal sorununun “demokratik” bir biçimde bu düzen içinde çözüleceğini düşünmek, sanmak ta aynı biçimde alay etmektir. Zira bu ülkede demokrasi sorunu ile sosyalizm iç içe geçmiş ve devrimle çözülecek bir sorundur. Ülke faşist bir diktatörlükle yönetilmektedir. Egemenlik Kontrgerilladadır. Cumhuriyet, Kontrgerillanın cumhuriyetidir. Devrimsiz, demokrasi sorunu çözülemeyeceği gibi; demokrasi sorununun özel ve önemli bir parçası olan Kürt Ulusal Sorunu da devrimsiz çözülemez. Olmayan bir demokrasinin egemen burjuva faşist devletten talep edilmesi ise ayrıca ele alınması gereken bir politik yanlıştır. Türk faşist sömürgeciliği, Kürt halkına kıyım, katliam, sömürgeci – faşist baskı, yoksulluk, açlık, sefalet dışında hiçbir şey vermedi, veremez de. Bunların ötesinde vereceği artı bir şey vardır, bugüne kadar sürdürdüğü iğrenç-kirli-pis ve özel savaşının dışında. O da hediyesi olarak “ Halkların iç savaşı” . İşte uyanık olunması ve mücadele edilmesi gereken özel yönelim budur. Tüm bu gelişmelerin egemen klikler arasında da ciddi çatışmaya yol açacağı açıktır. Kökleşmiş, yerleşmiş faşist-sömürgeci kliğin bu çatışmada kullanacağı ırkçı-faşist-milliyetçi söylem ile geniş yığınları harekete geçirip ardına almaya çalışacağı kesindir. Bu çatışma şiddetlenecektir. Bu gelişmelere barikat olma görevi de biz komünist devrimcilerdedir. Ezilen, sömürülen ulusların hangisi olursa olsun kurtuluşlarının yolu; kesinlikle sınıfsal kurtuluş mücadelesinden geçmektedir. ERMENİ, KIBRISLI, FİLİSTİNLİ, KÜRT VS DİĞER TÜM EZİLEN HALKLARIN ÖZGÜRLÜK- BAĞIMSIZLIK- EŞİTLİK MÜCADELESİNİN, KURTULUŞUNUN ADRESİ SOSYALİZMDİR. PROLETARYANIN KOMÜNİST DEVRİMCİ YOLUDUR. 22.10.2009 Mahmut Halil CAN ( Sendiren) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Adli üyeye bu mesaji için Tesekkür Eden 2 Kisi: | Mehmet Asi Okçuoğlu (10-25-2009), Toprak (10-25-2009) |
|
|
#2 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
İşbirlikçi Türk sermaye devleti, ABD emperyalizminin planları doğrultusunda bölgede aktif saldırganlık rolüne hazırlanıyor... / KB
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] ABD emperyalizminin ve işbirlikçilerinin planlarını bozmak için devrimci sınıf mücadelesini yükseltelim! Emperyalist dünyada başgösteren hegemonya krizine bağlı olarak dünyanın yeni bir nüfuz ve paylaşım mücadeleleri dönemine girmiş olması ve tüm bu mücadelelerin Türkiye’yi çevreleyen Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar gibi bölgelerde kendini gösterecek olması Türkiye’nin ABD emperyalizminin biçtiği taşeronluk rolünü daha ileri düzeyden sürdürmesini zorunlu kılmaktadır. Son günlerde Türk sermaye devletinin, ABD emperyalizminin savaş ve saldırganlık politikasında taşeronluktan aktif saldırganlığa doğru hızla yol almaya devam ettiğini gösteren gelişmeler yaşanmaktadır. Dışişleri Bakanı, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yanında bakanlardan, sermaye çevresinden, gazetecilerden oluşan bir orduyla bölge ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretler ve yapılan anlaşmalar, MGK toplantısından yansıyanlar, “barış grupları”nın ülkeye gelmesi, Ermeni “açılımı”, Tayyip’in Ekim ayı sonunda İran ve ABD’ye planladığı ziyaretler vb. son günlerde gerçekleşen bir dizi gelişme bunu göstermektedir. Bu süreçte sermaye devleti de, özünde Kürt halkının haklı ve meşru mücadelesini tasfiye etmeyi amaçlayan ABD’nin “Kürt planı”nı devreye sokmuş oldu. “Açılım” çerçevesinde Kürt halkının yaşadığı toprakları kuşatan dört gerici burjuva devletle “terörün ezilmesi” konusunda anlaşma sağlamak amacıyla gerçekleştirilen Suriye ve Irak ziyaretlerinden yansıyanlara göre sermaye devleti istediklerine büyük oranda ulaşmış görünüyor. Suriye’nin işbirliği ve desteğinin ardından Tayyip Erdoğan’ın Bağdat’a günü birlik gerçekleştirdiği ziyaret ve Türkiye-Irak Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Ortak Kabine Toplantısı’nın ardından güvenlik, ticaret, içişleri, sağlık, ulaştırma, çevre, enerji ve tarım alanlarında 48 anlaşmanın imzalanmış olması, “teröre karşı ortak mücadele” adı altında Irak’la silahlı Kürt hareketinin tasfiyesinde iki ülkenin anlaştığını göstermektedir. Böylece ABD’nin Türkiye’ye biçtiği Güney Kürdistan’a hamilik rolünde önemli bir adım atılmıştır. Son gelişmeler, emperyalist dünyada kızışan mücadelede Amerikan emperyalizminin, daha genel planda ise batılı emperyalistlerin safında olan Türk sermaye devletinin ABD emperyalizmi ile her bakımdan uyumlu bir bölge politikası izlemesi konusunda hızla yol kattettiğini, iç politik yaşamda farklı eğilimler taşıyan işbirlikçi büyük burjuvazinin ise dış politik gelişmelerde mutabakat içinde olduklarını göstermektedir. MGK toplantısından yansıyan açıklamalar, ABD’nin Türk dış politikasına Ermeni, Kürt ve Kıbrıs sorunu üzerinden kendi çözümü dayatan tutumuna direnç göstermeye çalışan ordunun da artık “kırmızı çizgileri”ni savunamadığını göstermektedir. MGK toplantısından çıkan en önemli kararlardan biri “aktif dış politikaya devam edilmesi” yönündedir. “Aktif dış politika”dan kastedilen ise ABD’nin hizmetinde ve onun hesabına bölge halklarına karşı aktif saldırganlıktır. Zira Türkiye’nin pratiği de buna uygundur. NATO bünyesinde Afganistan ve Balkanlar’a gönderilen işgalci asker gücü, İsrail ile girilen çok yönlü ilişkiler, İran’a karşı ABD’nin sözcülüğünün üstlenilmesi bölge halklarına karşı Amerikan emperyalizminin safında yer alan işbirlikçi sermaye devletinin utanç verici pratikleri arasındadır. MGK toplantısından yansıyan bir diğer önemli konu ise Kürt hareketini terörle ezmeye yönelik bölge güçleriyle varılan mutabakattır. Toplantıda “Irak’ın kuzeyinden ülkemize yönelik terör tehdidinin ve saldırıların bertaraf edilmesini amaçlayan 6 Ekim ‘09 tarihle TBMM kararının, terörizmle mücadelenin önemli bir unsurunu teşkil ettiği” belirtilerek “mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği” vurgulanmıştır. Sınır ötesi operasyona izin veren TBMM tezkeresine gönderme yapılarak da devletin imha ve inkara dayalı resmi çizgisinde bir değişiklik olmadığı bu vesileyle bir kez daha ifade edilmiştir. Irak’ta imzalanan anlaşmadan bir gün önce ABD’nin, PKK yöneticilerinin uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını ilan ederek suçlular listesine alması, silahlı Kürt hareketinin tasfiyesini amaçlayan açılımlar ve “barış grubu” ziyaretleri, “PKK’lıların dağdan indirilerek eve dönmesi”nin sağlanması, PKK’ye yeni katılımların önünün alınması ordunun beklentisiydi. Bu beklentileri karşılanan ordunun, MGK toplantısından yansıyan ülkenin “bölgesel barış, istikrar, iş birliği ve güvenin tesisi konularındaki çalışmaları bundan böyle de aktif bir şeklide devam ettireceği” yönlü açıklamada bulunması, ABD emperyalizminin bölgedeki işgal gücü olarak ordunun oynayacağı aktif rolü tanımlamaktadır. Tüm bu gelişmeleri “Türkiye bölgenin süper gücü olacak” safsatasıyla pompalayan ve alkışlayan burjuva medya ise en son İsrail’le planlanan ortak tatbikatın iptal edilmesini de bu anlamda fırsata çevirmeye çalışmaktadır. İsrail’le yapılacak ortak tatbikatta Türkiye’nin İsrail’i dışında tutması burjuva medyada “Kendine güvenen, uluslararası gelişmelerin o anki dinamiğini yakalayabilen ve mantıklı davranan bir ülkenin attığı anlamlı adım”, “Türkiye’nin İsrail’e değil, asıl İsrail’in Türkiye’ye ihtiyacı var” türünden asılsız böbürlenmelere konu olmaktadır. Tayyip Erdoğan, ABD ile Türk sermaye devletinin kölelik bağlarını daha da güçlendirmiş olmanın verdiği güvenle, İsrail’e efelenmektedir. Bölgede aktif saldırganlık konusunda ABD emperyalizmine sunacağı sınırsız hizmetin karşılığı olarak şov yapmaktadır. “Anadolu Kartalı” hava tatbikatının İsrail ile yapılmayacağının açıklanması üzerine Tayyip Erdoğan’ın “halkın sesine kulak verdim” demesi ise tam bir ikiyüzlülüktür. Tayyip Erdoğan’ın, yıllardır İsrail tarafından toprakları işgal edilen, katledilen Filistin halkının onurlu mücadelesi umurunda bile değildir. O, “Kürt açılımı” vesilesiyle yıpranan imajını siyasal bir şovla tazelemek istemektedir. Zira 1958’den bu yana İsrail’le istihbarat ve askeri alanda işbirliği yapan, gizli askeri ziyaretler gerçekleştiren, gizli askeri tatbikatlar düzenleyen, istihbarat paylaşımı ve silah sanayi işbirliği olmak üzere çeşitli faaliyetler gerçekleştiren Türk sermaye devletinin İsrail’le özünde bir sorunu bulunmamaktadır. Düzen cephesinin elbirliğiyle öne çıkardığı “güçlü Türkiye” söyleminin arkasında emperyalizme taşeronluk ve aktif saldırganlık hizmeti vardır. Tayyip Erdoğan’ın Ekim ayı sonunda planladığı ABD ziyaretinde, Türk sermaye devletinin ABD emperyalizmine sadakatini göstereceği, yeni görevler üstleneceği yeni ve kapsamlı saldırıların gündeme getirileceği açıktır. Tüm bu gelişmeler Türk sermaye devletinin ABD emperyalizmiyle yaptığı gizli ve kirli pazarlıkların faturasının bölge halklarına kesileceğini anlatmaktadır. Türkiye, ABD’nin istemi doğrultusunda dış politikada yeni “açılımlara” imza atmaktadır. Bu açılımların Türkiye ve bölge halklarına en ufak bir yararı yoktur ve olamaz. ABD emperyalizmi baskı, zor ve tehditle ya da diplomasiyle sefil çıkarları için bölge halklarına yeni acılar yaşatmaya hazırlanmaktadır. “Bölgesel güç” olma hayalleri kuran işbirlikçi sermaye devleti de, bu suça ortak olmakta, bölgede ABD’nin aktif saldırganlığına soyunmaktadır. ABD emperyalizminin işbirlikçi sermaye devleti eliyle Türkiye ve bölge halklarına dayattığı saldırıları püskürtmek, emperyalist planları bozmak, halkların özgür, eşit ve kardeşçe yaşaması için işçi sınıfı ve emekçilerin, devrimci sınıf tutumuyla siyasal yaşama müdahale etmesi, mücadele sahnesine çıkması gerekmektedir. (Sosyalizm için Kızıl Bayrak, Sayı: 2009/41, 23 Ekim 2009)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-25-2009) |
|
|
#3 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
Kudüs'te çatışma
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] (25.10.09) - Irkçı İsraillerin bir kez daha Mescid-i Aksa'ya zorla girmek istemeleri sonucu bu sabah Filistinlilerle, İsrail polisi arasında çatışma çıktı. Irkçı İsrailliler, Haremmüşşerif’e gireceklerini açıklamış bunun üzerine El Aksa Camii’nden yapılan anonsla Filistinlilere camiyi koruma çağrısı yapılmıştı. Bu sabah ırkçı İsrailliler Eski-Kent’te (Doğu Kudüs) toplanmaya başladı. İsrail polisi de Filistinlilere dönük bu saldırı tehdidini Eski-Kent’te yığınak yaparak destekledi. İsrailli grubun içeri girmesine 500 dolayında İsrailli polis ve güvenlik görevlisi eşlik ederken, bu grubun camiye de girmek istemesi ile Filistinlilerle İsrail polisi arasında çatışma çıktı. Polisin cami içerisinde bulunanlara karşı ateş açıp ve göz yaşartıcı bomba kullandı. Filistinli yetkili Hatim Abdülkadir, 10 Filistinlinin yaralandığını ve 15 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Kudüs Müftüsü Şeyh Muhammed Hüseyin, İsrail polisinin camide bulunan kadınlara ve güvenlik görevlilerine de ayrım gözetmeden saldırdığını söyledi. Bazı İsrail polisleri, Müslümanlarca kutsal sayılan mabedin içerisinde görülmesine rağmen İsrail polisi, zaman kaybetmeden hiçbir polisin camiye girmediği açıklamasında bulundu. KIZILBAYRAK
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-25-2009) |
|
|
#4 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
ULUSAL SORUNLARIN GERÇEK ÇÖZÜMÜ SOSYALİZMDEDİR
Dünyanın bir çok yöresinde emperyalist kapitalizm ile sömürgeciliğin körüklediği,ardında durduğu ve diğer yandan taraf olduğu ulusal sorunlar yaşanmaktadır.Hangi bölgeye bakarsanız bakınız ulusal sorun , kapitalizmden arta kalan bu sorun; emperyalizm ile sömürgecilikle birleşince kangrenleştirilmiştir.Bu tamamen emperyalist kapitalist sömürgecilik ile birebir ilintilidir. Zira emperyalist kapitalizm çıkarları,kar ve Pazar ile hammadde sorunundan kaynaklı sürekli bir biçimde böl-parçala-yönet politikası ya da diğer yandan halklar arasındaki çeşitli basit sorunları kaşıyarak , onlar arasındaki çatışma ve çelişkileri kendi çıkarları için kullanmakta; dünyanın en büyük sanayilerinden olan silah ve savaş sanayini de aynı zamanda beslemektedir.Emperyalist kapitalizm de kalıcı-nihai bir barış asla bu açıdan bakıldığında bile mümkün değildir. Diğer yandan dünya her an emperyalistler arası rekabetten kaynaklı paylaşım savaşları tehdidi ile de karşı karşıyadır. Dünyanın her karış toprağı işte bu tarzda ulusal sorunlarla boğuşturulmaktadır.Çin Uygurundan ,Filipinler’den,Sri Lanka’dan,Afganistan,Pakistan,İran,Irak,Filistin,K ıbrıs,Kafkasya, Pakistan,Türkiye,Suriye,Kürdistan,Balkanlar,Avrupa ’da İrlanda,Bask,Afrika,Amerika kıtasının bir çok bölgesi ve sayamadığımız bir çok bölgede sözünü ettiğimiz çatışmalar, çelişkiler ve ulusal sorunlar durmaksızın boyutlanarak devam etmektedir. Uzağa gitmeye gerek yok. Kürt Sorunu üzerinde sıkça durduğumuz için bugün özellikle Kıbrıs ve Filistin’i örnek vererek ilerleyelim.Filistin sorunu ile Kıbrıs sorunu, bütün olarak dünya hegemonyası yarışında emperyalist merkezlerin birebir müdahale alanı olmuştur yıllarca. Sakız gibi çiğnenip çekilerek,çözümsüzlükler çözüm haline getirilip , halkların yakınlaştırılması yerine uzaklaştırılmasının önü açılarak ; sorunlar kangren haline getirilmiştir. Sürekli bir biçimde şimdilerde üçlü emperyalist baskı-çekiştirmeye maruz kılınan bu topraklarda resmen ; halklarla alay edilerek ilerlemektedirler emperyalist merkezler olan ABD-İngiltere ortaklığı , AB’li ortaklık –başını Fransa ve Almanya’nın şimdilik çektiği-, ve diğer yandan da Rusya ve yer yer Çin vs ortaklığı.Dünya emperyalist rekabetinin bu üçlü sac ayağı; her biri bir taraftan sorun ve sorunun sonuçları üstünden çıkarlarının gereğini yerine getirerek; derinleştirmektedirler. Elbette bu büyük oyunlarda sadece kendileri değil; çoğunda da yerli işbirlikçileri aracılığıyla devrede olmaktadırlar. Bu yerli işbirlikçi ve sömürgeler aracılığıyla sürdürülen sistematik kıyım-katliam yanı sıra ; sürekli bir biçimde “görüşme trafikleri” adı altında sözüm ona “ barışçıl çığırtkanlıkla” çoğunda kartlarını devreye sokmaktadırlar. Bu barışçıl çığırtkanlık yanı sıra , beslenen umutların tüketilmesi ve her geçen gün ardına kadar açılabilecek kapıların giderek daha fazla kapatılması gibi sonuçlar üretilmektedir. Elbette emperyalist merkezlerin çıkarları doğrultusunda.Çok sudan gerekçelerle sözüm ona “büyük emeklerle” yaratılan iyimser havalar ve sağlanan görüşmeler hemencecik kesilebiliyor. Ya da bir taraftan birisi kesin ve net olarak teslim alınmak isteniyor. Bu durum emperyalist kapitalist sömürgeciliğin klasik politik tutumunu yansıtmaktadır tamı tamına.Zira tam da istediği ortamdır bu ortamlar. Karışıklık, kaos olacak.”Anlaşmazlık” olacak, taraflar uzlaşamayacak ve mevcut savaş durumları ya da çatışma ortamı sürecek. Ki ,emperyalist kapitalizm o bölgeden elini çekmesin ve sürekli bir gerekçe ile orada olabilsin askeri,ekonomik,siyasal,kültürel tüm gereçleriyle. Nitekim Kıbrıs’ta geçtiğimiz ay içinde yaşananlar örneklediğimiz bu duruma en somut kanıttır.Sözüm ona bir aşamya gelinen “görüşme sonuçlarında” ,birden bire sudan bir gerekçe yaratıldı, görüşmeye gelenler konusunda uzlaşamama neden gösterilerek “karşılıklı restleşmeler” oldu. Ve yaratılan “barış havası” birden bire söndü. Diğer yandan Filistin sorununda da bugünler de yaşanılanlar da yukarıda anlattıklarımızın kanıtı olarak orta yerde durmaktadır.Mahmut Abbas liderliğindeki işbirlikçi Filistin yönetiminin en basit insan hakları talebi bile kabul görmemiştir İsrail’in ardında duran ABD emperyalizmi tarafından. Güya aynı Amerika, Filistin özel temsilcisi aracılığıyla “barış” sürecine katkı sunmak için toplantı,görüşme organize ediyor. Ve fakat burada ya da görüşmede dayatılan ise; bütün olarak Filistin Halkının mevcudun bile gerisine düşmesinin temin edilmesidir. Filistin halkının maruz kaldığı baskıya devam edilmesi,ambargonun sürdürülmesi, sürekli karadan ya da havadan operasyonlarla soykırımının devamı vs gibi süreçlerin varlığının teminatıdır! ABD emperyalizmi .Rus,AB’li ve ABD’li vs gibi tüm emperyalist merkezlerin elleri Filistin Sorunu üstündedir geçmişte olduğu gibi şimdi de. Yukarıdaki iki bariz örnekte incelediğimiz ve açımladığımız üzere; emperyalist kapitalist sömürgecilik kesin ve kati olarak ; ulusal sorunları çözemez. Çözemediği gibi , daha da derinleştirir.Çözümsüzleştirip kangrene çevirir. Emperyalist kapitalizm zaten bu durumdan daha çok beslenmektedir.Gıdasını almaktadır. Emperyalist kapitalizmin sorunları çözeceğine inanmak ,emperyalist kapitalizmin kendi ayaklarını kesmek gibi abes bir duruma inanmak gibidir ve aptallık olacaktır. Emperyalist kapitalist sömürgecilik Ulusal sorunları çözemez. Hele ki kangrene dönmüş ve de kritik bölgelerdeki sorunları. Ulusal sorunların gerçek çözümü kesinlikle sosyalizm ve komünizmdedir. Emperyalizmi,kapitalizmi,faşizmi,sömürgeciliği aşmayan hiçbir mücadele biçimi ya da burjuva liberalizmini aşmayan Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinin sorunların ilacı olamayacağı açık,kesin ve orta yerdedir tüm örnekleriyle. Emperyalizmin,kapitalizmin,sömürgeciliğin her biçimine,rengine,cinsine,nerden geldiğine bakılmaksızın tümüne karşı tutarlı-kararlı-inançlı bir proleter devrimci mücadele verilmezse başarı asla olamaz. Emperyalizm döneminde proletaryanın bilfiil liderlik etmeyeceği hiçbir hareket nihai kurtuluşu hedefleyemeyeceği gibi, başarılı da olamaz.Proletaryanın dil-din-ırk-renk-mezhep-kafa ile kol emeğini ayırmayan bir mücadele yani sınıfsal mücadele zeminidir ; gerçek kurtuluşların anahtarı ve kilidi. Bir emperyalist merkeze uzak olup,diğerine yaslanan hiçbir mücadele tarzı kurutuluşun anahtarı olamaz. Halkların eşit-özgür-gönüllü birliğinin anahtarı sosyalizm ve komünizmdedir.ULUSAL SORUNLARIN GERÇEK ÇÖZÜMÜ SOSYALİZMDEDİR… 20.09.2009 Mahmut Halil CAN ( Sendiren) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-26-2009) |
|
|
#5 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
Viladimir İliç Lenin
Ulusal Sorun Üzerine Tezler (Lenin, bu tezleri ulusal sorun üzerine 9, 10, 11 ve 12 Temmuz 1913'de Zürih, Cenevre, Lozan ve Bern'de verdiği konferanslar için hazırlamıştır.) 1913 Haziranında yazıldı. İlk kez 1925'te Lenin Miscellany III'te yayınlandı. Lenin, Collected Works, vol. 19, s. 243-251. [Türkçe çevirisi, Yurdakul Fincancı tarafından yapılmış ve "Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları" içinde [s: 80-88] yayınlanmıştır. Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 1993 -Birinci Baskı, Ağustos 1979] Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyay@kurtuluscephesi.org 1. Programımızın (ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerine ilişkin) maddesi, siyasal kaderi tayinden, yani ayrılma ve ayrı bir devlet kurma hakkından başka anlama gelecek biçimde yorumlanamaz. 2. Sosyal-demokrat programın bu maddesi, Rusya'nın sosyal-demokratları için şu bakımlardan mutlak olarak önemlidir: a) genel olarak demokrasinin temel ilkeleri açısından, b) Rusya'nın sınırları içinde ve ondan da önemlisi, sınır bölgelerinde, birbirinden keskin biçimde değişik iktisadi, toplumsal ve benzer koşullarla ayrılmış birçok ulus bulunduğu ve bu uluslar (Büyük-Ruslar dıştalanırsa Rusya'nın bütün öteki ulusları gibi) çarlık monarşisi tarafından inanılmaz ölçüde ezildiği için, c) son olarak, dünyanın başka her yerinde, değişik ölçülerde de olsa, bağımsız ulusal devletler ya da birbiriyle yakın ilişkisi bulunan ulusal bileşimlere varmış devletler yaratan burjuva demokratik reformu, tüm Doğu Avrupa'da (Avusturya ve Balkanlar) ve Asya'da �yani Rusya'yla sınırdaş olan ülkelerde� henüz ya tamamlanmamış ya da daha yeni başlamış olduğu için, d) bugün için, Rusya, �Batıda� siyasal özgürlüğün temel ilkelerinin ve anayasal rejimin 1867'de sağlamlaştırıldığı ve şimdi genel oy hakkının getirildiği Avusturya'dan tutun, �Doğuda� Çin Cumhuriyetine kadar, kendisine sınırdaş olan ülkelerinkinden daha geri ve daha gerici bir devlet sistemine sahip bir ülkedir. Bu nedenle Rusya'nın sosyal-demokratları, bütün propagandalarında, bütün ulusal-toplulukların ayrı devlet kurma ya da parçası olmak istedikleri devleti özgürce seçme hakkı üzerinde ısrar etmelidirler. 3. Sosyal-demokrat parti, bütün ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri hakkını tanıdığına göre, sosyaldemokratlar, a) egemen ulusun (ya da nüfusun çoğunluğunu oluşturan ulusun) siyasal yönden ayrılma isteğini gösteren ulusa karşı hangi biçimde olursa olsun kuvvet kullanmasına, koşulsuz olarak karşı çıkmalıdırlar; b) böyle bir ayrılma sorununun, sözkonusu topraklarda yaşayan nüfus tarafından genel, dolaysız ve eşit oy hakkı temeline dayalı olarak gizli oyla kararlaştırılmasını istemelidirler; e) gerek kara-100'ler oktobristleri, gerek liberal burjuva partileri (ilericiler, kadetler, vb.,) her ne zaman genel olarak ulusal-topluluklara baskı yapılmasını savunur ya da onaylarlarsa veya özel olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını yadsırlarsa, onlara karşı amansız bir savaş vermelidirler. 4. Sosyal-demokrat partinin, tüm ulusal toplulukların kendi kaderlerini tayin hakkını tanıması, kuşkusuz, sosyal-demokratların, her olayda, devletten ayrılmanın öğütlenir olup olmadığını, kendi çerçevesi içinde, değerlendirmeyi reddettikleri anlamına gelmez. Tam tersine, sosyal-demokrasi, kapitalist gelişmenin koşullarını ve çeşitli uluslar proletaryasının tüm ulusal-toplulukların birleşik burjuvazisi tarafından ezilmesini olduğu kadar, demokrasinin genel amaçlarını ve her şeyin üstünde ve ötesinde, proletaryanın sosyalizm için verdiği sınıf savaşımının isterlerini dikkate alarak kendi bağımsız değerlendirmesini ortaya koymalıdır. Bu açıdan, aşağıdaki duruma özel bir dikkat gösterilmelidir: Rusya'da, bazı tarihsel ve toplumsal koşullar nedeniyle daha çok uygarlaşmış ve daha ayrı düşmüş (more isolated), ayrılma haklarını en kolay, ve en "doğal" biçimde gerçeğe dönüştürebilecek iki ulus vardır. Bunlar Finlandiya ve Polonya halklarıdır. 1905 devrim deneyimi göstermiştir ki, bu iki ulus içinde bile, egemen sınıflar, toprak sahipleri ve burjuvazi, özgürlük için devrimci savaşımı reddetmekte, Finlandiya ve Polonya'nın devrimci proletaryasından korktukları için, Rusya'nın egemen sınıflarıyla ve çarlık monarşisiyle rapprochement (uzlaşma) yollarını aramaktadırlar. Bu nedenle sosyal-demokrasi, tüm ulusal-toplulukların proletaryası ile öteki emekçi halkına, "kendi" burjuvazisinin ulusalcı sloganlarıyla aldatılmasına karşı en güçlü uyarıda bulunmalıdır; o burjuvazinin, bir yandan öteki ulusların burjuvazisiyle ve çarlık monarşisiyle iktisadi ve siyasal ittifaka girerken, bir yandan da "doğup büyüdüğümüz topraklar" hakkındaki tatlı ya da ateşli konuşmalarıyla proletaryayı bölmeye ve onun dikkatini burjuva entrikalarından saptırmaya çalıştığını kuvvetle ortaya koymalıdır. Proletarya, tüm ulusal-toplulukların işçileriyle, istisnasız bütün işçi sınıfı örgütlerinde tam ve çok sıkı bir ittifak içinde olmadıkça, sosyalizm savaşımını sürdüremez ve gündelik iktisadi çıkarlarını savunamaz. Proletarya, çarlık monarşisini devirmeyi ve onun yerine demokratik bir cumhuriyet getirmeyi amaçlayan devrimci bir savaşımın dışında özgürlüğünü elde edemez. Çarlık monarşisi, ulusal-topluluklar için özgürlük ve eşit haklar tanınmasını engeller, üstelik, hem Avrupa'da, hem Asya'da barbarlığın, hunharlığın ve gericiliğin kalesidir. Bu monarşi ancak, Rusya'daki bütün ulusların birleşik proletaryası tarafından, bütün ulusların çalışan yığınları arasında bulunan, devrimci savaşım gücüne sahip, tutarlı demokratik öğelere önderlik eden birleşik proletarya tarafından devrilebilir. Bundan çıkan sonuç şudur: "kendi" burjuvazisiyle siyasal birliği, tüm ulusların proletaryasıyla birliğin üstünde tutan işçiler, kendi çıkarlarına, sosyalizmin isterlerine ve demokrasinin isterlerine karşıt davranıyorlar demektir. 5. A'sından Z'sine kadar demokratik bir devlet sistemini yüce bilen sosyal-demokratlar, bütün ulusal-topluluklar için koşulsuz eşitlik isterler ve bir ya da birkaç ulusa ayrıcalık verilmesiyle kesin olarak savaşırlar. Sosyal-demokratlar, özellikle bir "devlet" dili olmasını reddederler. Bu, özellikle Rusya için gereksizdir. Çünkü Rus nüfusunun onda-yediden çoğu, birbiriyle bağlantılı Slav uluslarındandır. Bu uluslar, özgür bir okul ve özgür bir devlet koşuluyla, iktisadi ilişkilerin gerekleri sonucu, herhangi bir dile "devlet" dili ayrıcalığını sağlamaya gerek olmaksızın, birbirleriyle kolayca anlaşabilirler. Sosyal-demokratlar, Rusya'da, otokratik feodal devletin memurlarıyla feodal toprak beyleri tarafından biçimlendirilmiş, eski yönetim birimlerinin kaldırılmasını, onların yerine, bugünkü iktisadi yaşamın gereklerine uygun ve ayrıca, olabildiği ölçüde, nüfusun oluşumuyla uyuşumlu birimler konmasını isterler. Devlet içinde, toplumsal özellikleri ya da nüfusun ulusal oluşumuyla, ötekilerden ayrılan bütün bölgeler, kendi özyönetimlerine ve özerkliğe, genel, eşit ve gizli oya dayalı kendi kurumlarına sahip olmalıdır. 6. Sosyal-demokratlar, devletin hangi bölgesinde olursa olsun, tüm ulusal azınlıkların haklarını koruyan, devletin her yöresinde geçerli bir yasanın çıkarılmasını isterler. Bu yasa, ulusal çoğunluğun kendisi için ayrıcalıklar koymasına ya da ulusal bir azınlığın (eğitim alanında, özel bir dil kullanılmasında, bütçe işlerinde, vb.) haklarını kısmasına olanak sağlayabilecek tüm esasları yürürlükten kaldırdığını ilan etmeli ve bu tür esasların konmasını suç sayarak yasaklamalıdır. 7. Sosyal-demokratların, "kültürde ulusal (ya da basitçe "ulusal") özerklik" sloganı, veya böyle bir sloganın gerçekleştirilmesi tasarımları karşısındaki tutumları olumsuzdur. Çünkü bu slogan, (1) hiç kuşku yok ki, proletaryanın sınıf savaşımının enternasyonalizmiyle çatışır, (2) proletaryanın ve emekçi halk yığınlarının, burjuva milliyetçiliğinin etkisi altına girmesini kolaylaştırır ve (3) bir bütün olarak devletin, A'sından Z'sine demokratik bir dönüşümden geçirilmesi amacından dikkatleri kaydırma gücündedir. Oysa ulusal-topluluklar arasında (kapitalizm altında olabildiği ölçüde) barışı yalnızca bu dönüşüm güvence altına alabilir. Sosyal-demokratlar arasında "kültürde ulusal özerklik" sorunu çok sivri bir sorun olduğu için, durum hakkında bazı açıklamalar yapmak istiyoruz: a) Sosyal-demokrasi açısından, ulusal kültür sloganını doğrudan ya da dolaylı biçimde ortaya atmaya izin verilemez. Slogan doğru değildir, çünkü kapitalizm altında tüm iktisadi, siyasal, manevi yaşam esasen giderek enternasyonal hale geliyor. Sosyalizm, bu yaşamı tam anlamıyla enternasyonalleştirecektir. Bütün ülkelerin proletaryası tarafından zaten sistemli olarak yaratılmakta olan enternasyonal kültür (hangi ulusal-topluluk sözkonusu olursa olsun) bir topluluğun, "ulusal kültürü"nü bütün olarak emmez, ama herbir ulusal kültürün, özellikle tam anlamıyla demokratik ve sosyalist olan öğelerini alır. b) Sosyal-demokrat programlardaki ulusal kültür sloganına, her ne kadar ürkek bir örnekse de yaklaşık bir örnek, Avusturya sosyal-demokratlarının Brünn programının 3. maddesidir. Bu 3. madde şöyle der: "Bir ulusun özyönetimle yönetilen tüm bölgeleri, ulusal işlerin kararlaştırılmasında tam bir özerkliğe sahip olan tek bir ulusal ittifak kurarlar." Bu, orta yolcu, uzlaşmacı bir slogandır, çünkü ülke-dışı (kişisel) ulusal özerkliğin izini taşımamaktadır. Ama bu slogan da hatalı ve zararlıdır, çünkü Lodz'daki, Riga'daki, St. Petersburg ve Saratov'daki Almanları bir devlet halinde birleştirmek Rus sosyal-demokratlarının üstüne görev olan bir şey değildir. Bizim üstümüze düşen görev, tam demokrasi için, tüm ulusal ayrıcalıkların ortadan kaldırılması için savaşmak ve Rusya'daki Alman işçileri, öteki ulusların işçileriyle, sosyalizmin enternasyonal kültürünü geliştirip yüce tutmada birleşmektir. Daha da hatalı olanı, ülke-dışı (kişisel) ulusal özerklik sloganıdır ve (bu sloganın kararlı destekçilerince hazırlanmış bir plana göre parlamentolar kurulması, ulusal devlet sekreterleri atanmasıdır (Otto Bauer ve Karl Renner). Bu tür kurumlar, kapitalist ülkelerin iktisadi koşullarıyla çelişir; dünyanın demokratik ülkelerinden hiçbirinde denenmemiştir; gerçekten demokratik kurumlar getirmekte umutsuzluğa kapılan ve bir dizi ("kültürel") sorunda her ulusun proletaryasıyla burjuvazisini yapay olarak birbirinden ayrı tutarak, burjuvazinin ulusal kavgalarından kurtulmaya çalışan kişilerin oportünist düşünden başka bir şey değildir. Zaman zaman koşullar sosyal-demokratları, belli bir süre için bir tür orta yolcu, uzlaşmacı kararlara boyun eğmeğe zorlayabilir, ama öteki ülkelerden böyle uzlaşmacı, orta yolcu kararları değil, tutarlı sosyal-demokrat kararları almalıyız. Avusturya'nın, orada tümden başarısızlığa uğramış ve Çek sosyal-demokratlarının ayrılıkçılığına ve kopmasına neden olmuş talihsiz uzlaşmacı kararını, bugün bizim benimsememiz, hiç de akıllıca olmaz. c) "Kültürde ulusal özerklik" sloganının Rusya'daki geçmişi, bu sloganın bütün Yahudi burjuva partileri tarafından ve yalnızca Yahudi burjuva partileri tarafından benimsendiğini ve ulusal Yahudi parlamentosu (sejm) ile ulusal Yahudi devlet sekreterlerini tutarsız bir biçimde reddeden Bund'un onları, hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeksizin izlediğini göstermiştir. Yeri gelmişken, uzlaşmacı kültürde ulusal özerklik sloganını kabullenmiş ya da savunmuş olan Avrupalı sosyal-demokratlar bile, bu sloganın Yahudiler için gerçekleştirilmesi oldukça güç bir slogan olduğunu itiraf etmişIerdir (Otto Bauer ve Karl Kautsky). "Galiçya ve Rusya'daki Yahudiler, bir ulus olmaktan çok bir kasttır. Yahudileri bir ulus olarak ortaya çıkarma çabaları, bir kastı ayakta tutma çabasıdır." (Karl Kautsky.) d) Uygar ülkelerde, kapitalizm altında ulusal barışa, ancak demokrasinin tüm devlet ve yönetim sistemi içinde azami ölçüde uygulandığı koşullarda oldukça (göreli olarak) yaklaşıldığını görüyoruz (İsviçre). Tutarlı bir demokrasiye ilişkin sloganlar (cumhuriyet, bir milis gücü, memurların halk tarafından seçilmesi, vb.) proletaryayla emekçi halkı ve genel olarak her ulusun içindeki ilerici öğeleri, en küçük bir ulusal ayrıcalığı bile dıştalayan koşullar için savaşımda birleştirir. Buna karşılık kültürde ulusal özerklik sloganı, ayrı ayrı ulusal-toplulukların proletaryasını böler ve onu ayrı ulusların gerici ve burjuva öğeleriyle birleştirir. Tutarlı bir demokrasiye ilişkin sloganlar, bütün ulusal-toplulukların gericileriyle karşı-devrimci burjuvazisine amansızca düşmandır. Buna karşılık kültürde ulusal özerklik sloganı, bazı ulusların gericileri ve karşı-devrimci burjuvazisi tarafından oldukça kabul edilebilir bir slogandır. 8. Bu durumda, Rusya'daki tüm iktisadi ve siyasal koşullar, sosyal-demokrasinin, bütün ulusal-toplulukların işçilerini, koşulsuz olarak, herhangi bir ayrım yapmaksızın bütün proleter örgütlerinde (siyasal örgütler, işçi birlikleri, kooperatifler, eğitim örgütleri, vb.) birleştirmesini gerektirir. Parti, federatif bir yapıda olmamalı, ulusal sosyal-demokratik gruplar kurmamalıdır; belli bir bölgede her türlü ulusal-topluluğun proleterlerini birleştirmeli, propaganda ve uyarma çalışmalarını, yerel proletaryanın kullandığı tüm dillerde yürütmelidir; tüm ulusal-topluluklar işçilerinin her türlü ulusal ayrıcalığa karşı ortak savaşımını ileri götürmeli, yerel ve bölgesel parti örgütlerinin özerkliğini tanımalıdır. 9. RSDİP'nin on yılı aşkın bir süre içinde kazandığı deneyim, yukardaki tezlerin doğruluğunu ortaya koymuştur. Parti, 1898'de tüm Rusya'yı kapsayan bir parti olarak, yani Rusya'daki bütün ulusal-topluluklar proletaryasının partisi olarak kurulmuştur. 1903'te parti kurultayı, Bund'u, Yahudi proletaryanın tek temsilcisi olarak tanımayı kabul etmeyince, Bund ayrılmış, bunun üzerine parti "Rus" olarak kalmıştır. 1906'nın ve 1907'nin olayları, böyle bir dilekte bulunmak için hiçbir neden olmadığını inandırıcı bir biçimde göstermiş, Yahudi proleterlerin büyük bir bölümü, birçok yerel örgütte, ortak sosyal-demokratik çalışmaya katkıda bulunmayı sürdürmüş, bunun üzerine Bund da yeniden partiye girmiştir. (1906) Stokholm kurultayı, bölgesel (territorial) özerklikten yana olan Polonya ve Letonya sosyal-demokratlarını partiye getirmiştir. Kurultay, orada da federasyon ilkesini kabul etmemiş, her bölgede, bütün ulusal-topluluklar sosyal-demokratlarının birleşmesini istemiştir. Bu ilke yıllardan beri Kafkasya'da uygulanmaktaydı; halen Varşova'da (Polonyalı işçilerle Rus askerler), Vilna'da (Polonyalı, Letonyalı, Yahudi ve Lituvanyalı işçiler) ve Riga'da yürürlüktedir, işlemektedir; adı anılan son üç yerde ayrılıkçı Bund'a karşı gerçekleştirilmiştir. 1908 Aralık ayında RSDİP konferansı, bütün ulusal-topluluklar işçilerinin bir federasyondansa bir ilke üzerinde birliğine ilişkin isteği onaylayan özel bir karar kabul etmiştir. Bund ayrılıkçılarının, partinin kararını yerine getirmemeyi amaçlayan bölücü çalışmaları, o "kötünün kötüsü federasyon"un çökmesine yolaçmış ve Bund'la Çek ayrılıkçılar arasında bir rapprochement yaratmıştır (Naşa Zarya'da Kosovski'ye ve Çek ayrılıkçıların yayın organı Der cechoslavische Sozial demokrat'ın 1913, n°3'teki Kosovski'nin yazısına bakınız). Son olarak tasfiyecilerin Ağustos (1912) konferansında, Bund ayrılıkçılarıyla tasfiyeciler ve Kafkasyalı tasfiyecilerin bir bölüğü, "kültürde ulusal özerkliği", özüne ilişkin herhangi bir savunma öne sürmeksizin, parti programına örtülü olarak sokuşturmaya çalışmışlardır. Polonya'daki, Letonya bölgesindeki ve Kafkasya'daki devrimci işçi sosyal-demokratlar, hâlâ bölgesel özerklikten ve bütün ulusal-topluluklar işçi sosyal-demokratlarının birliğinden yanadırlar. Bund-tasfiyeci ayrılıkçılığı ve Bund'un Varşova'daki sosyal-demokrat olmayanlarla kurduğu ittifak, tüm ulusal sorunu, hem teorik açıdan, hem parti yapısı bakımından, bütün sosyal-demokratların gündemine sokmuştur. Uzlaşmacı, orta yolcu kararlar, o kararları partinin isteğine karşın ortaya atanlar tarafından bozulmuştur; bütün ulusal-topluluklar işçi sosyal-demokratlarının birliği istekleri, her zamankinden daha yüksek sesle öne sürülmektedir. 10. Çarlık monarşisinin kaba, savaşkan ve kara-100'ler türünden ulusalcılığı ve onun yanısıra burjuva ulusalcılığının yeniden canlanması � Büyük Rusya (Bay Struve, Russkaya Molva, ilericiler, vb.), Ukrayna, Polonya (Narodowa "Demokracja"nın Yahudi aleyhtarlığı), Gürcü, Ermeni, vb., ulusalcılığı... Bütün bunlar, Rusya'nın her yanındaki sosyal-demokrat örgütlerin ulusal soruna eskisinden daha fazla dikkat göstermelerini, bu konuda, enternasyonalizm ve tüm uluslar proleterlerinin birliği anlayışına uygun tutarlı marksist kararlarla ortaya çıkmalarını özellikle ivedi hale getiriyor. a) Ulusal kültür sloganı doğru değildir, ulusal sorunun yalnızca sınırlı burjuva anlayışını ifade eder. Enternasyonal kültür. b) Ulusal bölünmelerin sürdürülmesi ve arık (refined) bir ulusalcılığın geliştirilmesi � birleştirme, rapprochement, ulusların birbirine katıştırılması ve değişik, enternasyonal bir kültürün ilkelerinin anlatılması. l) Küçük-burjuvazinin umutsuzluğu (ulusal çekişmelere karşı çaresiz bir savaşım), radikal demokratik reformlara ve sosyalist harekete karşı duyulan korku � kapitalist ülkelerde ulusal barışı yalnızca radikal demokratik reformlar sağlayabilir ve ulusal çekişmeleri yalnızca sosyalizm sona erdirebilir. g) Eğitim işlerinde ulusal bölgeler. e) Yahudiler. 1913 Haziranında yazıldı. İlk kez 1925'te Lenin Miscellany III'te yayınlandı. Collected Works, vol. 19, s. 243-251. (Türkçe çevirisi, Yurdakul Fincancı tarafından yapılmış ve "Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları" içinde [s: 80-88] yayınlanmıştır. Sol Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 1993 -Birinci Baskı, Ağustos 1979)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-26-2009) |
|
|
#6 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
PKK ve Sosyalist hareket.
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] PKK, varlığını ilk kez Türkiye’ye ve dünyaya 1984 yılında askeri karakollara düzenlediği silahlı baskın ile hissettirmiştir. 1984’ün arka planında 12 Eylül Askeri rejimi ve başta Diyarbakır cezaevi olmak üzere, pek çok yerde insanlık dışı uygulamalar vardır. 1984 eylemi unutulmaya yüz tutmuş Kürt halkı gerçeğine yaşama şansı sunmuş ve onu politik arenaya çekebilmiştir. Bu Kürtler açısından çok önemli bir gelişmedir. Çünkü Cumhuriyet tarihinde Kürt ve Kürdistan gerçeği hâkim sınıflar tarafından hep inkâr edilerek yok sayılmıştır. Bu yüzden 1984 ve sonrası çok önemlidir. Bu sürecin mimarı hiç kuşkusuz PKK’dir. Bu mücadele karşında zaman zaman zor duruma düşen resmi ideoloji ağız değiştirerek siyasi dilde esneme yoluna gitmiştir. Kürt sorununu; ekonomik, yarı feodal ve kültürel bir mesele olarak tarif etmeye çalışmıştır. PKK ise dış güçlerin ve emperyalizmin etkisinde bir terör örgütü olarak dışlanmıştır. İnkâr ve imha politikasını savunan hâkim sınıflar Kürtlerin varlığını verilen mücadele karşısında tanımak durumunda bile kalmışlardır. (Kürt realitesi, Kürt sorunu v.s.) Ama yine de Kürtler ayrı, PKK ayrı yaklaşımını asla terk etmeden sorunun kaynağını PKK olarak göstermeye çalışmışlardır. Oysa gelişmeler tam tersi istikamette olmuştur: PKK meselenin sonucudur. Asla nedeni değildir. Burjuvazi kitlelerin ve dünyanın gözünden saklamak için bu gerçeğin üstünü hep örtmeye çalışmıştır. Bu yüzden de hiç pes etmeden 25 yıldır süren savaşı “PKK terörü” olarak adlandırmıştır. İstisnai durumlar da olmuştur: Özal’dan Demirel’e oradan Erdoğan’a uzanan uzun bir hat boyunca. Bunların arasında en tartışmalı lider; Özal olmuştur. Özal liberal ve Amerikancı (2. Cumhuriyet) bir yaklaşım ile meseleyi ele almış kendince çözüm geliştirmeye çalışmıştır. Fakat ömrü vefa etmemiş ve bu proje askıda kalmıştır. Bu ikinci Cumhuriyetçi proje başka bir yazının konusu olduğu için sadece tespit edip geçmeyi doğru buluyoruz. Çünkü bu yazının amacı devrimci solun bu meseleye yaklaşımını ve PKK’nin siyasi gelişimini açıklamaya çalışmak olacaktır. Devrimci Demokrasiye göre; UKKTH Kürt ulusal sorunu; Demokratik Halk devriminin görevleri arasındadır. Ancak bir Demokratik devrim bu sorunu çözüme ulaştıracaktır. Bu yüzden Kürt ve Türk devrimcilerinin ortak örgütlenmesi en doğru yöntemdir. Çünkü Kürtlerin kurtuluşu Türkiye’de kurulacak halk iktidarından sonra olacak ve ayrılma hakkını ancak o zaman kullanabileceklerdir. Gerçi Devrimci Demokrasiye göre Kürtlerin ayrılması da doğru değildir. Çünkü ayrılık Kürt ulusunun emperyalizmin eline düşmesine yol açacaktır. Dolayısıyla onlar için “gönüllü birlik” en doğru seçenektir. Bu yüzden de Kürt halkı bütün enerjisini böylesi bir halk devrimine ve sonrasında kurulacak bir halk iktidarına harcamalıdır. Bu mantık Kürdistan’ı sömürge olarak tanımlamaz. Salt Misak-i Milli sınırlarının içinde çözülmesi gereken demokratik bir sorun olarak görür. Bu yüzden de İran, Irak ve Suriye’deki Kürtler; hâkim ulusun sosyalistleri ile ortak mücadeleler yürütmelidirler. Bu anlayış parçalanmış bir Kürdistan’ı meşru görmekte ve Türkiye devriminden ayrı bir Kürdistan devrimini asla kabul etmemektedir. Bu görüşü farklı vurgu ve tonlarda da olsa, savunan siyasi partiler (Birlikte yaşam, Demokratik Türkiye v.s.) ve gruplar ESP’den, EMEP’e oradan da ÖDP’ ye kadar uzanır. Devrimci Demokrasi açısından; Devrimci Demokrasi 1992’e kadar, PKK’yi solu bölen bir güç olarak görmüştür. 1992’den -PKK’nin ideolojik dönüşümünden – sonra, PKK’ye sosyalist olmadığı eleştirisini getirmişlerdir. PKK’nin vermiş olduğu haklı ve meşru mücadeleyi iki farklı eleştiriyle gölgede bırakmışlardır. Bu eleştirilerin kökeninde ideolojik ve teorik bir tutum alış vardır. Türkiye solu esin ve beslenme kaynağını; Stalinizm’den ve Kemalizm’den almıştır. Kemalizm Misak-i Milli ile Stalinizm ise milli komünizm ile sol hareketleri patolojik bir duruma sokmuştur. Kemalizm ile ayrı bir örgütlenmenin önüne geçilmiştir. Stalinizm ile de Kürt halkına karşı “ağabey” ve üstten bir tavır geliştirilmiştir. Örneğin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı (UKKTH) siyasal olarak hep savunulmuş: “Ama!” denilerek gönüllü birliğe vurgu yapılmıştır. Kürt halkının kaderi hep Türkiye’de ki bir iktidar sorununa bağlanmıştır. Türkiye Stalinist ve Kemalist solu önce Alevilik kartını Kürt halkına karşı kullanmış daha sonra da ezilen ulusun özgül olan ayrılıkçı ve bağımsız karakterini hep görmezden gelmiştir. Devrimci Marksizm’e göre; Kürt Ulusal sorunu Kürt sorunu siyasal bir meseledir. Bu siyasal sorunun köklerinde Kürdistan’ın dört parçaya ayrılarak devletlerarası bir sömürge olması gerçeği yatar. Kürdistan devrimi ve Türkiye devrimi iki ayrı devrim dinamiğinin ürünüdür. Bu yüzden sanılanın aksine Kürtlerin ayrı örgütlenmesi haklı ve doğru bir tercihtir. Yeri gelmişken güncel tartışmaya katkı olması bakımından şu gerçeğe açıklık getirmekte fayda vardır. Kürtlerin siyasal mücadelesini salt kimlik sorunu ya da anadilde eğitim gibi faktörlere indirgemek arkada yatan gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz. O gerçek de; toprak sorunundan başka bir şey değildir. Bu yüzden UKKTH’yi savunmak; ayrılma ve bağımsız devlet kurma hakkı için mücadele etmekten geçer. Ulusal hareketlerin önemli özelliklerinden biri de antiemperyalist bir dinamik taşımasıdır. Devrimci Marksistler bu dinamiği önemsemekle birlikte her ulusal mücadelenin özünde sınıfsal bir karakter taşıdığına da özel bir vurgu yaparlar. Bu özel çelişki ulusal mücadeleyi toplumsal bir devrime götürebilir. Bu sürekli devrim mantığının önemli ayaklarından biridir. (Nesnel gelişimin önüne, öznel mücadelenin geçmesi durumu) Zaten bütün ulusal mücadeleler köylü ve emekçi kitlelere dayanmaktadır. Ulusal ve sınıfsal mücadelenin birleşmesini ancak; önderliğin mevcut programı, kadroları ve mücadele tarzı belirler. Devrimci Marksistler devrimim başarıya ulaşması için bu tür hareketlere “eleştirel destek” verirler. Verilecek destek ulusal bir mücadele yürütülmesine ve başarıya ulaşması çabasınadır. Eleştiri ise bu mücadelenin nasıl ve hangi araçlar ile yapıldığına dairdir. Devrimci Marksizm açısından bir başka ve bir o kadar da bu meseleye bağlı olan bir durum vardır: O da ezen ulusun emekçilerinin şovenizm karşısında devletten koparılması ve bağımsız bir duruş ortaya koymalarını sağlamaktır. Eğer bu sağlanırsa o zaman işçi sınıfı nesnel ve öznel olarak en güçlü müttefikini burjuvazi ve emperyalizm karşısında bulacaktır. Devrimci Marksistler enternasyonal bir perspektiften bakarak ulusal ezilmişliklerin nihai çözümünün sosyalizmde olacağı bilincindedir. Bu bilinçle başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu’da ki bütün halkları kurtuluşa taşıyacak en doğru seçeneğin de, Ortadoğu Sovyet Sosyalist Federasyonu olacağını vurgular ve bu uğurda mücadele ederler. Devrimci Marksizm açısından; PKK PKK, 1992’ye kadar ulusal bir mücadele yürütmekteydi. Programında açık ve net bir biçimde “Bağımsız Birleşik Kürdistan” vardı. Kadroları ve gerilla gücü yoksul köylülere ve emekçilere dayanmaktaydı. Politik taleplerini yoksul köylülüğün ve Kürdistan işçi sınıfının özlemlerine göre belirlemeye çalışıyordu. Kürdistan’ı bilimsel bir tespite dayanarak “dört parçaya ayrılmış, uluslararası sömürge” olarak tanımlıyordu. Onlar için Kürdistan devrimi ve Türkiye devrimi iki ayrı devrimlerdi. Bu yüzden dört parçada birleşik bir mücadele yürütmeyi doğru buluyorlardı. Bunun ancak silahlı bir mücadeleyle olabileceğini görerek Kürdistan’da örgütlenme geliştirmişlerdi. PKK, sadece bu anlayıştan ötürü -iki ayrı devrim, iki ayrı örgütlenme- kendini Stalinist ve Kemalist Türkiye devrimci solundan ayırmayı başarabilmişti. PKK mücadelesinin ilk evrelerinde ağırlığı kadro politikasına ve silahlı propagandaya verirken; siyasi ve askeri örgütlenmesinde kadın-erkek ayrımı söz konusu olmamıştır. Bu yüzden sosyo-kültürel olarak gerici bir coğrafyada kadını politik ve silahlı mücadeleye kazanmayı başarmıştır. Bu süreç 1991 yılına kadar sürmüş ve örgüt SSCB’nin çözülmesiyle kendisini yenileme adına dönüşüme uğratmıştır. Ve bu dönüşüm şöyle bir rota izlemiştir. Kürt Ulusal hareketinin seyri: 1- 1984–1992 “Bağımsız Birleşik Kürdistan” PKK, 1991 yılına kadar programında silahlı mücadeleyi kendi içinde üç aşama olarak ele almıştır. Bunlar sırasıyla şöyledir; silahlı propaganda, stratejik denge ve zaferdir. Bu aşamada PKK’nin anlayışına göre zafer; mutlak bir şekilde “Bağımsız Birleşik Kürdistan” devrimini amaçlar. Bu amaç doğrultusunda ilkeleri ve programından taviz vermeden hareket etmeye çalışan bir örgüt görüntüsünü hiç bozmamıştır. Kitleleri bu amaç çevresinde yanına çekebilmiş ve onlara önderlik edebileceğini göstermiştir. Ama yine de bu PKK’nin ideolojik ve örgütsel olarak Stalinist bir parti olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Çünkü örgütsel olarak Genel Sekreterlik kurumunun varlığı (tek kişilik liderlik), parti içi muhalefete izin verilmeyiş; ideolojik olarak da “reel sosyalizm” ve “aşamalı devrim” yaklaşımları Leninizm’in biçimsel bir tezahürüdür. Bu yüzden gerçek anlamda Leninist bir parti değildir. Fakat PKK modern çağda Kürt ulusal sorununa yeni ve bambaşka boyut kazandırmıştır. Bağımsız ve Birleşik Kürdistan’ı savunmuş ve bu doğrultuda mücadele bayrağı açmıştır. Bu Kürt tarihinde ilk ve yeni bir aşamadır. 2- 1993–1999 “Üç Federasyon” Bu aşamada artık SSCB ve Doğu Bloğu ülkeleri yoktur. Tarihin ilk işçi devleti 1930’lardan başlayarak önce yozlaşmış sonra da bürokrasi eliyle 1991’de çözülmüştür. Yukarıda bahsettiğimiz gibi PKK’de aynen Türkiye solunun büyük bölümü gibi Stalinist ekolden mezun olmuştur. Bu yüzden de Bürokratik İşçi Devletlerinin çözülüşü karşısında dünya solu ile aynı anda ideolojik ve teorik bir bunalıma girmiştir. Bu bunalım bir iç tartışmayı gündeme getirmiştir. İç tartışma başlangıç evresinde sağlıklı mecralarda yürümüştür. Stalinizm ve bürokrasi eleştirilmiştir. Fakat tartışma Devrimci Marksist bir kanala akmadan dünyada ve Türkiye’de esen liberal rüzgârlardan etkilenerek “sivil toplumculuk” yani sol liberal fikirlere kapılmıştır. Bunun sonucunda Öcalan önderliğindeki hâkim kanat Marksizm dışına savrulmuştur. SSCB ve “reel sosyalizm” eleştirisi genel olarak Marksizm eleştirisine dönüştürülmüştür. Yapılan bu eleştiri ve tartışma neticesinde PKK programından sosyalizmi (“reel sosyalizm”), bayrağından da orak çekici çıkartmıştır. Genel sekreterlik yerine, genel başkanlığı koymuştur. Kürt orta sınıf ve burjuvalarından destek alma yoluna gitmiştir. Bu destek daha sonra onların çekim alanına girme noktasına kadar da gerilemiştir. Devamında Avrupa ve diğer emperyalist ülkelerle diplomasi adına bir takım olumsuz ilişkilere girilmiştir. PKK bu değişimlere ve dönüşümlere uğrarken, Türkiye ve Dünya halkları Irak Savaşı’na (1. Körfez Savaşı), Yeni Dünya Düzeni fikrinin ortaya atılmasına ve uygulanmasına tanıklık edecektir. Savaş Güneyli Kürtleri, Kuzeyli Kürtlerle buluşturan çok önemli gelişmenin önünü açacaktır. PKK, Barzani ve Talabani önderlikleri, ayaklanan Kürt kitleleriyle uzun yıllar sonra buluşacaktır. Savaşın ve yılların baskısından kurtulan Kürtler önce Güneyde sonra Kuzeyde serhildanlar (ayaklanma) yaratırken çok uzun yıllar süren kitlesel uyuşukluğu üzerlerinden atmayı başaracaklardır. ABD’nin buna cevabı ise savaşta rakibi olan Saddam’ı desteklemek olmuştur. Bu desteği Baas rejiminin yıkılmasına neredeyse ramak kala yapmıştır. Bu durum çelişkili gözükmektedir. Ama değildir. Çünkü ABD bir yandan Saddam’a karşı savaşırken diğer yandan savaşın sonuna doğru silahlı olarak ayaklanan Güneyli Kürtlere karşı Saddam rejimini korumaya çalışmıştır. Saddam’da bu durumu derhal kendi lehine çevirerek ABD ordusunun denetiminde Güneyli Kürtlere saldırmıştır. Buradan çıkarılacak sonuç açıktır: Bölge devletleri emperyalizm ile her ne kadar çelişkiye düşse de Kürtlerin efendisi yine de bu sömürgeci bölge devletleridir. Ortadoğu’nun makûs talihi hep bu olagelmiştir. Savaş Irak’ta büyük yıkım yaratmıştır. Ama bu yıkımla beraber Körfez savaşı Kürtler açısından genel olarak; Barzani, Talabani ve PKK’nin siyasi olarak lehine dönerek onlara uluslararası bir boyut kazandırmıştır. Özel olarak da kuzeyde PKK’nin yürütmüş olduğu mücadele uzun yıllar sonra Kürt halkı nezdinde önderlik sorununa bir cevap olmuştur. Bu nedenden dolayı 1992’den günümüze tartışmasız bir şekilde Kürt Halkının önemli bir kısmının siyasi önderi PKK’dir diyebiliriz. Ayrıca PKK Kürt halkıyla her düzeyde ilişki kurmuş ve onları mücadeleye kazanmayı başarmıştır. Verdiği mücadele ve Körfez Savaşı’nın koşulları nedeni ile kitleselleşen PKK, SSCB’nin çözülüşünden hemen sonra yeni bir yönelişe girmiştir. Bu yönelişin adı “Üç federasyon”dur. Buna göre; Kürt halkının; İran, Irak ve Türkiye’deki topraklarını alarak ayrılmasına gerek kalmadan (Burada Suriye’nin adı geçmiyor: Bunun nedeni de, o dönem Öcalan ve ekibi bu ülkede yaşadıkları içindir. Bu yüzden de Suriye yönetimiyle ters düşmemek adına dört yerine üç federasyon denmiştir.) kültürel ve kısmen de siyasi haklar elde etmesi mümkündür. Bu görüşe göre; kazanımları ve hakları elde eden Kürtler, mevcut merkezi devletlerle çelişmeyen ve birbiriyle siyasi, idari ilişkisi olmayan federasyonlar altında yaşayabilir. O dönem PKK bütün yazılı metinlerinde bu görüşü savunarak bu doğrultuda politika üretmiştir. Bu fikrin diğer babası da Turgut Özal’dır. Bu proje özü itibari ile 2. Cumhuriyet anlayışıyla paralellik taşır. Zaten o yıllarda Öcalan ile Özal arasında dolaylı yollardan Kürt sorunun çözümü konusunda bir iletişim kurulduğu hep iddia edilmiştir. Fakat Özal’ın “ani” ölümü bu evreyi pratik olarak kesintiye uğratmıştır. Yine de bu fikrin günümüze kadar sürmesi engellenememiştir. Mevcut bu fikir 90’lı yılların ikinci yarısında uykuya yatmış, yeni bir siyasal ikliminin oluşmasını beklemiştir. 3-1999-2008 “Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm” 1999 yılında ABD ve Türkiye politika değişikliğine giderek Öcalan’ı önce Suriye’den dışarı çıkardıktan sonra, Kenya’da CIA operasyonu ile yakalamayı başardılar. Öcalan yakalanıp Türkiye devleti tarafından teslim alındıktan sonra, PKK 2000–2004 yılları arası örgütsel olarak tasfiye ve çözülme sürecine -büyük bir oranda Öcalan eliyle- gitmiştir. Başsız kalan PKK uzun yıllardan beri sürdürdüğü silahlı mücadeleyi sorgulamaya başlamıştır. Bu dönem Öcalan ve PKK birçok siyasi arayışlara girmiştir. Partinin ismi değişmiş, silahsız gerillalar barış elçisi olarak, Türkiye devletine gönderilmiştir. Gerilla kuvvetleri Kuzey Kürdistan’ı terk etmişler, Güneyde üslenmişlerdir. Muhalif gerilla komutanları süreç dışına itilmiş veya etkisiz bir pozisyona getirilmişlerdir. Yine bir kez daha tek taraflı ateşkes sürecine gidilmiştir. PKK’de bu uzlaşmacı eğilim devam ederken, ABD ve müttefikleri 2002 yılında 2. Körfez savaşını başlatarak Saddam rejimin yıkılmasının önünü açmıştır. Savaşta ABD Türkiye’yi yanına çekmesi için 1 Mart’ta meclise sunulan tezkerenin milletvekillerinin çoğunluğu tarafından kabul edilmesi gerekiyordu. Maalesef bu gerçekleşmedi. Türkiye bu savaşta ABD’nin yanında fiili olarak yer almadı. ABD’nin Irak’ın güneyinden başlattığı harekat Güney Kürdistan da Türkiye’nin değil, Barzani ve Talabani’nin başını çektiği bölgesel Kürt önderliklerinin inisiyatif kazanmasına yol açtı. Savaş sonrasında Talabani Irak Devlet Başkanı, Barzani ise Kürdistan özerk bölgesinin lideri oldu. Tüm bu dönem boyunca Türkiye Devleti’nin Güney Kürdistan’daki askeri ve siyasi etkinliği azalırken PKK’ de bölgede askeri açıdan elverişli bir coğrafya elde etti. Bu somut gelişmeler PKK’yi Özal’dan sonra bir başka uzlaşma arayışına çekti. Bu arayışın birinci nedeni; Güney Kürdistan ayrıcalığından Türkiye’deki Kürtlerin de yaralanabileceği yanılsamasıdır. İkincisi; ABD’nin Kürtlerin hamiliğine soyunma girişimi ve ABD’nin, Ortadoğu’ya özgürlük ve demokrasi getireceği demagojisidir. Üçüncü olarak da; Avrupa Birliği afyonu ve Türkiye’nin demokratikleşeceği beklentisidir. Bütün bunlar uzlaşma için dayanak noktası yapılmıştır. Öcalan bütün bu gelişmeleri kendisinin ve PKK’nin lehine çevirmeye çalışarak teorik ve politik alt yapısını kendisinin oluşturduğu “Demokratik Özerklik ve Demokratik Konfederalizm” tezini siyasal bir proje haline dönüştürmeye çalışmıştır. Bu projeye göre; Kürtler ve Türkler barış içinde ve eşit bir biçimde bir arada yaşamalıdır. Bağımsızlık, ayrı devlet kurma ve sınır değişikliği gibi talepleri savunmak gereksizdir. Anayasada ve fiili yaşamda elde edilebilecek hukuki, siyasal ve kültürel kazanımlar yeterlidir. Öcalan, bu kazanımları somutlaştıracak olan yaklaşıma “Demokratik Özerklik” adını vermektedir. Bütün bu kazanımları koruyacak garanti altına alacak ve geliştirecek açılıma da “Demokratik Konfederalizm” demektedir. Bu gelişmeler PKK’nin özellikle de Öcalan’ın Kürt devrimi ve birleşik bir Kürdistan’ı inşa etme mücadelesinden vazgeçtiğini gösteren en somut adımlardır. Söylem artık çok nettir. Öcalan’ın ağzından aktarırsak: “ne bütünlükten yanayız ne ayrılıktan, biz demokratik bir oluşumdan yanayız” Peki neden o zaman silahlı mücadelede ısrar var ve gerilla dağıtılmıyor? Sorusu hemen akla gelebilir. Bu sorunun muhtemel cevabı şunlardır: Öcalan dahil silahlı silahsız herkesi kapsayan genel af ve ortak demokratik bir anayasa talebidir. Sanki mücadele bu noktaya odaklanmış gibidir. Bu da artık bir başka yazınının alanına girmektedir. 05 Ocak 2007 Editörün notu: Gündemde gelişen olayların takibine yardımcı olabilmek amacıyla yazarımız Atilla Doğan’ın 2007 yılı tarihli yazısını, değerli okurlarımızla paylaşmayı yerinde bulduk. Okuyucularımızın bilgilerine sunarız.
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-26-2009) |
|
|
#7 |
|
Üye
Üye No: 1907
Üyelik Tarihi: Mar 2008
Mesajlar: 4,294,966,634
Tesekkür: 1939 191 Mesajina 286 Tesekkür Aldi |
Hiçbir Emperyalist Operasyon, Halkların Çıkarına Değildir!
1999-2009; Düzene Dönüş ve ABD Operasyonu'na Tabi Oluş Süreci... Elbette bugünkü gelişmenin de gerek oligarşi ve emperyalizm, gerekse de PKK cephesinden düşündükleri ve planladıkları şekilde gidip gitmeyeceği de henüz kesinleşmiş değildir. Ancak hızlı veya yavaş da olsa, ABD operasyonu yürürlüktedir. Bir çok kez belirttiğimiz gibi, ABD operasyonunun tek bir amacı vardır: Halkların devrimci, ulusal mücadelelerini tasfiye etmek. Bugün gelinen nokta, bir bakıma "geç kalınmış" bir noktadır. Kürt milliyetçi hareketi, böyle bir gelişmeye hazır olduğunu yıllar önce ortaya koymuştur. Ancak gerek bölgesel nedenler ve emperyalistlerin hesapları, gerek Türkiye burjuvazisinin geleneksel politikaları ve kendine güvensizliği, Kürt milliyetçi hareketin, farklı dinamikleri gibi bir çok nedenin sonucunda, bugüne kadar böyle bir gelişme yaşanmadı. Elbette bugünkü gelişmenin de gerek oligarşi ve emperyalizm, gerekse de PKK cephesinden, düşündükleri ve planladıkları şekilde gidip gitmeyeceği de henüz kesinleşmiş değildir. Ancak hızlı veya yavaş da olsa, ABD operasyonu yürürlüktedir. Bir çok kez belirttiğimiz gibi, ABD operasyonunun tek bir amacı vardır: Halkların devrimci, ulusal mücadelelerini tasfiye etmek. Amerikan emperyalizmi, çok açık bir şekilde, "ya benden yanasın ya bana karşısın" politikasını, tüm ülkelere, örgütlere dayatmıştır. Amerika'dan yana olmamak, Amerika'ya karşı savaşmaktır. PKK işte bu noktada, savaşmayı değil, ABD'nin bölgedeki politikalarına tabi olmayı tercih etmiş ve bunu da "ABD'nin bölgede yapmak istediklerine bir diyeceğimiz yoktur." diyerek açıkça ilan etmiştir. Bugünkü gelişmeler, oligarşinin Kuzey Irak'a operasyonundan, PKK'lilerin gelip teslim olmasına kadar, ABD'nin "bölgede yapmak istedikleri"nin sonuçlarıdır işte. Ve ne yazık ki PKK'nin bunlara bir diyeceği yoktur! PKK gerilla savaşını yoğun olarak sürdüğü yıllarda da şartsız bir çözüme hazırdı. Öcalan'ın "sistemle anlaşabiliriz" görüşünü açıkça dile getirmeye başladığı 1990 başlarında verdiği bir röportajda şöyle diyordu: "Önümüzdeki dönemde politik çözüm yolu kendini dayatacak. ... Zoraki ayrılık diye bir derdimiz yok... Yeter ki kendine güvenip görüşmeye cesaret etsinler... Şart mart da ileri sürmüyoruz..." (2000'e Doğru, Eylül 1991) Yine, 1990 başlarında yapılan açıklamalarda, emperyalizmin Ortadoğu düzenine karşı bir tavırlarının olmayacağı da ifade edilmeye başlanmıştı. (ABD'nin Körfez saldırısı karşısında PKK'nin tavırsızlığı da bunun bir sonucuydu zaten.) Bugünkü süreç bir Amerikan Operasyonu'dur. Ve görünen odur ki, Kürt milliyetçi hareketinin teorisyenleri bunun böyle olduğunun açıkça farkındadırlar ve vahim olan, buna bir itirazlarının olmamasıdır. PKK yöneticilerinden Cemil Bayık açıkça, 1999'da Öcalan'ın tutsak edilmesinin de, bugünkü Kürt açılımı gelişmelerinin de ABD tarafından organize edildiğini, bu politikaları ABD'nin dayattığını söylemektedir. (4 Ekim 2009, gundem-online) Kürt milliyetçi hareket bundan rahatsız olmuyor; ÇÜNKÜ, PKK, 1990 ortalarından bu yana, zaten Kürt sorununun çözümü için emperyalist güçlere defalarca çağrılar yapmıştır. Bu çağrılardan en karakteristik olanlarından biri, PKK Genel Sekreteri Öcalan'ın 7 Kasım 1994'te ABD, Almanya, Fransa, İngiltere Devlet Başkanları ile BM, AGİK ve NATO'ya gönderdiği mektuptur. Şöyle diyordu o mektupta: "... Dünyanın artık bu devlet katliamına seyirci kalmaması gerektiğine (...) inanıyorum. (...) Yapacağınız girişimleri ve atacağınız adımları sonuna kadar destekleyeceğimi ifade ediyorum.." Yukarıda seslenilenler arasında hemen tüm emperyalist kesimler vardır ve sonraki yıllarda da herbirine yönelik tek tek defalarca bu çağrılar tekrarlanmış ve Kürt milliyetçi hareket içinde, emperyalist müdahalenin yadırganmayacağı bir anlayış oluşturulmuştur. Talep ve hedeflerde gerileyiş, nihayetinde "Akan kanın durması"na kadar gelmiştir 34 kişilik "Barış Grubu"nun "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Sayın Yetkililerine, Türkiye Halklarına ve Demokratik Kamuoyuna" diye başlayan bildirilerinin ikinci cümlesinde şu yazmaktadır: "Gelişimizin, 221. maddeden yararlanma gibi bir amacı yoktur. Başta akan kanın durması, anaların ağlamaması ve barış içinde ortak yaşam zeminin güçlendirmek amacıyla kendi özgür irademizle yola çıktık." Bu kısa paragraf, birkaç satır içinde, tarihsel gelişimi temelden çarpıtıyor, kendi meşruluklarını inkar ediyor ve politik anlamda da bir gerileyişi ifade ediyor. Kanın akması, anaların ağlamasının nedeni, Kürt milliyetçi hareketin gerillalarının dağda bulunması mıdır ki geri dönüş bu şekilde ortaya konulmaktadır? Diğer yandan akan kanın durması, anaların ağlamaması bir gerilla hareketinin talebi, hareket noktası olamaz. Bunu bir insan hakları örgütü böyle ortaya koyabilir. Ama bir gerilla hareketi, eğer gerçekten kendisinin savaşmasının buna neden olduğunu düşünüyorsa, o zaman bir dakika bile durmadan silahları bırakmalıdır. Söz konusu bildirinin sonundaki talepler bölümünde de dil, kültür taleplerinin ötesinde bir şey yoktur. Uzun yıllar sonucunda gelinmiştir bu geri noktaya. Yola çıkarken hedeflenen, "bağımsız Kürdistan!"dı. Sonra, mesela 1995'de istenen Çeçenistan kadar statüdür; "Biz Kürdistan'da Çeçenistan'dan daha fazla bir statü istemiyoruz." (Berxwedan, 15 Şubat 1995, sayı: 180, Abdullah Öcalan) Bir yıl kadar sonra istenen Bask tipidir, Filistin tipidir; "İster Bask tipi olsun, ister Filistin tipi olsun, eğer biz biraz daha direnişi geliştirirsek sanıyorum Türk devleti çözüme yanaşacaktır." (Özgür Halk, Ocak 1996, sayı 62) 1996'ya gelindiğinde Öcalan bir başka röportajında şartsız bir çözüm planını kabul etmeye hazır olduklarını tekrarlıyordu: "Eğer (Amerika'nın, Avrupa'nın kuzey Kürdistan'da barışın tesisi için bir siyasi çözüm planları) var ise, yürütmek istiyorsa biz buna hazırız. Şartsız bu planı teyid ederiz, bizden istenileni yapacağız." (Özgür Halk, 15 Şubat 1996, s.19) Yine mesela 1997'de talep edilen Kürtler'in yerel parlamentolarını kurabilmesidir; "... Türkiye'nin geleceği Kürtlere sonuna kadar demokratik bir ifade tarzı veren, partilerini kuran, hatta yerel parlamentolarını kuran, federasyon demeyelim yerel parlamento diyelim yani yerel parlamentosu kaçınılmazdır..." (Özgür Halk, Mayıs 1997, sayı 76, Ali Fırat) Bu talepler ve modeller, dönem dönem değişmiş, daha ileri veya daha geri talepler gündeme getirilmiştir. Ama artık gözetilen hep "emperyalizmin icazeti"dir. Bu anlamda Belçika Modeli'nden Almanya'nın, ABD'nin eyalet sistemine kadar hemen herşey önerilmiştir. Hedefler sürekli gerilemiştir: 2003'de Öcalan "Özgür İnsan Savunması"nda çözüm çerçevesini şöyle çizecekti: "Kürt demokratik hareketinin genel hedefi, tüm Türkiye'de tam demokrasidir. Türkiye'nin AB kriterlerini hedeflemesi bu amacı karşılamaktadır." O çerçeve büyük ölçüde gerçekleşmiş ve fakat hiç de Kürt milliyetçiliğinin öngördüğü gibi amacı karşılamamıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan beri süren ilhak inkar, imha, asimilasyon, bu kez "AB'ye uyum yasaları" altında sürdürülmüştür. Mandacılığın bile bir çözüm önerisi olarak görüldüğü yerde elbette bunlar doğal sonuçlardır: "Gerçekte ABD'ye bağlanma, İngilizlere bağlanma bir ileri adımdır… Türkiye'ye bağlanma, İran'a bağlanma daha geridir... BM'ye dolayısıyla ABD'ye bağlanma belli oranlarda ilerici bir bağlanmadır. Yani despot ve kötü bir kocadan daha demokrat bir kocaya bağlanmaktır." (Rafet Ballı, Kürt Dosyası, Öcalan'la Görüşme, s. 246) İşte böyle bir anlayış ve kültür, Kürt milliyetçi hareket içine yerleştirildiği içindir ki, tarihsel ve siyasal olarak hiçbir emperyalist operasyonun halkların çıkarına olamayacağı kesin olmasına rağmen, Kürt milliyetçiliği "Kürt açılımında ABD operasyonu"na tavır almayıp, aksine onun bir parçası olabilmektedir. Emperyalist dünya düzeni "halkları en çok geliştirecek düzendir" diye övülmüş, halkların silahlı kurtuluş mücadelesi inkar ve mahkum edilmiş, oligarşik devletin ve emperyalizmin meşruiyeti kabul edilmiştir. PKK bu noktada emperyalizmin sunacağı bütün çözümlere hem ideolojik, hem politik olarak açıktır artık! Sistem içinde yeralmak, Öcalan'ın İmralı teorisinin esasıdır ve süreç bu yönde devam etmektedir 1998 Kasımında Öcalan, Suriye'den çıkartılıp İtalya'ya geldiğinde, Avrupa emperyalizmine uyum sağlamayı esas alan bir yaklaşımla, federasyondan vazgeçerek, otonomi isteyen 7 maddelik bir öneri paketi açıkladı. Bu pakette operasyonların durdurulması, koruculuğun kaldırılması gibi maddeler yanında, iki maddesinde de "Türkiye sınırları bozulmadan bölgemize otonomi verilmesi... Kürt kimliğinin, dilinin ve kültürünün resmi olarak tanınması..." talepleri vardı. Emperyalizmin kabul edebileceğinden fazlası istenmiyordu. Ancak emperyalizmin farklı hesapları vardı ve bunun sonucunda Amerikan ve Avrupa emperyalizmi Öcalan'ı Türkiye'ye teslim etti. Öcalan, tutsak düştükten bir süre sonra, 6 Nisan 1999'da İmralı'dan 8 maddelik bir çözüm paketi daha açıkladı. İşte bu pakette ortaya konulan politika, bir anlamda bugünkü gelişmelerin de habercisidir. Öcalan bu 8 Maddelik önerilerinde düzeni tamamen meşrulaştıran bir yaklaşım ortaya koymuş ve silahlı mücadeleye son vermeyi de burada açıkça dile getirmiştir. Bu maddelerden bazıları şunlardı: "2- Devletin başta af olmak üzere, barış için alacağı tedbirler temelinde silahlı çatışmalara kalıcı bir şekilde son verilmesi. 3- '90'lı yıllardan itibaren... Kürtlerin ifade özgürlüğüne de açık hale gelen demokratik cumhuriyet sisteminin, güven vermesiyle birlikte tüm sorunların barışcıl çözüm zemini olarak görülmesi. 4- Bu koşullar altında PKK'nın kendini demokratik sistem içinde yasallaştırmaya hazırlanması.... Söylenen açıktı. Devlet, 90'lardan itibaren demokratiktir, artık silahlı mücadele vermek yanlıştır, PKK sistem içinde yasallaşmalıdır. Bu 8 maddelik öneriyle; bağımsız Kürdistan'dan, federasyondan, otonomiden tümüyle vazgeçilerek, düzene katılım kararı alındı. 1999'da "barış grupları"nın gelip teslim olmasının dışında, Öcalan'ın geliştirdiği bir politika da, ülke içindeki silahlı güçlerin dışarıya çıkarılmasıydı. Öcalan bu politikayı da "1 Eylül 1999'dan itibaren silahlı mücadeleye son vermeye ve güçlerini barış için sınırların dışına çekmeye çağırıyorum. Böylelikle demokratik çözüm yolunda yeni bir diyalog ve uzlaşma aşamasının gelişeceğine inancımı belirtiyorum." diye açıklıyordu. Aradan 9 yıl geçmiştir ve yine teslim olma gruplarının "çözüm yolunu, diyalog ve uzlaşma yolunu açma amacıyla" gönderildiği söyleniyor. Uzlaşmada gösterilen ısrar, silahlı mücadelede gösterilseydi, diyalogda ısrar edildiği kadar, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkında ısrar edilseydi, kuşku yok ki bugün farklı noktalarda olunurdu. Ama sınıflar mücadelesinde, bu ayrımları belirleyen politik tercihlerdir ve PKK, uzlaşmayı, diyaloğu, yani DÜZENİ tercih etmiştir. O günden bu yana, binlerce insanın öldüğü çatışmalar, operasyonlar sürdü, arada değişik politikalar ortaya atıldı, ama süreç esasında o günden bu yana, 98 maddede belirtilen zeminde gelişmektedir; PKK hala "düzen içinde çözüm aramak ve yasallaşmak" noktasındadır. Son gelen "barış grupları"nın gelişi de, işte o 8 maddenin devamıdır. Oligarşi hiçbir şekilde kaale almıyor, kulak vermiyor, buna rağmen Kürt milliyetçi hareketi geri adımları sürdürüyor. Teslim olma grupları çıkarılması, Öcalan'ın baştan beri formüle ettiği "devlete güven verme" politikasında yeni bir adımdır ve bu politikanın kendisi düzen içileşme anlayışı üzerine şekillenmiştir... İmralı sürecinde geliştirilen teoriler, reformist bir içerik taşıdığı gibi, ideolojik anlamda da bir yenilgiyi kabul edişe denk düşmektedir. En iyi sistemin burjuva demokrasisi olduğunun kanıtlandığını söylemekteydi artık Öcalan. Türkiye'deki faşist sistemin de esas olarak demokratik olduğunu ileri sürmekteydi. Sistem içine dönme de bunun mantıksal sonucudur; nitekim bu sonuç da şöyle formüle edildi Öcalan tarafından: "Kürt sorununun en pratik çözümünün demokratik ve kültürel haklarını kullanmadan geçtiği, çıkmazın böyle aşılacağı ve şiddetle artık bir yere varılamayacağı dava dolayısıyla daha iyi anlaşılmıştır." Burjuvazinin dediği noktaya gelinmiştir. Burjuvazi onyıllardır "şiddetle bir yere varılmaz" diyordu. Evet, öyledir demiştir Öcalan. Şiddetle bir yere varılamayacaksa, gerilla da er ya da geç, gelip teslim olacaktır. Olan budur. Ve bu bir teslim oluştur, bir yenilgidir. "Ben demokratik cumhuriyet çatısı altında toplanmak gerektiğine inanıyorum." diyordu yine Öcalan. Sisteme tabi olunarak toplanılıyor işte. PKK'nin gönderdiği "barış grubu"yla, Türkiye sınırları içine atılan adımlar, düzen içine atılan adımlardır. Bir modelden başka bir modele, bir çözüm paketinden başka bir pakete savrulmanın dışında ortada hiçbir şey yoktur. Bütün çözüm arayışları, Kürt sorununun emperyalizmin himayesiyle çözülmek istenmesine dayanmaktadır. Sonuç; Kürt milliyetçi hareketinin iflası ve çözümsüzlüktür. Kanın akması, anaların ağlamasının nedeni, Kürt milliyetçi hareketin gerillalarının dağda bulunması mıdır ki geri dönüş bu şekilde ortaya konulmaktadır? *** AMERİKA deyince; aklınıza ne geliyor? Dünya halklarına karşı suçlar işlemiş ve işlemeye devam eden ülke. Osman Beyazkaya (Tekstilde makinacı,19 yaşında) Ülkemiz onun sömürgesi. Her yerde üsleri var. O üslerden halkları öldürüyorlar. Tabii ki işbirlikçileriyle beraber. Dilan Tekin (Öğrenci,15 yaşında) Emperyalizmin, çürümüş insanların barındığı yer. Kendilerine göre insan haklarının olduğunu söylüyorlar. Oysa zulmün, sömürünün devam ettiği yer. Özcan Arslan (Toptan gıda pazarlamacısı, 35 yaşında) Kan geliyor, şiddet, sömürü, işgaller, haksızlıklar geliyor. Dünyanın başbelası. Mehmet Arslan (Memur, 41 yaşında) Halkların katili, en büyük sömürücü, yoksulluğumuzun sebebi. Arda Kaya (Öğrenci, 21 yaşında) Zulüm, baskı, nefret, kin, çıkarcı, kendilerini düşünen halkı düşünmeyen bir ülke Gürkan Yalçınkaya (Servis şoförü, 26 yaşında) Çok şey geliyor ama sömürü demek daha iyi olur. Yüksel Yıldırım (İnşaatçı, 35 yaşında) 2009.10.25 [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] |
|
|
|
| Toprak Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Mahmut Halil CAN (10-26-2009) |
|
|
#8 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
AÇILIMLARIN PERDE ARKASI: ABD’NİN İÇ SAVAŞ OYUNLARI
Kürt,Alevi,Ermeni,Demokratik açılımlarının perde arkasında ABD emperyalizminin BOP’u ve de diğer yandan ABD’nin bölgesel jandarması TC sömürgeci faşist rejiminin kendi içinde iç savaşla debelenmesi yatmaktadır.Bu gün gibi açıktır.Öteden beridir iç savaş stratejisini uygulayan Türk faşist diktatörlüğü ve ağa babası ABD, bu yeni yönelimlerle birlikte halklar arasına kalın sınırlar ve çizgiler çekmeye çalışmakta ve de taraflar oluşturmaktadır.Bir yandan kendi Genişletilmiş Ortadoğu Projesinin ayaklarını tamamlamaya çalışıp; Irak’tan çekilme planlarının ve ardını da TC’ye bırakmasıyla birlikte; Kafkaslar,Ortadoğu,Kıbrıs ve de Anadolu’yu sorunlar yumağı içinde olan Anadolu’yu iyice sorunların göbeğinde tutmaya çalışarak; bir yandan da Türk sömürgeciliğini doğuya açılan pencere olarak sürekli tutmak ta yatıyor bunun temelinde. Yaklaşık olarak 20 yıldır ve daha da öncesi olmasına rağmen, özellikle son yıllarda bu iç savaş oyunları ve iç savaşı kışkırtmada ABD emperyalizmi ile Türk sömürgeci faşist rejimi çok fazla adım atmıştır.Kürt-Türk, olmadı Alevi-Sunni vs gibi bir çok çatışma alanı yaratmaya çalıştı ve fakat genel olarak bunlar tutmadı. Kürt-Türk iç savaşına dönük kimi yerlerde kimi açık saldırılar ve provokasyonlar olsa da; bu genele yayılmadı, yayılamadı. Ama diğer yandan içten içe ; Kürt düşmanlığı işlendi sürekli. Irkçı-faşist-kafatasçı yapı aşağıdakilere, proleter ve emekçi kitlelere adım adım ve alttan alta işlendi, enjekte edildi. Genel olarak ,Alevileri sistemle barıştırmayı hedef alan açılım ya da adımların kesinlikle iyi niyetli olmadıkları açılıp saçılmaların ilerlemesinde zaten açığa çıkmış oldu. Muhtemel bir Kürt-Türk iç savaşında da Türkler lehine kazanılmak istenen Alevilerin genel olarak olmasa da Kürtler aleyhine bir kesiminin kazanıldığı biliniyor. Özellikle de Batı Alevileri ya da Tahtacı Alevileri diye tanımlananlar.Bunda tabiî ki kirli-iğrenç savaş içinde yitirilen asker çocuklarının ve de bunu sonuna kadar kullanmakta çekinmeyen MHP’li itlerinde rolünü unutmamak lazımdır.Ama beri yandan genel olarak hala Aleviler-Kızılbaşlar , düzenin tamamıyla barışık değildirler ve de düzene güven duymamaktadırlar.Bu bakımdan muhtemel çatışma taraflarından birisi haline getirilmek istenebilir ; özellikle de Kürt-Türk iç savaşının gerçek kılınması boylamında Türk sömürgeci faşist rejiminin psikolojik-taktik savaş oyunlarının bir parçası haline getirilebilir Aleviler-Kızılbaşlar. Türk-Kürt iç savaşı en muhtemel senaryosudur düzenin , ABD emperyalizminin. Ya tutarsa deyip Irak ve işgal senaryosunun içinde olsun ya da olmasın- olmaması olası olmasa da TC’nin- ; her halükarda bu çatışma tarafları oluşturulmakta ve her an yedekte tutulmaktadır. Türk ya da diğer milletlerden emekçilerin de düzene en çok eklemlendiği ve de düzenle bağlarının en sıkı olduğu alandır zira Kürt sorunu. Bu bağlamda komünist devrimci sınıf çalışmasının da zafiyeti ya da bunun kırılmasına dönük ciddi çalışma eksikliğinde olması ya da diğer yandan ön yargıların kırılmasının gerçekte uzun süreçler istediği göz önünde tutulursa oldukça zorlu bir süreçtir bizler için.Ama düzen açısından da en sıcak çatıştırma alanıdır burası.Nitekim basit hak gösterilerine bile çok basitçe PKK ya da Kürtler denilince; basit-sıradan işçiler ve emekçiler daha mesafeli yaklaşmaktadırlar. Bu bir gerçektir reddedilemez bir durum olarak. ABD emperyalizmi ve Türk sömürgeciliğinin açılımlardaki amacının barış-özgürlük-kardeşlik vs olmadığı gün gibi açıktır söylemlerinin ötesinde pratiklerine bakılırsa.Bu açılımların bir nedeni pratikte stratejik olarak Ortadoğu ve Doğunun tümüne emperyalist ve sömürgeci açılımdır. Diğeri ise, Halkları tanıma,dil ve kültürlerine saygı gösterme ya da özgürlük adına onların en basit ve doğumsal özelliklerini kullanarak muhtemel iç savaş senaryolarına hazır hale getirmektir.İster Kürt Sorunu, ister Kıbrıs sorunu, ister Ermeni sorunu vs cephesinden dilediğiniz gibi bakınız ; sorunların özünde kullanma ; bu sorunları kullanarak halkları yaklaştırmak yerine temelden uzaklaştırma ve egemenliğini böl-parçala-yönet düzeyinde sürdürmek iradesinde yattığı görülmektedir. Zira bakınız şöyle bu sorunların mecrasına.Kürt açılımı derken; sınır ötesi Tezkere meclisten sessiz sedasız çıkarıldı. Ve de Güney Kürdistan’a operasyonlar sürecek demektir ve de diğer yandan da ABD askerinin yerinin alınacağının ve Kürtlerin orada yine öldürüleceğinin ya da uzlaşanların da kullanılacağının.Yine bakınız Ermeni açılımı derken ; Ermeniler ve soykırım konusunda hiçbir şey denmemektedir; sorunun kendisi basit bir sınır sorunuymuş gibi sunulmaktadır. Gerek TC kesiminde ve gerekse de özellikle de Diasporada Ermenilerin sorunun kendisinin çözülmesi bir yana düşmanca tutumlar içine daha fazla girdiği görülmektedir. Yine bakınız Kıbrıs’ta sorunun kendisi soğumaya bırakıldığı gibi; çözümü için adım atmak bir yana; daha da geri çekilip düşmanlığı körükler politikalar izlenmektedir. Yine emperyalist kapitalizmin içinden çıkılmaz hale getirdiği ve kesinlikle bilerek-isteyerek çözümsüzlüğe sürüklediği ve giderek halkların düşmanlığının had safhasına vardırdığı Filistin sorunu yanı başımızda en güzel örneklerdendir.Öyle bir yere getirdiler ki; Goldstone açılımı ile Mahmut Abbas ve benzeri işbirlikçiler eliyle Filistin halkının özgürlük mücadelesi satılırken; diğer yandan Filistinliler bile kendi içlerinde var olan bölünmüşlüğün daha da derinliğine sürüklenmektedirler bu adımlarla. Tarihin hiçbir döneminde egemenlerin bu türden sorunları ezilenler lehine çözdüğü ya da iradesini bu yönde kullandığı görülmemiştir.Zira bu maddenin doğasına aykırıdır. Egemenlerin çıkarları ile bağdaşmayan çözümlerin çözüm olabilmesi mümkün değildir. Bu ve başka türden anlamlarla; egemenler sorun yoksa bile sorun üretirler tam tersine ve de yığınları onlarla boğuştururken; egemenliklerini pekiştirip düzenlerinin devamını sağlarlar.Bu doğanın diyalektiğine uygun maddi dünyanın kendisidir. Açılımların ardında, perde gerisinde egemenlerin özlemlediği iç savaş senaryosuna uygun yığınsal bir destek adımı örgütlemek istediği, bunu sistemin ruhuna uygun ve kullanılabilir bir çerçeve içinde tutmak istediği dün de açıktı ve bugün de oldukça açıktır.Sorun bunları görmekte ve buna uygun tedbirleri ve önlemleri alacak çalışmaları bugünden yarına yürütmektedir.Düzene karşı mücadeleyi her bakımdan uyanık,sınıfsal,devrimci bir tarzda ele alıp ; analizleri doğru bir biçimde yapmak yanında eylemsel içeriği de buna uygun hale getirmektedir. Düzenin orta ve uzun vadede Anadolu’yu iç savaş arenası haline getirme iradesine karşın ; bu toprakları özgürlük-devrim ve sosyalizmin toprakları haline getirip, yüz yıllardır barış-kardeşlik içinde yaşamış olan- yer yer provokasyonlar ile bozulmuş olan ve düzenin pislikleriyle yoğrulmuş olsa da- halkları sosyalizmin engin sınıf kardeşliğinde buluşturma görevine daha çok sarılmak zorunludur. Görev açık ve nettir. 09.10.2009 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (10-26-2009) |
|
|
#9 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
"CHP ve MHP Barış Değil, İç Savaş Sürsün İstiyor"
Kürt sorununa demokratik ve barışçı çözüm isteyen ÖDP'den Taş, Halkevleri'nden Birol ve EMEP'ten Tüzel, CHP ve MHP'yi eleştirdiler. Taş, "Şu saatten sonra Türk ve Kürt gençlerinin ölümünden CHP ve Baykal sorumlu olacaktır" dedi. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] bawer@bianet.org İstanbul - BİA Haber Merkezi 26 Ekim 2009, Pazartesi Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Emek Partisi (EMEP) ve Halkevleri, Maxmur ve Kandil'den Türkiye'te gelen Barış Gruplarını karşılayan Kürt halkının barış sevinçlerine anlayış gösterilmesini istediler. "Kürt sorununun demokratik çözümünde Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) muhatap alınması gerektiğini" söylediler. "Barış için birlikte hareket etmeliyiz" Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ve EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, bugün Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği'nde (TMMOB) düzenledikleri basın toplantısında "Emperyalizmin ve burjuva gericiliğinden uzak, Kürt halkının tüm hak ve özgürlüklerine sahip olduğu, eşit, özgür ve kardeşçe bir arada yaşamın temellerinin atılması için hep birlikte hareket etmeye ihtiyaç duyulmaktadır" dediler. Ortak metni okuyan Tüzel "Bunun için operasyonlara son verilmeli, şiddet ve savaş son bulmalı, çatışmalar durmalı; barışın ve diyaloğun yolu açılmalı; Kürt halkı üzerindeki dil, kimlik, kültürel ve diğer baskılara son verilmeli ve anadilde eğitim hakkı ve bölgede Kürtçe'nin yerel yönetimler ve kamu yönetiminde kullanımının önü açılmalı, eşit yurttaşlık hakkı tanınmalıdır" dedi. AKP, CHP ve MHP'ye eleştiri "Demokratik güçlere yönelik tahammülsüzlük, saldırganlık ve polis şiddetinin eşlik ettiği uygulamaların Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetince sürdürülen 'demokratik açılım' söylemini yalanladığını" ifade eden Tüzel, "Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) ırkçı ve şoven tutumu bizleri düşündürüyor" diye konuştu. Birol, "CHP'nin siyasi rant hesapları içinde olduğunu ve iç savaş kışkırtıcılığı yaptığını" belirtirken, Taş da "Şu saatten sonra Türk ve Kürt gençlerinin ölümünden CHP ve Deniz Baykal sorumlu olacaktır" dedi. CHP'nin Kürt sorunu karşısındaki tavrını rezalet olarak niteledi. Tüzel, Birol ve Taş, "İki halkın yakınlaşması, barışın Türkiye'nin batısında da yayılabilmesi için barışçıl ve çatışmasız bir dile ihtiyaç olduğunu" söylediler. "Kürt sorununun çözümü için mücadele etmeye devam edeceklerini" kaydettiler.(BÇ)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (11-01-2009) |
|
|
#10 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 33,050
Tesekkür: 5345 9066 Mesajina 14740 Tesekkür Aldi |
"Genelkurmay Sussun, Siviller Konuşsun"
Barış Meclisi çağrıcılarından Önen, hükümetin Barış Grupları'nın gelişini müzakere ettiğini, toplumun sürece katılımında hazırlıksız olduğunu söyledi; "Açılımda hükümetle Genelkurmay arasında uzlaşma olduğu açık; Genelkurmay susmalı. DTP muhataplığı bırakmamalı" dedi. [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] tolgakorkut@bianet.org Ankara - BİA Haber Merkezi 26 Ekim 2009, Pazartesi Türkiye Barış Meclisi'nin [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...], insan hakları savunucusu Yavuz Önen, Barış Grupları'yla ilgili süreci değerlendirirken, "Bir yıldır MİT üzerinden PKK'yle görüşmelerin olduğu açığa çıktı. Üst düzeyde, Genelkurmay'ın da içinde olduğu, resmi bir çözüm üzerinde görüş birliği olduğu görüldü. Ama hükümet toplumun sürece katılımının sağlanması, Kürt sorununun tartışmaya açılmasında hazırlıksız ve çekingen" dedi. Hapisteki PKK lideri Abdullah Öcalan'ın [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] üzerine Kandil ve Mahmur'dan 19 Ekim'de [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Barış Grupları serbest bırakıldılar. Ancak hükümet yetkilileri [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] "kabul edilemez" diye niteledikten sonra, Avrupa'dan üçüncü Barış Grubu'nun gelmesini istemedi. Grup gelişini "süresiz ertelediğini" duyurdu. Ardından, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da, Diyarbakır'daki karşılama töreni için, "kimse tasvip edemez" dedi. Hükümetin toplumu sürece katarak daha cesur adımlar atmasını ve "demokrasi açılımı" dediği programı sürdürmesi gerektiğini söyleyen Önen'in bazı saptama ve değerlendirmeleri şöyle. Devletin bir çözüm programı var, ama hazırlıksız: Üst düzeyde politik ve diplomatik bir hazırlık olduğu anlaşılıyor. Bütün karşıt açıklamalara karşın, bence hükümet ve Genelkurmay uzlaşmış durumda. Ama süreci askeri olanla sınırlı tutma eğilimiyle, karşılıklı silahlar susacakmış gibi davranılıyor. Sorun çok daha büyük, Türkiye'nin demokratikleşmesiyle ilgili. Karşılama gösterileri de bunu gösterdi. Sorunun zorluk düzeyinde bir hazırlık yapıldığı söylenemez. Cumhurbaşkanı "Çok güzel şeyler olacak", hükümet yetkilileri hep "devlet projesidir" dedi. Demek, birkaç ay öncesinden planlanmış. Meğer hükümetin kamuoyuna açıklanmamış bir planı varmış. Ama şimdi yarım kaldı. Bence hükümet ve Genelkurmay bu çıtayı çok yüksek tuttular. Gösterilerin olacağı belliydi: PKK militanları üniformalarıyla geldiğinde, yüz binlerin sokağa çıkacağını bilmek gerekirdi. Kürt halkı politize ve organize. Bunu Newroz'lardan görmek gerekirdi. Kitlesel eylem anlamında zaten hazır ve duyarlılar. PKK militanlarının Türkiye'ye gelmesi ve serbest bırakılması tarihi bir şeydir. PKK'yle ilgili "tasfiye süreci" kaygısı vardı. Halk bunun böyle olamayacağını anlattı gösterilerle. Coşkudan öte, bir siyasi mesajdır bu. Asker aileleri: Çocuklarını kaybeden asker ailelerinin duyarlılığını, acılarını da çok iyi anlıyorum. Ama bir yerden başlamak gerek. Eski düşmanlık, intikam duyguları üzerine kurulu ortamı değiştireceksek, yeni bir sayfa açmak gerek. Hükümet programı genişletmeli: Hükümetin ortamı değiştirecek yeni yollar bularak programını genişletmesi, cesur adımlar atması gerek. Hukuksal değişiklikler önemli. Örneğin Terörle Mücadele kapsamında yargılanan çocuklarla başlanabilir. DTP muhataplığı bırakmamalı: "Kim muhataptır" tartışmasında taktik hatalar var. Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) muhataplığı bırakmaması gerekirdi. Sivillerin konuşma zamanı: Genelkurmay'ın susması gerekiyor. 25 yıldır bu işin fiilen içinde; sorunun taraflarından. Kamuoyuna açılım bakımından geliştirebilecekleri yeni bir şey de yok. Politik açıklamalar yapmaktan uzak durmalı. Şimdi söz sivillerin olmalı. (TK)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
| Mahmut Halil CAN Kullanicisina Bu Mesaji Için Tesekkür Edenler: | Toprak (11-01-2009) |
![]() |
| Anahtar Kelimeler: bop, cozum, ermeni, filistin, ic savas, israil, klik catismalari, kurt, rusya, siddetleniyor, sosyalizm, ulusal sorunlar |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| ÇatiŞmalari, çatışmaları, klik, nezdinde, sorunlar, ulusal, şiddetleniyor |
| Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Sendİkalar,sorunlar Ve ÇÖzÜm Önerİlerİ | Mahmut Halil CAN | SENDİKALAR VE KİTLE ÖRGÜTLERİ | 25 | 11-01-2011 10:36 PM |
| Düzen her yerinden çatırdıyor klik çatışmaları siyasal yönetememe krizini getirecekt | Mahmut Halil CAN | EKONOMİK-SİYASAL KOŞULLAR-KAPİTALİZMİN GÜNCEL DURUMU VE SOSYALİZM | 3 | 07-21-2009 08:41 PM |
| Ekonomide yapısal sorunlar var - ANKA | Mahmut Halil CAN | EKONOMİK-SİYASAL KOŞULLAR-KAPİTALİZMİN GÜNCEL DURUMU VE SOSYALİZM | 0 | 09-03-2007 06:42 PM |