![]() |
|
|||||||
|
|||
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#1 |
|
YILMAZ GÜNEY- GERÇEK BİR DEVRİMCİ SANATÇI -YAŞIYOR YAŞAYACAK
Yılmaz Güney 9 Eylül 1984’te Paris’te Türk sömürgeci faşist rejiminin komplosu sonucu sürgünde olduğu Paris’te gözlerini yaşama yumdu. Ama eserleri, duruşu, devrimci yaşam ve devrimci sanatçı kişiliği ile hala devrimci kimliğin özel örneklerinden birisi olarak yaşıyor ve sonsuza kadar da yaşayacaktır. Yılmaz Güney yaşama gözünü yumana kadar devrim, özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin her alanında mücadele içinde oldu. Asla ve kesinlikle önüne çıkarılan engellere, cezaevleri, sürgünlere karşı yılgınlığa kapılmadığı gibi; yaşamının her alanında bir devrimci, bir devrimci sanatçı gibi yaşadı ve toprağa düştü. Bugünler de sözde ilerici-demokrat vs sanatçıların düzene yedeklenmek için sıralarda birbirlerini ezdikleri bir dönemde Yılmaz Güney ve onun gibi yiğit devrimciler, devrimci sanatçıları gözlerin aramaması olanaksızdır. Bir bir düzene yaltaklanmak, düzenin kimi nimetlerinden daha fazla yararlanmak adına bırakınız devrimci sanatçılığı, insani değerleri bile hiçe sayan sanatçı müsveddelerini gördükçe Yılmaz Güney’lerin kahrolmaması olanaksızdır aynı zamanda. Yılmaz Güney bir oyuncu, bir yönetmen, bir senarist, bir yazar değildir sadece. O her şeyi ile devrime adanmış bir devrimci militandır, devrimci yöneticidir. Devrimci örgütlülüğü savunan, yaşayan ve ömrü boyunca da buna uygun davranmış adanmış bir yaşamdır. Yılmaz Güney yaşamının her zerresinde devrimi, özgürlüğü ve sosyalizmi yaşama uyarlayan, eserleri ve yaşam tarzıyla onu ete-kemiğe büründüren örnek bir DEVRİMCİDİR. Duruşu, eserleri ve yaşam biçimi ve tercihleri ile düzen nezdinde korku salan bir ileri karakol militanıdır. Bu bakımdan Yılmaz Güney, herhangi bir devrimciden düzen açısından çok daha fazla tehlikeli olduğundan onu bertaraf etmek faşist rejim açısından kaçınılmaz bir son idi. Aynen kendinden öncekiler ve sonrakiler gibi. Onu kendilerine göre olağan yöntemlerle ortadan kaldırıp, önünü kapatamayınca olağandışı yollar ve yöntemler izleyerek ellerini-kollarını bağlayıp o sıkı sıkıya bağlı olduğu toprağından zorunlu sürgüne yolladılar. Sürgün yıllarını asla üretimsiz geçirmeyen ve son nefesine kadar devrime adanmış yaşamını sürdürürken 9 Eylül 1984’te Paris’te amansız kanser hastalığına yenik düştü. Düzene karşı asla başını eğmeyen yiğit devrimci Yılmaz Güney; hastalığına ve memleket hasretine yenik düştü. Dünya işçi sınıfı ile Anadolu işçi sınıfı ile ezilen halklarına birçok bakımdan yaratıcı eserlerini ve yaşam biçimini miras bırakan Yılmaz Güney; aradan geçen onlarca yıla rağmen hala aşılamadığı gibi taklitleri yanından geçmemektedir. Kötü karikatürlerinin piyasalarda dolaştığı ve de hala özenilen-öykünülen bir yerde ve sürekli yukarıda oturmaya devam etmektedir. En sıradan sanatçıların bile özendiği, aşka geldiği Yılmaz Güney bir devrimci gibi yaşadı ve bir devrimci olarak toprağa düştü. Anısı ve yaratıları-eserleri-yaşam biçimi yolumuzu aydınlatmaya ve yolumuza ışık tutmaya devam ediyor. Yılmaz Güney’in dilinden ve yazdıklarından bir paragrafla ölümünün 26. Yılında kendisini özlem, saygı ve mücadelesinin amaçlarını yaşam amacımız sayarak anıyoruz: “"Devrimci sanatçı devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yükümlüdür. Devrimci sanatı devrimin hedefleri doğrultusunda sürdürülen mücadeleden bağımsız düşünemeyiz. Mücadelenin dışında devrimci sanat olamaz. Bu nedenle, devrimci sanatçı, her şeyden önce, teorik ve ideolojik bir sağlamlığa ulaşmak için çaba göstermelidir. Yani bilimsel sosyalizmin temel yasalarını öğrenmeli ve toplumsal, siyasal mücadelesinin kılavuzu yapmalıdır. Devrimci teoriyi kavramadan devrimci sanat yapılamaz." "Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiyle dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı eserleri yoluyla, halkla kitlelerle çok güçlü geniş bağlar kurabilir." Yılmaz Güney 09.09.2010 Mahmut Halil CAN ( Sendiren ) [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
|
#2 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#3 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Bugün 9 Eylül, Yılmaz GÜNEY'i Anıyoruz! Eserleri ve Hayatı Arkadaş
Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş, bir bakarsın volkan olmuş,yanmışsın arkadaş... Dolduramaz boşluğunu ne ana, ne kardaş, bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş... Ortak olmak her sevince, her derde kedere, ve yürümek ömürboyu, beraberce elele... Olmasın hiç, O ta içten gülen gözlerde yaş, bir gün yollarımız ayrılsa bile arkadaş... Yılmaz Güney Asıl adı Yılmaz Pütün'dür.Adı; Yılmaz; zorluklar karşısında eğilmez, Umutsuzluğa kapılmaz,yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Soyadı Pütün ise bir dağ meyvasının kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 Yılında, Adana'nın Yenice Kazasında doğan Yılmaz Güney,topraksız bir Kürt ailenin iki çocuğundan biridir.Annesi dindardı ve okuma yazmayı bilmezdi. Babası ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Yılmaz Güney 1976'da Kayseri Cezaevindeyken babasını kaybetti.Dokuz yaşından sonra hayatını çalışarak kazandı.İlk işi dana gütmekti. Liseyi Adana'da bitirdi.O yıllar (DORUK) adında bir sanat dergisi çıkardı.Sanata çok meraklıydı ve hikayeler yazıyordu.1955'te İstanbul'a İktisat Fakültesi'ne oğrenim görmek için gitmişti. Fakat devam edemedi.1955'te süren tatbikat sonucu birbuçuk yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası aldı.Öğrenimi yarıda kalmıştı. O'nun önündeki tek yol,kendisini hayatın okulunda,hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptıda... Kitaplar, sinema, iş, acımasızlık, hayatın katı kuralları,toplumsal baskılar,kahpelikler,yiğitlikler...Karşılaştığı zorlukları yenmek için direnmesi ve kararlılığı... İlk olarak 1961'de cezaeviyle tanışmıştı.1962 Aralığında 'cezasının' bitimiyle, muhafazakarlığı ile ünlü, Konya şehrine sürgüne gönderilmişti. 1968'de asker gitti.1970 Nisanında döndü.1972'de, Mart'ın 16'sında devrimcilere yardım ettigi gerekçesiyle tutuklandı.Mahkeme sonucu 10 yıl ağır ceza hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. 1974 Eylülünde,bir cinayet olayına adı karıştı ve On dokuz yıla mahkum edildi. Cezaevindeyken 'GÜNEY' adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı.Onüçüncü sayı sonrası12 Eylül Darbesi sonrası Güney dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü 'on' ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı 'yüzyılı' aşıyordu.1981 Ekiminde izinli çıktığı Isparta cezaevine bi daha dönmedi.Yurt dışına çıktı. 1981 Ekimine kadar, yaklaşık 'Oniki yılını' çeşitli cezaevlerinde geçirdi.Bu oniki yil içinde ikisi yarı-açık olmak üzere onbeş hapishane tanıdı. Yurtdışında bulunduğu süre içinde de,T.C'nin askeri faşist ve sömürgeci yüzünü dünya halklarına göstermek için bütün gücüyle mücadelesini aralıksız sürdürdü. İltica ettiği Fransa'nın Paris şehrinde, 9 Eylül 1984'te bu dağ Kartalı hayata gözlerini yumdu. O'NUN SÖZLERİNDEN BİR KESİT VERMEK GEREKİRSE; 'Asıl hapishane insanın kafasında yarattığı hapishanedir.Hayatı sınrlayan hapishane odur ki,ilk fırsatta yıkılmalıdır. Dünyayı daha iyi kavrayabilmek için...' -Yılmaz Güney- ON YIL SUSTUM,ARTIK BAĞIRMAK İSTİYORUM! 'Ülkemden ayrılışım,rahat yaşamak istediğimden ötürü değil, Özgürlük ve demokrasi kavgasına daha etkin ve aktif bir biçimde katılabilmek içindir.' -Yılmaz Güney- Keza O; 'Bir köle olarak yaşamaktansa, özgürlük savaşçısı olarak ölmek isterim...' -Yılmaz Güney- Anısının ve önünde saygı ve hürmetle eğiliyor,Şairin dediği gibi and içiyoruz huzurunda ve; bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek... diyoruz. -Yılmaz Güney Ölümsüzdür ! Mutlu Olma Şansı Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili, biz kendimizden başka herkesin üzüntüsünü üzüntümüz, acısını acımız yaptık çünkü. Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı. Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk... Yüreğimizin zayıflığı kimi zaman hayat karşısında bizi zayıf yaptı. Aslında ne güzel şeydir insanın insana yanması sevgili... Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak. Ben bütün hayatımda hep üzüldüm, hep yandım. Yaşamak ne güzeldir be sevgili... Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek... Ve o vaz geçilmez sancılarını duyarak hayatın... Yılmaz Güney ............ FİLMLERİ Oyuncu (114 Film) Adana - Paris 1995 Yılmaz Güney: His Life, His Films 1987 CHAMBRE 666 Kendisi 1982 Endişe 1974 Arkadaş Azem 1974 Zavallılar Abuzer 1974 Sahtekar Bülent Akif 1972 Ağıt Çobanoğlu 1971 Namus Ve Silah İlyas 1971 Yarın Son Gündür Kara Çocuk 1971 Acı Çiçek Ali 1971 Kaçaklar 1971 Çirkin Ve Cesur Doktor 1971 Vurguncular Cesi 1971 Baba Cemal 1971 Umutsuzlar Fırat 1971 İbret Ayyaş Doktor 1971 Onu Allah Affetsin Osman 1970 Piyade Osman Osman 1970 Şeytan Kayaları Ali 1970 Umut Cabbar 1970 İmzam Kanla Yazılır 1970 Sevgili Muhafızım Mehmet Silvan 1970 Canlı Hedef Asım Mavzer 1970 Zeyno Murat 1970 Kanımın Son Damlasına Kadar Ali 1970 Son Kızgın Adam Yılmaz 1970 Çifte Yürekli Ali 1970 Yedi Belalılar Banoş 1970 Kan Ve Kurşun 1970 Bin Defa Ölürüm Yılmaz 1969 Güney Ölüm Saçıyor Güney 1969 Kurşunların Kanunu 1969 Bir Çirkin Adam Bino 1969 Belanın Yedi Türlüsü Zaza Şeyhmuz 1969 Kan Su Gibi Akacak Ali 1969 Çifte Tabancalı Kabadayı Rıfat 1969 Aç Kurtlar Serçe Memet 1969 Kardeşim Benim - Kargacı Halil Halil 1968 Marmara Hasan Marmara Hasan 1968 Öldürmek Hakkımdır Nazif 1968 Seyyit Han Seyyit 1968 Toprağın Gelini 1968 Aslan Bey Aslan 1968 Azrail Benim Büyük Örfi 1968 Beyoğlu Canavarı Kadir 1968 Can Pazarı İlyas 1968 Pire Nuri Pire Nuri 1968 Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım) Recep 1967 Şeytanın Oğlu Kazım 1967 At Hırsızı Banuş 1967 Balatlı Arif Arif 1967 Benim Adım Kerim Kerim 1967 Bomba Kemal Kemal 1967 Büyük Cellatlar Şamil 1967 Çirkin Kral Affetmez Mustafa 1967 Eşkiya Celladı 1967 İnce Cumali Cumali 1967 Bana Kurşun İşlemez 1967 Kozanoğlu Kozanoğlu Hüseyin 1967 Kızılırmak-Karakoyun Ali Haydar 1967 Kurbanlık Katil Mustafa 1967 Kibar Haydut 1966 Kovboy Ali Ali 1966 Tilki Selim Tilki Selim 1966 Ve Silahlara Veda 1966 Yedi Dağın Aslanı Gökçen 1966 Aslanların Dönüşü 1966 At Avrat Silah Yusufcuk 1966 Çirkin Kral 1966 Yiğit Yaralı Olur Yusuf 1966 Anası Yiğit Doğurmuş Hakimo 1966 Eşrefpaşalı 1966 Silahların Kanunu Çirkin kral 1966 Yalnız Adam (Kibar Haydut) 1966 Hudutların Kanunu Hıdır 1966 Kasımpaşalı Recep 1965 Konyakçı Konyakçı 1965 Korkusuzlar Yılmaz 1965 Krallar Kralı Murat 1965 Mağrur Ve Sefil 1965 Sayılı Kabadayılar Osman 1965 Silaha Yeminliydim Hasan 1965 Sokakta Kan Vardı Faruk 1965 Tehlikeli Adam 1965 Torpido Yılmaz Yılmaz 1965 Ben Öldükçe Yaşarım Ahmet 1965 Beyaz Atlı Adam 1965 Davudo Davudo 1965 Gönül Kuşu 1965 Haracıma Dokunma Osman 1965 Kahreden Kurşun Metin 1965 Kan Gövdeyi Götürdü 1965 Kanlı Buğday 1965 Kasımpaşalı Recep 1965 Üçünüzü De Mıhlarım Yılmaz 1965 Yaralı Kartal 1965 Dağların Oğlu Rüzgar Memet 1965 Kocaoğlan Kemal 1964 Koçero Koçero 1964 On Korkusuz Adam Konyakçı 1964 Prangasız Mahkumlar 1964 Zımba Gibi Delikanlı 1964 Halime'den Mektup Var 1964 Hergün Ölmektense Bekir 1964 Kamalı Zeybek Kamalı Zeybek 1964 Kara Şahin Şahin 1964 Mor Defter Suphi 1964 İkisi De Cesurdu Ali Duran 1963 Tatlı Bela 1961 Dolandırıcılar Şahı 1960 Tütün Zamanı Cemal 1959 Ala Geyik Ali 1959 Bu Vatanın Çocukları 1959 YÖNETMEN (26 Film) Duvar 1983 Yol 1981 Sürü 1978 Endişe 1974 Arkadaş 1974 Zavallılar 1974 Baba 1971 Acı 1971 Ağıt 1971 Umutsuzlar 1971 İbret 1971 Kaçaklar 1971 Yarın Son Gündür 1971 Vurguncular 1971 Canlı Hedef 1970 Piyade Osman 1970 Umut 1970 Yedi Belalılar 1970 Aç Kurtlar 1969 Bir Çirkin Adam 1969 Seyyit Han 1968 Toprağın Gelini 1968 Pire Nuri 1968 Benim Adım Kerim 1967 Bana Kurşun İşlemez 1967 At Avrat Silah 1966 YAPIMCI (15 Film) Düşman 1979 Sürü 1978 Bir Gün Mutlaka 1975 İzin 1975 Endişe 1974 Zavallılar 1974 Arkadaş 1974 Ağıt 1971 İbret 1971 Vurguncular 1971 Umut 1970 Aç Kurtlar 1969 Bir Çirkin Adam 1969 Pire Nuri 1968 Seyyit Han 1968 SENARYO (64 Film) Duvar 1983 Yol 1981 Düşman 1979 Sürü 1978 Bir Gün Mutlaka 1975 İzin 1975 Endişe 1974 Zavallılar 1974 Arkadaş 1974 Acı 1971 Ağıt 1971 Yarın Son Gündür 1971 Umutsuzlar 1971 Çirkin Ve Cesur 1971 Bir Genç Kızın Romanı 1971 İbret 1971 Vurguncular 1971 Kaçaklar 1971 Baba 1971 Sevgili Muhafızım 1970 Şeytan Kayaları 1970 Canlı Hedef 1970 Umut 1970 Yedi Belalılar 1970 Piyade Osman 1970 İmzam Kanla Yazılır 1970 Yaban Gülü 1970 Aç Kurtlar 1969 Bin Defa Ölürüm 1969 Belanın Yedi Türlüsü 1969 Bir Çirkin Adam 1969 Toprağın Gelini 1968 Seyyit Han 1968 Azrail Benim 1968 Kardeşim Benim - Kargacı Halil 1968 Pire Nuri 1968 Şeytanın Oğlu 1967 At Hırsızı Banuş 1967 Bana Kurşun İşlemez 1967 Benim Adım Kerim 1967 Çirkin Kral Affetmez 1967 Tilki Selim 1966 Yedi Dağın Aslanı 1966 Aslanların Dönüşü 1966 At Avrat Silah 1966 Hudutların Kanunu 1966 Eşrefpaşalı 1966 Burçak Tarlası 1966 Kovboy Ali 1966 Gönül Kuşu 1965 Konyakçı 1965 Kasımpaşalı 1965 Kasımpaşalı Recep 1965 Krallar Kralı 1965 Prangasız Mahkumlar 1964 Hergün Ölmektense 1964 Kamalı Zeybek 1964 Koçero 1964 İkisi De Cesurdu 1963 Ölüme Yalnız Gidilir 1962 Yaban Gülü 1961 Bu Vatanın Çocukları 1959 Ala Geyik 1959 Karacaoğlan'ın Kara Sevdası 1959 ESERLERİ Düzen 1978 Kurgu Yol 1981 ÖDÜLLERİ 1.Adana Altın Koza Film Şenliği, 1969 En İyi Erkek Oyuncu Seyyit Han 2.Adana Altın Koza Film Şenliği, 1970 En İyi Senaryo Umut En İyi Erkek Oyuncu Umut 3.Adana Altın Koza Film Şenliği, 1971 En İyi Erkek Oyuncu Acı En İyi Senaryo Ağıt En İyi Yönetmen Ağıt 4.Antalya Film Şenliği, 1967 En İyi Erkek Oyuncu Hudutların Kanunu 7.Antalya Film Şenliği, 1970 En İyi Erkek Oyuncu Bir Çirkin Adam 12.Antalya Film Şenliği, 1975 En İyi Senaryo Endişe Berlin Film Festivali, 1979 En İyi Senaryo Düşman Sevgi Ve Dostluk Kavgayı, bir yaprağın üzerine yazmak isterdim sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim yağmur yağsın bulut yok olsun diye Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim güneş açsın karlar erisin diye ...Ve dostluğu ve sevgiyi, yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye Yılmaz GÜNEY .................
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#4 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Yılmaz Güney: Bir devrim sanatçısı, bir dava adamı!
Devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşıyor, hep yaşayacak!.. "Devrimci sanatçı devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yükümlüdür. Devrimci sanatı devrimin hedefleri doğrultusunda sürdürülen mücadeleden bağımsız düşünemeyiz. Mücadelenin dışında devrimci sanat olamaz. Bu nedenle, devrimci sanatçı, herşeyden önce, teorik ve ideolojik bir sağlamlığa ulaşmak için çaba göstermelidir. Yani bilimsel sosyalizmin temel yasalarını öğrenmeli ve toplumsal, siyasal mücadelesinin klavuzu yapmalıdır. Devrimci teoriyi kavramadan devrimci sanat yapılamaz." "Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiyle dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı eserleri yoluyla, halkla kitlelerle çok güçlü geniş bağlar kurabilir." Yılmaz Güney Devrimci sanatımızın büyük ustası yasaklı olduğu topraklardan çok uzakta ölümsüzleşirken, son günlerinde, hasta yatağında bile şöyle diyordu: "Biz hep gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız bizi bekliyor... Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmeyi tercih ederim..." *** Bir işçi ailesinin yedi çocuğundan biri olan Yılmaz Güney (gerçek adı Yılmaz Pütün) dünyaya gözlerini açtığında takvimler 1 Nisan 1937’yi gösteriyordu. Çocukluk dönemini pamuk işçiliği yaparak, gazoz ve simit satarak geçirdi. Tüm zor koşullara rağmen doğduğu kent olan Adana’da tamamlamayı başardığı ilk ve orta öğretim dönemleri... Ardından lise yıllarında, edebiyata duyduğu merakın ürünü olan ilk öykü denemeleri... Ve bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya atılan ilk adımlar... "Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya." Adana'da geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarında, sınıfsal farklılıkları çok net gören, fakat bu evreden törpülenerek değil aksine bilenerek çıkan Güney, başka bir dünyanın düşlerini kurmaya çoktan başlamıştı. Çukurova'nın bereketli topraklarını yüreğine yükleyip üniversite eğitimi için Ankara'ya geldiğinde ise, Hukuk Fakültesi'nde okumasına rağmen, kafasının bir yanında bu düşler diğer yanında sinema vardı. Ve yine sırf düşlerine ve sinemaya daha yakın olabilmek için okulu bırakıp İstanbul'da İktisat Fakültesi'ne yazıldı. İlk cezaevi günleri... İstanbul'da Atıf Yılmaz'la tanışıp onun asistanlığını üstlenen Güney, artık çok sevdiği sinemanın içindeydi ve yazmayı da sürdürüyordu. Öyküler yazıyordu daha çok... Ezilenleri, sömürülenleri konu eden, adaletsiz sistemi eleştiren öyküler... Eleştirdiği sistemin saldırısıyla da ilk defa bu öykülerden biri nedeniyle karşı karşıya geldi. 1956'da, Önüç dergisinde yayınlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı için, 1961 yılında 18 ay hapis ve 8 ay Konya'ya sürgün cezası verildi. Güney, hapis cezasının mahkeme tarafından onaylanması ile birlikte öğrenimini yarım bıraktı. Egemenleri rahatsız eden öyküde ceza almasına neden olan, paragrafın yaşamdaki gerçekliğiydi: "İğrenerek baktı -iyice iğrenememişti-. Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle 'Siz böylesiniz işte' dedi. En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş -seyircilerin durumlarını da görmek istiyordu- ben bir işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi? İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim- söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu-. Ah domuzlar sizi. Bir gün hepinizin topunuzu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman." Hapiste geçen bu ilk yıllarında Yılmaz Güney hayatının muhakemesini yaptı, kendini yenileyip düşünsel yapısını geliştirdi. Kendisine bir misyon biçip, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yaptı. "Dürüst Anadolu çocuğu"ndan "Çirkin Kral"a... 1963 yılında yeniden sinemaya dönen Güney, sinemadaki düşlerini gerçekleştirebilmek ve inandığı doğruları kitlelere daha rahat anlatabilmek için biraz daha tanınmak gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünceyle rol aldığı sıradan ve birkaç haftada çekilen serüven filmleri daha geniş kesimler tarafından tanınmasını sağladı. Kabadayılığın ve kavganın egemen olduğu bu filmlerde ezilen, horlanan, itilip kakılan fakat asla yazgısını kabul etmeyen; baskı ve kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden "dürüst Anadolu çocuğu"nu canlandırdı. Bu tipiyle tüm ülke çapında tanınarak büyük ün kazandı. Özellikle de, bu tiplerle kolayca özdeşleşen Anadolu izleyicisi tarafından çok tutuldu ve aranan bir aktör olarak kendini kabul ettirdi. Yılmaz Güney, filmlerinden birinin de adı olan "Çirkin Kral" adıyla anılmaya başladığı bu dönemde, öyküsü kendisine ait olan "Hudutların Kanunu" filmindeki sade, abartısız oyunuyla Türk sinemasında yeni bir oyuncu tipini de yarattı. Umulmadık bir şekilde gelişen "Çirkin Kral" efsanesi, olumlu ve iyi tiplerin 'yakışıklı' jönlere, olumsuz ve kötü tiplerin de 'çirkin' oyunculara oynatıldığı Yeşilçam sinemasını sarstı. Yılmaz Güney'le birlikte inandırıcı bir tiplemenin yanı sıra yapmacıksız, doğal oyunculuk tarzı da gelişmeye başladı. Yılmaz Güney daha sonra bu dönemi değerlendirirken şöyle diyordu: "Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır." Kimi zaman bu filmlerin senaryo yazımından çekimine kadar tüm aşamalarına katılan Güney, ilerideki yönetmenlik denemelerinde kamera arkası deneyimlerinin önemli bir bölümünü de bu sayede edindi. Toplumcu gerçekçi filmler Yeşilçam ve onun koşullandırmalarına daha fazla dayanamayan Güney, 1968 yılında yönetmenliğe soyundu ve ‘Seyit Han’ adlı filmi gerçekleştirdi. Film, komşu köyün güzel kızı Keje'ye yanık olan Seyit adlı bir delikanlının, bir türlü sevdalısına kavuşamamasını ve en sonunda onu bir beye kaptırmasını konu alan başarılı bir köy filmiydi. Bu filmde lirizmi başarıyla kullanarak, köy insanların sınırları örülmüş yaşamına çarpıcı bir bakış getiren Güney, filmdeki Seyit rolüyle aynı zamanda Adana Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. ‘Seyit Han’ın ardından, ‘Toprağın Gelini’ ve ‘Hudutların Kanunu’ filmleriyle sanata ve sinemaya bakışaçısının gerçek anlamda ilk işaretlerini veren Güney, bu sürecin sonunda beklenen çıkışı ‘Umut’ filmi ile gerçekleştirdi. Ve filmin gösterime girmesi ile yer yerinden oynadı. ‘Umut’, Yılmaz Güney sinemasında ‘bir dönemi kapayıp yepyeni bir dönem açarken’ aynı zamanda Türk sinema tarihinin de baş yapıtları arasındaki yerini aldı. Ekmek parasını çıkarmak için ailesiyle birlikte köyünden kente, Adana’ya göç eden faytoncu Cabbar’ın, ailesiyle birlikte hayatta kalabilmek için verdiği ve sonunda aklını oynattığı varolma savaşını anlatır film. ‘Umut’, Güney’in toplumsal sorunlara gerçekçi bakışını başarıyla yansıttığı bir film olarak değerlendirildi. Filmde faytoncu Cabbar’ı canlandıran Yılmaz Güney, iki yıl sonra Adana Film Festivali’nde ikinci kez En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. Umut'u ‘Acı’, ‘Ağıt’ ve ‘Baba’ takip etti. ‘Baba’ filmindeki rolü ile bir kez daha ödül kazanan Güney’den bu ödülün geri alınması ise, Türk sinema tarihine en büyük skandallardan biri olarak geçti. Güney’in politik kişiliği, sistemi ve egemenleri iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Türkiye’de 12 Mart cuntasının yaşandığı 1972 yılında, siyasal olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklandı. İki yılı aşan bir tutukluluk döneminin ardından 1974'te cezaevinden çıkan Güney sisteme karşı biraz daha bilenmiş, biraz daha olgunlaşmıştı. Gelebilecek tüm baskılara rağmen tarzından ödün vermeyerek, yine büyük bir ilgiyle karşılanan ‘Arkadaş’ı çekti. Aynı yıl Adana’da ‘Endişe’ filmini çekerken, karıştığı bir olay sırasında, bir yargıcı vurarak öldürmesi üzerine 19 yıl hapis cezasına mahkum oldu. Cezaevinde de sinema Cezaevi yılları Güney’in sadece düşünsel açıdan kendini geliştirdiği yıllar değil, sinemadaki arayışlarını somutladığı yıllar olarak da tarihe geçti. Bu yıllarda edindiği ateşli devrimci kimliği ve duyarlılığı, toplumsal baskılara, acımasızlıklara, hayatın katı kurallarına, adaletsizliğe ve toplumsal eşitsizliklere meydan okumak ve bunlarla kendi diliyle mücadele etmek için filmlerinde kullandı. Yani bir yandan sinemayı, kendi deyimiyle “bir silah, bir tüfek gibi” kullanırken, diğer yandan da sinemanın kendine özgü dilini keşfetmeye çalıştı. Güney, dünyaya, sinemaya ve sanata bakışaçısını söyle ifade ediyordu: “Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiye, dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla, halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir.” “Devrim ise, tek başına silahların çözeceği bir sorun değildir. Belirleyici olmasına karşın, hayatın her alanında sürdürmemiz gereken kültürel, sanatsal ve bir dizi diğer çalışmalarla birleşmesi gerekir. İşte filmimiz ve yaratacağı siyasal sonuçlar, bu anlamda mücadelenin bir parçası olacaktır.” Güney cezaevindeyken sinemayla olan ilişkisini, en ince ayrıntılarına kadar yazdığı senaryolarla sürdürdü. ‘Sürü’ ve ‘Yol’ adlı filmlerinin senaryolarını bu dönemde yazdı. Bu filmler, her ne kadar sırasıyla Zeki Ökten ve Şerif Gören tarafından çekilmiş olsa da, her yönüyle Yılmaz Güney'in duyarlılığını, görsel dilini ve şiirsel anlatımını yansıtıyorlardı. ‘Sürü’ filmi yurt içinde ve dışında çok sayıda ödül kazandı. ‘Yol’ ise, Cannes Film Şenliği Büyük Ödülü Altın Palmiye’yi Costa Gavras'ın "Missing" (Kayıp) adlı filmiyle paylaştı. Yılmaz Güney bu filmlerinde kullandığı dille ilgili olarak şöyle diyordu: “Düşünmeden hiçbir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkan yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum.” Son yılları Cezaevinde de sürdürdüğü devrimci mücadelesi ve yazdığı yazılar nedeniyle aldığı cezalar 100 yıllık bir zamanı bulunca cezaevinden kaçan Yılmaz Güney, gizlice yurtdışına çıktı ve Paris'e yerleşti. Yurda dönme çağrısına uymayınca 1983’te vatandaşlıktan çıkartıldı. Güney, 1980 faşist darbesinin tüm baskılarıyla yaşandığı Türkiye’deki bir cezaevinde yaşananları konu ettiği ‘Duvar’ adlı filmini Fransa’da çekti. Pek çok duvarı aşmak zorunda kaldığı yaşamındaki son yönetmenlik denemesini olan ‘Duvar’da, Türkiye’deki cezaevlerinde yaşanan baskı ve zulmü, özgürlüğün sınırlanmasını, insanlık onurunu ve haklarını hiçe sayan uygulamalar noktasında ele alarak, gerçekliğin ürkütücü tarafını bütün çıplaklığıyla ortaya serdi. Demir parmaklıklar ardından cellatlarına isyan eden çocukların haykırışı, bir anlamda masumiyetin ve sevginin, değerlerini yitiren dünyaya karşı haykırışını temsil ediyordu. Yılmaz Güney ise “Duvar”ı tek cümle ile şöyle özetliyordu: "Bu filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların yeniden harmanlanmasıdır. Onlar, kan, ateş ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında ışığı ve suyu aramışlardı..." 1983’te tamamladığı bu film onun son filmi oldu. Bir sonraki yıl, 9 Eylül 1984'te yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak, düşlerindeki sayısız projesiyle birlikte aramızdan ayrıldı. Yılmaz Güney meydan okuyor Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif, Ruhi Su... Kimi ömrünün çoğunu zindanlarda geçirdi, kimi yıllarca sürgünde yaşadı, kimi de bile bile ölüme terkedildi... Çünkü onlar tavırlarını emekçi halk kitlelerinden ve sınıftan yana, sınırsız ve sınıfsız bir dünyadan yana koymuşlardı. Çünkü, onların sanatı egemenlerin değil, ezilenlerin sanatıydı. Çünkü onlar birer ‘devrimci sanatçı’ydı. Sanatını halkın yaşadığı acılardan, sevinçlerden, çelişkilerden yola çıkarak ve hep halkına layık yapmaya çalışan Yılmaz Güney de, birçok devrimci sanatçı gibi egemenlerin baskı ve saldırılarından payına düşeni aldı. Yıllarca cezaevlerinde yattı, yüzyıllık cezalara çarptırıldı... Filmleri yasaklandı, sansürlendi... Ölümle tehdit edildi, öldürülmek istendi... Fakat o “Yılmaz”dı ve yılmadı... Ve ölümünden çok kısa bir süre önce çekilen fotoğrafında, sağ yumruğu yine havadaydı. İnancını ve umutlarını hiç yitirmemiş devrimci bir sanatçı olarak faşizme meydan okuyordu: “Baylar, korkunuzu, telaşınızı anlıyoruz. Bugün otlandığınız toprakları, fabrikaları madenleri korumak için her türlü vahşete hazırsınız. Ama bilmelisiniz ki, korkunun ecele faydası yoktur ve hiçbir vahşet bizi haklı davamızdan caydıramayacaktır. Sizi, kendi yarattığınız sosyal-siyasal çelişmeler içinde, döktüğünüz ve dökeceğiniz kanlar içinde boğacağız. Bizim ülkemize dönme hem de zaferle dönme umudumuz ve güvenimiz vardır. Ama sizler bir gün kaçacak ve bir daha dönemeyeceksiniz. Beyaz Ruslar’a bakın , Kral Faruk’a, Şah’a, Somoza’ya bakın ve halkın geleceğini görün.” KIZILBAYRAK
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#5 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
İşçi sınıfının devrimci sanatçısı Yılmaz Güney kavgamızda yaşıyor!
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] “Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez... Devrimci mücadeleye organik bir biçimde bağlı olmalıdır. Bu nedenle, devrimci bir sanatçı, o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür. O her şeyden önce bir devrimcidir, militandır, sanatı devrimin bir aracıdır, bir silahıdır.” (Yılmaz Güney, Kayseri Konuşmaları...) Kimi insanlar vardır, bedenen aramızdan ayrılsalar da geride bıraktıkları eserlerle yaşarlar… Bizimledirler, o büyük davanın gerçekleşmesi mücadelesindedirler. Bu insanlar, bu yanlarıyla yaşayan birçok “ölüden” daha canlıdırlar… Saygıyla anılır adları… Yılmaz Güney öldükten sonra yaşayan bu insanlardan birisidir. Canlı hayatın ve kavganın odağındadır. 1 Nisan 1937 yılında Şanlıurfa Siverek’te doğdu. 9 Eylül 1984 yılında ölümsüzleşti. Yoksulluğun, açlığın, sefaletin kaynağının kapitalizme dayalı bir toplumsal düzen olduğu gerçeğini dönemindeki birçok “sanatçı” gibi es geçmeyerek mücadelede aktif misyonlar üstlendi. Sanatsal yetenek ve birikimini kapitalizmin yararına kullanarak kendini şaşaalı bir yaşantının içerisinde bulabilirdi. Ama o bunu tercih etmedi. Safını belirledi ve toplumsal devrim mücadelesi içerisinde yerini aldı. Çocukluğundan beri varolan sinema sevdasını burjuvaziden yana değil ezilenlerin kurtuluş mücadelesinden yana kullandı. O, “genel anlamıyla sanatçının niteliğini belirlerken, toplumsal pratiğinin, yani siyasal ve kültürel çalışmalarının, toplumsal tutum ve ilişkilerinin ve eserlerinin hangi sınıfların hizmetinde olduğuna bakmalıyız” diyordu. Ruhunu burjuvaziye satan sözde sanatçılara inat “halkın sanatçısı, halkın savaşçısıdır” diyerek savaşçı kimliğiyle hareket etti. Her devrim savaşçısı gibi Yılmaz Güney de bir savaşçı olarak daima burjuvazinin hedef tahtasına çakıldı. Yılmaz Güney 1972 yılında “anarşistlere yardım ve yataklık yaptığı” gerekçesiyle iki yıl hapse ve sürgüne mahkum edildi. Ama dört duvar onun için, kendini geliştirmek ve yeni eserler yaratmak için bir okul işlevi gördü. Yılmaz Güney bu okulun en iyi öğrencilerinden biri olarak kendini sürekli yeniledi ve içeride kaldığı süre boyunca devrimci sinema ve sanat ile ilgili düşüncelerinin yanı sıra şiirler ve öyküler de kaleme aldı. Kaleme aldığı eserler Güney Dergisi’nde yayınlandı. 1974 yılında cezaevinden çıktı. Cezaevinden çıkar çıkmaz “Arkadaş” filmini çekti. “Endişe” filmini çektiği sıralarda Adana Yumurtalık’ta onu provoke eden hakimi öldürdü. Tutuklandı ve 19 yıl hapse mahkum edildi. 12 Eylül döneminde Güney Dergisi’ne yazdığı yazılardan dolayı yüz yıla yakın ceza istemiyle yargılanıyordu. 1981 yılında Isparta Yarı Açık Cezaevi’nden izinli olarak ayrıldı ve yurtdışına kaçtı. Bu süreçten sonra Paris’te yaşamaya başladı. Ancak sermayenin uşakları onu orada da rahat bırakmadı. Faşistlerin saldırısı sonucu 100’e yakın filminin olduğu arşiv yakıldı. 9 Eylül 1984 yılında ölümsüzler kervanına katıldı. Şimdi Fransa’da Paris Komünarları’nın yanıbaşında yatıyor. O bir dava adamı, o inancın ve iradenin teslim olmayan berrak duruşudur. Onun sanatı da sineması da taraflıdır. Kendi sözleriyle,“Sanatsal çabalar, çalışmalar sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesinden siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır. Bugüne kadar, gücümün ve bilincimin elverdiği oranda kavganın içinde yer aldım. Bu nedenle, sanatçı kişiliğimin yanında siyasi bir kişiliğim de var ve bunlar birbirinden ayrı değildir.” Dolayısıyla o, devrimin ve sosyalizmin sanatçısıdır. Tıpkı benzer akıbete uğrayan Ruhi Su ve Nazım Hikmet gibi... Burjuvazi 12 Eylül darbesiyle birçok değeri ayaklar altına almaya çalıştı. Sanatı tek tipleştirerek, burjuvaziye başkaldırmayan deforme edilmiş kimlikler yaratmaya çalıştı. Devrim adına ne varsa yok etmeye, satın almaya, kirletmeye çalıştı. İşte Yılmaz Güney de bunlardan biridir. Ancak, burjuvazinin bütün kirletme girişimlerine karşı yaşam pratiğiyle, duruşuyla kirletilemeyen ve asla kirletilemeyecek olan bir kimliktir. Yılmaz Güney’in kimliğine dönük başlatılan operasyon önce sadece “sinemacı” kimliğine vurgu yapılarak başladı. Sinemacı kimliğinde ise sürekli “kabadayı” “lümpen”, “vuran kıran”, “maço” özellikleri önplana çıkarılmaya çalışıldı. Oysa Yılmaz Güney’in birçok filminde sınıf ayrılıkları belirgindir. O, sanatın “bir çeşit yabancılaşma eylemi” olarak hakim sınıflar tarafından kullanıldığının fazlasıyla bilincindedir. Bu nedenle sanatı “Devrimci sanat, halkın ve özellikle gençliğin bilincini yozlaştıran, halka zararlı düşüncelere karşı verilen mücadelede etkin ve güçlü bir temizleme silahı” olarak tanımlar. Burjuvazinin bütün saldırganlıklarına karşı, yozlaşmaya karşı en yetkin cevabı yaşam pratiği üzerinden verir. Burjuvazi Yılmaz Güney’i kirletmek için bir dönem sanatçı müsvettesi Sinan Çetin’i kullandı. Sinan Çetin, Yılmaz Güney’i iyi bir sinemacı, ancak Enver Hoca’nın peşinden gitmesi bakımından “boş hayaller peşinden koşan bir maceracı” olarak tanımladı. Burjuvazinin çamur saçan TV kanalları günlerce bunu tartıştı. Ancak Yılmaz Güney’i devrimci kimliğinden ayırmaları mümkün değildi. Zira Yılmaz Güney, burjuvazinin aynı zamanda ideolojik bombardıman aygıtı olarak da kullandığı sanat anlayışının dışındadır. Bu manada ne sanatını ne de ruhunu burjuvaziye satmamıştır. Bu onu, Sinan Çetin’den ve diğer birçok “sanatçı”dan ayıran en temel özelliktir. Yılmaz Güney işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş mücadelesiyle o kadar içiçedir ki, burjuvazi ne yaparsa yapsın, onun devrimi kimliğini dejenere etmeyi başaramaz. O, “Burjuvazi mi? Proletarya mı? Bilemiyorum, savaş henüz bitmiş değil, ben bitmiş değilim. Savaşı benim yoksul çocuklarım, onların yoksul ve onurlu ve yiğit babaları, yiğit anaları, yiğit bacıları kazanmalı. Savaşı yoksul serçeler, kırlangıç kuşları, mine çiçekleri kazanmalı: şebboylar ve hercai menekşeler kazanmalı...” diyerek safının devrim mücadelesi olduğunu pratiğiyle de en bariz bir şekilde gösterir. Kapitalistler ruhunu satılığa çıkaran sanatçı müsvettelerini yere göğe sığdıramazken, Yılmaz Güney gibi bir toplumsal değeri yerden yere vurmaktan geri duramaz. Kuşkusuz bu onların sınıfsal duruşu gereğidir. Yılmaz Güney elbette kapitalizmin kanatları altına sığınarak daha rahat bir yaşantı elde edebilirdi. Ama o onurlu bir yaşamı tercih etti. “Kimin saflarında olacağız? Hangi safları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin yerine getirilmesi, bizi sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak, bilinen-bilinmeyen kahramanları olarak tarihe geçeriz… Ya da halk düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara sayfalarına, tarihin çöplüğüne... Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden sonraki kuşaklara şerefli insanların mirasını bırakırız… Ya da onların, yakınlarımızın, uzun bir süre utanacakları, hatırladıkça yüzlerini kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu bir miras bırakmalıyız.” (Nisan 1977’de Kayseri Cezaevinde doğum günü vesilesiyle komün arkadaşlarına yaptığı konuşmadan...) Yılmaz Güney bizlere onurlu bir miras bıraktı. O onurunu, dolayısıyla da “özgürlük”ünü kapitalizme satmayan yılmaz bir savaşçı olarak işçi sınıfı ve emekçilerin devrimci sınıf mücadelesinde yaşamaya devam edecek.
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#6 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
ÇİRKİN KRAL 73 YAŞINDA!
Yılmaz Güney, Türk sinemasına damga vurmuş bir isim. Bugün Çirkin Kral ın doğum günü...Çirkin Kral yaşasaydı bugün 73 yaşında olacaktı... [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yılmaz Güney, Türk sinemasına damga vurmuş bir isim. Bugün Çirkin Kral ın doğum günü...Çirkin Kral yaşasaydı bugün 73 yaşında olacaktı... YILMAZ GÜNEY KİMDİR? 1 Nisan 1937 doğumlu Yılmaz Güney in asıl adı Yılmaz Pütün. Yılmaz Güney aslen Dersimlidir. Dedesi Dersim den göçüp Urfa Siverek e bağlı Desman (Dersiman )köyüne yerleşmiştir. 47 gibi genç bir yaşta hayatını kaybetmesine rağmen, filmleri, asi kişiliği ve siyasi görüşleriyle, ardında dopdolu ve unutulmaz bir yaşam öyküsü bıraktı. Kısacası bu dev sinema adamının kendi hayatı da adeta bir sinema filmi gibi geçti... Yılmaz Güney i kısaca tanımlamak gerekirse onun yönetmen, sinema oyuncusu, senarist ve öykü yazarı kimliklerini bir arada sayabiliriz. Özellikle "Çirkin Kral" dönemi sonrasında çektiği, yurt içi ve yurt dışında tanınmasını sağlayan Cannes ödüllü "Yol", "Sürü", "Umut" gibi filmleriyle zirveye çıkmıştır. Sinema ve yazın hayatının en verimli yıllarını cezaevlerinde geçiren Güney in sanat yaşamını sayılarla ifade edecek olursak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: 104 filmde başrol oynadı. 24 filmi kendi yönetti. 50 filmin senaryosunu yazdı, 6 filmin senaryosuna yardım etti. Tüm bunları topladığımız zaman Yılmaz Güney in emeği geçtiği 111 film var. Güney, Türk sinemasına 1958-1983 yılları arasında, yani çeyrek yüzyıl boyunca, katkıda bulundu. 1 Nisan 1937 doğumlu Yılmaz Güney in asıl adı Yılmaz Pütün. Yılmaz Güney aslen Dersimlidir. Dedesi Dersim den göçüp Urfa Siverek e bağlı Desman (Dersiman )köyüne yerleşir. Kendi ifadesine göre "Pütün"; kırılması zor, sert bir meyve çekirdeği demek. Güney, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biri olarak Adana nın Yenice köyünde dünyaya geldi. Babası Siverekli Zaza, annesi ise Vartolu bir Kürttü. Dindar bir kadın olan annesi okuma yazma bilmiyordu. Babası ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Yılmaz Güney, 1976 da, kendisi Kayseri Cezaevi ndeyken ölen babasının mezarını hiç göremedi. Çalışma hayatına dokuz yaşında başladı. İlk işi dana gütmekti. Pamuk işçiliğinden çobanlığa, simitçilikten kuryeliğe kadar birçok işle uğraştı. Lise yi doğduğu kentte okudu. Bu dönemde Doruk adında bir sanat dergisi hazırlıyordu. Ayrıca yine o yıllarda bisikletiyle sinemadan sinemaya 16 milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya ilk adımını attı. Sanata merakı nedeniyle çeşitli hikâyeler yazıyordu. 1955 te kaleme aldığı "3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle takibata uğradı ve hakkında dava açıldı. 1957 senesinde, İktisat Fakültesi nde okuma hayalleriyle İstanbul a geldi, fakat üniversiteye devam edemedi. Atıf Yılmaz la tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Onun desteğiyle sinema çalışmalarına başladı. 1959 yılında, Atıf Yılmaz ın yönetmenliğini yaptığı "Bu Vatanın Çocukları" ve "Alageyik" isimli filmlerin hem senaryosunu yazdı, hem de bu fimlerde rol aldı. Bunun dışında "Karacaoğlan ın Karasevdası"nda da yönetmen yardımcılığı görevini üstlendi. ![]() Tüm bunlar olurken 1961 yılında, 1955 ten beri süren takibat ve mahkeme sonuçlandı ve başlangıçta 7.5 yıl ağır hapis ve 2.5 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Temyiz mahkemesinin kararı bozmasıyla yeniden görülen mahkeme sonucu cezası 1.5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezasına çevrildi. Üniversite eğitimi de işte bu yüzden yarım kaldı. ![]() Bundan sonra hayatının nasıl bir yön aldığını Yılmaz Güney şöyle ifade ediyor: "Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor dur..." ![]() 1961 in Mayıs ayında başlayan cezaevi macerası 1962 Aralık ında sona erdi. Sürgün dönemini ise muhafazakarlığıyla ünlü Konya şehrinde geçirdi. 6 ay boyunca Konya dışına çıkması yasaktı. Her akşam polise imza veriyordu. 1963 yılında tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çekti. İlk filmi olan -senaryosunu yazdığı ve başrolünde oynadığı- "İkisi de Cesurdu"da bundan sonraki filmlerinin ana malzemesi haline getireceği "kabadayı mitosu"nun temellerini attı. Filmlerinde ezilen, hor görülen bir "Anadolu çocuğu"nun otoriteye başkaldırısını işledi. "Çirkin Kral" lakabını aldığı bu dönemde en önemli çalışması, Lütfü Akad ın yönettiği ve kendisinin yazdığı bir film olan "Hudutların Kanunu" oldu. "Çirkin Kral" olarak nam saldığı bu yıllarda oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı sayesinde Türk sinemasına yeni bir soluk getirdi. ![]() 1968 ile 1970 Nisan arasını askerde geçirdi. Darbe sonrası dönemde, yani Mayıs 1971 de pek çok aydın, sanatçı, yazar gibi o da gözaltına alındı. Bir haftalık gözaltı süresinin ardından resmi olmayan, sözlü bir emirle Nevşehir e üç aylığına sürgün edildi. ![]() Güney, 1972 yılının 16 Mart ında "devrimcilere yardım ve yataklık yaptığı" gerekçesiyle 10 yıl ağır hapis ve sürgün cezasına mahkum edildi. İçeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı Güney dergisinde yayınladı. Ecevit hükümetinin 1974 teki genel affı sayesinde serbest bırakıldı. Cezaevinden çıktığı yıl "Arkadaş" filmini çekti. Yine aynı yıl Eylül ayında Endişe adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu yu tabancayla vurarak öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976 da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu cinayeti Yılmaz Güney in gerçekten işleyip işlemediği hâlâ tartışılagelen bir konudur. Görgü tanıklarının olay hakkındaki ifadeleri birbirleriyle çelişiyordu. Güney in, bu davanın duruşması sırasında verdiği ifadede sarfettiği şu sözler ise oldukça düşündürücüdür: "İnanıyorum ki hakim Sefa Mutlu yu benim vurmadığımı sizler de biliyorsunuz. Fakat eliniz mecburdur. Bu koşullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır. Bu karşılaştığım ilk haksızlık değildir. Son haksızlık da olmayacaktır. Saygılarımla..." Cezaevinde sinema ile olan ilgisi devam etti. Bu dönemde senaryosunu yazdığı "Sürü", Zeki Ökten tarafından; yurt içi ve yurt dışında büyük ilgi gören "Yol" ise Şerif Gören tarafından filme çekildi. "Yol" filmi daha sonra 1982 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali nde "Altın Palmiye" ödülünü kazandı. Sanatçı, cezaevindeyken ayrıca Güney adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardı. 13. sayıdan itibaren ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucunda dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü 10 ayrı dava açıldı. Suçunun komünizm propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiileri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak olduğu iddia edildi. İstenen ceza toplamı yüz yıl idi. 1981 sonbaharına kadar yaklaşık 12 yılını, ikisi yarı-açık olmak üzere on beş cezaevinde geçirdi. 1981 Ekim inde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı-açık Cezaevi ne bir daha dönmeyerek geri kalan yaşamını yurtdışında sürdürdü. Türkiye den ayrıldıktan sonraki aylarda, hakkında açılan üç dava sonuçlandı ve toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası alması için hüküm verildi. Fransa da geçirdiği süre zarfında Cannes da ödül aldığı "Yol" filminin kurgusunu tekrar yaptı. 1983 te, bir hapishanede yaşananları anlattığı ve Fransız hükümetinin de desteğini alarak senaryosunu yazıp yönettiği "Duvar" ("Le Mur") filmini çekti. Cezaevinden firar ettikten sonra "ülkeye dön" çağrılarına uymadığı için 1983 te Türk vatandaşlığından çıkartılan Güney, ölümünden yıllar sonra, 1993 yılında tekrar vatandaşlığa alındı. 1984 te mide kanserinden vefat eden Yılmaz Güney, son yıllarını Paris te geçirdi. Mezarı da, Paris teki Père Lachaise Mezarlığı nda bulunuyor. ![]()
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#7 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
sanatçının niteliğini pratik belirler!(yılmaz güney) Soru: ... Proleter devrimci bir sanatçının görevlerini saptarken ölçümüz ne olmalıdır?
Cevap: Herhangi bir ülkede, devrimci bir sanatçının görevlerini ve sorumluluklarını saptarken, o ülkenin tarihi, toplumsal, ekonomik ve siyasi yapısını, o ülkedeki toplumsal kurtuluş mücadelesinin düzeyini, kitlelerin sanat ve kültür ilişkilerinin düzeyini doğru kavramak gerekir. Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez... Devrimci mücadeleye organik bir biçimde bağlı olmalıdır. Bu nedenle, devrimci bir sanatçı, o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür. O herşeyden önce bir devrimcidir, militandır, sanatı devrimin bir aracıdır, bir silahıdır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, devrimci sanat, halkın yaşamını, halkı ezen sınıf baskılarını, bu baskılara karşı halkın mücadelesini, yeni bir topluma duyduğu özlemleri, ezen sınıflara duyulan kini, nefreti temel almalı, onların devrimci mücadele ruhunu geliştirmeli, halk kahramanlığını, halk için fedakarlık ruhunu derinleştirmeli, olumlu ve olumsuz insan örneklerini karakterize ederek mücadeleyi bütün boyutlarıyla konu edinmelidir. Sanatın ana konusu, işçiler, köylüler, halk aydınları, devrimci militanlar, kısaca sosyalist mücadele süreci olmalıdır. Bu süreç içerisinde, olumlu olumsuz, sınıf dayanaklarıyla birlikte işlenmelidir. İşçiyi anlatırken patronu, köylüyü anlatırken toprak ağasını... toprak kapitalistini, devrimci militanı anlatırken kaypak küçük burjuva unsurları... polisi... bürokrasiyi ve devlet mekanizmasının işleyişini de birlikte, sınıf gerçeklerine bağlı olarak anlatmalıdır. Sadece toplumun objektif tanımlanması, sadece eleştirel gerçeklik yeterli değildir. Devrimci sanat, toplumun gelişen güçlerinin sanatıdır, bu güçlerin gelişmesini ve mücadelesini sergilerken, aynı zamanda yol gösterici olmalı, fakat kuru slogancılığa düşülmemelidir, işi basite indirgememelidir. Toplumun gelişen güçleri önündeki engelleri, engellerin ideolojik, siyasi, kültürel, toplumsal niteliklerini kavratmada devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Devrimci sanat, sosyalist ve ilerici olanı ele alırken, gerici ve olumsuz güçleri gerçeğe ters düşecek biçimde ele alırsa, küçümserse, ya da olduğundan çok önemserse hayalci olur, oportünizme kayar, devrimci görevleri yerine getiremez. Aynı zamanda, devrimin zaaflarını vurgularken, bu zaafları da ne abartmalı, ne de küçümsemelidir. Devrimci sanat, devrim güçlerinin yarına duydukları inancı pekiştirirken, devrimin önündeki zorlukları da objektif olarak belirtmelidir. Sanat ve kültürde, yaratıcı çalışmamızın kaynağı halktır, halkın devrimci mücadelesidir. Devrimci sanat kaynağını halktan alır, ürünlerini halka götürür. Karşılıklı etkileme ve etkilenme süreci içerisinde halk sanatın... sanat da halkın gelişmesine yardımcı olur. önemli noktalardan biri de şudur: Devrimci sanat, halkın ve özellikle gençliğin bilincini yozlaştıran, halka zararlı düşüncelere karşı verilen mücadelede etkin ve güçlü bir temizleme silahıdır. Kendinden olan şeyleri küçümseyen, kendinden olan hey şeye güvensizlik duyan, yabancı şeyler karşısında kölece eğilen, yabancı olan şeylere hayranlık duyan bir anlayışın yıkılmasında, bu anlayışın maddi temellerinin kavranmasında, kendine ve kendinden olanlara güven duygusunun geliştirilmesinde devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Yabancı sigara, yabancı damgalı giysiye, yabancı müziğe... sanata... edebiyata, körükörüne bağlanan, kendi sigarasını, giysisini, kendi sanat ve fikir adamlarını hor gören bir anlayış, emperyalizmin bilincimize yerleştirdiği organik ajanlardır. Bu anlayış, kaynağı aynı olmakla birlikte, farklı biçimlerde siyaset ve devrimci mücadele alanında da belirgin biçimde kendini göstermektedir. Biçimsel olarak taklit etmek, benzemeye çalışmak. Hatta devrim yapmış ülkelerin halk deyimlerini kullanmak, onlardan örnekler vermek... Her ülkenin tarihi ve toplumsal koşulları kendi devrimini ve devrimcisini biçimler. Bu nedenle, şu ya da bu ülkenin devrimcilerine biçimsel olarak özenmek, taklit etmek, ezbercilik, kopyacılık gibi şeyler yanlıştır. Bir ağacın gölgesinde ağaç yetişmez. Yetişse bile o ağacın gölgesinde kalır, kendini bulamaz. Kendini küçük gören, kendi özgücüne, kendi işçisine, köylüsüne, kendi siyasetine ve siyasal önderliğine, kendi sanatçısına, kendi kültürüne dayanmayan, umudunu dıştan gelecek yardımlara bağlayan bir halk, kesinlikle ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal boyunduruktan kurtulamaz. Sözün kısası devrim yapamaz... yapsa bile devrimini yaşatamaz. Köylümüz darda kaldığında elini havaya açar, havaya bakar, havaya konuşur. Ama ürünü topraktan, toprağı işleyerek, toprağın kahrını çekerek alır. Bitkilerin, ağaçların kökü topraktadır, havada değil. Din kitaplarında, kökü havada olan ağaç resimleri vardır. Oysa asıl dayanağımız kendi toprağımızdadır. Hava havadır. Umut dışta değil, içtedir. Umut kendi toprağımızda ve kendi halkımızdadır. Her türlü olumsuz eğilimlere karşı yürütülecek ideolojik mücadelenin bir unsuru olarak devrimci sanat, doğru bir ideolojik ve teorik temellere dayanmalıdır. Sanatçı, sanatsal kaygı ve titizliğinin yanı sıra, bir devrimci olduğunu akıldan çıkartmamalıdır. Soru: Sanatçının devrimci görevleri temel alması gerektiğini söylediniz. Bir devrimcinin görevleri nelerdir? Cevap: Bir devrimcinin temel görevi, bilimsel sosyalizmin bilimini özümlemek ve öğretilerinin propagandasını yapmak ve bilimsel sosyalizmin ilkelerine uygun bir pratik içinde yaşamaktır. Yani, içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik yapıyı doğru kavramayı başarmak, buna bağlı olarak sınıflar arasındaki ilişkileri doğru biçimiyle değerlendirmek, sınıf mücadelesini günlük yaşayış içinde sürdürmek, sömüren sınıfları ve temsilcilerini, onların iç dış, maddi manevi toplumsal dayanaklarını, sömürülen kitlelere devrim hedefleri olarak göstermek, işçi sınıfının tarihi rolünü, yani devrimin önder ve itici gücü olduğunu anlatmak, kitlelerde devrim isteği ve heyecanını kabartacak propaganda ve ajitasyon çalışmaları yapmak, emekçi kitlelerin ekonomik, demokratik, siyasi hareketlerine katılmak, hem kendisini, hem de kitleleri örgütlemektir. Ayrıca emekçi kitlelerin dikkatini sınıf hedeflerinden şaşırtmak için girişilen gizli kapaklı oyunları bozmak, onlara günlük isteklerini en doğru bir biçimde ifade edebilmeleri için yardımcı olmak, bütün çalışanların, ulusal ve uluslararası planda çıkarlarının birliğini, devrimin dostlarını ve düşmanlarını kavratmak, bir devrimcinin genel görevleri arasında sayabileceğimiz çalışmalardır. İşte, proleter devrimci sanatçı da çalışmalarını, devrimci mücadelenin organik bir unsuru olan sanatının araçlarıyla gerçekleştirecektir. Sanatın yaptığını herhangi bir bilim dalı gerçekleştirseydi, sanata gerek kalmazdı. Demek istediğim şudur: Sadece doğru fikirlerin kabaca aktarılması değil, yeni toplumsal süreç içerisinde insanın çalkantılarını, umutlarını, acılarını, coşkularını, sanatının hamuruyla yoğurarak anlakabilmek; yani sanatçı sezgi ve duyarlığını, yeteneğini katabilmek. Soru: Size proleter devrimci bir sanatçı denebilir mi? Cevap: Bir sanatçının kendisine "ben proleter devrimci bir sanatçıyım" demesi, ya da yakınlarının ona "proleter devrimci sanatçı" adını yakıştırması, onun proleter devrimci bir sanatçı olduğunu göstermez. Sanatçının niteliğini pratiği belirler. Amacım proleter devrimin bir savaşçısı olmaktır. Proleter devrimci saflardayım. Pratiğim adımı ve yerimi belirleyecektir. güney dergisi
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#8 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
Yılmaz Güney'in doğum yıldönümü dolayısı ile aşağıda bir yazısını yayınlıyor, halkın devrimci sanatçısını saygıyla anıyoruz.
-------------------------------------------------------------------------------- TOPLUMSAL DEVRİM SÜREKLİ BİR DEĞİŞME VE DEĞİŞTİRME HAREKETİDİR Arkadaşlarım, Toplumsal devrim, sınıfsal temelleri olan, kesintisiz bir değişme ve değiştirme hareketidir. Çeşitli zorluklarla dolu, uzun, sancılı bir tarihi dönemi kapsar. Acıları, sevinçleri, başarıları, yenilgileri, yükseliş ve düşüş devrelerini içerir. Toplumsal devrimleri zorunlu kılan, uzlaşmaz boyutlara ulaşan toplumsal çelişmelerdir. Sınıflı her toplum, uzlaşmaz sınıf çelişmelerini bağrında taşır. İşte devrimleri gündeme getiren bu çelişmeler, çelişmelerin çözümü için gerekli olan sınıf güçlerini, bütün mücadele silahlarıyla karşı karşıya getirir. Sınıf siyasetlerini, ideolojilerini, taktik tavır ve davranışlarını da bu süreç içerisinde biçimler. Toplumumuz da, günden güne berraklaşan bu saflaşma süreci içindedir. Biliyoruz ki, insanlık tarihi sınıfların mücadeleleri tarihidir. Tarihin itici gücü halklardır. Yani, tarihi gelişmeler, üstün yetenekli insanların eseri değil, üstün özelliklere sahip insanlar toplumsal çelişmelerin ve gelişmelerin eseridir. Toplumsal gelişmelerin nesnel yasalarını ve halkların tarihi eğilimlerini özünden kavrayan insanlar, nesnel koşullara uygun düşen doğru önerileri, fedakârlıkları ve cesaretleriyle kitlelerin bilinçlenmelerinde, devrim hedeflerine yönelmelerinde önemli roller oynamışlar ve tarih, onları layık oldukları yerlere oturtmuştur. Tarihi akışa ve toplumsal eğilimlere ters düşen, toplumsal gerçeklikten kopar ve halkın devrimci eğilimlerini çiğneyen insanlar ise, bir zamanlar halk tarafından nasıl yüceltilmişlerse, yine halk tarafından alaşağı edilmişlerdir, edilmektedirler ve edileceklerdir. İşte bu tarihi ve evrensel gerçeklerden hareketle, sınıf saflaşmalarının yoğunlaştığı günümüzde kendi yerimizi saptamak göreviyle karşı karşıyayız. Kimin saflarında olacağız? Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük isteyen; insanın insana kulluğuna son verilmesini isteyen halkların devrimci saflarında mı, yoksa bağımsızlığa ve demokrasiye karşı çıkan, sömürüyü bir tasma gibi halkların boğazına geçirip onları köleleştiren ve düzeni korumak için her türlü baskı ve zulmü “meşru” gören halk düşmanı saflarda mı? Hangi safları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin yerine getirilmesi, bizi sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak, bilinen-bilinmeyen kahramanları olarak tarihe geçeriz… ya da halk düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara sayfalarına, tarihin çöplüğüne. Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden sonraki kuşaklara şerefli insanların mirasını bırakırız… ya da onların, yakınlarımızın, uzun bir süre utanacakları, hatırladıkça yüzlerini kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu bir miras bırakmalıyız. Arkadaşlarım, Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir. Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır. Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız. Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder. Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder. Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder. Bu görev, devrim yolunu seçmiş insanların kardeşliğini, kitlelerle birleşmesini emreder. Arkadaşlarım, Yeni bir yaşa girdiğim bu gün, gerek bana gerekse sizlere, geçmişe eleştirici bir gözle bakmanın, hatalarımızın sınıfsal köklerini araştırmanın, bizi halka güvensiz, bireyci, tembel yapan ana nedenlerin araştırılmasının vesilesi olsun. Gerçekten devrim istiyorsak, devrimin çıkarlarını birinci plana almalıyız. Gerek kendi, gerekse arkadaşlarımızın zaaflarına, yapıcı ve arındırıcı bir biçimde, bu açıdan bakmalıyız. Bizi zor görevler bekliyor. Başarılı olmak, en küçük ayrıntının bile doğru sınıfsal ilkeler ışığında titizlikle irdelenmesini zorunlu kılar. Sizlere, önümüzdeki çeşitli engellerin aşılmasında gücüm oranında yardımcı olmak için çalışacağım; olumlu yanlarımızın vazgeçilmez dostu, zaaflarımızın amansız düşmanı olarak her zaman yanınızda olacağım. Bütün eksiklik ve yetmezliklerinize karşın sizlere inanıyorum ve güveniyorum. Bu inancım, kaynağını halkıma duyduğum güvenden alıyor. Devrimin gerektirdiği bilgiler ve yetenekler kazanılabilir şeylerdir. Halkımız mutlaka başarıya ulaşacaktır. Bağımsızlığın, mutluluğun ve özgürlüğün düşmanı emperyalizm ve sosyal emperyalizm yenilecektir. İnsanlık düşmanı faşizm yenilecektir! Reformizm ve revizyonizm yenilecektir! Her türlü sağ ve “sol” sapmalar aşılacaktır! Ve halkımız kendi eseri olacak Demokratik Halk Devrimini ve buradan geçerek sosyalizmi kesin zafere ulaştıracaktır. Bu, tarihin yazgısıdır. Yaşasın devrim!.. (Yılmaz Güney, bu konuşmayı, Kayseri Cezaevi’nde, 1 Nisan 1977’de “doğum günü” dolayısıyla Komün Arkadaşları önünde yaptı, daha sonra Güney Dergisi’nde yayınlandı.) (Yılmaz Güney, Siyasal Yazılar, sayfa 9-12, Güney Yayınları)
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#9 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
|
|
#10 |
|
SİTE EMEKÇİSİ
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Tesekkür: 5333 9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi |
YILMAZ GÜNEY, DEVRİMCİ SANAT, KADININ TOPLUMSAL KİMLİĞİ
/ 15:00 05 Eylül 2010 ABD Devrimci Komünist Partisi’nin haftalık gazetesi Devrimci İşçi 1 Ekim 1982 yılında Yılmaz Güney ile söyleşi yapıyor. Bu söyleşi çok önemli, çünkü çok geniş bir kesimin, özellikle de soldan olmak üzere genel olarak sanata yaklaşımını içeren değerlendirmeler ve bunlara Yılmaz Güney’in yanıtlarını içeriyor. Dİ: Yol (1982) filminde, filmdeki devrimciler arasında bile varolan, erkeklerin geri tavırları konusu çok iyi anlatılıyor. Bu yaklaşımın gündeme getirdiği bir sorun, olumlu veya kahraman tiplerini ortaya çıkarmak ne şekilde mümkün olabilir? Başka bir deyişle, Yol filmi hakkında duyduğum eleştirilerden biri, durumun gerçekliğini, baskıyı, kitlelerin sorunlarını vs. ortaya çıkardığı halde, filmde dramatik bir kişilik olarak berrak bir kahraman rolünün eksik olması. Yılmaz Güney: Doğru, filmde berrak bir kahraman rolü yok. Dİ: bu konudaki sizin yaklaşımını açıklarsanız, çünkü bir estetik/siyasi tavra karşılık geliyor olmalı. Yılmaz Güney: “Bu eleştiriye karşı tek bir cevabım var. Başkalarının olumlu bir kahramandan ne anladıkları benim olumludan ne anladığımdan tamamen farklı, çünkü benim filmimde birçok önemli yönler var. Fakat ben olumsuz bir kahramanda ya da olumsuz bir durumdaki olumluyu görmeye ve göstermeye çalışırım, çünkü çelişkiler daima birlikte varolurlar; zıtların birliği dediğimiz budur. Filmden bazı örnekler alalım. Seyit karısını karların içinde ölüme bırakıyor, fakat son anda ve başından beri bir iç çelişkisi var; kendisinden emin değil. içi ıstırap dolu ve son dakikada karısını kurtarmaya çalışıyor, karısı ölünce de çok büyük bir üzüntüye, derin bir acıya boğuluyor, sonunda pişmanlığı onu yıkıyor; büyük bir pişmanlık içinde. Bu bence çok olumlu. Ya da Mehmet, kayınları tarafından öldürülen karakter. Bu adam hayatını yalanlar üzerine kurmuş. Yalan söylüyor, fakat değişiyor sonra, birdenbire değil, yavaş yavaş değişiyor ve doğruyu söyleme cesaretini gösteriyor. Evet, suçluyum, benim yüzümden, benim kaçmam yüzünden, korkağın biri olduğum için kayınbiraderim öldü deme cesaretini gösteriyor. Ya da ailesi bir kaçakçı köyünde yaşayan Kürt gencini ele alalım. Bu genç hapishaneye dönmeyeceğim; Tüm tehlikeyi göze aldım, vurdukları ağabeyim gibi dağlara çıkacağım deme cesaretini gösteriyor. Bu anlamda, benim olumluda anladığım ve yaşamda olumlu olarak göstermeye çalıştığım şey, bir değişim, dönüşüm, bir düzelme, bir süreç. Benim, olumlu veya olumsuz konusunda başkaları gibi statik bir görüşüm yok; olumsuz gibi görünenin içinde olumluluğun tohumlarını, nüvesini göstermeye çalışıyorum. Dolayısıyla bu eleştiriyi kabul etmiyorum. Olumsuz olan her şeyin içinde ümit, gelecek, yarının olumlusunun nüvesi mevcut…” Şimdi tam da burada durup düşünmek gerekir: sanatta olumlu/olumsuz karakter diyalektiği ve devrimci sanatın görevleri üzerine neler söylenebilir? Bunu anlatmak için Halil Ergün’den bir alıntı yapmam gerekiyor. Halil Ergün THKP-C ile Yılmaz Güney arasındaki resmi bağlantıyı yapan oyuncudur. İlk görüşmeleri yapmak için Ankara’dan İstanbul’a gelmiş ve Güney ile görüşmüştür. Daha sonra aynı davadan 12 Mart darbesi sonrasında yargılanırlar. Büyük bölümü Selimiye’de geçen iki yılı aşkın hapislik dönemlerini birlikte yaşarlar. Güney’in hayatının önemli bir dönemeç noktasıdır. Güney bu hapisliğinde gerçekten katı bir disiplinle kendini Marksist yöntemi ve dünya görüşünü anlamaya vakfetmiş ve çok sayıda kitap okumuş, ciddi sayıda kitap yazmıştır. Bu açıdan, Halil Ergün, hapishanede Güney ne yapıyor sorusuna, büyük bir tutkuyla ve disiplinle Marksist eserleri okuyor, yanıtını alınca kaygılanmıştır: “Eyvah şimdi yandık, dedim. Yılmaz abide tam bir doğallıktan gelen, çelişkileri ve duyguları yakalayan bir kişilik var. Şimdi kendini okumaya verirse, bu doğallığı arka planda kalacak, giderek “devrimci tiyatromuzda” çok gördüğümüz parlak sloganlar eşliğinde, hayatta değil sahnede devrimi yapıp hep beraber rahatlayacağımız, tümüyle didaktik eserler yapacak, diye korktum. Ama yıllar sonra anladım ki, gerçekten sanatçı damarı varmış, bir iki bu yöndeki denemesinden sonra, gerçekten devrimci büyük eserleri geldiğinde diyalektiği de sinemayı da eserlerinde görmeye başladık.” Güney filmlerinde, büyük oranda gerçeklerden beslenmeye, insanların iç dünyalarını anlamak için büyük bir çaba sarf ederek anlatmaya başlayınca, yani gerçeklikten beslenmekten hiçbir şekilde uzaklaşmayınca “olumlu/olumsuzdaki diyalektik birlikteliği” perdeye yansıtmıştı. Yazdığı eserleri büyük oranda hapishaneden türetilmişti ve mahkûmlarla olan konuşmalarına, gözlemlerine, sorgulamalarına dayanıyordu. Bu açıdan, Umut (1970), Arkadaş(19749, Sürü (1978), Düşman (1979) ve Yol (1982) filmlerinde kadının resmedilişi tam anlamıyla bir problematiktir, tartışılması gerekir. Bu tartışmanın merkezine kadın temsillerini koyduğumuzda, Güney’in en önemli derdi olan Devrimci Sanat yapma isteği sürece müdahil olur ve filmlerin yorumlanmasında çok belirleyici hale gelir. Dolayısıyla, evet Yılmaz Güney’in 1970 sonrasında yaptığı çok önemli filmlerin hiçbirinde tam anlamıyla “ideal bir karakter” yoktur, bunların yerine çelişkileriyle insan yerleşir. Ama devrimcilerin sanat anlayışında, sürekli olarak “ideal devrimciyi” perde de ya da sahnede görmek isteği vardır, hatta öyle ki bu “ideali görme isteği” Rusya’da, Avrupa’da, Latin Amerika’da, hatta örneğini gördüğümüz şekliyle ABD’de pek değişmez. O zaman “ideal devrimci”, umudun taşıyıcısı, geleceğin devrimini sembolize eden karakter, eleştirilen toplumdan arınmış kişilik gibi isteklerin devrimci sanat içindeki rolünü ve kadın/erkek ilişkileri ile geleneksellik/feodallik/cinsiyetlerin ilişkileri açısından, Yılmaz Güney’in ustalık dönemi eserleri incelenirse, neler söylenebilir?
__________________
SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ... |
|
|
|
![]() |
| Anahtar Kelimeler: bir, devrimci, devrimci sanatci, gercek, oyuncu, ozgurluk, paris, senarist, sosyalizm, yasayacak, yasiyor, yazar, yilmaz guney, yonetmen |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| bir, devrimci, gerçek, guney, sanatci, sanatçı, yaşayacak, yaşiyor, yaşıyor, yilmaz, yılmaz |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Yılmaz Güney - Tek Yol Devrim | Asibeto | VİDEO PAYLAŞIM | 0 | 08-31-2007 03:31 AM |