DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı  
İletişim Anahtar Kelimeler Devrimci Siteler Konularım Cevaplarım Radyo Tüzük Radyo Neden Ateşhırsızı Anasayfa

Geri git   DEVRİMCİ PROLETARYANIN YOLU'NDA Ateş Hırsızı > DEVRİM VE POLİTİKA > DEVRİM ,SOSYALİZM,KOMÜNİZM UĞRUNA DÜŞENLER,ÖLÜMSÜZLÜĞE KAVUŞANLAR > Türkiye-Anadolu toprakları üzerinde devrim ve komünizm uğruna mücadelede düşenler,ölümsüzleşenler


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak
Cevaplar
42
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
2515
Önceki Konu
önceki Konu
Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 09-10-2010, 08:38 PM   #21
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

Yılmaz Güney - Hayat Bize Mutlu Olma Şansı Vermedi

Hayat bize mutlu olma şansı
vermedi
Biz kendimizden başka
Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acısını acımız yaptık.
Çünkü Dünya'nın öbür ucunda,
Hiç tanımadığımız bir insanın
Gözyaşı bile içimizi parçaladı...
Kedilere ağladık
Kuşların yasını tuttuk.
Yüreğimizin yufkalığı
Kimi zaman hayat karşısında
Bizi zayıf yaptı.
Aslında ne güzel şeydir
İnsanın insana yanması
Sevgili...
Ne güzeldir bilmediğin birinin
derdine üzülmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatımda hep
Üzüldüm, hep yandım..
Yaşamak ne güzeldir be sevgili
Sevinerek, severek, sevilerek,
Düşünerek...
ve o vazgeçilmez sancılarını
Duyarak hayatın
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-10-2010, 08:39 PM   #22
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

YILMAZ GÜNEY hayatı ve şiirleri



Bir sanatcı olarak ''Yılmaz Güney'' olarak bilinir.Ama asıl adı Yılmaz Putun'dur. 1937 Yılında, Adana'nın Yenice Koyünde doğdu.Topraksız bir köylu ailenin iki cocuğundan biridir. Dokuz yaşından sonra hayatını çalışarak kazandı.İlk işi dana gütmekti.Liseyi Adana'da bitirdi.1955'te süren tatbikat sonucu birbuçuk yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası aldı.Oğrenimi yarıda kalmıştı. İlk olarak 1961'de cezaeviyle tanışmıştı.1962 Aralığında cezasının bitimiyle, muhafazakarlığı ile ünlü, Konya şehrine sürgüne gönderilmişti.1968'de askere gitti.1970 Nisanında döndu.1972'de, martın 16'sında devrimcilere yardım ettiği gerekcesiyle tutuklandı.Mahkeme sonucu 10 yıl ağır ceza hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.1974 Eylülünde,bir cinayet olayına adı karıştı ve on dokuz yıl mahkum edildi.Cezaevindeyken ''GÜNEY'' adlı bir sanat-kultur dergisi çıkardı.Onüç sayı sonra sıkıyonetimin yeniden gelmesi üzerine dergisi kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü on ayrı dava acıldı.İstenen ceza toplamı yuzyil idi.1981 Ekiminde izinli cıktığı İsparta cezaevine bi daha dönmedi.Sonra da yurt dışına çıktı.1981 Ekimine kadar, yaklaşık oniki yılını çeşitli cezaevlerinde geçirdi.Bu oniki yıl içinde ikisi yarı-açık olmak uzere onbeş cezaevi tanıdı.İltica etiği Fransa'nın Paris şehrinde 1984'te vefat etti


--------------------------------------------------------------------------------



ARKADAŞ


Olmasın o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gün gelip ayrılsak da
Seninle arkadaş

Bir kıvılcım düşer önce
Büyür yavaş yavaş
Bir bakarsın volkan olmuş
Yanmışsın arkadaş

Dolduramaz boşluğunu
Ne ana ne kardaş
Bu en güzel bu en sıcak
Duygudur arkadaş

Ortak olmak her sevince
Her derde kedere
Ve yürümek ömür boyu
Beraberce el ele

Olmayacak o ta içten
Gülen gözlerde yaş
Bir gun gelir ayrılsak da
Seninle arkadaş

--------------------------------------------------------------------------------
KENDİM İÇİN YAŞAMIYORUM


hayatı kendim için yaşamıyorum. ve korkmuyorum
hiç birşeyden. başıma gelecekleri de biliyorum.
herşeye rağmen düşmana inat yaşayacağız.
Yarın bizim çünkü...

--------------------------------------------------------------------------------
BİR GÜN


Hangi zorluğu
yenmemiş insanoğlu.
Hele taşıyorsa içinde
bu insanca sevgiyi.
Güzel günler
zorlu duraklardan
geçer sevdiğim.
Damla damla
birikiyor insan.
Damla damla sevgili...
Bir gün
akıp gideceğiz hayata.
Duvarlar yıkılacak,
açılacak bütün kapılar
bilesin.
Benim yüreğim
sensin şimdi
seni vurur durur...
Ve yine damla damla
çoğalıyorsun içimde.

--------------------------------------------------------------------------------
KÖPRÜ


Sevgili
yetmiyor 'sevgili' sözü
tek başına. Karşılamıyor
içimi dolduran duyguyu.
Oysa ben 'sevgili'
derken neler
düşünüyorum bilsen.
Sonsuz, bir güneş
bir yudum rakı
çiçeğe durmuş ince bir
bahar dalı
oğlumun sıcak yanağı
anamın acılı gözleri
babamın tütün kokan eli
evimizdeki kuş
yarının güzel günleri.
Anlatılması güç binlerce
duygu ve sen...
İşte sen
beni hayata bağlayan
en güzel köprüsün;
köprülerin en güzelisin.
Sevgilim... Güzelim...
İnsanı yaşatan
içimizdeki hayat böceğidir.
O ölürse
hayatımızın da tadı biter.
O sakın ölmesin
yaşat onu.

--------------------------------------------------------------------------------
CANIM


Canım, sevdiğim, yüreğim
Bu duvarlar bizi ayırmaya yetmez bilesin
Bu kapılar, bu demir parmaklıklar hava inan
Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem bir nedeni vardır
hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu
Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi

--------------------------------------------------------------------------------
BU ALEMDE KRAL TANIMAM


Sen hiç ölümün gölgesinde özgürlüğü yaşadın mı
Bir garibanın elinden tutup da hiç kadere rest çektin mi
Alçağın adisine ispiyoncusuna kurşun yağdırdın mı
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

Sen zevkini sefanı sürerken ben hayat okulunu okuyordum
Sen elin cilalı mermer taşlarında kibar beylerle dans ederken
Ben hergün azraille dans ediyordum
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

Sen sıcak yatağında rahat uyurken
Ben ise parçalanmış vücudumun acısıyla mahkeme duvarlarına
Yaslanmış, gelmeyi bilmeyen karanlığı bekliyordum
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam

İdam sehpasında bir mahkum yaşamayı ne kadar çok istiyorsa
Ben de seni o kadar çok seviyorum...
Aşıma katmadım haram, güzel çirkin aramam
Yanlış yapanı tanımam... Bu senin için de geçerlidir gülüm
Dedim ya gülüm ben bu alemde kral tanımam...

--------------------------------------------------------------------------------
Canim, Sevdigim, Yüregim...


Bu duvarlar yetmiyor bizi ayirmaya bilesin...
Bu parmakliklar, bu demir kapilar, bu hava, inan...
Bazen bir yumrukta yikacak kadar güçlü,
Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardir...
Hangi zorlugu yenmemis insanoglu.
Hele tasiyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdigim.
Damla damla birikiyor insan. Damla damla sevgili...
Bir gün akip gidecegiz hayata...
Duvarlar yikilacak, açilacak bütün kapilar bilesin.
Benim yüregim sensin simdi, seni vurur durur...
Ve yine damla damla çogaliyorsun içimde.


--------------------------------------------------------------------------------
Eskiden Bilmezdim Yalnizligi


Eskiden bilmezdim yalnizligi
Bir agaç nasil yalniz degilse ormaninda
Bir çiçek kendi dalinda
Eskiden bilmezdim yalnizligi

Yalnizligin içinde
Simdi yalniz, yalniz miyim
Kopuk muyum dalimdan
Uzaginda mi kaldim ormanin


--------------------------------------------------------------------------------
Hayat Bize Mutlu Olma Sansi Vermedi


Hayat bize mutlu olma sansi
vermedi
Biz kendimizden baska
Herkesin üzüntüsünü
Üzüntümüz,
Acisini acimiz yaptik.
Çünkü Dünya'nin öbür ucunda,
Hiç tanimadigimiz bir insanin
Gözyasi bile içimizi parçaladi...
Kedilere agladik
Kuslarin yasini tuttuk.
Yüregimizin yufkaligi
Kimi zaman hayat karsisinda
Bizi zayif yapti.
Aslinda ne güzel seydir
Insanin insana yanmasi
Sevgili...
Ne güzeldir bilmedigin birinin
derdine üzülmek ve çare aramak.
Ben bütün hayatimda hep
Üzüldüm, hep yandim..
Yasamak ne güzeldir be sevgili
Sevinerek, severek, sevilerek,
Düsünerek...
ve o vazgeçilmez sancilarini
Duyarak hayatin
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-10-2010, 08:40 PM   #23
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

YILMAZ GÜNEY SİNEMASI VE UMUT

Yazar : Tamer Uysal Yorum Sayısı : [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Okunma : 505 Tarih : 10 Şubat 2010, 14:53
Devrim Sineması deyince Türkiye Sineması'nda Yılmaz Güney geliyor aklımıza... "Devrimci sinema yol gösteren değil düşünmeye sevkeden filmlerdir" demişti Güney. O bir Efsaneydi sinemamız için . O'nun "Umut" filminden de sözetmek gerek.
"Güzel adam, bizim toplumun adamı değildir, ağam... Amerikan sinemasının adamıdır" diyordu Yılmaz Güney. Sinemamızın "Çirkin Kral"ının adı sansürle, yasakla, mahpusla, kelepçeyle anılmıştı hep. Fırtınalı yaşamın kollarında oradan oraya savrulurken yazdı, yönetti, üretti Yılmaz Güney. "Hep halkımın karakterini oynadım" diyordu.
"İlk oynadığım filmlerde yarattığım tip aşağı yukarı ezilmiş bir adamdır,dürüst bir kişiliği canlandırdım, bunu düpedüz yaşamın getirdiği deneylerden çıkardım" diyordu.
Umut filmiyle birlikte devrimci kişiliğinden sözetmek gerek Yılmaz Güney'in...
Hem bir yönetmen hem bir oyuncu olarak zor hayatların insanıydı Yılmaz Güney.
O, Orhan Kemal'lerin, Yaşar Kemal'lerin havasını solumuş, hem yalnızlığın hem de ekmek kavgasıyla çıkar kavgasının kol kola gezdiği bir dünyanın insanıydı. Daima haksızlığa karşı koyan cesareti, esmer, kavruk yüzünden eksik etmediği gülüşü ile sinemada ismi hep öne yazılmıştı. Hem de istemediği halde...
Çünkü hayatın kendisiydi Yılmaz Güney, hep kendisiydi, insanı oynuyordu. "Çoğu zaman sokaktan hızla geçerken farkedemediğimiz şeyler vardır, ben durup baktım ve onları anlattım" diyordu. Halk tarafından sevilmesinin nedeni de buydu Yılmaz Güney'in. Sadece ülkesinde değil dışarıda da kısa sayılabilecek yaşamında sinemaya hem kendi yaşamını hem de gözlemlediği insanların yaşamlarını taşıyarak adından sözettirmeyi başarabilmişti.
Umudunu bir milli piyango biletine, defineye bağlayan faytoncu Cabbarların, polisin emrinde çalışan kabadayı Tilki Selimlerin, kurbanlık katillerin, sevdiği kızı hain bir tuzakta kendi elleriyle öldüren sonra da kan kusan Seyyit Hanların ülkesinde, bu acılı insanların yaşamını başarıyla anlatmıştı.
Umut, Acı, Ağıt, Arkadaş, Seyyit Han gibi filmler, bugün bile sadece Türkiye seyircisi için değil dünya seyircisi için de ilginç değerler taşıyor.
"DEVRİMCİ SİNEMA" "UMUT"LARI GELİŞTİREREK YARATILACAKTIR.
Umut, sorgulayan, eleştiren, yeniden üreten, çözüm yollarının ipuçlarını taşıyan, yarınlarımızı anlatan devrimci sinemanın başyapıtıydı. 70'li yılların toplumsal gelişimi içinde, Yeşilçam'ın geleneksel yapısını aşmaya yönelmiş, yani fakir kız-zengin erkek ya da tam tersi bir vuruşta beş on kişiyi yere seren başrol oyuncularının revaçta olduğu filmlerin aksine, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinde geleceğe yönelik geleneklerin yaratıldığı, toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı bir ortamın ürünü olmuştu. Büyük bir bölümü Yılmaz Güney'in kendi öz yaşam öyküsünü anlatıyordu. Özellikle kendi çocukluğu, ilk gençlik yılları ile ailesinin ve çevresinin yaşamından edindiği gözlemlere dayanıyordu.
Umut'ta kalabalık ailesini geçindirmek için iskeleti çıkmış atıyla didinen faytoncu Cabbar'ın tek geçim aracını yitirmesiyle umudunu bir defineye bağlayışı ve büyük bir hayal kırıklığı içinde umudun büyük bir umutsuzluğa dönüşü anlatılıyordu. Umutları hiçbir zaman gerçekleşmeyecek düşlere bağlattırılanların öyküsüydü Umut. Ve Yılmaz Güney'in yıllar yılı yaşadığı, denediği, sabırla yüreğinde taşıdığı gözlemleri, gerçeğin kendiliğinden taşıdığı güç ve güzellikleriyle, başka bir katkıya gerek kalmadan gerçek değerini bulmuştu Umutta... İnsan onuruna olabildiğine aykırı, kopkoyu bir yoksulluğun içine itilmiş insanların gerçekleşemeyecek bir umuda, bundan da umutsuzluğa ve giderek doğaüstü güçlere yönelmelerini ve bir kısır döngüye kapılmalarını anlatan Umut sinemamızın o güne dek gerçekçilik yolunda ulaşabildiği son noktayı belirleyen bir yapıt olmuştu.
Filmin gerçekleştirildiği koşullara bakıldığında, Yeşilçam geleneksel kalıplarını kıran Umut cesur bir çıkıştı. Verdiği mesaj net ve yalındı. Yılmaz Güney bu yalın öyküyü , buna çok uygun düşen yalın, abartısız bir dille ama görüntülerinin güzelliğine titizlik göstererek perdeye yansıtmıştı. Toplumsal sorunlara duyarlı, düşündüren, sorgulayan, kısaca yaşayan sinemanın ilk örneğini verdi ülkemizde Umut. Konu ve içerik ticari kaygılardan kurtulmuş, topluma yöneliyordu ilk kez. Bu yüzden yaratılan devrimci sinema üzerinde düşünülecek önemli bir basamaktı.
Umuttan sonra da pek çok film çekildi, öncesinde olduğu gibi... Kimileri ciddi çabaların ürünüydü, kimileri ise toplumculuk adına duyguları sömüren devrimci değerleri yozlaştırarak dejenere etme suçuna ortak olmuşlardı. Yine "Arkadaş" filmi de sınıf gerçeğinin belirlediği toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen yürekli bir adım olmuştur. Ancak Güney'den sonra toplumsal sorunlara, yaşananlara , sınıflar mücadelesine yaklaşımlar, eleştirel bakışlar, sadece rastlanabilen kareler olurken, yaşanan sorunların çözümüne ilişkin ipuçlarını veren filmler sinemamızın başat eksikliği olma özelliğini korudu.
Sanatın diğer bazı dallarında gösterilebilen bu dönüşüm sinemada ise aksayan bir yan olarak kalmıştı. Bunda sinema tekniğinin özgünlüğü yanında konuyla ilgili birikim ve deneyim eksikliğinin olduğu yadsınamaz. Bu açıdan "Umut" çevrildiği koşullar gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve toplumsal sorunların çözümü doğrultusunda düşündüren, öneren devrimci sinemayı bir çizgi haline getirme yükünü omuzlamamız gerektiği de unutulmamalıdır.
YILMAZ GÜNEY İÇİN NE DEDİLER?
Onat Kutlar: "Yılmaz Güney, sinemamızın en önemli bir numaralı yönetmeni olmaya devam ediyor".
Mahmut Tali Öngören: "Ben onu yalnız bir sanatçı olarak görmüyorum. Sinema yoluyla ve sinemanın da ötesinde geniş kitleleri, ezilmiş insanları, sorunları olan insanları etkileyen bir sinemacı".
Kurtuluş Kayalı: "Yılmaz Güney'in sineması Türkiye'nin hiçbir döneminde nesnel olarak incelenmedi. Güney Sineması üzerinde tekrar tekrar durmayı gerektirecek derinliktedir".
Atilla Dorsay: "Yılmaz kadar Türk toplumunun çelişkilerini hisseden, yakalayan ve sinemasına yansıtan bir sanatçı olmamıştır".
KISACA YILMAZ GÜNEY SİNEMASI HAKKINDA...
Egemen çevrelere karşı halkın yararına filmler yapması "Seyyit Han"la başlar. Bu film ‘toplum için sanat' görevini gerçekleştirmede atılan ilk adımdır. İçerik ve teknik yönünden Yeşilçam kalıplarının dışına çıkmış, bu türe kapı açmıştır. 1968 yılında 5. Antalya Film Şenliği'nde ödül almış ancak sansüre uğratılmıştır. Senaryosunu yazdığı "Düşman" 30. Uluslar arası Berlin Film Şenliği'nde en iyi senaryo jüri ödülünü almıştır. Yine sinemamızın kısıtlı koşullarında "Endişe" 20. San Remo Uluslar arası Film Festivalinde uluslar arası ödüle değer bulunmuştur. ezilen insanları ve toplumun sınıfsal çelişkilerini başarıyla gözönüne sermiştir. 12. Antalya Film Şenliği'nde en iyi film ve senaryo ödülünü almıştır. Kısaca Umut'ta din adamını, Vurguncularda eli silahlı insancıl eşkiyayı, Endişede kan davasını, Zavallılarda kötülüklere yönelten yoksulluğu, İzin filminde ise genel kadına karşı insancıl tavrı konu alır vs.
Mor Defter (Yön:O.Nuri Ergün), Kasımpaşalı Recep (Yön:Nuri Akıncı), Bin Defa Ölürüm (Yön:Mehmet Aslan) Senaristliğini ve Yönetmenliğini Vedat Türkali'nin yaptığı "Sokakta Kan Vardı" gibi filmlerde geleneksel Yeşilçam sinemasının kalıpları içinde ama ustalıkla rol sergilediği filmlerle adını duyurmayı bilmiştir.
Adana - Paris adlı belgesel, Yılmaz Güney (Pütün) 'in doğduğu Adana'nın Yenice Köyü'nden sürgünde yaşadığı Paris'e uzanan yolculuğunun öyküsüdür. Bu filmde Halil Ergün, Aziz Nesin, Özdemir İnce, Costa Gavras ve Jacques Lang'la yapılan röportajların ve filmlerinden kolajın yeraldığı bir yapıttır.
Her dönem Türkiye Sineması ile ilgili yapılan "Bütün Zamanların En İyi On Filmi" soruşturmalarında Yılmaz Güney filmleri en iyi takdiri halktan gördü. Bu filmler yukarıda birçoğu adı geçen Umut, Ağıt, Acı, Sürü, Endişe, Düşman ve Yol gibi toplumsal içerik taşımaktadır. Son olarak bu yazıyı Yılmaz Güney'in bir sözü ile bitirelim: "Bizim Gerçek Yargıcımız Halktır"...


YILMAZ GÜNEY SİNEMASI VE UMUT - 2


Sosyal yaşamın her alanında olduğu gibi sinemada sansürden nasibini almıştır. Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt gibi Anadolu insanının içinde yaşadığı toplumsal koşulları ve sorunlarını anlatan yazarlarının sinemaya uyarlanmış romanları (Bu Vatanın Çocukları, Suçlu, Yılanların Öcü vs.) sansürden geçirilerek yasaklanıyordu. Çünkü politik iktidar için sinema ürkütücüydü. Yaşar Kemal'in yazdığı "Bu Vatanın Çocukları" ise Yılmaz Güney'in ilk filmiydi. Necati Cumalı'nın yazdığı "Susuz Yaz" adlı öykü Metin Erksan'la ve senaryosunu Yılmaz Güney'in yazdığı "Yol" ise Şerif Gören'le 1964 Berlin ve 1982 Cannes Film Festivallerinde ödül almalarına rağmen çeşitli gerekçelerle sansür kurullarınca yasaklanmışlardır. Yılmaz Güney'in yasaklı filmleri arasında rol aldığı Ömer Lütfü Akad'ın "Hudutların Kanunu" ve kendisinin yönettiği "Umut", "Baba" ve "Seyyit Han" da vardır. Yasakların ve sansürlerin gerekçeleri ise tamamıyla film yönetmenlerinin senaristlerin, yazarların ve oyuncuların hayata bakışlarıyla ilgilidir. Egemenlerce mimlenen bu sinema filmleri ülkedeki kötü koşulları; yoksulluğu ve bu şartlar altında sürdürülen baskıları da gözler önüne sergiliyorlardı çünkü. Yani bunları göstermek açıkça suç olarak görülüyordu. Sosyal konulu filmlerin yasaklı olması sinemamızın bu açıdan geri kalmasına ve yozlaşmasına neden olmuştu. Sonuçta cinsel kimlik istismarı yapan ya da toplumsal koşulları farklı yöntemlerle alaya alan sulu komediler sinemanın seyirci kitlesini uzaklaştırıp zararını yine politik bir araç olarak sinemadan yararlanacak olan halka ve sanatçılara ödetiyordu. Bugün ise çok kanallı televizyonların günlük yaşama girmesiyle popüler ve ticari kaygılara teslim olunmuştur. Televizyon kanallarının sinemaya bakışları ve sanat anlayışları sosyal gerçek boyutundan bireysel konu ve istismara yöneldi. Türkiye'deki ilgi de bu alanlarda yoğunlaştı. Bu Türkiye'ye özgü bir şey değil. Örneğin "Charlie'nin Melekleri" adlı bir ABD aksiyon filmi Cannes'ın ödüllü filmi "Karanlıkta Dans" tan çok daha fazla ilgi çekiyor artık. Egemen için bir araç olarak sinema günümüzde egemen ideolojinin koşullarını daha da sağlamlaştırmaktaydı. Çünkü popüler filmler günlük yaşamın gerçeklerinden koparttığı seyircide rahatlık yaratıyordu. ABD sineması bunu bilinçli olarak yapıyordu. Popüler sinema özetle eleştirmez, sorgulamaz, muhalif istekleri olağanlaştırır. İyi ve kötü koşulları yan yana getirip koşullar sıradanlaştırılır. Anlatıdan kaçınılır ki tarihsel ve toplumsal olan gerçeklikler görülmesin.
Popüler sinema egemenler için aslında bütün çatışmaları gizleyen bir maskeden ibarettir. Oysa toplumsal ve belgesel sinema doğaya, çevreye ve topluma bakış ile bunların iç içeliğinden doğan ilişkileri sergiliyordu. Adı geçen bütün yazarlarımız ve sanatçılarımız gibi Yılmaz Güney de bunu yapıyordu. Halk çeşmesinden güç alanlardandı. Sinemamız için bir kilometre taşıydı. Hem halkının çilesine ortak olmuş birisi hem de yüzünü Amerikan sinemasına çevirmiş ondan medet uman iki yüzlü politikacıya karşı kendi kültürünü işleyen bir halk adamı ve sinema sanatçısı olmuştur, hem de tahammül edemediklerini bildiği halde.
ABD sineması, sinemada hep Amerikalılıktan sözetti ve kendi kültürünü yerleştirmek konusunda sinemadan çok iyi yararlandı. Amerikanın gönüllü elçileri ise ülkelerinde varolan gerçekleri unutturma konusunda maharet sahibi politikacılara bir şeyi çok iyi öğretti, iki yüzlülüğü ve Amerikan tarzı propagandistliği. Ülkedeki iki yüzlü politikacıların tahammül edemediği ise ezilen, sömürülen halkın çile ve acısını anlatanlar olmuştur. "Ölüm Beni Çağırıyor" adlı gençlik öykülerinin yayınlandığı kitabın girişinde, "Hayat ile sanat arasındaki sıkı bağın somut bir örneği olarak, kültür tarihimizde köşe taşı olabilmiş sanatçılarımızın ilki, insanımızı duyarlılık temelinde kuşatmış olan Nazım Hikmet ise, ikincisi daha çok bilim katında sanatsal üretimi temellendirmiş olan Yılmaz Güney'dir" diyor.
Çünkü o bir anlatıcıdır. Hem ilk gençlik öykülerinde, hem de bir film kahramanı olarak, hem de çokça yönettiği filmlerde, sinema yapıtlarında. 1956'da yazdığı "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adını taşıyan öyküsünde "Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanır. Hem hapse hem sürgüne mahkum edilir. Bu Yılmaz Güney'in tıpkı Nazım Hikmet gibi uzun hapis yılları dolu hayatının başlangıcı olacaktır.
DEVRİM SİNEMASI VE YILMAZ GÜNEY
Sovyetlerde başlayan "devrimci" sinema anlayışının ilk yıllarını anlatırken David Robinson'a ait şu sözü aktarılıyor:
"Biricik tehlike, bu dünyayı sizden de genç olanlara kaptırabilecek olmanızdı." 1920'lerin başında genç Sovyet sanatçılarının önüne o zamana dek rastlanmayan türden sınırsız bir görme ufku açılmıştı. Geçmiş ölmüş ve gömülmüştü diyerek başlıyorlardı yazdıkları "Devrim Sineması" adlı kitaba Luda, Jean Schnitzer ve Marcel Martin.
Devrimden sonra ortak niteliği coşkuyla dolu olmak olan genc sanatçılara tiyatroların kapıları ardına kadar açılmıştı. Devrimci sanat, sosyalist sanat yani heyecan duyan, eşine rastlanmayan ve yeni toplumun gereksinimlerine hizmet edecek olan sanat yaratılacaktı. Kural, emsal, sınırlama, kısıtlama hiçbir şey yoktu. Yıkılmaz sanılan dev kütle yıkılmış ve bu iç savaşta savaşmış olan gençler çok korkusuzlardı. Her şey için gerekli olan da buydu. Enerji, coşku ve bir de yetenek. Sosyalizmin yüce dünyası, geçlere bu yetenekleri ortaya çıkaracak olan ortamı sunmuştu. Kiev, Moskova, Petrograd sokakları ve miting alanları Mayakovski'nin şarkılarına tempo tutup şarkılarını söyleyen, binalara ve bayraklara resimler çizen, doğaçlama oyunlar sergileyen, tartışan, gösteri yapan gençlerle doluydu.
Bu ortamdan en karlı çıkan alanlar resim ve sinema olmuştur. Devrim gençlerin önünü açmıştı. Yeni cumhuriyette kültürün her alanında gereksinim duyulan ve çalışma beklediği gençlik için tiyatro, gazete, ekmek, tramvay yani günlük yaşamın gerektirdiği her şey bedavaydı. Çalışmak isteyenlere kapılar ardına kadar açıktı. Devrime kadar aristokrasi ile Burjuvazi için sirk ve müzikol gibi sinema da burun kıvrılan ve küçümsenen türlerdendi. Bütün iş gençlere düşüyordu. Tiyatro halkın ağırlıkta olduğu bir seyirci kitlesi tarafından da izleniyordu. Ayzenştayn gibi müthiş kültürlü ve yetenekli gençlere sinema yani reddedilen bu tür büyük olanaklar sağladı. O zamana kadar sanat aristokrasinin tekelindeydi, gericiydi halktan kopuk ve anlaşılmazdı. Devrimle birlikte sinema sanat türleri arasında en alt sırada hatta yer bile almazken klasik sanat biçimleri arasına girebilmişti.
Sergey Yosipoviç Yutkeviç'in dediği gibi sol hareketler içinde belli bir akademizm etkiliydi. Sovyetler Birliği'nin bu genç sanatçıları yenilikçi ve gerçekten ilericiydi. Yeni sosyalist gerçekçi sanat bu genç sanatçıların cesur çıkışlarıydı. Her türlü etkiye açık, çok yönlü, araştırıcı, eleştirel ve deneyci bir atmosferde doğmuştur. Sağ kanatın seçkinci sanatına karşı kazanılmış sosyalist toplumun kuruluşu ve dönüşümü yolunda sol cephenin kesin bir zaferidir. Belgesel sinemanın ve sinema-gerçek akımının öncüsü olan Dziga Vertov da bu dönemde görünmüştü. 1970'li yılların başında Türkiye'de bu yönde öncü sinemanın adımı genç sinemacılar kuşağı ile atılmıştır. Toplumcu sinemanın ilk özgün örneklerinin ortaya atıldığı dönem bu dönemle geç de olsa örtüşür.
"Kimin İçin Sanat?" tartışmalarının yaşandığı bu dönemde egemenlerin karşısında toplumun çıkarlarından yana ve toplumsal olaylarla da büyüyen emekçi sanatın ilk tohumları atılıyordu.
İlk üniversite işgallerinin, tütün ve toprak yürüyüşlerinin, ulusal petrol, ulusal bağımsızlık kampanyalarının sürdürüldüğü bu dönemde "Devrim İçin Hareket Tiyatrosu" sokakta, fabrikalarda, kahvelerde, okullarda, grev alanlarında, meydanlarda ve gecekondu alanlarında bütün engellemelere rağmen kısaca her yerde Nazım Usta'nın da deyişi ile "en güzel sokaklarda en güzel insanlara akıyordu sanat". Sinemada ise ilk ciddi mesaj Yılmaz Güney'in oyunluğuna dayanan "Hudutların Kanunu" adlı filmle verilmişti. Yönetmeni Ömer Lütfü Akad'tı. 1965'ten sonraki 100'ün üstünde oyunculuk ve yasaklı "Seyyit Han"la başlayan başarılı yönetmenlik denemesinden sonra 1970'lerin başından itibaren Yılmaz Güney "Umut", "Acı", "Ağıt" ve "Arkadaş" gibi toplumsal izlekli filmlerle sinemamıza damgasını vuracaktır.
YILMAZ GÜNEY İÇİN NE DEDİLER?
Ayşe Emel Mesci: "O, sinemamızın şairidir."
Cengiz Bektaş:"Ben Yılmaz Güney'i yapıtlarıyla tanıdım, Türk sinemasında. O ana kadar gelen çizgide yaptığı değişikle beni heyecanlandırdı."
Sibel Özbudun: "Yaşamının büyük bir bölümünü okuyarak, araştırarak, çalışarak ve sinemanın yüzünü ağartan yapıtlar üreterek geçirmiş bir sosyalist sanatçı"
Yusuf Çetin: "Yılmaz'ı Yılmaz yapan emekten yana olan tavrıdır."
TÜRK SİNEMASINDA DEVLEŞEN YILMAZ GÜNEY
Yutkeviç şöyle diyordu: "Ülkem her şeyi vermiştir. Bana güvenip ‘bütün sanatların en önemlisi' adına çalışma hakkını tanımıştır. Bizim ülkemizde sinema yalnızca tek bir haktan, aptal ve sorumsuz olma, para basan bir makine olma, bir karnaval atraksiyonu olma hakkından yoksundur. Bizim ülkemizde sinema, halka karşı akıllı, derinlikli ve sorumlu ürünler vermekle yükümlüdür." Sovyet Devrimi'nin başında tanıdığı olanaklarla yetişen kuşak ağır bir sorumluluğun altında asla ezilmedi.
Devrimci sinemanın dehası ve büyük ustası sayılan ve bütün zamanların en iyi filmi "Potemkin Zırhlısı"nın yaratıcısı Ayzenştayn'ın manevi babam dediği Vsevolod Emilyeviç Meyerhold'un Proletkült Tiyatrosu, Ferdinandov Kahramanca Deneyler Tiyatrosu ve Foregger Stüdyosu'yla önü açılan devrimci sinema dünya ölçüsünde batıyla bo ölçüşebilecek hatta önünde sinema dünyasının kapılarını açacaktır. Ardından tutkulu bir devrimci, militan bir kuramcı ve senaryolarını da kendisi yazan belgesel sinemanın (Sinema-Göz) kurucusu Dziga Vertov da gelişiyle yeni bir aşamanın dönüm noktası olmuştu.
1920'den 1940'a bu sorumlulukla bir araya gelen çeşitli meslekten insanlar Sovyet Sinemasının ilk yirmi yılını inşa etme onurunu elde ettiler: "Daha güzel olanı, hepimizin kendimizi, ortak bir çabaya ait bir topluluk gibi hissetmemizdi. Kimse kendi kafasına göre çalışmıyor, herkes komşusunun kazma vuruşunu hissediyordu. Çok çeşitli alanlarda darbe üstüne darbe vurarak bu toprağı boş ve çorak kalmaktan çıkarmayı başarmışızdır." diyordu Sergey Mihayloviç Ayzenştayn... Sovyet Devrim Sineması dünya sinemasına Ayzenştayn, Pudovkin, Dovjenko ve Kuleşov gibi dört ustayı kazandırmıştı. Bizde ise Yılmaz Güney'in adından sıklıkla sözettirdiği yıllarda TV henüz günlük yaşama tam olarak girmemiş, popülerliğini kaybetmemişti. 1980'ler sinemanın toplumsal işlevini yitirdiği buna karşılık ABD tarafından endüstrileştirildiği ve tekeline alındığı ama kültürel yaşamda oynayacağı rolün gözardı edilmediği yıllar olmuştu. Yılmaz Güney Türkiye sinemasında Nazım Hikmet gibi sinemada yerleşmiş geleneklere karşı çıkıp putları kırıyordu adeta...
1970'lerdeki 3.dünya devrimci sineması gibi batılıların ilgisini çekecek türden ayrıntılara değil sisteme dair genel bir eleştirel bakış açısı taşıyordu. Bu nedenle filmlerinin çoğu belgesel niteliği taşıyıp gözlemlere dayanıyordu. Halil Turhanlı'nın Bell Hooks'tan alıntı yaparak vurguladığı gibi "sesini bulmak" tı eksik olan. Nesne olmaktan kurtulmak ve özne olabilmek. Baskıya karşı koymak için bağırmak, haykırmak, haykırabilmek için sese sahip olmak gerekiyordu. Yılmaz Güney filmleriyle insanlara yaşadıkları sefil hayatın sorumluluklarını işaret ediyordu. Adana'daki gençlik yıllarından sinemanın zirvesine yükselinceye kadar geçen her dönemde bunu bilinçli olarak amaçlamıştı Yılmaz Güney. Bunun için devrimciydi. "Devrimci Sinemacı" olmasının nedeni buydu. Anlatmak istedikleri için sonuna kadar gerçekçi, ödünsüz, militandı...


YILMAZ GÜNEY SİNEMASI VE UMUT - 3

Yılmaz Güney Kendini Anlatıyor…
Doğumundan yıllar sonra aldığı nüfus kağıdına göre 1937, kendi açıklamasına göre 1931 doğumluydu:
"1937 yılında, Türkiye'de bir güney şehri olan Adana'nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi... Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da okula hiç gitmemişti..."
Yılmaz Güney'in gerçek adı Yılmaz Pütün'dü. Anlamını şöyle açıklıyordu Güney:
"Asıl adım Yılmaz Pütün'dür. Adım zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir."
Çocuk yaşta ekmek kavgası içinde buldu kendini; "Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım" diyordu. İlk işi hayvan gütmek, sonra pamuk tarlalarında ırgatlık, suculuk, traktör sürücülüğü ...
Adana'daki İnönü ve İnkılap ilkokullarında okudu. Liseyi Adana'da bitirdi. And filminin Adana'da bulunan bürosunda da çalışmaya başlamıştı. O yıllarda "Doruk" adlı bir sanat dergisi çıkardı. Sanata meraklıydı ve hikayeler yazıyordu. 1955 yılında bir öyküsünden dolayı takibata uğramıştı. Hakkında dava açıldı.
1956 yılından itibaren Adana'da yayınlanan "Salkım" dergisine, İstanbul ve Ankara'da yayınlanan "Yeni Ufuklar" ve "Pazar Postası" gibi dergilere de öyküler yazmaya başladı.
İstanbul'a gelip İktisat Fakültesi'ne kaydını yaptırmıştı. Fakat devam edemedi. 1955 yılında "13" dergisine yazdığı "3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküde komünizm yapıldığına karar veren mahkeme sonuçlanmıştı: 1,5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezası.
Öğreniminin yarım kalmasına yol açan ve bu cezanın sürüklediği yaşamını kısaca şöyle özetliyordu kendi ağzından Yılmaz Güney:
"Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığıyla eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor'dur..." diyordu.
Üniversitede öğrenimini sürdürürken tanıştığı yönetmen Atıf Yılmaz'a asistanlık yapıyordu. İlk kez onun 1958'de yönettiği "Bu vatanın Çocukları" adlı filminde başrol oynadı. İlk senaryolarını da bu dönemde yazmaya başlamıştır.
1961 Mayıs'ında cezaeviyle tanışmıştı. 1962 Aralığı'nda sürgünle... İlk hapisliğinden kalan mahkumiyetinin geri kalanını tamamlamak üzere muhafazakarlığıyla ünlü Konya'ya sürgüne gönderilmişti. Konya sınırlarından dışarı çıkması yasaktı. Her akşam polise imza veriyordu. "En çok imzayı polis defterine attım" diyordu: Tam 180 defa...
Yılmaz Güney'in yaşamından çalınan tam 2 yıl...
İlk hapisliğinden sonra 1963'te kendi yazdığı senaryoda; "İkisi de Cesurdu" (Yön: Ferit Ceylan) başrol oynadı ve tüm Anadolu'da dikkatleri üzerine çekti. Seyirci ve Yılmaz Güney arasında ilk köprü kuruldu. Ardından Tunç Başaran'ın yönettiği "On Korkusuz Adam" ve "Koçero" adlı filmlerle adı "Çirkin Kral"a çıktı ve kendi mitosunu yarattı. Yapımcı Hasan Kazankaya ile ilk yönetmenliği denedi; "At, Avrat, Silah"la...
1968'deki "Seyyit Han" yönetmenlikteki ilk çıkışıdır. 1970'teki "Umut" ise toplumsal gerçekleri taviz vermeden sergileyerek Türk sinemasında yeni bir dönem açtı. Yine 1971 yılında yönettiği "Baba" melodram sinemasının en düzeyli örneklerinden birini vermişti.
Ünlü romancı Kemal Tahir Seyyit Han filmini izledikten sonra büyük heyecan duyduğunu belirterek Güney'i, "halkın içinden yetişmiş, gerçek bir halk sanatçısı" olarak nitelendirmişti.
1971 Mayıs'ında on binlerce aydın, sanatçı, yazarla beraber gözaltına alınan Güney bu kez hakkında kesin bir delil olmamasına rağmen sırf kendisiyle ilgili kuşku nedeniyle ikinci kez bu defa Nevşehir'e 3 aylığına sürgün edilmişti. Sürekli polis denetiminde tutuluyordu.
1972'de THKP-C'ye yardımda bulunduğu gerekçesiyle hapse mahkum oldu. 2 yıl Selimiye Kışlası, Bayrampaşa ve Toptaşı cezaevlerinde kaldı. Salpa, Hücre, Sanık gibi öykü kitapları bu dönemin ürünüdür. O günleri şöyle anlatır:
"1972' de, Mart'ın 16'sında, devrimcilere yardım gerekçesiyle tutuklandım. Mahkeme sonucu 10 yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldım. Ecevit hükümetinin 1974 genel affıyla serbest bırakıldım. Bugün ise Ecevit cezaevindedir.
1974 Eylül'ünde, bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevindeyken "Güney" adlı bir kültür-sanat dergisi çıkardım. Onüç sayı sonra sıkıyönetimin yeniden gelmesi üzerine, dergimiz kapatıldı ve hakkımda yazılarımdan ötürü on ayrı dava açıldı. Suçum, komünizm propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiilleri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak...".
Yılmaz Güney için istenen ceza toplamı 100 yıldı.
Bu dönem içinde Erden Kral'ın yayın yönetmenliğini yaptığı Güney Dergisi'ni çıkaran Yılmaz Güney, Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanan "Boynu Bükük Öldüler" adlı romanını da yayınladı.
1974 yılında "Endişe" adlı filmini çekmek için gittiği Adana'nın Yumurtalık ilçesinde adı yöre hakimi Safa Mutlu'nun vurulması olayına karışmış ve 24 yıl hüküm giymişti. Bu ikinci hapislik döneminde "Sürü", "Düşman" ve "Yol" un senaryosunu yazdı.
1981'de 8 yıl cezaevinde kaldıktan sonra Isparta yarı açık cezaevinden "bayram izni"ni alıp, bir daha dönmemek üzere yurt dışına çıktı. Güney, 1981 Ekim'ine kadar, geride bıraktığı yaşamının yaklaşık 12 yılını çeşitli cezaevlerinde geçirmişti. Bu oniki yıl içinde, ikisi yarı-açık olmak üzere onbeş cezaevi tanımıştı.
1982'de Şerif Gören'in yönettiği "Yol" Cannes Film Şenliği'nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. 1983'te TC vatandaşlığından çıkarılan Yılmaz Güney'in filmleri toplatıldı, adından sözedilmesi 12 Eylül cuntası tarafından yasaklandı.
Yurtdışında (Fransa'da) çektiği "Duvar" Güney'in son filmi olmuştur. Büyük usta 9 Eylül 1984'te yaşamını yakalandığı mide kanserinden kaybederek sevenlerini üzdü:
"Ülkemden ayrıldıktan sonra ilk aylarda üç davanın sonuçlandığını, sonuçta, toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası aldığımı öğrendim... Öbür davalarım devam etmekte; ancak henüz hangileri sonuçlandı, ne kadar ceza aldım, bilmiyorum..."
NOKTALI VİRGÜL
"Bak, herkes bir tutulsaydı; söyledikleri olurdu... Herkes; bu ayrıntıları kaldıramaz ki ortadan. Kaldırsalardı; cennet olurdu buraları cennet... Ah domuzlar sizi bir gün hepinizin topunu attıracaklar... Bunu orospu dediğim kadın söyledi. İnsanların hep bir olması gerekirmiş."
1958'de yayımlanan "13" adlı fikir ve sanat dergisinde yayınlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri adlı öyküsünde böyle diyordu Güney.
1961 yılında bu yazısında komünizm propagandası yaptığı için yargılandı. 1,5 yıl hapis ve 6 ay sürgün cezasına çarptırıldı. İlk yönettiği ve başrolünde de oynadığı Seyyit Han (1968) ve Aç Kurtlar (1969) sansüre uğramıştı. Köhne inançlara, gerici törelere, toplumsal yanlışlara ve egemen baskılara karşı çıkıyordu. Günlük yaşamın gerçeklerini, yoksul ve ezilen insanı anlatıyordu. Umut filmi için; "Umut, aslında kusur olan durumları belirten bir işarettir" deyince film hemen yasaklandı.
1972'de THKP-C ile arasında kurulan bağ nedeniyle siyasal iktidarın baskıları tutuklamaya dönüşüp ikinci hapisliğini yaşadı. Arkadaş (1974) bu dönemin ürünüdür. Arkadaş filmiyle Yılmaz Güney, değişen değerler yerine eskinin dejenere edilmiş doğrularını koyar. Bu sorunun uzantısı bugüne de aittir. Varsıllık hırsı, bunun peşinde koşmanın toplumsal idealleri altüst edişini daha o günlerden anlatır.
Üçüncü hapisliği "muhafazakar bir savcıyı" öldürdüğü iddiasıyla gelir. Bu defa 19 yıllık uzun bir hapislikti bu... Yılmaz Güney'e göre ise bir suçlama. "Sürü" ve "Yol"un senaryoları bu dönemin ürünüdür. Ve Yılmaz Güney'in talimatları doğrultusunda filme çekilmişlerdir.
1981'de izinli olarak çıktığı cezaevinden yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Ancak yurtdışındayken gıyabında 7 yıl daha hapse mahkum edildi. Yurttaşlıktan çıkarıldı. "Yol" bu dönemin ürünüdür ve kurgusu Yılmaz Güney tarafından yapılmıştır. Cannes Film Şenliği'nde "Altın Palmiye"yi kazanmıştır.
1983'teki "Duvar" (Le Mur) ise Güney'in sürgünde yönettiği en son filmidir. Bazı çevrelerde Yılmaz Güney'in toplumsal filmlerdeki yaklaşımına farklı bir bakış sergilediğini savunan yönetmenlerce kuşkuyla karşılanmıştır. Yılmaz Güney'in sürgünde çektiği ilk ve son filmi katı, önyargılı bulunduğu için bu açılardan eleştirilmişse de biçimsel açıdan taşıdığı değerlerle kendine ayrı bir yer edinmiştir. Ancak hapishanelerdeki kötü koşullarda yaşayan siyasi tutsaklara bir bakıştı Duvar. 1976 yılında Ankara Cezaevi'ndeki bir çocuk koğuşunda meydana gelen baskıların arkasından gerçekleşen isyanı ve siyasi sol görüşlü tutsakların içinde bulunduğu koşullar anlatır.
BEYİNLERE İŞLEYEN "UMUT" SİLİNMEYECEK
"Hudutların Kanunu" (1966) halkbilim öğelerine dayanan çoğu belgesel bir nitelik taşıyan filmlerden biriydi. Senaryosu yine Yılmaz Güney'in bir öyküsüne dayanıyordu. Başrolünü de Güney oynuyordu.
Kızılırmak Karakoyun (1967) Nazım Hikmet'in öyküsüne dayanıyordu. Her iki filmde de Anadolu'nun feodal düzenine bakış ve eleştiri vardı. Bu düzenin suça, kaçakçılık suçuna canını hiçe sayıp itilen insanlarını anlatıyordu. İnsan ve toprak ilişkisinden yola çıkıyor, öte yandan acımasız doğanın belirlediği yaşam biçiminin zorluklarını ortaya koyuyordu.
Denilebilir ki Atıf Yılmaz Batıbeki'den sonra yaşamında hatırı sayılır yeri olarak sinemacı gösterilecek Ömer Lütfi Akad'dır.
Akad, "Kanun Namına" ile ilk defa sinemanın günlük yaşama girdiği gerçekçi bir sinema dilinin yaratılmasında yeni bir dönemin kapısını açmıştır. Atıf Yılmaz'ın "Bu Vatanın Çocukları" (1959) adlı filmiyle oyunculuğa başlamıştı Yılmaz Güney. Hiçbir zaman sinemamıza egemen olan moda akımların etkisinde kalmadı. Başından son filmlerine kadar halktan yana ve toplumcu gerçekçilik doğrultusunda giderek ulusal sinemanın olanaklarını da zorlayarak kendi çizgisini belirledi.
Duygu Sağıroğlu'nun "Ben Öldükçe Yaşarım" (1966) filmi sinemadaki "Çirkin Kral" söylencesini pekiştirdi. 1970'ten sonra sinemamızda o güne kadar etkisini sürdüren ve Güney'in yaşamında yeri olan Atıf Yılmaz ve Ömer Lütfü Akad dışında Yılmaz Güney'in ortaya çıkmasıyla ayakta kalabilmesini sağlayan üçüncü isimdi Sağıroğlu. Ulusal sinemamıza yönveren Akad'ın çizgisini geliştiren de Yılmaz Güney olmuştu.
1968'de ilk yönetmenlik denemesi Seyyit Han ise yenilikçi ve toplumcu sinemamızın ilk çıkışı sayılır. O zamana kadar önemli yönetmenlerin yanında oyunculuk, yönetmen yardımcılığı ve oyun yazarlığı yaparak deneyimlerini aktaran Güney, ilk kez varolma savaşı veren sinemamızda yönetmen olarak da yer almıştı. Hem büyük bir başarıyla... Ancak konusunun destansılığının, gerçekçiliğinin ekonomik ve toplumsal boyutuyla her yönüyle sansür kurullarının dikkatini çekmesi Adana Film Şenliği'nde ödül almasına rağmen yasaklılar listesine alınmasına yol açmıştı. Yılmaz Güney'in "Hudutların Kanunu" filminde tanıştığı yasaklar yönetmenlik denemesinde de sürdürüldü.
1983'te yeniden yürürlüğe konan sansür tüzüğü, tüm filmlerini hatta daha sonra adının anılmasının bile yasaklanmasına kadar varacak sansür kurulu uygulamalarının başlangıcı olur.
Kemal Tahir'in Adana Film Şenliği'nde jüri üyeliği yaptığı sıralarda "Karşısında büyük heyecan duydum. Bence halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba, en kestirme yoldan gösteriyordu" dediği Seyyit Han, yoksul aşıkla sevdiği kıza göz koyan ağa mücadelesi çerçevesinden "kurban ve cellat" ilişkisine işaret ederek trajik bir öyküden yola çıkan başarılı bir toplumsal uyarlamaydı. Orhan Kemallerin, Yaşar Kemallerin dünyasından, kendi deneyimlerini katarak oyun yazarlığı yanıyla geliştirdiği bu öykü, oyunculuğunun da katkısıyla Türk sinemasında toplumsal gerçekçilik yolunda gelinen en son noktayı belirledi. Toplumsal gerçekçiliğe kapı açtı.
1968'de "Aç Kurtlar", 1969'da "Bir Çirkin Adam"ın ardından en iyi Türk filmi sayılan "Umut"la Güney o zamana dek alışılmış kalıpların ötesinde apaçık bir gerçekçilikle tepkisini ortaya koyuyordu. Seyyit Han'la başlayan toplumcu bakışını geliştiriyordu.
Umut, 1970'te Adana'da Altın Koza Sinema Şenliği'nde en iyi film seçildikten sonra yasaklanınca Danıştay izniyle gösterime çıkabilmişti. Senaryosu yine tamamıyla Yılmaz Güney'indi ve kendi özyaşam öyküsüne dayanıyordu. Çocukluk, ilk gençlik yılları, ailesi ve çevresinden edindiği gözlemlere dayanıyordu. Ailesini geçindirmek için eski faytonuyla didinen Cabbar'ın atını bir trafik kazasında yitirmesiyle düştüğü umutsuzlukla bir define arayışı içinde yaşadığı düş kırıklığını yansıtmaktaydı. İnsanların içine itildiği yoksulluğu anlatıyordu.
"Yarın Son Gündür" (1971) Çirkin Kral söylencesini sürdürmeye bir katkıydı.
Daha sonra 1971'de "Kaçaklar", Şerif Gören'in kendisine asistanlık yapacağı "Vurguncular"ı gerçekleştirdi. 1971, Güney'in en verimli devrelerinden biridir. Ağıt, Acı ve Umutsuzlar arka arkaya aynı yıl ortaya konan sinemamızın başyapıtlarıdır. Kısaca, "Ağıt" düzenle savaşım veren bir kaçakçı çetesini, "Acı" sert ve acımasız Anadolu'da öç alma töresini, "Umutsuzlar" yer altı düzeninin dünyasında tutkulu bir aşka fedayı anlatır. "Baba" ise ailesinin geçimini sürdürmek için bir cinayeti üstlenen kişinin öyküsüdür.
Güney'in olgunluk devresini ve bugüne uzanan kalıcı yerini kazandıran ikinci hapisliğinde yani 1974'teki filmi "Arkadaş" olmuştur. Arkadaş kuruluşu, dramatik yapısı ve izleğiyle gelmiş geçmiş filmler arasında yeşilçama ve geleneksel anlayışına karşı çıkan bir duruşu sergilemiştir. Filmin özellikle finali belleklerden silinmeyecek. "Hesabı sorulacak bir tokadın" ardından verilen mesaj Yılmaz Güney'in siyasal kişiliği ve yaşama bakışına ilişkin o zamana kadar verilmiş en net tavırdır ve sinema dışında da sevenlerinin yüreğinde ve beyninde asla silinmeyecek şekilde yer almasını sağlayacaktır.
Biri sınıfını değiştiren öğrencilik yıllarındaki iki kafadar arkadaşın yıllar sonra bir araya gelişlerinde yaşadıkları olayları anlatan bir öyküdür bu... 1974 Türkiye'sinin toplum katlarından, kişilerinden, toplumsal ilişkilerinden bir kesit veren bir üründü. Umut'un yalın, saptamacı gerçekçiliği Arkadaş filmiyle hazır reçetelerin dışında ilk kez ciddi ve sınıf gerçeğinin belirlediği toplumsal ilişkileri derinlemesine inceleyen yürekli bir adımdı. Gerçekçilik yolunda ve olgunlaşmada yeni bir aşamayı ve noktayı belirliyordu.
1971'deki hapisliğinde yarım bıraktığı Güney'in "Zavallılar" filmi Batıbeki tarafından 1975'te tamamlanabilmiştir.
Yumurtalık savcısı cinayeti suçlamasından sonra yaşadığı tutukluluk devresinde önce "Sürü" (1979), ardından "Düşman"da (1980) Zeki Ökten ve "Yol" (1982) filminde Şerif Gören'le birlikte çalıştı. Tümünün senaryosu hatta kurguları kendisine aitti ve alışılmış çizgisini hapisliğine rağmen sürdürdüğü filmlerdi. Hem de dünyada eşi benzeri görülmemiş bir biçimde, yönetmenin tutukluyken de yapıtlarını gerçekleştirebilmesi gibi benzersiz bir olayı yansıtmıştır.
Kısaca Düşman'da ezik ve yalnız ve bu nedenle de çözüme tek başına gitmeye çalışan işsiz gencin kötü yola düşmüş karısıyla çevresinin ilişkisini, Yol, törelere göre ihanet eden karısına ceza verme görevi kendisine düşen kocayla diğer izinle cezaevinden çıkan tutukluların başından geçenleri, Sürü de, bir aşiretin sürüsüyle kırsal alanda büyük kente geçişini ve giderek çöküşünü anlatıyordu.
Güney'in yaşamını anlatan ve kesitler veren 74 dakikalık "Adana-Paris" adlı belgesel, yönetmen Ahmet Soner tarafından gerçekleştirilmiştir.
YILMAZ GÜNEY İÇİN NE DEDİLER?
Fatoş Güney: "Yılmaz Güney bir sanatçıdır ve eserleriyle yaşayacaktır."
İnci Aral: "Entelektüel, yaşadığı toplum için sıkıntı duyan, muhalif olan ve bunu yaptıklarıyla ifade eden kişidir. Yılmaz Güney hiç kuşkusuz ki bu tanımın içine girer, bu çabayı göstermiş bir insandır. Çok başarılı bir sinemacı ve yazardır."
Arif Keskiner: "Müthiş bir sinema tutkunu... O, Türk sinemasını gelmiş geçmiş en önemli sinemacısıydı. Eğrisiyle, doğrusuyla delikanlıydı. Dosttu. Arkadaştı. Ruhu şad olsun"
Fikret Başkaya: "Güney kendini estetik sanatsal alanda kanıtlamış değerli bir sanat adamıdır."
Ertuğrul Kürkçü: "?Üslubu beyan, ayniyle insandır' denir. Kitlesel tüketim ve ideolojisini yeniden üretmek için hergün okur ile izleyicileri aptal yerine koyarak konuşup yazmak zorunda olan medyanın yazarları sonunda kendileri aptallaşma riskiyle yüzyüze kalıyor. Güneyle ilgili tartışma bu riskin gerçeğe dönüşme olasılığının yüksekliğine yeni bir kanıt sadece."
Nihat Behram: "Yılmaz hakkında başlatılan kampanya alçakça ve onursuzcadır. Bir kuşağı askıya alarak saldırıyorlar."
Atıf Yılmaz: "Ve Yılmaz Güney, bütün engellemelere, yasaklamalara rağmen arkasında toplumun çok çeşitli kesimlerini peşinden sürükleyen filmler ve unutulmayacak bir isim, bir lejand (efsane) bırakarak gitti."
İnsan Hakları Derneği: "Yılmaz Güney, saldırıya uğrayan ne ilk değerdir ne de son değer olacaktır. Düzenin pislikleri ortaya çıktıkça panikleyenlerin saldırganlaşması beklenen bir olaydır."
TARTIŞMASIZ DEVRİMCİ: YILMAZ GÜNEY
Yılmaz Güney 2000 yılında tartışılıyor...Tartışmalar solun en radikal kesiminden sağın en tutucu yazarlarına varıncaya dek yayılıyor. 30 yılın hesaplaşması...
Basınımızın sözümona en önemli, seçkin, mümtaz yazarları... Yılmaz Güney'e ve Arkadaş filmine saldırıyorlar. Ve Duvar'a da tabii. Duvar filmindeki sisteme karşı yöneltilen realist eleştiriyi sert buluyorlar. Tıpkı Nazım gibi vatan hainliğine kadar vardırılıyor bu tepkiler... Önce acımasızca eleştirenler sahneye çıkıyor. Yılmaz'ı sevenler gereken cevabı veriyor. 6 Şubat 2000 tarihli Cumhuriyet'te "Düzenle bütünleşmiş cüceler, patronlarının tekerine takoz koyan haydutlara tahammül edemiyor. Doğrudur bu... şaşmamak gerekir" diyerek en güzel yanıtı veriyor Mehmet Baydur.
Amerikan filmlerine alışmış, onlarınki gibi hızlı, ani, hafif, uçucu olmalıydı her şey. Yılmaz Güney'e saldıranlar itiraf ediyor: Yazmasalar çıldıracaklardı çünkü...
18 yaşında bir öyküsünden dolayı hapse atılan, yaşamından 11 yıl çalınan ve dört yılını sürgünde geçiren büyük bir halk sanatçısıydı o... Savcının yargısı ve 1,5 yıl süren ilk hapisliğinin gerekçesi bir işçi kızın öyküsünde geçen şu sözlerdi: "Eğer herkes eşit olsaydı burası bir cennet olurdu". Suçu komünizm propagandası yapmaktı.
Halkı onun adını da tıpkı Nazım gibi en sevilenler arasına yazdırmıştı. Orhan Kemal'in deyimiyle bize lazım olan "kötülüklerle, alçaklarla, bayağılıklarla mücadele edecek aydın tipler" değil miydi? Yılmaz Güney olması gerekendi işte.
Arkadaş filmini eleştirenler onun tehlikeli, acımasız ve yanlış mesajlar taşıdığını öne sürüyorlardı. "Saf sosyalist birey"den yana olan bu sözümona ortasınıf korumacıları nedense saf olarak ne orta sınıfı ne de bu sınıfın çelişkilerini eleştirenlerin, ezilenlerin yanında yeralanların safını seçtiler. Tekellerin sesi ve sermayenin çığırtkanları olmaktan öte.
Aslında "İlericiler Çetesi" diye eleştirirken çoğu açmazda, AB'ye endekslenmiş kafalara sahiplerdi. Malum bu çevrelerin müttefikleri olarak Yılmaz Güney gibi devrimci sanatçılara bakışları da o kadar dar ve basit açıdandı. Yılmaz Güney onlara göre güya kabadayı, lumpen, eğitimsiz, feodal hatta bilgisizdi.
Güney gibi bütün emekçi aydınlar onlara göre böyle idi. Çoğunun utancı emekten yana olanların yaşam biçimini seçemedikleri içindi. Aslında ondandı.
Her şey İnci Aral'ın yazıp da Fatoş Güney'in Costa Gavras'a verdiği ve Yılmaz Güney'in yaşamını anlatan hikayenin filme çekileceği ile ilgili haberin bir gazetede yayınlanmasıyla başlamıştı. Fatih Altaylı'nın yurt dışına çıkışıyla ilgili olarak Güney'i "kendisine bir siyasi havası yaratan katil" suçlamasına daha sonra Serdar Turgut ile Engin Ardıç da katılacak ve Güney'i efsaneleştiren gerçek sanatçı yönünü gözardı ederek "maço, lumpen, katil" gibi sataşmalarla sürdürülecektir.
Evet, kıskandıkları, çekemedikleri Yılmaz Güney onların hiçbir zaman kıyısına bile varamayacakları kadar halk nazarında bir mitos, büyük bir efsaneydi. Ama Nihat Behram'ın da dediği gibi Yılmaz Güney gibi gerçek sanatçıları mitoslaştırma böyle körelen ve güdümlü beyinlerde bu körlüğü besleme tipik medya yazarlarında rastlanamayacak türden bir sanatçının olduğu biçimde bütün olarak değerlendirilmesine engeldi.
Oysa Güney Türk sineması için bir kazançtı. Adı Larousse'den Hallivel Filmgoer's Companion'a tüm ansiklodedik kaynaklarda yeralabilen, filmleri Film Guide'lara girmiş tek Türkiye sinemacısıydı. Ve Anadolu'nun bir köyünden gelip de sinemada dünya çapında yer edinmek kolay yabana atılabilecek bir şey de değildi.
Yılmaz Güney onu eleştirenlerin hiçbir zaman olamadıkları kadar içtendi. Eşi Fatoş Güney'in belirttiği gibi halkıyla iç içe geçmiş, içinden gelmişti. her şeyini çok iyi biliyordu.
Ancak sistem aykırı olanı sevmiyordu. Barındırmıyordu. Yıllar sonra Yılmaz Güney'e karşı takınılan tutumun gayesi apaçıktı: Onun kişiliğinde simgeleşen, günümüzde geçerli kılınan uzlaşmacı, itaatkar ve popülist yığın kültürüne karşı duran devrimci mitosu yıkmak.
Yılmaz Güney lümpen değildi. Çünkü uçurum insanlarının, şehrin varoşlarında, kent kıyılarında tutunmaya çalışanların eleştirel bilinç edinerek, güçlerinin farkına varabileceklerini biliyor ve bu duyarlılıklarının toplumsal dönüşümde rol oynayabileceklerini böylesi bir birleşmenin yıkıcı kimyası olduğunu sanatçı yönüyle vurgulayarak işaret etmesiydi. Yılmaz Güney'e saldırının nedenlerinden biri de bu misyonudur aslında.
Köşeye sıkıştıkça Fatih Altaylı'nın da gecikmeden itiraf ettiği gibi güya "ifratla tefrit arasında" yaşadığımız için uçları törpülenmiş, Yılmaz Güney gibi emekten, halktan yana sanatçıları işlerine geldikleri şekilde anlatmak için böyle yığınlar, topluluklar gerekliydi. İşlerine öyle geliyordu çünkü.
Cüneyt Ülsever, Serdar Turgut, Fatih Altaylı, Yağmur Atsız, Ahmet Selim, Hadi Uluengin, Engin Ardıç gibi besleme medyadan doyanlar için ise doğal bir beklenti idi bu...
Çünkü yazarın dediği gibi maaşları, köşeleri holding patronlarının hediyesidir.
Her şeye rağmen umutlar yeşerip duracaktır.



Tamer UYSAL
Halkla İlişkiler Uzmanı
Araştırmacı-Yazar
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-10-2010, 08:41 PM   #24
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

40- Yılmaz Güney

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...] Yılmaz Güney (Pütün)
Asıl adı Yılmaz Pütün. Dedesi, Derim’den Siverek’e sürgün edilmiş. Si*verek’te yerleştikleri ‘Desaman’ Köyü, ismini Dersim’den alır.” (Hasan Kıyafet, Mahpus Yılmaz Güney, s.116) Babası Hamit, Desaman’da büyür ve ilk eşi “Güllü”, Muşlu’dur. Hamit, bir kan davası nedeniyle Adana’ya ta*şınır.
Yılmaz Pütün, kendini şöyle tanıtıyor:
“Bir sanatçı olarak ‘Yılmaz Güney’ diye bilinirim. Asıl adım, Yılmaz Pütün ‘dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, mutsuzluğa ka*pılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anla*mına gelir, soyadım Pütün ise bir dağ meyve*sinin kırılmaz çekirdeği demektir.
1937 yılında, Türkiye’de bir güney şehri olan Adana’nın Yenice Köyü’nde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin çocu*ğuyum. Annem dindardı ve okuma yazma bil*mezdi…Babam, okuma-yazmayı askerde öğ*renmişti.
Dokuz yaşından bu yana hayatımı çalışa*rak kazandım, tik işim dana gütmekti. Çocukluk, gençlik yıllarım yaklaşık 15-16 yaşlarına kadar köyde geçti. Arabacılık, ırgatlara suculuk, çapa çekiminde atçı*lık, pamuk toplayıcılığı, bağ bekçiliği, simit, gazoz satıcılığı vs. işler yaptım. Ob*jektif olarak sosyal konumum Kürdistan’dan göç etmiş Kürt babanın çocuğu*yum
Yılmaz Pütün, liseyi Adana’da bitirir. O yıllar, “Doruk” adında bir sanat der*gisi çıkarır. Önce Ankara Hukuk Fakültesi’ne, sonra İstanbul îktisat Fakültesi’ne kaydolur.
Üniversitedeki kaydını İstanbul’a almasında, ünlü yönetmen Atıf Yılmaz’la anlaşması etken olur. Bu başlangıç, yeni adı (Yılmaz Güney)’in de başlangıcı olur.
Bu Vatan Çocukları, Alageyik, Karacaoğlan’ın Kara Sevdası, Tütün Zamanı, Ölüm Perdesi, Dolandırıcılar Şahı, Kızıl Vazo, Seni Kaybedersem, Tatlı Bela gi*bi filmler Yılmaz Güney’in oyuncu, senaryo yazan, yönetmen yardımcısı olarak emeği geçen filmler olmuştur (1958-1961).
Lise yıllarında And ve Kemal Film’lerde çalıştı, görevi gereği Mardin, Diyar*bakır, Elazığ, Urfa yörelerini dolaştı. Yazarlığa yönelmesi, hikâye yazması bu dö*neme rastlar. 1957′de, “On Üç” adlı dergiye yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” öyküsü yargıya takılır, 1961 yılında sonuçlanan yargılama, neticede iki yıl hapis ve sürgünde kalmasına ve kamu haklarından yoksun bırakılmasına yolaçar. Yılmaz Güney, yaşam çizgisini kısa başlıklar altında şöyle belirler:
Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol kendimi hayatın okulunda, ha*yatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım… Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskı*lar, kahpelikler, yiğitlikler… Karşılaştığım zorlukları yenmek için dinamik ve ka*rarlılık… Öğretmenlerimden biri ‘zordur.
Sanata meraklıydım ve hikâyeler yazıyordum.. 1955′te bir hikâyemden ötürü takibata uğradım.
1961 Mayıs’ında cezaeviyle tanıştım. 1962′de cezam bitti. Konya’ya sürgüne gönderildim. En çok imzayı polis defterine attım: 180 defa…
1968′de askere gittim. 1970 Nisan’ında döndüm. Hayatımın çalınan iki yılı…
1971 ‘de onbinlerce aydın sanatçı, yazar gibi ben de gözaltına alındım. Sözlü bir emirle ve tehditle yine Nevşehir’e üç aylığına sürgün edildim.
1972′de devrimcilere yardım ettiğim gerekçesiyle tutuklandım… On yıl hapis cezasına çarpıldım. 1974 affıyla serbest bırakıldım.
1974 Eylül’ünde bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevinde iken, Güney adlı bir sanat-kültür dergisi çıkardım. 13 sayı sonra der*gi kapatıldı. Yazılarıma on ayrı dava açıldı. İstenen ceza toplamı yaklaşık yüz yıl…
1981 Ekim’inde izinli çıktığım İsparta yarı-açık cezaevine dönmedim. Yakla*şık 12 yılımı cezaevinde geçirdim. Sonra da yurtdışına çıktım…” (İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney)
Yılmaz Güney, bir film setinden alınır, hapse atılır. Cezasının bitiminde İstan*bul’a dönen Yılmaz Güney’i zor günler bekler. Ancak ,0′nun, içinden çıktığı halk kitlelerinin sorunlarına karşı duyarlılığının pekiştiği görülür. İlk hapishane deneyi, dolu, verimli, eğitici olur. “Boynu Bükük Öldüler” romanı, bu eğitici dö*nemin ürünüdür.
Yılmaz Güney, her şeye yeniden başlar, zamanla yansır. Önceleri küçük şir*ketlerle anlaşılır. Çalışmalar sürecinde filmlerin senaryosundan tutun da, çekimi, oyunculuğu, yönetimine dek her şeyini üstlenmek zorunda kalır.
Bu durum, O’nun deneyim ve teknik bilgilerle büyük bir birikim sağlanmasına yolaçar. Yal*nız kalır, horlanır, itilir ancak O, yılmaz. Tutunabilmek için kendini aşmasını bi*lir. “İkisi de Cesurdu” ile başlayan o dönemin söz edilmesi gereken; “Mor Def*ter“, “On Korkusuz Adam“, “Konyakçı”, “Ben Öldükçe Yasarım”, “Çirkin Kral” filmleridir.
Hudutların Kanunu“, O’nun bir oyuncu olarak kendini kabul ettirdiği, tanıt*tığı film olmuştur. Alışılagelmişlik yerine, yeni öz ve biçim bulan, bir karekter sergiler.
Hudutların Kanunu’ndan, “Umut” filmine uzanan yolda; İnce Cumali, Kızı*lırmak, Karakoyun, Kurbanlık Katil, Aç Kurtlar, Seyit Han, Bir Çirkin Adam filmleri Yılmaz’ın oyuncu, senarist ve yönetmen olarak basan zincirinin ara hal*kalarıdır.
Sinemaya yeni bir imaj getiren, halkın ezilmişliğini, öfkesini, hüznünü eleşti*rel bir gözle yansıtan, sevincini beyaz perdede canlandırdığı tiplerde bulduğu, öcünü onunla aldığı “Çirkin Kral“, aranan kişi olur. Çirkin Kral, halkın beyaz perdede aradığı canlı tipleri yaratmada başarılı olmuştur.
Yılmaz Güney, çıkışı olmayan umutsuz çabaların gerçekçi yüzünü, askerlik sonrası “Umut” filminde sergiler. “Umut”, ülkemizce toplumsal çatışmaların, değişimlerin yoğun olduğu önemli bir dönemin ürünüdür. Yüzyıllar boyu ezilen, sömürülen halkların, egemen otorite aracılığı ile nasıl şartlandırıldığı ve kurtulu*şu nasıl ****fizik yollarda aramaya koyulduğunu belgelemesi yönü ile Türk si*neması için bir dönüm noktası olmuştur. Bu nedenle Yılmaz’ın, “Umut”, “Hu*dutların Kanunu” gibi filmleri, egemen sınıfların çıkarını koruyan “Sansür Yas*ası “na takılmaktan kurtulamamıştır. “Umut”, 1970′te Altın Koza’da onur verici bir birincilik alırken, filmin halka gösterilmesi engellenir. Ama Yılmaz Güney, halkın umudu olur.
Engeller, Yılmaz Güney’i yıldırmıyor. Sürekli araştıran, yeni öz değerler üre*ten, inandığı yolda inatla yürüyen olgun bir sanatçı yapıyordu. “Ağıt“, “Acı”, “Mutsuzlar“, “Baba” bu dönemin ürünleridir. Ve 1970′ler Türkiyesi’nde, “Ba*ba” filmi ödül almaktan alıkonması, “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanının “Orhan Kemal Armağanı”m alması, Batı ülkelerinde, “Umut” filminin ödül ka*zanması, Türkiye’de bir gazete tarafından “Yılın Sanatçısı” seçilmesi, bu olgula*rın yankılanması, bütün engellemelere karşın, 1972 yılı, “Güney Yılı” olarak ta*rihe geçti. Senaryosunu hapihanede yazdığı “Yol” filmi, 1982 yılında Cannees Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’nü aldı. “Yol” filminden sonra Türki*ye’deki hapishaneleri konu alan “Duvar” filmi gerçekleştirildi. “Duvar”, ülkemizde 1980 askeri döneminin, işkence, zulüm, baskı duvan ile sarılan halkın, kur*tuluş mesajını içeriyor.
Yılmaz, bu çabalardan soma konularını Latin Amerika’dan Iran Kürdistan’ına Güney Afrika’dan, İspanya ve Yunanistan’a dek birçok ülkeden alan bir çok proje üzerinde çalışmaya başlar. Ancak ömrü bunları bitirecek kadar uzun sürmedi, “vücudunu sinsice saran bir kansere” yenik düştü. (Paris, 1984)
Yılmaz Güney, bu güne dek, ülkesince “sakıncalı”, düşünceleri yansıtılmaz, filmleri gösterilemez biri olarak, toplumundan uzak tutulmuştur. Oyunculuğunda ki coşkusu, yapımcılığındaki ustalığı, yazımdaki gerçekçiliği, yüreğinin atışı, her şeyi ile halkımızın içinden gelen biridir. Ancak O’nun toplumsal bilinci yansıtma istenci, egemen sınıfların çıkan ile çelişmesi, ezilmesine, yerden yere sürülmesi*ne yol açtı: “… hayat yollarım çamurluydu, engebeliydi, zordu. İçimde her zaman kasırgalar esti, düşüncelerim, özlemlerim ile hayatın gerçeği her zaman çelişti. Hayat defterim iyi notlarla kötü notların , düzenlilik ile düzensizliklerin, başarı*larla başarısızlıkların, acılarla sevinçlerin harmanı oldu. Kimi zaman rüzgârla*rın önünde savruldum, göçmen kuş örneği, oradan oraya sürüldüm. Bugün kırk yaşındayım, içimdeki fırtına henüz dinmiş değil… Halkıma, insanlığa yararlı ol*mak istiyorum. Hayatın ince, gelişen bir dalı olmak istiyorum. Sürekli üretmek, yeni şeyler yaratmak ve tanıdığım tanımadığım insanlarla dini, dili, rengi, milli*yeti ne olursa olsun, kucaklaşmak istiyorum…
Ezilen bir ulusa mensup olmam, ezilen bir sınıfa mensup olmam, egemen sını*fın baskı, terör ve yasağı altındaki bir ideoloji ve dünya görüşüne sahip olmam yanımda, belki de en avantajlı yanım… Toplumsal hayatın gerçeklerini, acılarını, bizzat kendi denetimlerimle yaşamış olmamdır. Bir sanatçı olarak sürekli zor içinde bulundum ve bu zorluklara karşı savaşmasını öğrendim.
Kürt sorununu ortaya koyarken bir Türkiyeli olarak koyuyorum. Çünkü ben, esas itibariyle sınıf mücadelesine inanan bir insanım. Orijinim Kürt, fakat ulusal bir Kürt hareketi değil istediğim. Kürt, Ermeni vs. ne kadar ezilenler yaşıyorsa ülkemde, ben onların bayrağı olmak istiyorum… Ancak ben birlikten yanayım. Yani Türk, Kürt, Ermeni, Rum işçisi ile ezilenlerin ülke sınırları içirişi birliğin*den yanayım…” diyor Güney.
Yılmaz Güney, büyük halk kitlelerini etkileyen sinema ile işe başlar. Ameri*kan sinemasının başını çektiği, starlara dayalı sinema; halkı gerçekleri görmekten uzaklaştıran, uyutan, yabancılaştıran hayâl dünyasına sürükler. “Yeşilçam”da tek başına da olsa, bu çürümüşlüğü yıkmaya soyunur. Halkın köreltilmiş, insani duy*gularım yenileme savaşımına girişir. Yeşilçam’ın halktan kopuk köprüsü olur.
Bunu, “Bir tarafta halkım var, halkın sorunları var… Öbür tarafta eline tabanca sıkıştırmaya çalışan, birtakım güzel kadınlarla seni yatağa sokmak isteyen insan*lar var.” şeklinde ifade eder.
Yılmaz’ın Sanatçı, Devrimci, Siyasi Yönü:
Yılmaz Güney, sanatçı olduğu kadar yürekli bir devrimci ve kavga adamıdır. Büyük halk, kitlelerinin sorunlarını, bilime dayalı devrimci, siyasetlerle çözüleceğinin bilincindedir. Bunun için, sınıf mücadelesi bilinciyle devrimci düşünceyi yaşama geçirmek istiyor. Bunların etkinlik sınırlarını belirlerken der ki: “Sanatsal çabalar, çalışmalar, sınıf mücadelesinden ve bunun bir ifadesi olan siyasal mücadeleden kopuk ele alınamaz. Ben bir kavga adamıyım, sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş savaşının sinemasıdır… Bu nedenle sanatçı kişiliğim yanında, siyasi kişiliğim de var ve bunlar birbirinden ayrı değildir…” Ve devameder:
“…kendi içinde sanatsal hareket, sanat çalışmaları, siyasi mücadelenin tüm işleevlerine sahip olduğunu iddia edemez… Sanat faaliyeti, sadece siyasi hareke*tin işini kolaylaştırır, fakat siyasi mücadelenin pütün rolünü sanat faaliyetine yüklemek doğru olmaz… Sanat, tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgi*ye, dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yo*luyla, halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir. Ve bu bağlar, çok si*yasi de olabilir. Bu anlamda, sanat, siyasi propaganda ve siyasi ajitasyon için ya*rarlı olabilir; ancak ajitasyon ve propagandayı “, basit ve kuru anlamıyla ele alma*yı reddediyorum.”
Yılmaz, “sanat “”sanatçı” kavramlarını da şöyle yorumluyor:
“Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli ölçülerden biri, öz ile biçim arasındaki uyumdur. Bana göre sanatın kaynağı hayattır… Hayat ve gerçekler, sanat eseri içinde eritilmelidir. Ancak böylece hayat sanata carî verir. Sanat, bir çeşit yabancılaşma eylemidir. Kökünü hayattan, gücünü ve etkinliğini ise hayata hesap sormaktan, meydan okumaktan alır. Bana göre sanat, insanın kendi dışın*daki nesnel ve öznel şeylerle, kavrayabildiği oranda başkalarınca yaratılmış, duygular, düşünceler, tutkular ve değişik ilişkiler bütünüyle, arasındaki ilişkinin özel bir biçimdir. Ayrıca sanat ve sanatçılık toplumsal işbölümünün bir biçimi*dir; bir doktor, bir mühendis, bir işçi gibi. insan, doğayla ilişkisinde, onu değiştirmeye çalışarak işe başlamıştır. İnsanın, doğaya egemen olmasının gizi burada sakhdır.
Sanatta bilinçli müdahalenin, yeniden yaratmanın, heyecanın, tutkunun sunusu vardır Sanatçıya ’sanatçı’ sıfatını kazandıran şey onun bilinçli sanatsal eyle*mi ve yarattığı şeye kattığı büyüdür.
Sanatçı bir yaratıcıdır ve ürünlerini yaratırken, bir yanıyla tükenir, bir yanıy*la da kendini yeniden yaratır. Kendini yeniden yaratmak, kendini aşmak, kendini boyutlandırmak demektir. Kendisiyle, toplumla özdeşleşen bir sanatçı kendisini yeniden yaratamaz, tükenir. Sanatçı, aynı zamanda, toplumdaki çeşitli sorunla*rın, arayışların da sözcüsüdür. Bu anlamda, cesaret ve kararlılık, sanatçının ki*şiliğini belirleyen belli başlı öğelerden ikisidir…”
Yılmaz Güney’in, o düşüncesiyle özdeşleştiği yapıtlarında açıkça görülür. Ka*rarlı tutumu, cesareti ile tam bir sanatçı olduğundan, başına gelmedik bela kalma*mıştır. Yılmaz, sınırlan aşan, erdemli, evrensel nitelikli bir sinema ustasıdır.. O, “bütün dünya işçilerinin, köylülerinin ve ezilen halklarının çıkarlarının birliğine ve mücadelelerinin ortaklığına” inanır. Bu yöndeki çabasına yurtdışında da de*vam etmiştir. Ezilen toplumun sorunlarım vurgular ve filmlerinde daha çok, “çöküş” dramlarını konu edinir. Yoksul halkı uyarmaya, uyanmaya, aydınlatmaya çalışır.
Umut” filmi, gelişen kapitalizmin çökertti|i bir arabacı ailesini anlatır. Ara*ba ve arabacının tükenişini sergiler. “Arkadaş” filmi, yine, çürüyen burjuvazinin çöküntüsünü konu alır, gelişmeleri anlatır. “Endişe” filmi, işsizliğin girdabına kapılan mevsimlik tarım işçilerinin (göçebe köylünün) topraktan kopuşunun dra*mını sergiler. “Ağıt” filmi, yasadışına (kaçakçılığa) itilmiş yoksul köylüleri, “Sü*rü” filmi feodal kalıntıların çöküşünü vurgular.
Ülkemizin durumunu ve Yılmaz Güney’in umudunu birer tümcesiyle özetleyelim:
Türkiye, emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkilerinin hızla geliştiği, aynı zamanda, feodal kalıntıları bağrında taşıyan, yarı sömürge bir ülkedir…”
Önümüzdeki aşamada, tutarlı bir burjuva demokrasisini inşa etmeyi, ülkede yaşayan bütün halklara eşitlik, gönüllülük temelinde, barış ve adalet içinde bir arada yaşamayı düşünüyoruz- ”
Yılmaz Pütün adıyla yayınlanan öykülerinin ve Yılmaz Güney adıyla film se*naryolarının dışında; Oğluma Hikâyeler, Selimiye Üçlüsü (Hücrem, Salpa ve Sa*nık), Soba Pencere Camı ve iki Ekmek İstiyoruz, Yunan Bıçağı, İnsan, Militan ve Sanatçı gibi romanları ve denemeleri, ünlü yapıtları unutulamaz. Hakkında yazılan kitaplardan (bize kaynak olan) “Yılmaz Güney Kitabı” (Atilla Dorsay) ve “Mahpus Yılmaz Güney” (Hasan Kıyafet) sayılabilir.


HÜSEYİN AKAR
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-10-2010, 08:42 PM   #25
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-12-2010, 09:05 PM   #26
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

"Sanatçının niteliğini pratik belirler!"

Ölümünün 26. yıldönümünde Yılmaz Güney'i saygıyla anıyoruz


Kendisini proletaryanın kurtuluş davasına adamış, “sanatı devrimin bir aracı, silahı” olarak değerlendirmiş Yılmaz Güney'i ölümünün 26. yıldönümünde saygıyla anıyor, sanata ve mücadeleye bakışını anlatan bir röportajını yayınlıyoruz.

Soru: ... Proleter devrimci bir sanatçının görevlerini saptarken ölçümüz ne olmalıdır?

Cevap: Herhangi bir ülkede, devrimci bir sanatçının görevlerini ve sorumluluklarını saptarken, o ülkenin tarihi, toplumsal, ekonomik ve siyasi yapısını, o ülkedeki toplumsal kurtuluş mücadelesinin düzeyini, kitlelerin sanat ve kültür ilişkilerinin düzeyini doğru kavramak gerekir.
Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez... Devrimci mücadeleye organik bir biçimde bağlı olmalıdır. Bu nedenle, devrimci bir sanatçı, o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür. O herşeyden önce bir devrimcidir, militandır, sanatı devrimin bir aracıdır, bir silahıdır.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, devrimci sanat, halkın yaşamını, halkı ezen sınıf baskılarını, bu baskılara karşı halkın mücadelesini, yeni bir topluma duyduğu özlemleri, ezen sınıflara duyulan kini, nefreti temel almalı, onların devrimci mücadele ruhunu geliştirmeli, halk kahramanlığını, halk için fedakarlık ruhunu derinleştirmeli, olumlu ve olumsuz insan örneklerini karakterize ederek mücadeleyi bütün boyutlarıyla konu edinmelidir.

Sanatın ana konusu, işçiler, köylüler, halk aydınları, devrimci militanlar, kısaca sosyalist mücadele süreci olmalıdır. Bu süreç içerisinde, olumlu olumsuz, sınıf dayanaklarıyla birlikte işlenmelidir. İşçiyi anlatırken patronu, köylüyü anlatırken toprak ağasını... toprak kapitalistini, devrimci militanı anlatırken kaypak küçük burjuva unsurları... polisi... bürokrasiyi ve devlet mekanizmasının işleyişini de birlikte, sınıf gerçeklerine bağlı olarak anlatmalıdır.

Sadece toplumun objektif tanımlanması, sadece eleştirel gerçeklik yeterli değildir. Devrimci sanat, toplumun gelişen güçlerinin sanatıdır, bu güçlerin gelişmesini ve mücadelesini sergilerken, aynı zamanda yol gösterici olmalı, fakat kuru slogancılığa düşülmemelidir, işi basite indirgememelidir.
Toplumun gelişen güçleri önündeki engelleri, engellerin ideolojik, siyasi, kültürel, toplumsal niteliklerini kavratmada devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Devrimci sanat, sosyalist ve ilerici olanı ele alırken, gerici ve olumsuz güçleri gerçeğe ters düşecek biçimde ele alırsa, küçümserse, ya da olduğundan çok önemserse hayalci olur, oportünizme kayar, devrimci görevleri yerine getiremez. Aynı zamanda, devrimin zaaflarını vurgularken, bu zaafları da ne abartmalı, ne de küçümsemelidir. Devrimci sanat, devrim güçlerinin yarına duydukları inancı pekiştirirken, devrimin önündeki zorlukları da objektif olarak belirtmelidir.

Sanat ve kültürde, yaratıcı çalışmamızın kaynağı halktır, halkın devrimci mücadelesidir. Devrimci sanat kaynağını halktan alır, ürünlerini halka götürür. Karşılıklı etkileme ve etkilenme süreci içerisinde halk sanatın... sanat da halkın gelişmesine yardımcı olur. önemli noktalardan biri de şudur:

Devrimci sanat, halkın ve özellikle gençliğin bilincini yozlaştıran, halka zararlı düşüncelere karşı verilen mücadelede etkin ve güçlü bir temizleme silahıdır. Kendinden olan şeyleri küçümseyen, kendinden olan hey şeye güvensizlik duyan, yabancı şeyler karşısında kölece eğilen, yabancı olan şeylere hayranlık duyan bir anlayışın yıkılmasında, bu anlayışın maddi temellerinin kavranmasında, kendine ve kendinden olanlara güven duygusunun geliştirilmesinde devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Yabancı sigara, yabancı damgalı giysiye, yabancı müziğe... sanata... edebiyata, körükörüne bağlanan, kendi sigarasını, giysisini, kendi sanat ve fikir adamlarını hor gören bir anlayış, emperyalizmin bilincimize yerleştirdiği organik ajanlardır.

Bu anlayış, kaynağı aynı olmakla birlikte, farklı biçimlerde siyaset ve devrimci mücadele alanında da belirgin biçimde kendini göstermektedir. Biçimsel olarak taklit etmek, benzemeye çalışmak. Hatta devrim yapmış ülkelerin halk deyimlerini kullanmak, onlardan örnekler vermek... Her ülkenin tarihi ve toplumsal koşulları kendi devrimini ve devrimcisini biçimler. Bu nedenle, şu ya da bu ülkenin devrimcilerine biçimsel olarak özenmek, taklit etmek, ezbercilik, kopyacılık gibi şeyler yanlıştır. Bir ağacın gölgesinde ağaç yetişmez. Yetişse bile o ağacın gölgesinde kalır, kendini bulamaz. Kendini küçük gören, kendi özgücüne, kendi işçisine, köylüsüne, kendi siyasetine ve siyasal önderliğine, kendi sanatçısına, kendi kültürüne dayanmayan, umudunu dıştan gelecek yardımlara bağlayan bir halk, kesinlikle ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal boyunduruktan kurtulamaz. Sözün kısası devrim yapamaz... yapsa bile devrimini yaşatamaz.

Köylümüz darda kaldığında elini havaya açar, havaya bakar, havaya konuşur. Ama ürünü topraktan, toprağı işleyerek, toprağın kahrını çekerek alır. Bitkilerin, ağaçların kökü topraktadır, havada değil. Din kitaplarında, kökü havada olan ağaç resimleri vardır. Oysa asıl dayanağımız kendi toprağımızdadır. Hava havadır. Umut dışta değil, içtedir. Umut kendi toprağımızda ve kendi halkımızdadır.

Her türlü olumsuz eğilimlere karşı yürütülecek ideolojik mücadelenin bir unsuru olarak devrimci sanat, doğru bir ideolojik ve teorik temellere dayanmalıdır. Sanatçı, sanatsal kaygı ve titizliğinin yanı sıra, bir devrimci olduğunu akıldan çıkartmamalıdır.

Soru: Sanatçının devrimci görevleri temel alması gerektiğini söylediniz. Bir devrimcinin görevleri nelerdir?

Cevap: Bir devrimcinin temel görevi, bilimsel sosyalizmin bilimini özümlemek ve öğretilerinin propagandasını yapmak ve bilimsel sosyalizmin ilkelerine uygun bir pratik içinde yaşamaktır. Yani, içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik yapıyı doğru kavramayı başarmak, buna bağlı olarak sınıflar arasındaki ilişkileri doğru biçimiyle değerlendirmek, sınıf mücadelesini günlük yaşayış içinde sürdürmek, sömüren sınıfları ve temsilcilerini, onların iç dış, maddi manevi toplumsal dayanaklarını, sömürülen kitlelere devrim hedefleri olarak göstermek, işçi sınıfının tarihi rolünü, yani devrimin önder ve itici gücü olduğunu anlatmak, kitlelerde devrim isteği ve heyecanını kabartacak propaganda ve ajitasyon çalışmaları yapmak, emekçi kitlelerin ekonomik, demokratik, siyasi hareketlerine katılmak, hem kendisini, hem de kitleleri örgütlemektir. Ayrıca emekçi kitlelerin dikkatini sınıf hedeflerinden şaşırtmak için girişilen gizli kapaklı oyunları bozmak, onlara günlük isteklerini en doğru bir biçimde ifade edebilmeleri için yardımcı olmak, bütün çalışanların, ulusal ve uluslararası planda çıkarlarının birliğini, devrimin dostlarını ve düşmanlarını kavratmak, bir devrimcinin genel görevleri arasında sayabileceğimiz çalışmalardır.

İşte, proleter devrimci sanatçı da çalışmalarını, devrimci mücadelenin organik bir unsuru olan sanatının araçlarıyla gerçekleştirecektir. Sanatın yaptığını herhangi bir bilim dalı gerçekleştirseydi, sanata gerek kalmazdı. Demek istediğim şudur: Sadece doğru fikirlerin kabaca aktarılması değil, yeni toplumsal süreç içerisinde insanın çalkantılarını, umutlarını, acılarını, coşkularını, sanatının hamuruyla yoğurarak anlakabilmek; yani sanatçı sezgi ve duyarlığını, yeteneğini katabilmek.

Soru: Size proleter devrimci bir sanatçı denebilir mi?
Cevap: Bir sanatçının kendisine "ben proleter devrimci bir sanatçıyım" demesi, ya da yakınlarının ona "proleter devrimci sanatçı" adını yakıştırması, onun proleter devrimci bir sanatçı olduğunu göstermez. Sanatçının niteliğini pratiği belirler. Amacım proleter devrimin bir savaşçısı olmaktır. Proleter devrimci saflardayım. Pratiğim adımı ve yerimi belirleyecektir.

(Yılmaz Güney, "Kayseri Konuşmaları",
Siyasal Yazılar I, sayfa 15-20, Mayıs Yayınları)
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-13-2010, 02:49 PM   #27
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

Yılmaz Güney Paris’te mezarı başında anıldı



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
(13.09.10) – Devrimci sanatçı Yılmaz Güney ölümünün 26. yıldönümünde Fransa’nın başkenti Paris’teki mezarı başında anıldı.
12 Eylül günü ATİK-Paris, ACTİT, Bir-Kar, Odak, Yaşanacak Dünya ve FDHF’nin çağrısıyla Güney’in Paris Pere la chaise'deki mezarı başında gerçekleştirilen anma etkinliği, Yılmaz Güney şahsında devrim ve sosyalizm şehitleri anısına bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Ardından anmayı örgütleyen kurumların konuya ilişkin ortak açıklama metni okundu.
Açıklama metninde, "Ölümünün 26. yılında devrimci sanatçı Yılmaz Güney ve tüm devrimci ilerici sanatçıları bir kez daha anıyoruz. Yılmaz Güney, Nazım Hikmet ve Ahmet Kaya sürgünde hayata gözlerini yumdular. 12 Eylül'ün en karanlık günlerinde tedavisi faşist cuntacılar tarafından engellenen Ruhi Su gibi değerli sanatçılarımız ise ölüme terk edildi. Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmed Arif, Kemal Tahir'ler ömürlerinin çoğunu zindanlarda geçirdiler. Türkiye'de sanatçı olmak, her türlü baskıya maruz kalmak, Sivas'ta olduğu gibi yakılmak demektir" ifadelerine yer verildi.
Ortak metnin okunmasından sonra şiirler ve hep birlikte söylenen türkülerin ardından, araştırmacı Yazar Şehmuz Güzel, Yılmaz Güney ve 12 Eylül üzerine kısa bir konuşma yaptı. "Yılmaz Güney ölümsüzdür!”, “Yaşasın devrimci dayanışma!” sloganlarının atıldığı anma etkinliği Dersim Kültür Merkezi’nde, araştırmacı Yazar Şehmuz Güzel'in konuşmacı olarak katılacağı 12 Eylül paneline çağrıyla sona erdi.
Kızıl Bayrak / Paris
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-05-2011, 09:38 PM   #28
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

Yılmaz Güney anmalarından



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak için TIKLAYIN...]
(05.09.11) - Devrimci sanatçı Yılmaz Güney ölümünün 27. yılında Esenyurt İşçi Kültür Evi ve Mamak İşçi Kültür Evi’nin düzenlediği etkinliklerle anıldı.
Esenyurt

Etkinliğin ön hazırlık süresince anmaya çağrı yapan Yılmaz Güneyin sözlerinin de yazılı olduğu ozalitler kullanıldı. Yanısıra el ilanları ve anma broşürleri dağıtımlarla ve ev ziyaretleriyle emekçilere ulaştırıldı. Yılmaz Güney’in devrimci kimliğine yönelik sohbetler gerçekleştirildi ve düzenin burjuva kültürüne karşı devrimci kültürü ve devrimci sanatı büyütme çağrısı yapıldı.
İşçi Kültür Evi Kültür Sanat Komisyonu’nda bir taraftan etkinliğin duyurusunu yaparken diğer taraftan etkinlik programına yönelik hazırlıklar yürüttü. Yılmaz Güneyin yaşamı ve sanatına dair belgeseller, Güney’in filmleri araştırılarak etkinlik için bir gösterim hazırlandı. Şiir ve müzik çalışmaları yapıldı. Kolektif bir çalışmanın sonucunda 4 Eylül Pazar günü anma etkinliği saat 18.00 sularında başlatıldı. Salon Devrimci sanatçıların resim ve eserleriyle donatıldı. Yılmaz Güney’in resminin ve kızıl bayrakların yer aldığı bir köşe oluşturuldu. Bir köşede de Marx, Engels ve Lenin’in birarada olduğu fotoğraflar yer aldı. Etkinlik, okunan şiirden sonra Yılmaz Güney şahsında Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif, Ruhi Su ve tüm devrimci sanatçıların ansına yapılan saygı duruşuyla başladı. Ardından Yılmaz Güney’in yaşamını ve sanatını anlatan bir belgesel gösterimi sunuldu. Güney’in kendi sözlerinin yer aldığı sunumda devrimci sanatın devrim mücadelesindeki önemi üzerinde duruldu. Devrimci sanatçılara yönelik düzenin saldırılarına değinildi. Ardından bir kültür evi çalışanı tarafından Nazım Hikmet’in ve Yılmaz Güney’in şiirlerinden oluşan şiir dinletisi sunuldu. Dinleti esnasında resimlerden oluşan bir slâyt gösterimi izlendi.
Esenyurt İşçi kültür Evi olarak ezilenlerin sanatını ezilenlerin kültürünü ve devrim mücadelesini büyütmek için yola çıktık. 10 yıldır yılmadan mücadeleyi haykırdık, sokaklarda gecekondu semtlerinde, okullarda, fabrikalarda, atölyelerde, sanayi havzalarında, sömürü cehennemlerinde. Sistemin yozlaşmış, kokuşmuş kültürüne karşı devrimci kültür dedik. İnandık ve yürüdük, direndik ve büyüdük. Zoru da gördük baskıyı da ama durmadık, durmadık çünkü bu sistem gençlik için geleceksizlik demekti, emekçi kadınlar için çifte sömürüydü. Durmadık çünkü bu sistem ezilen halklar için imha ve inkâr demekti, yok sayılmaktı. Bu sistem işçi sınıfı için sömürü demekti, her gün daha fazla açlık demekti. Ve bu sistemin sömürüsünün, yozluğunun karşısında tek kurtuluş var devrim dedik. Tıpkı Yılmaz gibi…” denilerek Yılmaz Güney’in tek kurtuluşun devrimde olduğunu ifade eden konuşmasından bir kesit izlendi.
“Biz kazanacağız...”
Anma da yanısıra Kürt halkına yönelik saldırılar anlatıldı ve ezilen halklara sınıfa karşı sınıf savaşında birleşme çağrısı yapıldı. Yapılan bu sunumun ardından Güney’in ezilen halklara yönelik yaptığı konuşmanın gösterimi yapıldı. Sunulan görüntüler sık sık kitle tarafından alkışlarla karşılandı. Kapitalizmin yarattığı açlığa, yoksulluğa ve ölüme değinen sunum da Somali halkı üzerinden sermayedarların izlediği ikiyüzlü politikalar da teşhir edildi. Yine yapılan sunumla ilişkili olarak Güney’in Umut filminden bir kesit izlendi. İşçi Kültür Evi tarafından hazırlanan müzik dinletisinin ardından “Biz Kazanacağız” şiiri yumruklar sıkılı, hep bir ağızdan okundu.
Anma etkinliği 18 Eylül’de düzenlenecek olan Ulusal İstihdam Stratejisi gündemli işçi toplantısına yapılan çağrıyla son buldu. Ardından hep birlikte sohbetler edildi. Esenyurt İşçi Kültür Evi’nin düzenlemiş olduğu etkinliğe 75 emekçi katıldı.
Mamak

Mamak İşçi Kültür Evi, devrimci sanatçı Yılmaz Güney’i anma çerçevesinde Mamak’ta birkaç parkta film gösterimleri düzenledi.
Arkadaş filminin gösteriminin ardından Cumartesi günü akşam saat 20.00’da Metin Göktepe Parkı’nda, Pazar günü ise yine akşam saat 20.00’da 1 Mayıs Menekşe Erbay Parkı’nda Yılmaz Güney’in Duvar filmi gösterildi.
Film gösterimleri öncesinde, el ilanları ile evler gezilerek emekçiler davet edildi. Gösterim esnasında ise Mamak İşçi Kültür Evi bünyesinde verilen kursların çağrıları dağıtıldı.
Kızıl Bayrak / Esenyurt - Ankara
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-06-2011, 04:26 AM   #29
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

Yılmaz Güney: Bir devrim sanatçısı, bir dava adamı! - U. Deniz



Devrim ve sosyalizm mücadelesinde yaşıyor, hep yaşayacak!..



"Devrimci sanatçı devrimin hedefleri doğrultusunda görevlerle yükümlüdür.
Devrimci sanatı devrimin hedefleri doğrultusunda sürdürülen mücadeleden bağımsız düşünemeyiz. Mücadelenin dışında devrimci sanat olamaz. Bu nedenle, devrimci sanatçı, herşeyden önce, teorik ve ideolojik bir sağlamlığa ulaşmak için çab
a göstermelidir. Yani bilimsel sosyalizmin temel yasalarını öğrenmeli ve toplumsal, siyasal mücadelesinin klavuzu yapmalıdır. Devrimci teoriyi kavramadan devrimci sanat yapılamaz."
"Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiyle dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı eserleri yoluyla, halkla kitlelerle çok güçlü geniş bağlar kurabilir."
Yılmaz Güney

Devrimci sanatımızın büyük ustası yasaklı olduğu topraklardan çok uzakta ölümsüzleşirken, son günlerinde, hasta yatağında bile şöyle diyordu:
"Biz hep gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız bizi bekliyor... Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmeyi tercih ederim..."
***
Bir işçi ailesinin yedi çocuğundan biri olan Yılmaz Güney (gerçek adı Yılmaz Pütün) dünyaya gözlerini açtığında takvimler 1 Nisan 1937’yi gösteriyordu. Çocukluk dönemini pamuk işçiliği yaparak, gazoz ve simit satarak geçirdi. Tüm zor koşullara rağmen doğduğu kent olan Adana’da tamamlamayı başardığı ilk ve orta öğretim dönemleri... Ardından lise yıllarında, edebiyata duyduğu merakın ürünü olan ilk öykü denemeleri... Ve bisikletiyle sinemadan sinemaya on altı milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinemaya atılan ilk adımlar...
"Sinemayla karşılaşmam 13 yaşındayken oldu. Kavgalı dövüşlü filmlerin gösterildiği fukara sinemalarına gidiyorduk. Kendimizi daha rahat hissediyorduk bu sinemalarda. Mesela bir Galatasaray Sineması vardı, çok güzeldi. Önünden geçer bakardık ama çok lükstü gitmeye korkardık. İstesek parasını verip girebilirdik. Ama ne kıyafetimizi ne de yapımızı uygun görmezdik o sinemaya."
Adana'da geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarında, sınıfsal farklılıkları çok net gören, fakat bu evreden törpülenerek değil aksine bilenerek çıkan Güney, başka bir dünyanın düşlerini kurmaya çoktan başlamıştı. Çukurova'nın bereketli topraklarını yüreğine yükleyip üniversite eğitimi için Ankara'ya geldiğinde ise, Hukuk Fakültesi'nde okumasına rağmen, kafasının bir yanında bu düşler diğer yanında sinema vardı. Ve yine sırf düşlerine ve sinemaya daha yakın olabilmek için okulu bırakıp İstanbul'da İktisat Fakültesi'ne yazıldı.
İlk cezaevi günleri...
İstanbul'da Atıf Yılmaz'la tanışıp onun asistanlığını üstlenen Güney, artık çok sevdiği sinemanın içindeydi ve yazmayı da sürdürüyordu. Öyküler yazıyordu daha çok... Ezilenleri, sömürülenleri konu eden, adaletsiz sistemi eleştiren öyküler... Eleştirdiği sistemin saldırısıyla da ilk defa bu öykülerden biri nedeniyle karşı karşıya geldi. 1956'da, Önüç dergisinde yayınlanan "Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı için, 1961 yılında 18 ay hapis ve 8 ay Konya'ya sürgün cezası verildi. Güney, hapis cezasının mahkeme tarafından onaylanması ile birlikte öğrenimini yarım bıraktı. Egemenleri rahatsız eden öyküde ceza almasına neden olan, paragrafın yaşamdaki gerçekliğiydi: "İğrenerek baktı -iyice iğrenememişti-. Yüzü daha bir buruştu. Yapmacıklı bir sinirle 'Siz böylesiniz işte' dedi. En iyiniz bile böyle. Kendi çıkarlarınız için neler yapmazsınız. İşçiymiş. Basit bir işçiymiş -seyircilerin durumlarını da görmek istiyordu- ben bir işçiyim. Beni basit görmezsin değil mi? İşine yararım. Keyfini getiririm; doğru değil mi söylediklerim- söyledikleri doğruydu. Birinci şahıs doğru demiyordu-. Ah domuzlar sizi. Bir gün hepinizin topunuzu attıracaklar ya; dur bakalım ne zaman."
Hapiste geçen bu ilk yıllarında Yılmaz Güney hayatının muhakemesini yaptı, kendini yenileyip düşünsel yapısını geliştirdi. Kendisine bir misyon biçip, bunu nasıl gerçekleştireceğinin hesaplarını yaptı.
"Dürüst Anadolu çocuğu"ndan "Çirkin Kral"a...
1963 yılında yeniden sinemaya dönen Güney, sinemadaki düşlerini gerçekleştirebilmek ve inandığı doğruları kitlelere daha rahat anlatabilmek için biraz daha tanınmak gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünceyle rol aldığı sıradan ve birkaç haftada çekilen serüven filmleri daha geniş kesimler tarafından tanınmasını sağladı. Kabadayılığın ve kavganın egemen olduğu bu filmlerde ezilen, horlanan, itilip kakılan fakat asla yazgısını kabul etmeyen; baskı ve kötülüğe karşı tek başına direnip mücadele eden "dürüst Anadolu çocuğu"nu canlandırdı. Bu tipiyle tüm ülke çapında tanınarak büyük ün kazandı. Özellikle de, bu tiplerle kolayca özdeşleşen Anadolu izleyicisi tarafından çok tutuldu ve aranan bir aktör olarak kendini kabul ettirdi.
Yılmaz Güney, filmlerinden birinin de adı olan "Çirkin Kral" adıyla anılmaya başladığı bu dönemde, öyküsü kendisine ait olan "Hudutların Kanunu" filmindeki sade, abartısız oyunuyla Türk sinemasında yeni bir oyuncu tipini de yarattı. Umulmadık bir şekilde gelişen "Çirkin Kral" efsanesi, olumlu ve iyi tiplerin 'yakışıklı' jönlere, olumsuz ve kötü tiplerin de 'çirkin' oyunculara oynatıldığı Yeşilçam sinemasını sarstı. Yılmaz Güney'le birlikte inandırıcı bir tiplemenin yanı sıra yapmacıksız, doğal oyunculuk tarzı da gelişmeye başladı. Yılmaz Güney daha sonra bu dönemi değerlendirirken şöyle diyordu: "Ben, oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Şöyle bir durum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır."
Kimi zaman bu filmlerin senaryo yazımından çekimine kadar tüm aşamalarına katılan Güney, ilerideki yönetmenlik denemelerinde kamera arkası deneyimlerinin önemli bir bölümünü de bu sayede edindi.
Toplumcu gerçekçi filmler
Yeşilçam ve onun koşullandırmalarına daha fazla dayanamayan Güney, 1968 yılında yönetmenliğe soyundu ve ‘Seyit Han’ adlı filmi gerçekleştirdi. Film, komşu köyün güzel kızı Keje'ye yanık olan Seyit adlı bir delikanlının, bir türlü sevdalısına kavuşamamasını ve en sonunda onu bir beye kaptırmasını konu alan başarılı bir köy filmiydi. Bu filmde lirizmi başarıyla kullanarak, köy insanların sınırları örülmüş yaşamına çarpıcı bir bakış getiren Güney, filmdeki Seyit rolüyle aynı zamanda Adana Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı.
‘Seyit Han’ın ardından, ‘Toprağın Gelini’ ve ‘Hudutların Kanunu’ filmleriyle sanata ve sinemaya bakışaçısının gerçek anlamda ilk işaretlerini veren Güney, bu sürecin sonunda beklenen çıkışı ‘Umut’ filmi ile gerçekleştirdi. Ve filmin gösterime girmesi ile yer yerinden oynadı. ‘Umut’, Yılmaz Güney sinemasında ‘bir dönemi kapayıp yepyeni bir dönem açarken’ aynı zamanda Türk sinema tarihinin de baş yapıtları arasındaki yerini aldı. Ekmek parasını çıkarmak için ailesiyle birlikte köyünden kente, Adana’ya göç eden faytoncu Cabbar’ın, ailesiyle birlikte hayatta kalabilmek için verdiği ve sonunda aklını oynattığı varolma savaşını anlatır film. ‘Umut’, Güney’in toplumsal sorunlara gerçekçi bakışını başarıyla yansıttığı bir film olarak değerlendirildi. Filmde faytoncu Cabbar’ı canlandıran Yılmaz Güney, iki yıl sonra Adana Film Festivali’nde ikinci kez En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı.
Umut'u ‘Acı’, ‘Ağıt’ ve ‘Baba’ takip etti. ‘Baba’ filmindeki rolü ile bir kez daha ödül kazanan Güney’den bu ödülün geri alınması ise, Türk sinema tarihine en büyük skandallardan biri olarak geçti. Güney’in politik kişiliği, sistemi ve egemenleri iyice rahatsız etmeye başlamıştı. Türkiye’de 12 Mart cuntasının yaşandığı 1972 yılında, siyasal olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklandı.
İki yılı aşan bir tutukluluk döneminin ardından 1974'te cezaevinden çıkan Güney sisteme karşı biraz daha bilenmiş, biraz daha olgunlaşmıştı. Gelebilecek tüm baskılara rağmen tarzından ödün vermeyerek, yine büyük bir ilgiyle karşılanan ‘Arkadaş’ı çekti. Aynı yıl Adana’da ‘Endişe’ filmini çekerken, karıştığı bir olay sırasında, bir yargıcı vurarak öldürmesi üzerine 19 yıl hapis cezasına mahkum oldu.
Cezaevinde de sinema
Cezaevi yılları Güney’in sadece düşünsel açıdan kendini geliştirdiği yıllar değil, sinemadaki arayışlarını somutladığı yıllar olarak da tarihe geçti. Bu yıllarda edindiği ateşli devrimci kimliği ve duyarlılığı, toplumsal baskılara, acımasızlıklara, hayatın katı kurallarına, adaletsizliğe ve toplumsal eşitsizliklere meydan okumak ve bunlarla kendi diliyle mücadele etmek için filmlerinde kullandı. Yani bir yandan sinemayı, kendi deyimiyle “bir silah, bir tüfek gibi” kullanırken, diğer yandan da sinemanın kendine özgü dilini keşfetmeye çalıştı. Güney, dünyaya, sinemaya ve sanata bakışaçısını söyle ifade ediyordu:
“Sanat tek başına devrim yapmaz, fakat doğru bir çizgiye, dünya hakkında doğru bir siyasi görüşe sahip olan bir sanatçı, eserleri yoluyla, halkla, kitlelerle çok güçlü ve geniş bağlar kurabilir.”
“Devrim ise, tek başına silahların çözeceği bir sorun değildir. Belirleyici olmasına karşın, hayatın her alanında sürdürmemiz gereken kültürel, sanatsal ve bir dizi diğer çalışmalarla birleşmesi gerekir. İşte filmimiz ve yaratacağı siyasal sonuçlar, bu anlamda mücadelenin bir parçası olacaktır.”
Güney cezaevindeyken sinemayla olan ilişkisini, en ince ayrıntılarına kadar yazdığı senaryolarla sürdürdü. ‘Sürü’ ve ‘Yol’ adlı filmlerinin senaryolarını bu dönemde yazdı. Bu filmler, her ne kadar sırasıyla Zeki Ökten ve Şerif Gören tarafından çekilmiş olsa da, her yönüyle Yılmaz Güney'in duyarlılığını, görsel dilini ve şiirsel anlatımını yansıtıyorlardı. ‘Sürü’ filmi yurt içinde ve dışında çok sayıda ödül kazandı. ‘Yol’ ise, Cannes Film Şenliği Büyük Ödülü Altın Palmiye’yi Costa Gavras'ın "Missing" (Kayıp) adlı filmiyle paylaştı. Yılmaz Güney bu filmlerinde kullandığı dille ilgili olarak şöyle diyordu: “Düşünmeden hiçbir insanın herhangi bir şey yapabilmesine imkan yoktur. Ben sadece düşündürmek istiyorum.”
Son yılları
Cezaevinde de sürdürdüğü devrimci mücadelesi ve yazdığı yazılar nedeniyle aldığı cezalar 100 yıllık bir zamanı bulunca cezaevinden kaçan Yılmaz Güney, gizlice yurtdışına çıktı ve Paris'e yerleşti. Yurda dönme çağrısına uymayınca 1983’te vatandaşlıktan çıkartıldı. Güney, 1980 faşist darbesinin tüm baskılarıyla yaşandığı Türkiye’deki bir cezaevinde yaşananları konu ettiği ‘Duvar’ adlı filmini Fransa’da çekti. Pek çok duvarı aşmak zorunda kaldığı yaşamındaki son yönetmenlik denemesini olan ‘Duvar’da, Türkiye’deki cezaevlerinde yaşanan baskı ve zulmü, özgürlüğün sınırlanmasını, insanlık onurunu ve haklarını hiçe sayan uygulamalar noktasında ele alarak, gerçekliğin ürkütücü tarafını bütün çıplaklığıyla ortaya serdi. Demir parmaklıklar ardından cellatlarına isyan eden çocukların haykırışı, bir anlamda masumiyetin ve sevginin, değerlerini yitiren dünyaya karşı haykırışını temsil ediyordu. Yılmaz Güney ise “Duvar”ı tek cümle ile şöyle özetliyordu: "Bu filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların yeniden harmanlanmasıdır. Onlar, kan, ateş ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında ışığı ve suyu aramışlardı..."
1983’te tamamladığı bu film onun son filmi oldu. Bir sonraki yıl, 9 Eylül 1984'te yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak, düşlerindeki sayısız projesiyle birlikte aramızdan ayrıldı.
Yılmaz Güney meydan okuyor
Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif, Ruhi Su... Kimi ömrünün çoğunu zindanlarda geçirdi, kimi yıllarca sürgünde yaşadı, kimi de bile bile ölüme terkedildi... Çünkü onlar tavırlarını emekçi halk kitlelerinden ve sınıftan yana, sınırsız ve sınıfsız bir dünyadan yana koymuşlardı. Çünkü, onların sanatı egemenlerin değil, ezilenlerin sanatıydı. Çünkü onlar birer ‘devrimci sanatçı’ydı.
Sanatını halkın yaşadığı acılardan, sevinçlerden, çelişkilerden yola çıkarak ve hep halkına layık yapmaya çalışan Yılmaz Güney de, birçok devrimci sanatçı gibi egemenlerin baskı ve saldırılarından payına düşeni aldı. Yıllarca cezaevlerinde yattı, yüzyıllık cezalara çarptırıldı... Filmleri yasaklandı, sansürlendi... Ölümle tehdit edildi, öldürülmek istendi... Fakat o “Yılmaz”dı ve yılmadı... Ve ölümünden çok kısa bir süre önce çekilen fotoğrafında, sağ yumruğu yine havadaydı. İnancını ve umutlarını hiç yitirmemiş devrimci bir sanatçı olarak faşizme meydan okuyordu:
“Baylar, korkunuzu, telaşınızı anlıyoruz. Bugün otlandığınız toprakları, fabrikaları madenleri korumak için her türlü vahşete hazırsınız. Ama bilmelisiniz ki, korkunun ecele faydası yoktur ve hiçbir vahşet bizi haklı davamızdan caydıramayacaktır. Sizi, kendi yarattığınız sosyal-siyasal çelişmeler içinde, döktüğünüz ve dökeceğiniz kanlar içinde boğacağız. Bizim ülkemize dönme hem de zaferle dönme umudumuz ve güvenimiz vardır. Ama sizler bir gün kaçacak ve bir daha dönemeyeceksiniz. Beyaz Ruslar’a bakın , Kral Faruk’a, Şah’a, Somoza’ya bakın ve halkın geleceğini görün.”
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-07-2011, 04:25 AM   #30
Kullanıcı Profili
Mahmut Halil CAN
SİTE EMEKÇİSİ
 
Mahmut Halil CAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Ateshirsizi.Com
Kullanıcı Bilgileri
Üye No: 1
Üyelik Tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 32,832
Teşekkür Detayları

Tesekkür: 5333
9039 Mesajina 14706 Tesekkür Aldi
Standart Cevap: Yılmaz güney- gerçek bir devrimci sanatçı -yaşıyor yaşayacak

SANATÇI-iNSAN-MiLiTAN YILMAZ GÜNEY Sanatı, yeni insan için yeni bir dünya yaratmanın gerekliliğine olan inanç ve bilinciyle, toplumun aydınlanmasında ve toplumu değiştirmede bir araç olarak görür ve kullanır Yılmaz Güney. Zamanımızda eşine az rastlanır, sanatçılığını devrimci pratiğiyle birleştirebilmiş devrimci sanatçılardan... Çocukluk y ularında gazoz ve simit satıcılığından pamuk işçiliğine birçok işi yapan, ileride binlerin; en çok da ezilen kesimin sevgisini kazanan Yılmaz Güney, l Nisan 1937'de dünyaya gözlerini açan ve asıl adı Yılmaz Putun olan kurt bir aileye mensup kara çocuk Yılmaz Güney.
Yazdığı kitaplarıyla, yönettiği ve oynadığı filmleriyle, çektiği sıkıntılarıyla, söyledikleri ve sinemacı kimliği dışında yaptıklarıyla kuşkumuz bir efsane olarak kaldı birçoğumuzun aklında.
YAÜAMI
Yılmaz Güney ilk ve ortaöğrenimini Adana"da tamamlar. Sinemayla 13 yaşında tanışır. Sonraları bilince çıkaracağı sınıf gerçekliğini daha çocukluk yıllarında ezik bir şekilde yaşaması ileride yapacağı ve oynayacağı filmlere etki etmiştir: "Ben oyuncu olarak halkın giyiminden, davranışlarından farklı olmamaya çalışıyordum. Zaten olamazdım ki. Ben zaten kendimi oynuyordum. Üöyle bir durumum var: Yaptığım bütün filmlerde benden bir parça vardır."
Bisikletiyle sinemeden sinemaya film bobinleri taşıyan Yılmaz Güney böylece sinemaya daha yakın olmaya başlar. Öyle ki bu yakınlık onun Ankara Üniversitesi'ni bırakıp istanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi'ne geçmesine yol açar. Dar Film'in istanbul bürosunda çalışırken Atıf Yılmaz' la tanışır ve onun asistanlığını yapmaya başlar. 1956 yılında "On Üç" adlı dergide yayınlanan Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri" adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 18 ay hapis ve 8 ay Konya'ya sürgün cezası alır.(1961) Atıf Yılmaz'ın yanında asistan olarak işe başlaması sanat yaşamında birden bire yükselecek olan Çirkin Kral'ın yaşamında dönüm noktası olur. Sinema hayatında "ikisi de Cesurdu" adlı filmiyle dikkatleri üzerine toplayan Güney, bu filminin konusunu daha çok hapishanede kaldığı koğuştaki insan tiplerinin yaşamlarından esinlenerek yazar ve oynar. "Bu Vatanın Çocukları " adlı filmle oyunculuğa başlayan Güney, Çirkin Kral filmiyle sinema dünyasında hem bir isim hem de ün kazanır. "On Korkusu/ Adam", "Koçero", "Hudutların Kanunu", "Ben Öldükçe Yaşarım", "Kurbanlık Katil" gibi onlarca vurdulu-kırdılı filme imza atar, oyunculuğunu yapar fakat tüm bu filmlerinde ya ezilen-itilen ya da kötülüklere karşı tek başına da olsa canı pahasına karşı koyan tipleri canlandırarak özellikle yoksul kesimin yoğun bir sevgisini kazanır. Daha lise yıllarında sanata olan merakı dergilerde çıkan öykülerinden anlaşılan Güney'in, hapishane döneminde yazdığı Boynu Bükük Öldüler romanı Orhan Kemal Roman Ödülü'nü alır. Güney bir yandan film yazarken, yönetirken, oynarken diğer taraftan da aydın sorumluluğunu taşıma yolunda adımlar atmaya başlar. O yavaş yavaş sanatını da şekillendireceği Marksist dünya görüşünü kavrayıp özümlemeye, proleter bir sanatçı olma yolunda çaba sarf etmeye başlar.
70'lerin sinema dünyasına Seyit Han, Acı, Ağıt, Baba gibi filmleriyle damgasını vuran Güney, 1972'de tekrar tutuklanır. Mahir Çayan ve arkadaşlarını evinde sakladığı gerekçesiyle 9 yıl hapse mahkûm olur. Gerçekten de Cayan ve arkadaşlarını evinde saklar. Fakat 1974'te çıkan afla salıverilir.
"Arkadaş" filminde aynı topraktan gelen fakat farklı dünyalarda yaşayan iki arkadaşı anlatır. Bir yandan sınıf çelişkisini, burjuvazinin yozlaşan hayatlarını gözler önüne sererken diğer yandan ezilen sınıfın yaşamını ve bilinçlenme sürecini vermeye çalışır. Daha sonra bir dönem ve hala birçok burjuva medyasının onu karalamak için kullandıkları o talihsiz olayı yaşayacağı Adana' ya, Endişe filmini çekmeye gider. Yumurtalık'ta bir gazinoda çıkan kavgada adı bir cinayet olayına karışır. Bu kez Güney, 19 yıla mahkûm edilir. Fakat bu cezaevi süreci onun okuyup tartışacağı, yoğun bir teorik eğitimin içine gireceği ve aynı zamanda dışarıda dönemin sinema dünyasında önemli tepkiler (olumlu-olumsuz) toplayacağı, başarılı eserler meydana getireceği, siyasal perspektif sunan yazıların yanında, ülke devrimci hareketinin hangi hatalarla yüz yüze olduğunu anlatan yazıları kaleme aldığı bir dönem olur. Sürü filminin konusunu yine bu dönemde oluştur ve hapishaneden fikirleriyle, filmin ortaya çıkmasına önemli katkıları olur. Filmin yönetmeni Üerif Gören'dir. Yılmaz Güney "Sürü" filminin ingiltere"de gösterime girmesi dolayısıyla gönderdiği mesajda "Sürü, en ilkel koşullarda en zor şartlar altında bile, devrimci-demokrat bir sinema adamının isyan dolu çığlığını ve içten ağıtını sizlere ulaştırıyor. Bu ses ezilen halkımın onurlu sesidir. Bu ses, her şeye rağmen baskılara karşı direnişin, yasaklara engellere meydan okumanın yiğit sesidir.. .Dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, halklar üzerinde anti-demokratik baskılar varsa, insan hakları ayaklar altındaysa, bu sadece o acıları yaşayan halklarının değil, aynı zamanda dünya demokratlarının da sorunudur... Fiziki olarak aranızda olamayacağım, ama sesimi ve isyan dolu yüreğimin çırpıntılarını duyacağınıza inanıyorum. Üivan ve Berivan halkımın acılarını size ve ingiliz halkına anlatacaktır" diye bir mesaj yollayarak yurtseverliğini enternasyonalizmle buluşturmuş bir sanatçı olduğunu göstermiştir. Filmleri, senaryoları, oyunculuğu, dönemin yaşamlarına ait daha artistik ve toplumsal sorunların kişiselleştirilmiş halini yansıtan Yılmaz Güney, fazla sloganvari bulunan "Arkadaş" filminden sonra "Sürü" filmiyle yeni bir çığır açar. Artık, onun filmleri, dünya görüşüyle beslenir ve o doğrultuda şekillenir. Bu filmiyle Türkiye'de yaşanan ekonomik, kültürel, siyasi durumu, hâkim olan feodal yaşam ve yargıları irdeler ve sinemasına da özgün bir biçimde yansıtır.
Güney, ülkede görülmeyen ya da gösterilmeyen gerçekliklerin farkındadır ve sinema, adaletsizliği, sınıf çelişkilerini, feodal yargıları ortaya sermek ve karşı mücadele etmek için kullanılacak güçlü bir silahtır onun için. Çirkin Kral’ın sineması o döneme kadar yapılan filmlerden ayrı bir yerdedir. Genelde sosyal içeriği olmayan ya da dönemin filmlerinde çok cılız yer edinen konular O'nun sinemasında yaşam bulur. Yaşadığı dönemin siyasal gündeminden etkilenen, etkilenmekle kalmayıp ülke devriminin nasıl ve hangi yöntemlerle yapılacağına dair fikirleri de »1.ııı Güney, devrim mücadelesi yürüten yoldaşı, halkın sanatçısı-halkın savaşçısı olur. Yine hapishanedeyken "Yol" filmini yazar. Üerif Gören'in yönetmenliğini yaptığı bu unutulmaz film, Güney'in sinema ve siyasi hayatındaki gelişiminin de göstergesidir. "Yol" filmi Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye'yi kazanır. Bugün dahi devletin birçok kurumunda etkisini hala koruyan askeri darbenin yaşandığı günlerden geçilir. Yüzlerce, binlerce insan gibi Güney de bu darbeden nasibini alacaktır. "Güney" adlı bir kültür-sanat dergisinde yazdığı yazılar nedeniyle hakkında birçok dava açılır. Yaklaşık yüz yıla mahkûm edilir. Güney, hapishanede kalmaması gerektiğine karar verip, hapishaneden firar eder. Hapishanedeyken halk tarafından, kendi gibi devrimci sanatçı dostları tarafından sahiplenilerek adına"Yılmaz'a Özgürlük" diye şarkılar yazılıp söylenen Güney, artık dışarıdadır ama vatanından uzakta... Paris'e yerleşen Yılmaz Güney 1983'te vatandaşlıktan çıkarılır. Onun için yurdundan uzakta olmak zordur ama o hiçbir zaman proleter sanatçı kimliğini unutmadan sürgününü şöyle ifade eder: "Benim için sürgün, ülkeme yeniden dönebilmek için kararlı bir mücadele demektir. Benim için sürgün dünya halklarıyla ilişki kurmak demektir... Benim için sürgün, sürgün demek değildir".
Yılmaz Güney, Ankara Kapalı Cezaevi'ndeyken bir isyan yaşanır. Yılmaz Güney koğuşta yaşananlara tanık olmuştur. Sadece ısınmak ve doymak isteyen çocuklar koğuşunda yaşananlar Güney'i derinden etkiler ve "Soba, Pencere Camı ve Ekmek istiyoruz" adlı bir roman kaleme alır. Hapishaneden firar ettikten sonra hapishanede yaşananları, hapishanelerde tecrit edilen insanların sorunlarını, darbe sonrası dönemin Türkiye'sinin en iyi bir hapishane filmiyle anlatılacağını düşünerek bir unutulmaz film daha yaratır. Bu defa yönetmenliğini de kendi yaparak, bütün benliğini ortaya koyar. Fransa'da çekilen "Duvar" bir yığın zorluk içerisinde çekilir. "Duvar", Tuncel Kürüz ve Ayşe Emel Mesci dışında hayatlarında ilk defa kamera karşısına çıkan oyuncularla çekilen, birçok olumsuz eleştiri almasına rağmen, insan onurunun nasıl çiğnendiğini-çiğnenebileceğini, hapishane gerçekliğini şok etkisi yaratırcasına gözler önüne seren, çağına tanıklık etmiş devrimci bir sanatçının Türkiye sinemasına armağanı sayılabilecek önemli yapıtlarından biridir.
"Bu filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların, yeniden harmanlanmasıdır. Onlar, kan, ateş, ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında ışığı ve suyu aramışlardı... Bu f ilmi onlara, el yordamı ile ışığı ve suyu arayan küçük arkadaşlarıma adıyorum."(Yılmaz Güney)
Yılmaz Güney, sinemasında, bir yerde yaşanan sorunun, aslında her yerde yaşandığım göstermeye çalışır, bunun genel bir siyasal gerçekliğin yansıması olduğunu anlamamızı sağlamaya çalışır, onunki toplumcu gerçekçi sinema anlayışını benimseyen bir sanatçının çabasıdır. içinde tek bir sloganın dahi olmadığı filmlerin yasaklanması aslında Güney filmlerinin insanoğlunun katlanamayacağı gerçekleri özel olaylar üzerinden anlatarak insanın bilincinde şok etkisi yaratacak özelliğe sahip olmasındandır. Onun sineması, onurlu ve özgür bir yaşama duyulan inancından doğdu. Sinema dünyası, ülkemiz ezilen halkları ve devrimci hareketi bu yılmaz dostunu 9 Eylül 1984'te kaybetti.
Uzun hapishane yaşamına rağmen sürekli bir değişim ve gelişim içerisinde olan, halkının sorunlarından ve bu sorunların çözümü için mücadeleden ve sanattan kopmamış, yılmaz; Yılmaz Güney...
Yılmaz Güney'in sanata, sinemaya ve sınıf mücadelesine bakışı, devrimci hareketle ilişkilenişi ve eleştirileri, siyasal görüşleri, teker teker ayrı birer yazı konusu olacak genişliktedir. Biz bu yazımızda Yılmaz Güney'i ölüm yıldönümü vesilesiyle anmayı amaçladık. ileriki sayılarımızda yeni Yılmaz Güney yazılarıyla buluşmak üzere...
__________________
KENDİ ATEŞLERİNDE YANAMAYANLAR, BAŞKALARININ ATEŞLERİNDE YANAMAZLAR.KENDİNİ ATEŞLERDE SINAMAYANLAR, BAŞKALARINA SINAMADA ÖRNEK OLAMAZLAR. DEVRİMCİLİK BİR YAŞAM BİÇİMİDİR. KENDİSİNDEN BAŞKASININ OLAMAYANLAR, ASLA VE KESİNLİKLE DEVRİMCİ OLAMAZLAR.


SENDİREN.ATEŞTE DEVRİM MÜCADELECİSİ...
Mahmut Halil CAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla
Anahtar Kelimeler: , , , , , , , , , , , , ,


Bookmarks

Etiketler
bir, devrimci, gerçek, guney, sanatci, sanatçı, yaşayacak, yaşiyor, yaşıyor, yilmaz, yılmaz


Konuyu Toplam 2 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 2 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Yılmaz Güney - Tek Yol Devrim Asibeto VİDEO PAYLAŞIM 0 08-31-2007 03:31 AM


WEZ Format +3. Şuan Saat: 10:16 AM.



Powered by vBulletin® Version 3.8.7 Beta 1
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Zoints SEO v2.3.2Ateshirsiz.Com
Sitemap
152, 153, 11, 16, 14, 15, 17, 18, 19, 20, 21, 23, 24, 25, 26, 27, 28, 29, 30, 31, 32, 33, 34, 35, 36, 37, 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45, 46, 47, 52, 159, 54, 57, 123, 58, 60, 61, 64, 88, 89, 90, 94, 95, 96, 97, 98, 99, 100, 101, 102, 103, 105, 106, 107, 198, 108, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 199, 115, 116, 117, 118, 119, 120, 121, 122, 126, 124, 125, 127, 130, 131, 132, 133, 134, 135, 136, 138, 145, 146, 147, 164, 158, 160, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177, 178, 179, 180, 181, 182, 183, 184, 185, 186, 196, 188, 189, 190, 191, 192, 193, 195, 197, 200, 201, 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 220, 221, 222, 223, 224, 225, 226, 227, 228, 229, 230, 231, 232, 233, 234, 235, 236, 237, 238, 239, 240,